11. bölüm · SANCAK

10.BÖLÜM

Alisya All

10.BÖLÜM
31/03/2022
Alperen’in arkasında hiçbir iz bırakmadan, adeta gecenin karanlığında buharlaşıp gidişinin üzerinden tam bir hafta geçmişti.
Bir hafta... İlk iki günün o dondurucu şoku yerini yavaş yavaş kabullenmeye ama daha da çok omuzlarımızı ezen ağır bir sessizliğe bırakmıştı. Hafta boyunca kışladaki rutinimize devam etmeye çalıştık. Parkur koşuları, poligon atışları, içtimalar, evrak işleri... Hayat bir şekilde akıyordu ama karargâhın her köşesinde Alperen’in gölgesi vardı. Tim odasındaki masası öylece boş duruyor, hiç kimse o masaya bir dosya bile bırakmaya cesaret edemiyordu.
Hafta sonunun ilk akşamında, kışlanın o üzerimize çöken boğucu havasından bir nebze olsun sıyrılabilmek için şehrin biraz dışındaki salaş bir çay bahçesinde toplanmıştık. Tahta masanın etrafında dizilmiştik. Çay bardaklarından yükselen buhar, mart ayının o soğuk akşamüstü havasında çabucak dağılıp gidiyordu. Eren her zamanki gibi ortamdaki bu ağır havayı dağıtmak istercesine garsonla takışıyor, taze çay gelmediği için söylenip duruyordu.
"Valla abla," dedi Eren, masaya doğru eğilip çayından bir yudum alırken. "Kışlada Alperen abi yokken Albay bize daha bir taktı sanki. Dün içtimada postalımın bağcığına takıldı adam, normalde yüzüme bile bakmazdı."
"Albay üzerimizdeki baskıyı artırıyor çünkü Alperen’in yokluğunda dağılmamızı istemiyor," dedi Tuna, bardağını masaya bırakarak. "Disiplini gevşetirsek timin bocalayacağını biliyor."
Gözlerim masadaki her bir yüzde gezindi. Eylül, çay kaşığıyla bardağını ritmik bir şekilde karıştırıyor, Hazan ise telefonuna gelen mesajları kontrol ediyordu. Bartu ve Hazal yan yana oturmuşlardı; ikisinin de yüzünde o bir haftalık yorgunluğun ve kafa karışıklığının izleri vardı. Ben ise sırtımı tahta sandalyeye yaslamış, komutan duruşumu bozmamaya çalışarak onları izliyordum.
İçimdeki ses ise kışladakinden çok farklı bir dilde konuşuyordu. Tam bir haftadır Alperen’in nerede olduğunu, ne yediğini, uyuyup uyuyamadığını hayal etmeye çalışıyordum. Sınırın ötesinde miydi? Bir dağ köyünde mi, yoksa bir düşman hattının tam ortasında mı? Bize veda bile edemeden gitmişti ama biliyordum ki o sert, tavizsiz adamın zihninde de biz vardık. İki yıl önceki o kırgınlıklar, ayrılıklar, konuşulmamış cümleler... Hepsini o gece yarısı yanında götürmüştü.
"Her şey yoluna girecek," dedim, sesimi masadaki herkesin duyabileceği bir tonda tutarak. "Alperen işini bilir. Biz burada işimizi tam yapmaya devam edeceğiz. Döndüğünde arkasında bıraktığı timi sapasağlam bulacak."
Masadakiler başlarıyla beni onaylarken içimdeki o ince sızı hafiflemedi. Sadece onun yokluğuna alışmaya çalışan bir timin komutanı olarak, o boşluğu güçlü durarak kapatmak zorundaydım.
***
Hazan, çay bahçesinden kalkmaya yakın telefonunu çantasına atıp ablası Hazal’a doğru eğildi. "Abla, ben kalkıyorum. Eylül’le sözleştik, akşam bizde kalacak. Biraz kız kıza takılacağız sonra eve geçeriz, bilgin olsun."
Hazal başını sallayarak kardeşine gülümsedi. "Tamam canım, dikkatli gidin. Eve geçince bana mesaj atın."
