5. bölüm · SANCAK

4.BÖLÜM

Alisya All

4.BÖLÜM
11/03/2022
Hangarın kapısı kapandığında içerisi birden çok sessiz kaldı. Timin ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı. Sesler kesildi. Aradan saatler geçti, gün gece oldu. Minik Alçin uyanmamıştı henüz.
Üstü başı çamur içindeydi. Çok yorgun görünüyordu hala. Yaşadığı şeylerden sonra sızıp kalmıştı zaten. Yanındaki sandalyeye oturdum. Hiç ses çıkarmadan uyanmasını bekledim. Yaklaşık bir saat sonra gözlerini hafifçe açtı, önce nerede olduğunu anlamadı ve korktu.
"Korkma güzelim, güvendesin," dedim sesimi olabildiğince yumuşatarak.
"Burçe abla... Şimdi ne olacak? Beni nereye götüreceksiniz?" diye sordu. Sesi çok kısıktı.
Ona durumu açıklamam gerekiyordu. Onu kendi evime götüremezdim, kurallara aykırıydı. "Bak Alçin," dedim yanına yaklaşarak. "Burası askeriye, senin kalman için uygun değil. Seni Çocuk Esirgeme Kurumu’na götürecekler. Ama korkma, orada tek kalmayacaksın. Senin gibi bir sürü çocuk var. Oyun oynayabileceğin bir sürü arkadaşın olacak."
"Arkadaş mı?" dedi birden. Yüzündeki o korkmuş ifade bir anda değişti. "Gerçekten çok arkadaşım olacak mı?"
"Evet, gerçekten," dedim. Arkadaş lafını duyunca bu kadar sevinmesi içimi acıttı.
Hangarın kapısı yavaşça açıldığında çağırdığım Hakan ve Cem astsubay geldi.
"Alçin, bu amcalar seni yeni yerine götürecek," dedim. Hakan abi hemen gülümseyip "Araba çikolata var küçük hanım, gelmek ister misin?" diye sordu.
Alçin yataktan indi, yanıma gelip elimi tuttu. "Teşekkür ederim Burçe abla," dedi. “Görüşürüz güzelim, kendine iyi bak tamam mı?” dedim. Başını salladı. Sonra askerlerin elini tutup koridorda yürümeye başladı. Birkaç kez arkasına dönüp bana baktı. Hangardan çıkıp gözden kaybolduklarında derin bir nefes aldım ve hangardan çıktım.
Yavaş yavaş çıkışa doğru yürümeye başladım. Botlarımın beton zeminde çıkardığı "pat pat" sesleri koridorda yankılanıyordu. Nizamiyeden geçerken nöbetçi asker pat diye selama durdu. Kafamı hafifçe sallayıp geçtim, konuşacak halim hiç yoktu. Askerin bana nasıl baktığını fark ettim; üstü başı toz içinde, gözlerinin altı çökmüş bir subaydım sonuçta.
Karargâhın büyük demir kapısından dışarı adım attığımda, gecenin o buz gibi havası sertçe yüzüme çarptı. Rüzgâr ciğerlerime kadar işledi ama iyi geldi, kafamdaki o uyuşukluk biraz dağıldı. Gökyüzü kapkaraydı, ne yıldız vardı ne bir şey. Sadece şehir ışıklarının turuncumsu karaltısı görünüyordu.
Otoparktaki arabama doğru yürüdüm. Kapıyı açıp koltuğa kurulduğumda arabanın içindeki o eski koku burnuma geldi. Koltuklar soğuktan buz gibi olmuştu. Anahtarı taktım ama çevirmedim. Direksiyonu iki elimle tutup kafamı üstüne koydum.
