8. bölüm · SANCAK
7.BÖLÜM
7.BÖLÜM
18/03/2022
Helikopterin devasa pervaneleri dönmeyi kestikten sonra helikopterin pistte bıraktığı o sağır edici uğultu, yerini karargâhın tanıdık, disiplinli sessizliğine bıraktı. Günlerdir dağlarda, barut kokusunun, dondurucu rüzgârın ve ölümle burun buruna gelmenin getirdiği o keskin gerilim, pistin betonuna ayak bastığımız an omuzlarımızdan ağır bir yük gibi kayıp gitti. Postallarımızın altındaki çamurlar kurumuş, katman katman birikmişti; kıyafetlerimiz is, toz ve ter kokuyordu. Ama timdeki herkesin adımlarında, verilmiş zorlu bir sözü yerine getirmiş olmanın gururlu hafifliği vardı.
Nizamiyeden geçip tim odasına doğru yürürken koridordaki nöbetçi askerler bize selam duruyordu. İçeri girdiğimizde ağır hücum yeleklerini, mühimmat cepliklerini ve sırt çantalarını kenara bırakmak, sanki yıllardır üzerimizde taşıdığımız bir zırhtan kurtulmak gibiydi. Yeleğimin cırt cırtlarını açıp kenardaki masaya bıraktığımda göğsümün rahatça genişlediğini, ciğerlerime en sonunda temiz bir havanın dolduğunu hissettim.
"Vay be," dedi Bartu, hücum yeleğini masanın üzerine adeta gürültüyle fırlatarak. "Bir ara o dağda kurutulmuş et gibi kalacağız, köylünün amcamın evindeki sıcak çayı bir daha rüyamızda bile göremeyeceğiz sandım. İtiraf edin, hanginiz duş hayali kurmaktan yürüyemez hale geldi?"
Hazal kaskını çıkarıp koyu renk saçlarını geriye doğru atarken hafifçe güldü. Yüzündeki siyah harp boyası terle karışmış, şakaklarına doğru akmıştı ama gözlerindeki canlılık geri gelmişti. "Senin duş hayali kurduğunu sanmıyorum Bartu. Sen daha çok köylü teyzenin yaptığı o sıcak fırın ekmeğinin ve çökeleğin hayalini kuruyordun. Yolda yürürken bile sayıklıyordun çünkü."
"Acıkmak insani bir duygudur Hazal Komutanım," diye söze girdi Eren, cebinden çıkardığı telsiz bataryalarını şarj ünitesine takarken. "Ayrıca ben de Bartu abime katılıyorum. O ekmeğin tadı hâlâ damağımda. Şehirdeki hiçbir fırında öyle bir lezzet yok. Albay’a söylesek de bizi her ay operasyon bahanesiyle o köye yollasa keşke."
Eylül, ikizinin bu lafına gözlerini devirerek karşılık verdi. "Eren, biz oraya operasyona gittik, gastronomi turuna değil. Adamlar bize kapısını açtı, evindeki son rızkı paylaştı. Sen hâlâ boğazının derdindesin. Hem dua et ki helikopter geldi, yoksa o soğukta bir gün daha kalsaydık görürdüm ben senin iştahını."
"Tamam tamam, birbirinizi yemeyin hemen," dedi Alperen. Sesindeki o her zamanki otoriter ama korumacı ton, ortamdaki tatlı atışmayı anında dindirdi. Silahını kılıfından çıkarıp emniyetini kontrol ettikten sonra masanın üzerine bıraktı. Yüzündeki yorgunluk çizgileri derinleşmişti ama gözlerinde o huzurlu ifade vardı. "Güzel bir operasyon çıkardık arkadaşlar. Hepinizin eline, emeğine sağlık. Zaiyat vermeden, sapasağlam döndük ya, en büyük kazancımız bu. Şimdi herkes eşyalarını toplasın, bakımını yapsın. Albay’a raporu ben teslim edeceğim. Bu akşamlık hepiniz serbestsiniz. İyice dinlenin, kafanızı boşaltın."
Tuna, sırt çantasının fermuarını çekerken yorgun bir nefes verdi. "Valla komutanım ben eve gider gitmez telefonu uçak moduna alacağım. Üç gün boyunca yataktan çıkmayı düşünmüyorum. Biri beni ararsa da gerçekten hayati bir mesele olmadığı sürece açmam, bilmiş olun."