Hazan ve Eylül masadakilerle vedalaşıp ayrıldıktan kısa bir süre sonra biz de kalktık. Bir haftanın yorgunluğu, bilinmezliği ve omuzlarımıza binen o ağır stres herkesin yüzünden okunuyordu. Bartu, Hazal’ın evinin boş olduğunu bildiğinden, aralarında tek bir kelime dahi konuşulmamış bir sözleşmeyle onun peşinden gitti. İkisinin de şu an süslü laflara değil, sadece birbirlerinin varlığını hissetmeye ihtiyacı vardı.
Yaklaşık bir saat sonra Hazal’ın küçük, mütevazı evinin salonundaydılar. Odanın içinde sadece köşedeki abajurun loş, sarı ışığı yanıyordu. Hazal mutfaktan iki kupa sıcak ıhlamur getirip sehpanın üzerine bıraktı. Üzerindeki o sert, ciddiyet dolu askeri üniformayı çıkarmış; yerine gri, geniş bir kazak ile rahat bir pantolon giymişti. Yine de omuzlarındaki gergindik henüz tamamen dağılmış değildi.
Bartu koltukta oturmuş, boş gözlerle sehpadaki kupa bardağa bakıyordu. Hazal yanına yaklaşıp çekingen adımlarla koltuğa ilişti, ardından dizlerini kendine doğru çekip Bartu’nun göğsüne yaslandı. Bartu, kolunu refleks olarak Hazal’ın omzuna doladı ve onu kendine doğru çekti. Hazal, başını onun göğsüne koyduğu an derin, titrek bir nefes verdi. Karargâhta, timin karşısında ya da poligon çizgisinde dururken taktıkları o "çelik gibi subay" maskesi, bu küçük salonun loşluğunda tamamen sökülüp düşmüştü.
"Çok yoruldum Bartu," dedi Hazal fısıltı gibi bir sesle. Parmakları Bartu’nun kazağının kumaşını sıkıca kavramıştı. "Gündüzleri dik durmaya çalışmaktan, millete 'Alperen Komutan işini bilir, bir şey olmaz' demekten yoruldum."
Bartu, çenesini Hazal’ın saçlarına yasladı. Saçlarından yayılan o tanıdık şampuan kokusu, bütün gün kışlanın dondurucu beton kokusuyla dolmuş olan zihnini biraz olsun sakinleştirdi.
"Biliyorum güzelim," dedi Bartu, sesi pürüzlü ve yorgun çıkarak. "Biliyorum... Ben de aynı şeyi yapıyorum. Eren’e kızıyorum 'Çeneni tut' diye, Tuna’yı teselli etmeye çalışıyorum ama gece eve gidip yalnız kaldığımda o tavanla baş başa kalıyorum. Alperen bu timin direğiydi. Direk çekilince çatının çatırdama sesini hepimiz duyuyoruz."
Hazal başını hafifçe kaldırıp Bartu’nun çene çizgisine baktı. Koyu renk gözlerinde hem bir kadının sevdasına duyduğu korku hem de bir askerin çaresiz kabullenişi vardı.
"Seni düşünmeden edemiyorum," dedi Hazal, gözleri hafifçe dolarken. "Bak, Alperen... Tek bir kelime bile edemedi bize. Bek bekledik, belki bir not bırakmıştır, belki bir işaret vermiştir dedik ama yok. Bir gece yarısı Albay’ın odasından çıktı ve bitti. Şimdi soruyorum kendi kendime; bir gün sen de böyle gidecek misin? Bir sabah uyanacağım, telefonun kapalı olacak, evin boş olacak ve ben sana ne olduğunu öğrenmek için Albay’ın kapısında emir yemeyi mi bekleyeceğim?"
Bartu derin bir iç çekti. Elini Hazal’ın yüzüne götürdü; başparmağıyla yanağını yavaşça, incitmekten korkar gibi okşadı. Hazal’ın gözünden süzülmek üzere olan o bir damla yaşı tam düşmeden sildi.
"Hazal, yapma..." dedi sesi kısılarak. "Bizim mesleğimiz bu. Sen de biliyorsun, ben de biliyorum. Biz botlarımızı giyerken, o üniformanın düğmelerini iliklerken sadece vatanı değil, bu ihtimalleri de üstümüze giyiyoruz."
"Biliyorum!" diye kesti Hazal’ın sesi. Sesindeki çaresizlik odayı kapladı. "İşte canımı yakan da bu ya! Biliyorum Bartu! Ben de aynı üniformayı giyiyorum, ben de aynı kulvara koşuyorum. Ama konu sen olunca o asker kafam duruyor benim. Ben seni sadece tim arkadaşım olarak sevmiyorum ki. Benim bu dünyada tutunduğum, nefes aldığım tek sığınak sensin."
