SANCAK kitap kapağı

12. bölüm / 14

SANCAK

11.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Alisya All

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: 11.BÖLÜM

11.BÖLÜM
22/04/2022
Alperen’in karargâhtan ve timin hayatından tek bir iz bırakmadan buharlaşmasının üzerinden tam bir ay geçmişti. Takvimler 22 Nisan’ı gösterdiğinde, baharın o taze kokusu sınır hattındaki çorak topraklara da kışlanın dondurucu betonuna da sızmayı başarmıştı. Ancak zamana yenilmeyen tek şey, timin ortasına yerleşen ve her geçen gün daha da derinleşen o ağır sessizlikti.
Geçen üç haftalık süreçte hayat bir an olsun durmamıştı. Karargâhtan gelen peş peşe emirlerle tim, Alperen’in yokluğunda üç farklı sınır ötesi operasyona çıkmış, her birinden alnının akıyla dönmeyi başarmıştı. Tim Komutan Vekili olarak Burçe, o çelikten disiplinini sahaya yansıtmış; çatışma anlarında bir an bile tereddüt etmeden time liderlik etmişti. Bartu ve Tuna sahadaki omurga duruşlarını korumuş, Hazal ve Eylül en zorlu anlarda soğukkanlılıklarını kaybetmemiş, Eren ise o patavatsız neşesiyle timin moralini yüksek tutmak için çabalamıştı.
Ancak helikopter kışlanın pistine her indiğinde, postalların tozu her temizlendiğinde gözler gayriihtiyari o tanıdık silueti arıyordu. Alperen giden adamdı; ama arkasında bıraktığı o koca boşluk, karargâhın koridorlarında atılan her adımda yankılanmaya devam ediyordu. Albay Cevdet ise makam odasındaki o çelik gibi soğukkanlılığını koruyor, gelen tüm soruları "Görev devam ediyor" diyerek tek kalemde kestirip atıyordu.
Geçen bu bir ayda tim, Alperen olmadan da dövüşmeyi, ayakta kalmayı ve operasyonları başarıyla tamamlamayı öğrenmişti. Fakat akşam olup da üniformalar çıkarıldığında, o asker kalkanları yere düştüğünde herkes kendi içsel sığınağına çekiliyordu. Bartu ve Hazal birbirlerinin varlığında teselli ararken, Eren ve Hazan arasındaki o bitmek bilmeyen didişmeler kışlanın ve evin tek neşe kaynağı haline gelmişti. Burçe ise hem bir komutanın ağır sorumluluğunu omuzlarında taşıyor hem de göğsünün ortasındaki o hiç sönmeyen yangınla baş etmeye çalışıyordu.
***
Gece yarısına yaklaşırken evin salonundaki hava, fiziki yorgunluktan ziyade zihinsel bir gergindik taşıyordu. Peş peşe tamamlanan üç ağır görev, timin her bir üyesinde farklı bir iz bırakmıştı. Hazan, kışladan döner dönmez en yakın arkadaşı Eylül’ün yanında soluğu almıştı.
Timin sahadaki sert temposundan sıyrılıp Eylül’ün o sakinleştirici varlığına sığınmak, bir fincan sıcak çay eşliğinde iki kelam etmek tek amacıydı. Ancak unuttuğu ya da görmezden gelmeyi seçtiği çok önemli bir detay vardı: Eylül ile Eren ikiz oldukları için aynı evi paylaşıyorlardı. Eren’in olduğu yerde ise huzur, elde tutulması en zor şeydi.
Hazan, salonun köşesindeki üçlü koltuğa kurulmuş, elindeki harbi çubuğu ve temizlik beziyle silahının mekanizmasını büyük bir titizlikle siliyordu. Üzerindeki bol eşofmanlar ve arkadan rastgele toplanmış saçlarıyla dışarıdan bakıldığında sıradan bir genç kadın gibi görünüyordu; fakat ellerinin silah parçaları üzerindeki pratik ve serseri hareketleri, sahadaki o gözü pek tavrının evdeki yansımasıydı.