"Sen öyle san Tuna," dedi Hazan gülümseyerek. "Yarın sabah kışladan bir çağrı geldiğinde görüm seni nasıl koşa koşa geliyorsun. Askeriz biz, bize öyle üç gün yatmak haram."
Herkes kendi arasında takılmaya, malzemelerini dolaplarına yerleştirmeye devam etti. Silahlarımızı depoya teslim ettikten sonra birbirimizle vedalaşma vakti gelmişti. Karargâhın bahçesinde birer birer helalleşip araçlarımıza doğru yöneldik. Dağda omuz omuza çarpışan, birbirinin canını kollayan bu insanlar, şimdi kendi sessiz dünyalarına, evlerine dağılıyordu. Herkesin gidişinde garip bir rahatlama ama aynı zamanda bir sonraki görevin ne zaman geleceğini bilmemenin getirdiği o alışılmış belirsizlik vardı.
Arabamın kapısını açıp sürücü koltuğuna oturduğumda, koltuğun yumuşaklığı bile kalçamı sızlattı. Günlerdir kayaların, sert toprakların üzerinde yatmaktan bedenim esnekliğini kaybetmiş gibiydi. Dikiz aynasından yüzüme baktım; gözlerimin altı morarmış, yanağımda hafif bir çalı çiziği kalmıştı. Anahtarı çevirdim ve karargâhın kapısından çıkıp şehrin sakin, kendi halindeki trafiğine karıştım. Dağdaki o silah seslerinden, patlamalardan sonra şehrin rutin akışı bana her zaman bir simülasyon gibi gelirdi. Arabaların korna sesleri, ışıklarda bekleyen insanlar… Kimsenin birkaç kilometre ötede nasıl bir cehennemin söndürüldüğünden haberi yoktu. Ve bu, bizim görevimizin en güzel kısmıydı.
Eve vardığımda anahtarı kilide takıp çevirmek bile parmaklarımı zorladı. İçeri girdiğimde evin o tanıdık, dingin kokusu karşıladı beni. Günlerdir genzimi yakan barut, çamur ve egzoz kokusundan sonra evimin kokusu adeta bir sığınak gibiydi. Kapıyı arkamdan kapatıp sırtımı ahşap paneline yasladım ve gözlerimi kapattım. Sadece durdum. Hiçbir şey yapmadan, hiçbir emri veya telsiz sesini beklemeden öylece durmanın tadını çıkardım.
Postallarımı güç bela bağcıklarını çözerek çıkardım. Ayaklarımın uyuştuğunu hissedebiliyordum. Ağır adımlarla salona geçip çantamı bir kenara bıraktım. Ev soğuktu ama kombiyi yakacak dermanı bile kendimde bulamadım. Üzerimdeki askeri üniformanın düğmelerini tek tek çözerken masanın üzerindeki telefonuma gözüm kaydı. Günlerdir şarjı bittiği için kapalı duran telefonu şarj kablosuna taktım ve açılmasını bekledim.
Ekrana ışık geldiğinde onlarca cevapsız arama ve bildirim sıraya girdi. Hepsini göz ardı ederek ekranın üst kısmındaki tarihe baktım.
18 Mart.
Zihnimdeki yorgun çarklar yavaşça dönmeye başladı. 18 Mart... Bugün 18 Mart’tı. Yani gece yarısından sonra, ertesi gün... 19 Mart oluyordu.
Zihnimde aniden bir şimşek çaktı. 19 Mart, Alperen’in doğum günüydü.
"19 Mart..." diye fısıldadım kendi kendime, sesim boş salonda yankılandı. "Nasıl unuttum ben bunu?"
Zihnim bir an için bir şeyler kurgulamaya, bir plan yapmaya çalıştı. Belki yarın sabah erken kalkıp bir şeyler bakabilirdim, belki time haber verip akşam bir organizasyon düzenleyebilirdik... Ama bedenim zihnime kesin bir dille itiraz etti. O kadar bitkindim ki, göz kapaklarım adeta kurşun gibi ağırlaşmıştı. Şakaklarımda zonklayan hafif bir baş ağrısı belirdi. Düşünmek, plan yapmak şu an için imkânsız bir görevdi. Bedenim "önce ben" diyordu, "önce dinlenmelisin."