Bartu, Hazal’ın bu samimi itirafı karşısında göğsünde ağır bir darlık hissetti. Onu iki koluyla birden sarıp iyice göğsüne bastırdı. Yüzünü Hazal’ın boyun girintisine gömdü. Bir süre sadece ikisinin düzensiz nefes alışverişleri duyuldu salonda.
"Sana yalan söylemeyeceğim," dedi Bartu fısıltıyla. "Bir gün Albay beni çağırıp 'Gidiyorsun' derse, gitmek zorundayım. Sen de gitmek zorundasın. Ama yemin ederim Hazal, Alperen gibi sessiz sedasız gitmem ben. Sana bir şekilde ulaşırım. Bir iz bırakırım, bir nefes bırakırım. Nereye gidersem gideyim, aklımın ve kalbimin burada, bu salonda senin yanında kalacağını bilmeni sağlarım."
"Sağlayamazsın," dedi Hazal hafifçe gülümsemeye çalışarak ama burnunu çekti. "Gizlilik emri gelirse elin kolun bağlanır."
"Bağlansın," dedi Bartu kararlı bir sesle. Hazal’ın yüzünü iki elinin arasına aldı, gözlerinin en derinine baktı. "Elimi bağlasalar gözümle iz bırakırım sana. Biz bu kışlada herkesin önünde birbirimize 'Teğmenim', 'Üsteğmenim' diyoruz. Mesafemizi koruyoruz, timin disiplini bozulmasın diye pür dikkat yaşıyoruz. Ama buradayız işte. Bu kapı kapandığı an ben sadece senin Bartu’n oluyorum. Sana söz veriyorum, ne olursa olsun dönmek için bir sebebim olacak. O sebep de sensin."
Hazal gözlerini kapattı, elini Bartu’nun ellerinin üzerine koydu. "Alperen de böyle düşünmüş müdür acaba?" diye mırıldandı. "Giderken Burçe’yi düşünmüş müdür?"
"Düşünmüştür," dedi Bartu hiç tereddüt etmeden. "Onların arasındaki o iki yıllık sessizliği, o kırgınlığı biliyoruz. Ama Alperen’in doğum gününde mumları üflerken Burçe’ye nasıl baktığını ben gördüm. İçindeki ateşi söndürememiş ki adam. Şimdi sınırın ötesinde, o cehennemin ortasında tek başınaysa... Emin ol onu ayakta tutan şey de Burçe’nin o gözleridir."
"Umarım ikisi de geç kalmaz," dedi Hazal. "Biz de geç kalmayız umarım Bartu. Bu hayat çok kısa ve bizim mesleğimizde daha da kısa."
"Geç kalmayacağız," dedi Bartu. Eğilip Hazal’ın dudaklarına uzun, derin ve tüm o haftalık stresi unutturan sıcak bir öpücük kondurdu.
Geri çekildiğinde Hazal’ın yüzündeki o gergin hatlar yumuşamış, gözlerindeki korku yerini huzurlu bir kabullenişe bırakmıştı. Hazal yeniden başını Bartu’nun göğsüne koydu, Bartu da çenesini onun saçlarına yasladı. Dışarıda mart ayının dondurucu rüzgârı pencereyi zorlarken, o küçük salonda iki asker değil; birbirine sığınmış, yarınsız ama bu ana sımsıkı sarılan iki aşık vardı.
***
(Alperen)
Gözlerimi açtığımda karşılaştığım ilk şey, kerpiç tavanın çatlaklarından yüzüme süzülen ince toz taneleriydi.
Göz kapaklarım bir haftalık uykusuzluğun, tozun ve kurumuş terin ağırlığıyla adeta birbirine yapışmıştı. Doğrulmaya çalıştığımda sırtımdaki ve kürek kemiklerimdeki kaslar ağrıyla gerildi. Yattığım yer; tahta kurularının cirit attığı, şiltesi çökmüş, eski bir somyadan ibaretti. Bir haftadır bu yataktaydım demek isterdim ama hayır... Karargâhın o steril, nizami kokusundan, TSK’nın o şerefli üniformasından sıyrılıp sınırın bu tarafına geçeli tam yedi gün olmuştu ve bu yedi günün sadece birkaç saatini uyuyarak geçirebilmiştim.