Ne kadar öyle kaldım hiç bilmiyorum. Zihnim darmadağındı. Yıllar önce hastane odasında doktorun "Bebeği kaybettik" dediği an geldi aklıma. O gün sadece bebeğimi kaybetmemiştim ki. Evlenmeden hamile kaldığımı ve çocuğu düşürdüğümü duyduklarında annemle babamın bana ettikleri o laflar, o acımasızca yüzüme kapattıkları kapılar geldi aklıma. Bir kere bile "Kızım sen ne yaşadın, için nasıl yanıyor, canın acıdı mı?" diye sormamışlardı. Sadece kendi el alem ne der sevdaları yüzünden beni silip atmışlardı. Yıllardır bir kere bile arayıp sormamışlardı, yüzüme bakmamışlardı. Kızlarının o operasyonlarda ne acılar çektiğini, karnına yediği o darbeyle tek başına nasıl kahrolduğunu hiç görmemişlerdi. Sırf evlenmeden çocuk yaptım diye beni evlatlıktan silmişlerdi.
O günden beri kendimi sadece mesleğime, askerliğe vermiştim. Çelik gibi durmaya çalışıyordum çünkü duygularımı dışarı vurursam darmadağın olacağımı biliyordum. Hiçbir şeyi kafaya takmamak, hatırlamamaktan daha kolay geliyordu bana.
Ağır bir nefes verip kafamı direksiyondan kaldırdım. Kontağı çevirdim, araba gürültüyle çalıştı. Kaloriferi sonuna kadar açtım ama ilk başta sadece soğuk üfledi. Arabayı nizamiyeden dışarı sürerken arkamdaki devasa karargâha baktım. Bura benim sığınağımdı ama bu gece orası bile içimi sıkmıştı.
Bomboş sokaklarda arabayı sürmeye başladım. Gece yarısı olduğu için yollarda in cin top oynuyordu. Sarı sokak lambalarının ışığı ön camdan kayıp gidiyordu. Kırmızıda duruyor, yeşilde basıyordum ama kafam hiç orada değildi. Zihnim geçmişe, o kaybettiğim günlere gidip geliyordu.
Eve giden yol bitmek bilmedi bir türlü. Askerdin sen Burçe, güçlü durman lazımdı. Ağlamak yoktu, pes etmek yoktu. Bize böyle öğretmişlerdi. Ama şu an arabanın içindeki kadın bir subay gibi değil, canı fena halde yanmış, yalnız kalmış bir insan gibi hissediyordu.
En sonunda bizim sokağa girdim. 4 katlı binanın önüne arabayı çektim. Motoru kapatınca ortalık birden acayip sessizleşti. Arabadan indim, rüzgâr montumun arasından içeri girdi. Anahtarla kapıyı açarken ellerim titriyordu. İçeri girip kapıyı arkamdan örttüm ve karanlık koridorda öylece durdum.
Evin içi zifiri karanlıktı ama ışığı açmak istemedim. Karanlık daha iyiydi, kafamdaki düşüncelerden kaçmak için bir nevi saklanma yeriydi benim için.
Evin içi uzun zamandır havalandırılmadığı için havasız kokuyordu. Günlerdir dağda, çamurda, uykusuz geçirdiğim operasyondan sonra evimin bana huzur vermesi gerekirdi ama burası sadece boş döküntü bir yer gibi geliyordu gözüme. Parkamı, hücum yeleğimi, şarjörlerimi bir kenara fırlattım. Üstümdeki o ağır asker kimliğini söküp atıyordum sanki.
Banyoya geçip ışığı yaktım. Aniden yanan sarı ışık gözlerimi sızlattı. Aynaya baktım; karşımdaki kadın bitik haldeydi. Yüzüm çamur, is, toz içindeydi. Musluğu sıcak tarafa çevirip sonuna kadar açtım. Sıcak su duş başlığından akıp fayanslara vurdukça banyonun içi duman altı oldu, buhar kapladı her yeri.
Duşakabine adımımı attığım an o sıcak su vücuduma değince resmen irkildim. Omuzlarıma, sırtıma vuran su kaslarımdaki o sertliği biraz olsun gevşetti. Kafamı arkaya atıp suyun tam yüzüme gelmesine izin verdim. Saçlarıma sinen o barut, çamur ve toz kokusu suyla akıp gidiyordu. Yüzümden süzülen kirli sular giderden aşağı aktı. Günlerin yorgunluğu ve kiri temizleniyordu belki ama içimdeki o ağırlık öyle kolay gitmiyordu.