"Yarın hallederim..." diye mırıldandım, bu suçluluk hissini şimdilik bastırmaya çalışarak. "Yarın sabah bir çaresine bakarım."
Banyoya doğru yürüdüm. Aynadaki yansımama bakmadan duşun altına girdim. Sıcak su tepemden dökülmeye başladığında, kaslarımın gevşediğini, günlerin biriktirdiği o ağır stresin ve yorgunluğun suyla birlikte akıp gittiğini hissettim. Bedenimdeki çamur ve is izleri köpüklerle silinirken, suyun sıcaklığı ruhuma kadar işledi. Saçlarımı kurulamakla bile uğraşmadım. Sadece üzerime bol bir tişört ve rahat bir eşofman altı geçirdim.
Yatak odasına adım attığımda yatağın çekiciliği karşı konulmazdı. Kendimi doğrudan yorganın altına bıraktım. Başım yastığa değdiği an, ne Alperen’in doğum günü kaldı aklımda, ne dağdaki operasyon, ne de o trajik geçmiş... Zihnimdeki tüm perdeler kapandı ve kendimi derin, deliksiz, adeta pusuya düşmüşçesine ağır bir uykunun kollarına bıraktım.
***
Sabahın erken saatlerinde, zihnim henüz zifiri bir karanlığın ortasındayken, komodinin üzerindeki telefonun kulak tırmalayan melodisi odanın içinde yankılanmaya başladı.
Sessizliği bıçak gibi kesen o ses...
Rüyamda hâlâ bir kayalığın arkasında siper almış gibiydim. Sesle birlikte irkilerek uyandım. Gözlerimi açmaya çalıştım ama göz kapaklarım birbirine yapışmış gibiydi. Kolumu yorganın altından zorlukla çıkarıp komodinin üzerinde çalan telefonu el yordamıyla aradım. Parazitli bir rüyadan uyanır gibi telefonu kulağıma götürdüm. Ekrana bakmamıştım bile ama bu saatte beni arayabilecek cüreti gösteren tek bir insan tipi vardı.
"Ne var?!" diye böğürdüm adeta, sesim uykudan ve yataktan yeni kalkmanın getirdiği o pürüzlü, sinirli tonla. "Eren, yemin ederim eğer karargâhta acil bir durum yoksa ve sen beni bu saatte keyfi bir şey için aradıysan, o telefonun antenini sana söktürür bir taraflarına montelerim! Ne arıyorsun lan bu saatte?! İnsan bir bırakır da uyuruz, dağdan yeni indik be adam!"
Telefonun diğer ucundan önce hafif bir kıkırdama, ardından Eren’in o her zamanki pişkince ama tatlı sesi geldi. "Abla... Ooo, Maşallah, sabah şerifleriniz hayrolsun. Yine güne sevgi dolu bir giriş yaptık bakıyorum. Bir sakin ol, nefes al abla. Vurma, hemen öldürdün beni."
"Eren, bak sabrımı zorlama," dedim yataktan doğrulmaya çalışarak. Saçlarım yüzüme düşmüştü, başımdaki o ağır uyku mahmurluğu hâlâ geçmemişti. "Saat kaç haberin var mı senin? Sövsünler diye mi arıyorsun sabah sabah?"
"Abla valla sövmeyi bırakırsan sebebini açıklayacağım," dedi Eren, sesindeki ciddiyeti biraz olsun artırmaya çalışarak. "Bugün günlerden ne, unuttun mu? Alperen abinin doğum günü bugün! 19 Mart!"
O an zihnimdeki tüm sis bulutu birden dağıldı. Dün gece uyumadan önce aklıma gelen ama yorgunluktan rafa kaldırdığım o gerçek, Eren’in cümlesiyle suratıma bir tokat gibi çarptı.