Bileğimdeki saate bakmak için elimi kaldırdığımda duraksadım. Gümüş kordonlu, arkasında TSK amblemi olan o saati sınırın sıfır noktasındaki bir çalı dibine gömmüştüm. Artık üzerimde zamanı gösteren bir araç yoktu; zamanı sadece güneşin açısı ve gökyüzünün rengiyle hesaplıyordum.
Yataktan ağır ağır doğrulup oturdum. Üzerimde yerel halkın giydiği bol, mat kahverengi bir şalvar, yakası yıpranmış, toz rengi bir gömlek vardı. Yüzümdeki bir haftalık kirli sakal, günlerdir rüzgârın ve yakıcı güneşin kavurduğu tenimle birleştiğinde beni sınırın bu tarafındaki yüzlerce kaçakçıdan, silah tüccarından veya göçebe köylüden farksız kılıyordu. Aynaya bakmama gerek yoktu; artık Alperen Yüzbaşı değil, bu tekinsiz coğrafyanın gölgeleri arasında kaybolmuş sahte kimlikli bir 'hiç kimseydim.
Sınırın sıfır noktasındaki telleri gece yarısı sessizce aştıktan sonra, kanyonların ve sarp dağ yollarının arasından yürüyerek üç günde ulaşmıştım bu lanetli kasabaya. Burası; örgütün alt kademelerinin, gözden düşmüş milislerin ve yerel işbirlikçilerin cirit attığı, kanunun, devletin ya da insanlığın uğramadığı, çamur ve barut kokan bir yer altı sığınağı gibiydi. Sahte kimliğimle, bir çay ocağının üstündeki bu köhne odada kalıyor, günlerdir ana hedefim olan "Kör Düğüm" kod adlı hücresel sığınağa dair ilk istihbarat kırıntılarını topluyordum.
Yataktan kalkıp çıplak ayaklarımla soğuk taş zemine bastım. Köşedeki tahta panjura doğru yürüdüm. Parmaklarımın ucuyla tahtayı hafifçe aralayıp dışarıya, kasabanın tozlu ana caddesine baktım.
Dışarıda hayat, kaosun ve şiddetin kendi ritmiyle akıyordu. Omuzlarında yıpranmış Kalaşnikoflar sallanan iki genç militan, caddenin karşısındaki çay ocağının önünde yüksek sesle tartışıyordu. Biraz ötede, üzeri çamurla kaplanmış pikapların kasasında mühimmat sandıkları taşınıyor; yolun kenarında oturan çocuklar, tozun içinde boş kovanlarla oynuyordu. Buradaki herkes şüpheciydi. Herkes birbirinin yüzüne 'acaba bu kimin adamı, kaç paraya satılır?' der gibi bakıyordu. Tek bir yanlış adımım, yürürken yapacağım tek bir askeri refleks —mesela dik yürümek, çevreyi bir subay gözüyle taramak veya silaha refleks olarak el götürmek— deşifre olmam için yeterliydi.
Burada yakalanırsam arkamdan gelecek bir tim yoktu. Beni bu cehennemden çekip alacak bir helikopter, telsizden sesini duyup rahatlayacağım bir Albay olmayacaktı. Resmi kayıtlarda benim için 'firari' ya da 'geçici görevde' yazıyordu. Eğer bu sokaklarda bir kurşunla devrilirsem, cesedim bu tozlu topraklarda çürüyecek ve kimse ne için öldüğümü bilemeyecekti. Ben artık vatanım için bir gölgeydim.
Arkamı dönüp odadaki küçük tahta masaya ilerledim. Masanın üzerinde paslı bir çaydanlık, yarısı yenmiş kuru bir ekmek ve eski, cızırtılı bir radyo vardı. Radyoyu açtım; frekans düğmesini çevirip yerel bir Arapça kanalın cızırtıları arasında durdum. Müzik, odadaki o boğucu sessizliği bir nebze olsun dağıttı ama içimdeki o derin yalnızlığı daha da katmanlaştırdı.
