9. bölüm · SANCAK

8.BÖLÜM

Alisya All

8.BÖLÜM
20/03/2022
(Alperen’den)
Mart ayının o ilk ışıkları henüz şehri aydınlatmamışken, odanın içindeki dondurucu sessizlik komodinin üzerindeki telefonun kısa, şifreli titreşimiyle bozuldu.
Uykum her zaman bir askerin olması gerektiği gibi hafifti; tüy kadar hafif ama tetikte. Telefonun o tek parazitli titreşimiyle birlikte gözlerimi açtım. Dün gördüğüm o yüz, Burçe’nin mum ışığında parlayan ve iki yıldır benden kaçırdığı o derin gözleri zihnimin karanlık bir köşesinde hâlâ asılı duruyordu. Doğum günü kahvaltısından sonra kendi kabuğuma çekilmiş, zihnimi toparlamaya çalışmışım gibi görünse de içimdeki o kırık dökük hisler beni rahat bırakmamıştı. Ancak meslek bana duyguların sahadaki en büyük zafiyet olduğunu defalarca öğretmişti.
Yatakta doğrulup elime aldığım telefona baktım. Ekranın karanlığında beliren şifreli kod dizilimi tek bir şeyi işaret ediyordu: Kırmızı Kod. Acil İntikal.
Bu mesaj, rutin bir devriye ya da timle çıkacağımız sıradan bir operasyon daveti değildi. Bu, doğrudan karargâhın en üst kademesinden, kişiye özel gönderilen bir çağrıydı. Zihnimdeki tüm kişisel düşünceler, o kırgınlıklar, Burçe’nin yüzü ve dün akşamın o tatlı gürültüsü anında buharlaşıp gitti. Geriye sadece yılların getirdiği o çelik gibi disiplin ve soğukkanlılık kaldı.
Hızlıca yataktan kalktım. Banyoya geçip soğuk suyu yüzüme çarptım. Aynadaki yansımama baktığımda, gözlerimin altındaki uykusuzluk izlerinin arkasında yatan o sert, gözünü karartmış adamı gördüm. Üzerime koyu renk bir pantolon ve siyah bir kazak geçirdim. Evin içindeki sessizlik adeta bir kefendi; kendi adımlarımı bile duymak istemiyordum. Dışarı çıkarken kapıyı arkamdan yavaşça kilitledim. Sokak lambalarının sarı, soluk ışığı altında çalışan arabamın motor sesi, gecenin son saatlerini yardı.
Karargâha giden yol hiç bu kadar uzun gelmemişti. Şehir henüz uykudaydı; fırınların bacalarından yükselen dumanlar, ışıkları yeni yanan tek tük evler... İnsanlar bir an sonra uyanacak, günlük rızıklarının peşine düşecek, sıradan hayatlarına devam edeceklerdi. Bizim gibi adamların varlığı ise tam da bu yüzden gerekliydi; onlar bu huzurlu uykuyu uyuyabilsinler diye biz gecenin en zifiri karanlığında cehennemin içine yürüyorduk.
Nizamiyeye vardığımda nöbetçi askerler beni gördükleri an çelik bir disiplinle selama durdular. Arabayı park alanına çekip indim. Karargâhın koridorlarında adımlarımı yankılatarak ilerlerken, binanın o alışılmış soğuk beton kokusu burnuma doldu. Kışla henüz uyanmamıştı, tim odalarının kapıları kapalıydı. Bartu’nun şakaları, Eren’in bitmek bilmeyen söylenmeleri, Hazal’ın ve Eylül’ün disiplinli adımları yoktu bu koridorlarda. Her şey suskundu.
Albay Cevdet’in makam odasının bulunduğu koridora saptığımda, kapının altından sızan sarı ışığı gördüm. Bizi evlatlarından ayırmayan, kahrımızı çeken, her başımız sıkıştığında arkamızda dağ gibi duran o adam, her zamanki gibi yine uykusuzdu. Kapının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım, üzerimdeki stresi kapının dışında bıraktım ve ahşap kapıya üç kez sertçe vurdum.