"Alperen abinin doğum günü," diye devam etti Eren, benim sessiz kaldığımı görünce. "Biz Eylül’le düşündük taşındık, akşamı beklemeyelim dedik. Bizim evde toplanıyoruz şimdi. Hem kocaman bir sürpriz kahvaltı hazırlayacağız, hem de doğum gününü kutlayacağız. Bartu, Hazal, Tuna, Hazan falan hepsi yolda, birazdan burada olurlar. Alperen abiyi de 'acil bir evrak var' diye kandırıp buraya çağıracağız. Sen eksik kalma diye aradım. Çabuk kalk, üzerini giyin gel. Kahvaltıda senin o meşhur böreğin yok ama olsun, varlığın yeter."
Telefona bakakaldım. Zihnim bir an için direnmeye çalıştı; hâlâ yorgundum, bedenim dökülüyordu, yatak bana cennet gibi geliyordu. Ama mevzu Alperen’di. Ve timin bu kenetlenmişliği, bu düşünceli hali içimi ılıttı.
"Siz gerçekten akıllanmazsınız..." diye mırıldandım, sinirimin yerini hafif bir tebessüm alırken. "Tamam Eren, kapat. Geleceğim."
"Adamsın abla! Acele et ama, Alperen abi gelmeden burada ol!" dedi Eren ve telefonu kapattı.
Telefonu kucağıma bırakıp bir süre yatağın kenarında oturdum. Banyoya geçip elimi yüzümü soğuk suyla yıkadım. Soğuk su zihnimi tamamen berraklaştırdı. Aynaya baktım; dün geceki o harabe halimden biraz olsun kurtulmuştum ama hâlâ uykusuzluk izleri vardı. Hızlıca gardırobun karşısına geçtim. Askeri üniformalardan sonra sivil kıyafet giymek her zaman garip bir özgürlük hissi verirdi. Rahat bir kot pantolon, üzerine siyah, boğazlı tatlı bir kazak geçirdim. Saçlarımı atkuyruğu yapıp hafif bir makyajla yüzümdeki o yorgun ifadeyi gizlemeye çalıştım.
Aynadaki yansımama son bir kez baktım. Zihnimde Alperen’in o sert, kırılmaz duruşu ve o duruşun arkasındaki o merhametli adam belirdi. Ona özel bir hediye alacak vaktim olmamıştı belki ama bu sabah orada olmak, o masada onun yanında durmak her şeyden önemliydi. Parfümümü de sıkıp anahtarlarımı ve telefonumu aldım.
Eren ve Eylül’ün birlikte kaldığı eve doğru yola çıktığımda, sabahın erken saatlerindeki o tatlı serinlik yüzüme çarptı. Şehir yeni yeni uyanıyordu. Arabayı sürerken içimdeki o garip huzuru hissettim. Dağın o acımasız soğuğundan, mermi seslerinden sonra; bir dostun doğum gününü kutlamak için bir kahvaltı masasına doğru sürmek arabayı... Hayatın bize sunduğu en güzel tezatlıklardan biriydi belki de.
Eren ve Eylül’ün evinin önüne vardığımda, sokakta Bartu’nun arabasını gördüm. Herkes çoktan gelmişti bile. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp zile bastım. Kapı daha ilk saniyesinde Eren tarafından açıldı. Yüzünde kocaman, çocuksu bir tebessüm vardı.
"Hoş geldin abla!" dedi içeri geçmem için kenara çekilerek. "Tam zamanında geldin, Alperen abinin gelmesine çok az kaldı!"
İçeri adım attığımda, salondan yükselen o taze çay, kızarmış ekmek ve sucuk kokusu burnuma çalındı. Kızlar masayı donatıyor, Bartu ile Tuna balonları şişirmeye çalışıyordu. Herkes buradaydı. Ve o an, bu timin sadece bir askeri birlik değil, birbirinin sığınağı olan kocaman bir aile olduğunu bir kez daha anladım.
Salonun ortasına serilmiş devasa kahvaltı masası adeta donatılmıştı; fırından yeni çıkmış sıcak simitler, peynir tabakları, Buse yengemin yaptıklarını aratmayacak tazelikteki börekler masada yerini almıştı. Ama ortadaki bu şenlik havasına rağmen, benim içimde bastırmaya çalıştığım garip bir huzursuzluk vardı.
"Abla, ne dikiliyorsun orada? Gel de yardım et!" dedi Eylül mutfaktan başını uzatarak.