Gözlerimi yumdum. Suyun sesi kafamdaki bıkkın düşünceleri bastırıyordu. Bedenim titriyordu; su kaynar gibiydi ama benim içim buz kesmişti bir kere. Şampuanı elime döküp saçlarımı sertçe ovmaya başladım. Vücudumdaki bütün o operasyon izlerini, o çamuru, pisliği kazıyıp atmak istiyordum.
Yüzüme bolca su çarptım. Gözümden akan yaşlar sıcak duş suyuna karışıp gitti. Ağlıyor muydum, su mu akıyordu ayırt edemiyordum bile. Göğsüm öyle bir sıkışıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum. Dizlerimin bağı çözüldü birden. Yavaşça fayansların üstüne çöküp kaldım.
Sıcak su tepemden akmaya devam ederken dizlerimi kendime çekip kollarımla sarıldım. Banyoda küçücük kaldım öylece. Rütbelerim, askerliğim, o güçlü kadın duruşum... hepsi o sıcak suyun altında eriyip gitti.
Yıllar önce bebeğimi kaybettiğimde de, annemle babam beni kapının önüne koyup silip attığında da hiç böyle bir yere oturup hüngür hüngür, tek başıma ağlayamamıştım. Çok ağlamıştım belki ama sessiz, içime atarak ağlamıştım. Bir de o zamanlar hemen işe güce sarılmıştım, güçlü görünmek zorundaydım çünkü. Ağlarsam ve bunu biri görürse zayıf düşerim sanıyordum. Ama bu gece içimdeki bütün o birikmişlik patlayıvermişti. Ne kadar süre o fayansın üstünde oturup suyun altında kaldım hiç bilmiyorum. Bedenim uyuşana kadar, parmaklarım büzüşene kadar orada öylece durdum. Suyun vücudumdaki kiri yıkadığı kesindi ama içimdeki o kırgınlığı yıkamaya yetmiyordu işte.
Duştan çıktığımda saat bayağı geç olmuştu, sabaha karşı beş falandı. Üstüme bol bir gri eşofmanla kalın bir kazak geçirdim. Saçlarımı kurutmaya üşendim, havluyla şöyle bir nemini alıp bıraktım, omuzlarıma ıslak ıslak değiyordu. İçimdeki o fırtına biraz durulmuştu ama yerini kocaman bir boşluğa bırakmıştı. O sessiz evde tek başıma oturmak içimi daraltmaya başladı. Beni gerçekten seven, dinleyecek birinin sesini duymam lazımdı.
Masanın üstündeki telefonuma uzandım. Rehberden abimin adını bulup bastım. Bugün hafta sonuydu; abim lisede edebiyat öğretmeniydi, hafta sonları okulu olmadığı için evde olurdu. Normalde bu saatte hayatta aramazdım ama operasyondan döneceğimi bildiği için telefonunun açık olacağını biliyordum.
Telefon iki kere çaldı çalmadı, abimin o güven veren sesi duyuldu.
"Burçe? Abim, geldin mi? İyi misin?"
Abimin sesini duyduğum an boğazıma koca bir taş oturdu resmen. Birkaç saniye tek kelime edemedim. "Abi..." diyebildim sadece. Sesini duymak bile içimdeki o sert kabuğu kırmaya yetti.
"Kızım ne oldu? Yaralandın mı yoksa? Neredesin sen?" Abim bir anda panikledi. Arka plandan yengemin uykulu ama endişeli sesini duydum: "Batu, ne oluyor? Burçe mi aradı?"
"İyiyim abi, yaralanmadım vallahi," dedim derin bir nefes çekerek. "Eve geldim az önce. Duş falan aldım. Sadece... sesini duymak istedim. Uyandırdım mı sizi?"
"Saçmalama Burçe, ne uyanması! Haberlerde operasyon bölgesini gördüğümüzden beri gözümüze uyku girmedi ki," dedi abim rahat bir nefes vererek. Sesindeki o abilik şefkati içimi ısıttı. "Yengen de yanımda zaten, sana çorba yapıp gelmek için bekliyordu. Sesin niye öyle geliyor senin? Bir şey olmuş kesin."