"Gir!"
İçeriden gelen o tanıdık, gür ama bu saatte bir miktar yorgun çıkan sesle birlikte kulpu çevirip içeri adım attım.
Makam odası loş bir ışıkla aydınlatılmıştı. Odada keskin bir taze demlenmiş çay ve tütün kokusu hâkimdi. Albay Cevdet, masasının arkasında duran o devasa haritadan başını kaldırıp bana baktı. Yüzündeki derin çizgiler, gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar bu gece bir kat daha artmış gibiydi. Bize sadece bir komutan değil, her zaman bir baba olmuştu. Yeri geldiğinde en sert cezaları keser, yeri geldiğinde ise bağrına basıp dertlerimizi dinlerdi. Ama bu gece gözlerinde bir babanın evladını ölüme gönderirken duyduğu o ağır, gizlenmeye çalışan acı vardı.
"Alperen..." dedi, masanın kenarındaki koltuğu işaret ederek. "Otur evlat."
"Sağ olun komutanım," diyerek karşısındaki koltuğa dik bir duruşla oturdum.
Albay önündeki kalın, kırmızı şeritli dosyayı yavaşça bana doğru itti. "Seni bu saatte buraya keyfî çağırmadığımı biliyorsun," diye söze girdi. Sesindeki o babacan ama ciddiyet dolu ton, odadaki havayı iyice ağırlaştırdı. "Önümüzde çok büyük, çok tehlikeli bir iş var. Sınırın ötesinde, örgütün kalbinde 'Kör Düğüm' dediğimiz yer altı veri ve strateji merkezi tespit edildi. Yıllardır aradığımız, tüm finansal akışı ve eylem planlarını tuttukları yer burası."
Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Bir komutan gibi değil, bir baba gibi bakıyordu.
"Bu görev tek kişilik bir sızma operasyonu Alperen. Arkanda bir tim olmayacak. Destek kuvvet yok, helikopter yok, telsiz teması dahi olmayacak. Deşifre olursan seni oradan çekecek bir gücümüz yok. Devlet resmi olarak senin varlığını reddedecek. Bu görev tek yönlü bir bilet olabilir. Sana bunu emretmiyorum evlat. Bu görevi reddetme hakkın var. Eğer 'Hayır' dersen, seni kimse yargılamaz, ben de gözünün üstünde kaşın var demem."
Gözlerimi bir an bile kırpmadan Albay’a baktım. Zihnimde ne korku vardı ne de bir tereddüt. Bu vatan için, o dağlarda bıraktığımız şehitlerimiz için ve arkamda kalan timimin geleceği için bu yükü omuzlamam gerekiyordu.
"Komutanım," dedim, sesim odadaki ahşap masanın sertliği kadar net çıkarak. "Siz bana bu üniformayı giyerken bir söz öğrettiniz. Vatan mevzubahisse gerisi teferruattır. Bu görevi kabul ediyorum. Ne gerekiyorsa yapmaya hazırım."
Cevdet Albay derin bir iç çekti. Gözlerindeki o babacan gururu gördüm. Başını yavaşça salladı, masadaki çay bardağını eline alıp bir yudum çekti. "Biliyordum..." dedi fısıltı gibi bir sesle. "Böyle diyeceğini biliyordum evlat. Allah yardımcımız olsun."
Cevdet Albay masanın üzerindeki haritayı tamamen açtı ve haritanın üzerine birkaç uydu fotoğrafı ile şifrelenmiş istihbarat belgelerini yaydı. O an, bu odadan saatler boyunca çıkamayacağımızı anladım.
"Şimdi iyi dinle Alperen," dedi Albay, parmağını sınırın ötesindeki sarp bir dağ silsilesinin ortasına basarak. "Gideceğin yer burası. Kanyonun tabanında, kayaların içine oyulmuş bir sığınak. Bu bölgede gelişmiş radar ve hava savunma sistemleri var. Bu yüzden bölgeye askeri bir teçhizatla veya hava yoluyla yaklaşman imkânsız. Sınırı sivil bir kaçakçı veya tüccar kimliğiyle karadan geçeceksin."