Kabanımı asıp mutfağa geçtim. Hazal tezgâhın başında tabakları diziyor, Hazan ise pastanın üzerindeki jelatini dikkatle çıkarıyordu. Pasta, çikolatalı ve sade bir tasarıma sahipti.
Eren elinde mumlarla içeri daldı. "Tamamdır! Alperen abi sokağa girmiş. Telefon etti, 'Oğlum acil evrak neyin nesi, sabah sabah ne kovalıyorsunuz?' diye sövüyor. İki dakikaya burada!"
Salondaki Bartu ve Tuna anında kapının arkasına geçtiler. Hazan mumları hızlıca pastanın üzerine dikti, Eren de çakmakla tek tek yaktı. Sarı, sıcak mum ışığı mutfağın karanlığında yüzlerimize vurdu.
Eren elindeki pastayı doğrudan bana doğru uzattı. "Al abla, pasta sende."
"Ne? Hayır Eren, sen tut ya da Eylül tutsun," dedim geri çekilerek. Yüzümdeki o tedirginliği gizlemeye çalışıyordum ama ellerim hafifçe titriyordu.
"Saçmalama Burçe abla," dedi Eren ısrarla pastayı elime tutuştururken. "Rütbece en kıdemlimiz sensin, hem pasta en çok senin eline yakışır. Uzatma işte, adam merdivenleri çıkıyor!"
Pastayı çaresizce teslim aldım. Mumların ateşi ellerimi ısıtırken, göğsümün ortasında bir ağırlık hissettim. İki yıl sonra ona bu kadar yakın bir rolde bulunmak, tam da kaçmaya çalıştığım duyguları yüzüme vuruyordu. Kapının zili çaldığında mutfaktan çıkıp koridorun ortasında, en önde durdum. Kızlar ve erkekler arkama dizildi. Eren yavaşça kapının kulpunu çevirdi ve dışarıya doğru açtı.
Kapı açıldığında, koridorun loş ışığında Alperen belirdi. Üzerinde siyah bir deri ceket ve koyu renk bir kazak vardı. Yüzünde 'sabah sabah beni buraya neden çağırdınız' der gibi çatık bir ifade vardı ama kapı tamamen açılıp da beni ellerimde mumları yanan pastayla tam karşısında görünce o çatık kaşlar anında gevşedi.
Arkamdaki tim hep bir ağızdan bağırmaya başladı: "İyi ki doğdun Alperen! İyi ki doğdun komutanım!"
Alperen bir anlık şaşkınlıkla olduğu yerde kaldı. Gözleri kapının arkasındaki Bartu’da, Eren’de gezindi, ardından tam önünde duran bana kilitlendi. Yüzüne o az görünen, sadece çok yakınlarının şahit olduğu hafif, samimi bir tebessüm oturdu. Ayakkabılarını çıkarıp içeri doğru bir adım attı.
Aramızda sadece birkaç santim vardı. Pastanın mum ışığı, onun keskin yüz hatlarını, gözlerindeki o yorgun ama derin bakışı aydınlatıyordu. Bakışları doğrudan gözlerimin içine kaydı. İki yıldır bana hiç böyle bakmamıştı; ne dağda bir komutan gibi, ne de karargâhta bir yabancı gibi... O an, ikimizin de zihninden aynı iki yılın, yaşanan o kırgınlıkların ve hiç konuşulmamış lafların geçtiğini hissettim. Bakışlarını gözlerimden çekmeden hafifçe öne eğildi ve tek bir nefeste mumları üfledi.
Mumların dumanı aramızda ince bir perde gibi yükselirken Eren arkadan pis pis sırıtıp boğazını temizledi. "Ooo, komutanım sizin dileğiniz çoktan belli..." diye söze girecekti ki, yanındaki Bartu anında Eren’in kolunu tutup geriye çekti.
Bartu, Eren’in kulağına doğru eğilip dişlerinin arasından fısıldadı: "Eren, eğer bugün dayak yemek istemiyorsan ve o çeneni akşam sağlam tutmak istiyorsan kapat şu ağzını. Tek kelime daha etme." Eren gözlerini devirerek yutkundu ve anında sus pus oldu.