Abim beni bu dünyada en iyi anlayan insandı. Edebiyat öğretmeni olduğu için mi bilmem, çok ince düşünürdü. Tek bir "Alo" dememden bile moralimin bozuk olduğunu anlardı. Yengemle kurdukları o güzel yuva benim bu hayatta sığınabildiğim tek yerdi. Biri altı yaşında kız, biri sekiz yaşında erkek iki tane dünyalar tatlısı yeğenim vardı. Yengemi kendi öz ablam gibi severdim, o da beni hiç ayırmazdı, öz kardeşi gibi korur kollardı. Annemle babam beni o olaydan sonra sokağa atar gibi sildiğinde, sadece abimle yengem arkamda durmuştu. O vicdansızların aksine abim bana sarılmış, "Sen benim kardeşimsin" demişti.
"Abi..." dedim, gözlerim yine dolmaya başladı. "Çok yoruldum sadece."
"Biliyorum abim, biliyorum..." dedi abim çok yumuşak bir sesle. "Çok ağır şeyler yaşıyorsun. Ama bak, yalnız değilsin. Biz buradayız. Hadi bize gel hem kahvaltı yaparız birlikte hem çocuklarla vakit geçirirsin. İkisi de seni sayıklayıp duruyorlar.”
Erkek olan yeğenim Ata ve kız olan yeğenim Arya bana hep düşkünlerdi. Yengemin kız kardeşi de erkek kardeşi de yoktu. Ailesi de abimle olan ilişkisini onaylamadığı için anne ve babasıyla konuşmuyordu.
Abim telefonda “Burçe, cevap vermedin güzelim.” Dediğinde düşüncelerden çıktım.
Tabii ki gidecektim. Abimi, yengemi ve yeğenlerimi özlemiştim. “Birkaç saat uyuyayım, 9-9.30 gibi gelirim abi. Hem çocuklar da uyanmış olur.”
“Tamam bir tanem, bekliyoruz.” Diyen abimle gülümsedim. Abimle aramızda 7 yaş vardı. Ben hep kızı gibiydim. Hep sahip çıkmış, korumuş, hiç yalnız bırakmamıştı. Yatağa geçip uzandığımda gözlerim kapanmaya başladı. Uyuduğum 3-3.30 saatlik uykudan uyandığımda saat 9’du.
Yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Üstüme temiz bir kot pantolonla siyah bir kazak giydim. Saçlarımı arkadan topladım. Arabanın anahtarını alıp evden çıktım.
Abimlerin evinin önüne geldiğimde arabayı sokağa park ettim. Arabadan indiğim an mahalle fırınından elinde sıcacık ekmeklerle çıkan yeğenim Ata'yı gördüm. Ata beni görür görmez gözleri kocaman açıldı, elindeki ekmek poşetini düşürmemeye çalışarak "Halaaa!" diye bağırdı.
Sokağın ortasında koşarak üzerime atladı. Hemen eğilip onu kucağıma aldım, sıkıca sarıldım. "Paşam benim, naber?" dedim yanaklarını öpücüklere boğarak. Ekmek kokusuyla onun o mis gibi çocuk kokusu birbirine karışmıştı. Onu kucağımdan indirmeden, elinden tutup birlikte merdivenleri çıktık ve eve girdik.
Kapıdan içeri adım atar atmaz Arya koşarak koridora fırladı. "Halaa!" diye çığlık atıp bacaklarıma sarıldı. "Neredeydin sen? Çok özledim! Niye bu kadar geç kaldın?"
Gülerek eğildim, ona da sarıldım. "Görevdeydim güzelim benim, ama bak geldim işte," dedim burnunu sıkarak. Arya ile Ata elimden tutup "Gel sana yeni oyunumuzu göstereceğiz!" diyerek beni salondaki oyun köşelerine doğru çekiştirmeye başladılar.
Tam ben çocuklarla kapışırken Batuhan abim mutfaktan çıktı. Üstünde rahat bir ev kıyafeti vardı. Beni görünce yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi. Hiçbir şey söylemeden yanıma gelip kollarını açtı ve bana sıkıca sarıldı. Yılların birikmişliği, abimin o kocaman yüreği kollarının arasındaydı sanki.