Cebimden çıkardığım küçük, buruşuk kâğıt parçasını masaya serdim. Bu kâğıtta, gece yarısı kasabanın dışındaki eski bir tabakhanede temas kuracağım yerel kaynağın —kod adı 'Mimar' olan bir kaçakçının— koordinatları ve parolanın ilk yarısı yazıyordu. "Kör Düğüm" sığınağının haritasına ve örgütün bölgedeki üst düzey sorumlusuna ulaşmamın tek yolu bu adamdı.
Kağıttaki her bir rakamı, her bir harfi zihnime bir daha çıkmamak üzere kazıdım. Ardından masadaki paslı çakmağı çakıp kâğıdın ucuna tuttum. Alevler kâğıdı yavaş yavaş yutarken, siyah küllerin masaya dökülüşünü izledim. Külleri elimle ezip rüzgâra savurdum. Artık delil yoktu. Sadece zihnim ve belimdeki, seri numarası kazınmış soğuk baretta vardı.
Güneş yavaş yavaş dağların arkasına devrilmeye, gökyüzü turuncudan kan kırmızı bir mora dönmeye başladığında odanın içini de karanlık kapladı. Lamba yakmadım. Karanlığın içinde oturup zihnimi eğitmeye devam ettim. Bir askerin en büyük düşmanı boş kaldığında zihninin ona oynadığı oyunlardı.
Ve o oyunlar, tam da şu anda başlıyordu.
Sessizlik çöktüğünde, zihnim beni bu tozlu odadan söküp alıyor, yüzlerce kilometre kuzeye, karargâhın o soğuk ama güvenli koridorlarına fırlatıyordu. Biliyordum... Şu an orada akşam içtiması bitmişti. Eren büyük ihtimalle çayhanede nöbetçi erlere takılıyor, Tuna her zamanki ciddiyetiyle mühimmat deposunu kontrol ediyordu. Bartu ve Hazal, kimseye fark ettirmeden o sessiz bakışmalarıyla birbirlerine tutunmaya çalışıyordu.
Ve Burçe...
Gözlerimi kapattığımda Burçe’nin o gece dumanların arkasından bana bakan gözleri belirdi tam karşıda. O son gece... Onu arkamda, o bilinmezliğin ve kırgınlığın ortasında bırakıp çıkmak, hayatımda aldığım en zor karardı. İki yıl önce aramızda örülen o görünmez duvarlar, o söylenmemiş sözler, kırılmış gururlar... Hepsini o odada, onun omuzlarına yükleyip gitmiştim. Biliyordum ki bana kızgındı. Biliyordum ki şu an arkamdan lanet okuyordu. Ama aynı zamanda biliyordum ki, timin başına geçip o çelik gibi duruşunu bozmadan herkesi ayakta tutan da yine o olacaktı.
"Beni affet yüzbaşım," diye mırıldandım karanlığa doğru. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, pürüzlü ve yabani geldi. "Seni korumanın tek yolu, senden uzak durmaktı."
Eğer bu göreve timle gelseydim, o hücresel sığınağın kapısını patlatırken arkamda birinizi kaybetme riskini göze alamazdım. Burçe’nin gözlerinin önünde bir kurşunla devrilmesine ya da onun benim için kendini siper etmesine izin veremezdim. Bu benim şahsi cehennemimdi ve bu cehennemin odununu tek başıma taşımak zorundaydım.
Ayağa kalktım. Belimdeki silahı kontrol ettim; şarjörü çıkarıp mermileri tek tek saydım, tekrar yuvasına oturttum. Çıkarırken çıkan o mekanik 'tık' sesi, odadaki tek dostumdu. Yerel poşuyu kafama sarıp yüzümün alt kısmını kapattım. Sadece gözlerim dışarıda kalmıştı.
Pencereden son kez dışarı, kuzey ufkuna baktım. Sınırın ötesinde bir yerlerde, o soğuk kışlanın odasında Burçe belki de şu an pencereden dışarı bakıp gecenin karanlığını sorguluyordu.
"O düğümü çözeceğim Burçe," dedim içimden, sesim içimdeki o son insani kırıntıyı da yakıp geçerken. "O düğümü çözeceğim ve eğer nasibimde ölmemek varsa... Sana, o bitiremediğimiz hikâyeyi tamamlamak için döneceğim."
Panjuru tamamen kapattım. Odadan çıkıp merdivenlerin karanlığına adım attım. Tozlu sokaklara, gecenin ve tekinsizliğin kucağına karıştım. Cehennemin kapıları açılmıştı ve ben içeri giriyordum.