Önüme sahte bir pasaport, sınır ticaretine ait belgeler ve bölgedeki yerel bir aşirete ait kimlik kartları koydu.
"İlk aşama sızma," diye devam etti. "Sınırı geçtikten sonra üç gün boyunca sarp arazide yaya ilerleyeceksin. Bu süreçte hiçbir askeri teçhizat taşımayacaksın. Üzerinde sadece bölge halkının giydiği yerel kıyafetler ve sivil eşyalar olacak. Silahını ve özel teçhizatını sınırın sıfır noktasındaki gizli mühimmat sığınağından alacaksın."
"Görevin süresi nedir komutanım?" diye sordum.
Albay gözlerimin içine baktı. "İşte can alıcı nokta burası Alperen. Görev günlerle sınırlı değil. Bu bir aylar sürecekoperasyon. İçeriye güvenli bir şekilde sızman, oradaki yerel kaynaklarla temas kurman, hedefin rutini çözmen ve en uygun anı beklemen en az üç ayını alacak. Bedenen ve ruhen kendini buna hazırlamalısın. Üç ay boyunca kimseden haber alamayacaksın. Biz de senden haber alamayacağız."
Üç ay... Yüz iki gün boyunca dünyayla, vatanımla, timimle ve Burçe’yle olan tüm bağım kopacaktı. Hiç kimse nerede olduğumu, yaşayıp yaşamadığımı bilmeyecekti.
"Peki tim?" dedim, sesimdeki tek insani kırıntı bu soruda gizliydi. "Time ne denilecek?"
Cevdet Albay’ın yüzü gölgelendi. "Kural net Alperen. Gizlilik en üst seviyede. Time hiçbir şey söylenmeyecek. Onlar senin geçici bir yurt dışı veya bakanlık görevine çekildiğini bilecekler. Detay verilmeyecek. Sorgulamalarına izin vermeyeceğim. Timin başına, sen dönene kadar Burçe geçecek."
Burçe’nin adını duyduğumda göğsüme ağır bir taş oturdu. Ona bir veda bile edemeden, arkamda yüzlerce cevapsız soru bırakarak gitmek zorundaydım. Oysa daha dün sabah, o dumanın arkasından bana bakıp "Doğum günün kutlu olsun"demişti. Şimdi ise ona bir "Hoşça kal" bile diyemeden kayıplara karışacaktım.
Saatler su gibi aktı. Masanın üzerindeki haritalar çizildi, alternatif kaçış rotaları belirlendi, acil durum sinyal kodları ezberlendi. Haritadaki her bir kayalık, her bir dere yatağı zihnime nakşedildi. İki farklı sızma planı, üç farklı kaçış senaryosu hazırladık. Eğer ana binaya girmeyi başarırsam, içerideki ana sunucuya virüs enjekte edecek, ardından fiziksel veri depolama ünitelerini C4 ile imha edecektim. Patlamanın yarattığı kaos sırasında güneydeki kanyondan kaçıp sınırın sıfır noktasındaki güvenli evde bekleyecektim.
Güneş çoktan doğmuş, karargâh uyanmış, öğlen sıcağı pencereden içeri vurmaya başlamıştı. Biz ise saatlerdir o odada, bir adamın yok oluşunu ve bir örgütün çöküşünü planlıyorduk. Zihnim yorgunluktan zonkluyordu ama detaylardaki en ufak bir hatanın ölüm anlamına geldiğini biliyordum.
Öğleden sonra saat dört gibi planlama tamamlandı. Belgeler yakılarak imha edildi. Albay Cevdet haritayı katlayıp kasasına kilitledi.
"Plan bu," dedi Albay, derin bir nefes alarak. "Şimdi eve git Alperen. Dinlen. Zihnini ve bedenini topla. Yarın gece yarısı saat 03.00’te buraya geleceksin. Son kez helalleşip seni yola çıkaracağız."