Gözlerim dolar gibi oldu, "Abim..." diye fısıldayıp kollarımı boynuna doladım. Kafamı omuzuna gömdüm. Annemle babamın bana vermediği o sevgiyi, o koruma hissini abim tek bir sarılmasıyla veriyordu bana.
O sırada mutfaktan yengem Buse çıktı. Elinde çaydanlıkla bize bakıp sahte bir kızgınlıkla kaşlarını çattı. "Ama kıskanıyorum! Görümceme hem benden önce hem de benden çok sarılamazsın Batu! Gel hayatım." Dedi ve kollarını açarak bana doğru geldi.
Abimle ben aynı anda gülmeye başladık. Ben abimden ayrılıp ona sarılacakken abim bir kolunu bana, diğer kolunu da yengeme doladı. "Herkese yetecek kadar sevgim var benim," dedim gülerek. Onların bu neşesi, bu aile ortamı içimdeki bütün o karanlık havayı dağıtmaya yetti.
Abimle biraz konuştuk. Sonra çocuklarla ilgilendim ve yengemin çağırması üzerine mutfağa geçtik.
Geniş masanın etrafına toplandık. Buse yengem döktürmüştü resmen; sıcacık pisi, börekler, çeşit çeşit reçeller masada yerini almıştı. Ata’nın fırından getirdiği o taptaze ekmeğin kokusu bütün evi sarmıştı.
"Burçe, ye biraz daha kızım, süzülmüşsün iyice dağlarda," diyerek abim tabağıma börek koydu. Edebiyat öğretmeni olmasının verdiği o sakince konuşma tarzıyla içimi ferahlatıyordu.
"Vallahi abi, yengemin böreğini görünce dayanamıyorum zaten," dedim bir ısırık alarak.
Kahvaltı boyunca sohbet ettik. Operasyonun detaylarına çok girmedim tabii, askerlik mevzularını evde konuşmayı pek sevmezdim. Daha çok abimin okulda yaşadığı komik olayları, öğrencilerin absürt yazılarını konuştuk. Yengem Buse mahalledeki dedikoduları anlatıp bizi güldürdü. Annemle babamın lafı bile geçmedi; abim de Buse de o konuyu açıp moralimi bozmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Onların bu düşünceli hali bile bana yetiyordu.
Kahvaltı bittikten sonra masayı toplamaya yardım etmek istedim ama yengem "Sakın ha! Sen misafirsin bugün, geç salona çocuklarla ilgilen," diyerek beni mutfaktan kovdu.
Salona geçtiğimde Ata ile Arya çoktan oyuncak kutularını halının ortasına devirmişlerdi.
"Hala, gel lego yapalım! Kocaman bir kale inşa edeceğiz, sen de asker olacaksın!" dedi Ata hevesle lego parçalarını bana uzatarak.
"Ben de prenses olacağım, kalede yaşayacağım!" diye araya girdi Arya.
Halının üstüne bağdaş kurup oturdum. Saatlerce legolardan kale yaptık. Ata bana askeri stratejiler anlatıyordu aklınca, ben de ona takılıyordum. Arya bebeklerini getirip bana çay ikram ediyor, "Hala bu çay sihirli, içince hiç yorulmuyorsun" diyordu. Onlarla halıda yuvarlanırken, çizgi film izlerken ne kadar zamandır böyle içten gülmediğimi fark ettim.
Ata sırtıma tırmandı, Arya da dizime yattı. Abimle yengem kapının eşiğine dayanmış, ellerinde kahve fincanlarıyla bizi izleyip gülümsüyorlardı.
Yıllar önce kaybettiğim şeyler canımı çok yakmıştı belki. Annemle babam beni kapının önüne koymuştu, tek başıma büyük acılar çekmiştim. Ama şu halının üstündeki cıvıltı, abimin güven veren bakışı, yengemin güler yüzü bana yetiyordu. Hayat bir şekilde devam ediyordu ve ben bu küçük ailemle yeniden nefes aldığımı hissediyordum.