Duman dağılırken pastayı tutan ellerim iyice ağırlaşmış gibiydi. Bakışlarımı Alperen’in gözlerinden kaçırmadan, sesimin titrememesine özen göstererek fısıltı kadar kısık ama sadece onun duyabileceği bir tonda konuştum:
"Doğum günün kutlu olsun..."
Alperen’in yüzündeki o hafif gülümseme bir an için duraksadı. Gözlerinde çok kısa, anlık bir yumuşama geçti.
"Sağ ol," dedi sert ama derin bir sesle.
Başka tek bir kelime etmedi. Arkasını dönüp salona doğru yürümeye başladı. Bartu, Tuna ve Eren de onun peşinden salona geçerken, onların aralarında başlayan erkek muhabbeti ve gülüşme sesleri salondan yükselmeye başladı. Ben ise elimde sönmüş mumların dumanı tüten pastayla koridorun ortasında öylece kalakaldım.
"Ver pastayı bana Burçe," diyerek Hazan nazikçe elimdeki tabağı aldı.
Mutfak masasına doğru yürüdük. Kızlar hemen tabakları, çatalları hazırlamaya, çayları tazelemek için demliğin başına geçmeye başladılar. Eylül bir yandan çay bardaklarını tepsiye dizerken, Hazal da pastayı dilimlemek için bıçağı eline almıştı.
"Valla Alperen komutanın yüzünü gördün mü?" dedi Eylül gülerek. "Adam resmen dumur oldu. Eren’i dövecek sandım bir an ama neyse ki ucuz atlattık."
"Çok güzel oldu ama," dedi Hazan çay bardaklarına şeker atarken. "Hak etti adam. Günlerdir dağda canımız çıktı, bir nebze olsun morali düzelmiştir."
Kızlar kendi aralarında neşeyle konuşup gülüşürken ben tezgâhın kenarına yaslanmış, sadece onları izliyordum. Ama yüzümün yanmaya başladığını hissedebiliyordum. Yanaklarıma bir ateş basmıştı adeta. Kulaklarımın arkasına kadar kızardığımı, tenimin alev alev yandığını hissettim. Alperen’in mumları üflerken doğrudan gözlerimin içine bakışı, o dumanın arasından bana 'Sağ ol' deyişi zihnimde yankılanıp duruyordu. İki yıldır kalbime gömdüğümü sandığım o hisler, bir kıvılcımla yeniden alevlenmiş gibiydi ve bu durum beni acayip bir şekilde germişti.
Kızların benim bu halimi fark etmesinden ölesiye korktum. Eğer Eylül ya da Hazal yüzümdeki bu kızarıklığı görselerdi, sorgulamalar başlar, imalar havada uçuşurdu. Zaten sınırda duran kontrolümü iyice kaybetmek istemiyordum.
"Ben bir hava alacağım," dedim aniden, sesimi olabildiğince normal tutmaya çalışarak.
Hazal bana döndü. "Kahvaltıya oturuyoruz ama Burçe, çayları taşıyacağız şimdi."
"İki dakika..." dedim cebimden sigara paketini ve çakmağı çıkarırken. "Bir dal sigara içip geliyorum hemen."
Mutfaktan hızla çıkıp koridorun sonundaki küçük balkona attım kendimi. PVC kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz sabahsız soğuk hava yüzüme bir kamçı gibi çarptı. Mart ayının o keskin, dondurucu rüzgârı yanaklarımdaki ateşi biraz olsun hafifletti.
Titreyen ellerimle paketten bir dal sigara çıkardım. Çakmağı çaktım, rüzgârdan dolayı ilkinde yanmadı. İkincisinde ateşi tutuşturup sigarayı derin bir nefesle içime çektim. Dumanı ciğerlerime doldurup gökyüzüne doğru üflerken balkondaki demirlere sıkıca tutundum.
Sigaranın son dumanını da gri gökyüzüne doğru salıp izmariti balkondaki küllükte ezerek söndürdüm. Yüzüme çarpan keskin Mart rüzgârı sayesinde yanaklarımdaki o sıcaklık nihayet dağılmış, zihnim yeniden o tanıdık berraklığına kavuşmuştu.
Derin bir nefes alıp üzerimdeki kazağı düzelttim ve salondan gelen neşeli kahkahalara katılmak üzere balkon kapısını açıp içeri doğru adım attım.