"Emredersiniz komutanım," diyerek ayağa kalktım. Selamımı verip odadan çıktım.
***
Karargâhtan çıkıp eve vardığımda gökyüzü turuncunun ve morun tonlarına bürünmüştü. Kendi evime adım attığımda, ortamdaki o alışılmış sessizlik beni karşıladı. Salondaki koltuğa oturdum. Hiçbir şey yapmadan, ışıkları bile yakmadan öylece duvara baktım.
Aylarca sürecek bir belirsizliğe gidiyordum. Belki de bir daha bu eve dönemeyecektim. Salondaki konsolun üzerinde duran tim fotoğrafımıza baktım. Bartu, Eren, Tuna, Hazal, Eylül, Hazan... Ve ortada duran Burçe. Hepsi kardeşimdi, ailemdi. Ama onlara bir açıklama yapma hakkım bile ellimden alınmıştı.
Kafamdaki karmaşık düşüncelerle yatağa uzandım. Yorgunluk bedenimi o kadar ağır bir şekilde ele geçirdi ki, zihnimdeki sorulara yanıt arayamadan derin, deliksiz bir uykuya daldım.
Ertesi gün uyandığımda saat öğleni çoktan geçmişti. Gün ışığı perdenin aralığından odaya sızıyordu. Yataktan kalkıp sakin adımlarla duş aldım. Sivil kıyafetlerimi, operasyon için hazırlanan o sıradan çantayı kontrol ettim. Telefonumu, kimliğimi, bana Alperen olduğumu hatırlatan her şeyi evdeki kasanın içine koyup kilitledim. Artık bir ismim yoktu.
Saat gece yarısı 02.30’u gösterdiğinde evden çıktım. Arabayı kullanmamıştım; karargâhtan gelen sivil bir araç beni alıp kışlaya getirdi.
Nizamiyeden gizlice, arka kapıdan giriş yaptık. Bahçe zifiri karanlıktı. Garajın arkasındaki loş alanda tek bir araba bekliyordu: Siyah, plakaları değiştirilmiş sivil bir arazi aracı. Ve aracın yanında, kaputuna yaslanmış duran Albay Cevdet.
Arabadan inip yanına yürüdüm. Üzerimde yerel, koyu renk sivil kıyafetler vardı. Bir askerden çok, sınırda yaşayan sıradan bir adama benziyordum.
Albay Cevdet beni gördüğünde yaslandığı yerden doğruldu. Yüzündeki o babacan ifade gece karanlığında bile netçe seçiliyordu. Bana doğru bir adım attı ve hiç beklenmedik bir şekilde kollarını açıp bana sarıldı. Bir komutanın askere değil, bir babanın evladına sarılışıydı bu. Sıkıca, arkasında büyük bir dualar bırakarak sarıldı.
"Allah yar ve yardımcın olsun evlat," dedi sesi hafifçe titreyerek. "Ayağına taş, gözüne yaş değmesin. Oğullarımı, kızlarımı önce Allah’a sonra Burçe’ye emanet ediyorum. Seni de Allah’a emanet ediyorum. Sağ salim dön."
"Siz de Allah’a emanet olun komutanım," dedim, sesimdeki kararlılığı koruyarak. "Aklınız arkada kalmasın. O düğümü çözeceğim."
Albay başıyla onayladı. Aracın kapısını açıp sürücü koltuğuna geçtim. Anahtarı çevirdiğimde motor hafif bir mırıltıyla çalıştı.
Son kez dikiz aynasından karanlıkta duran Cevdet Albay’a ve arkasındaki sessiz karargâha baktım. Ağır demir kapı yavaşça açıldı. Gece yarısının o dondurucu ayazında, bilinmeze, aylarca sürecek o karanlık göreve doğru ilk adımı attım. Arazi aracı gecenin siyahlığına karışıp yok olurken, Alperen artık geride kalmıştı.