Tam o sırada Eren, elinde yarısı yenmiş bir elmayla salona süzüldü. Üzerindeki siyah tişörtüyle oldukça yakışıklıydı, saçlarını da karıştırmıştı. Doğrudan Hazan’ın oturduğu koltuğun hemen önündeki sehpanın kenarına ilişti. Yüzünde Hazan’ın milim milim tanıdığı ve gördüğü an sinir katsayısını tavan yaptıran o meşhur, alaycı sırıtış vardı.
"Hala mı o silah Hazan?" dedi Eren, elmasından büyük bir ısırık alıp çiğnerken. "Valla helal olsun. Üç operasyon bitti, dağdan indik, tozumuz çamurumuz bile kurudu ama sen sanki yarın sabah yeniden kanyona sızacakmışız gibi ciddiyetle silah yağlıyorsun. Eylül, bak arkadaşına! İnsan bir çay içer, ayaklarını uzatır. Bu kız robot gibi programlanmış, kapatma düğmesini bulamıyoruz."
Eylül, mutfaktan elinde iki kupa çayla salona girip gözlerini ikizine devirdi. "Eren, başlama yine. Hazan buraya benimle sohbet etmeye, dinlenmeye geldi. Sırf kızla uğraşmak için salonda dolanıp durma, git odana."
"Niye gideyim ya?" dedi Eren, masum bir tavır takınmaya çalışarak. "Burası benim de evim değil mi? Hem ben misafirimize eşlik ediyorum. Bak, yalnız kalmasın diye ilgileniyorum onunla."
Hazan, elindeki parçayı bezle silmeyi bırakıp başını yavaşça kaldırdı. Siyah gözlerinde çakan kıvılcımlar, Eren’in tam da aradığı reaksiyonun habercisiydi.
"Eren," dedi Hazan, sesini olabildiğince düz tutmaya çalışarak ama aradaki öfkeyi gizleyemeyerek. "Senin ilgine de, eşliğine de ihtiyacım yok. Eylül’le iki dakika huzurla oturacağız, geldiğin andan beri çenen durmadı. Git başka yerde oyna."
"Aaa, ayıp oluyor ama," dedi Eren, oturduğu yerden kalkıp yavaş adımlarla Hazan’ın hemen yanına, koltuğun boş kalan kısmına kurulurken. Kolunu koltuğun arkalığına atarak Hazan’ın kişisel alanını tamamen ihlal etti. "Ayrıca sahada o kadar arkana kolladım, iki dakika lafımı çekemiyor musun? Sol kanada sızan o iki kişiyi ben fark etmeseydim, o hücum yeleğindeki şarjörleri değiştirecek vaktin bile olmayacaktı."
"Beni sen kurtarmadın!" dedi Hazan hızla Eren’e dönerek. Aralarındaki mesafe bir anda tehlikeli derecede kısalmıştı. "Ben zaten o açıyı kapatmıştım. Sırf kahramanlık taslamak için öne atıldın, sonra da 'Ben olmasam ne yapacaktın' diye caka satıyorsun. Ayrıca yaklaşma bana bu kadar!"
"Yaklaşırsam ne olur?" dedi Eren, ses tonunu aniden düşürüp yüzüne o her zamanki şımarık ama sınırları zorlayan bakışını oturtarak. "Silahın parçasıyla mı vurursun? Bakıyorum da evde de çok tehlikelisin. Ama yemezler Hazan Hanım. Sahadaki o sert duruşun burada sökmez. Ben seni ezbere biliyorum; şu an sırf bana laf yetiştirmek için elindeki bezi hırsla sıkıyorsun."
Eren’in gözleri bir an için Hazan’ın gerginlikle parlayan gözlerine, ardından hafifçe kızaran yanaklarına kaydı. Hazan onun bu kadar yakınına gelmesiyle göğsünün ortasında ani bir sıcaklık hissetti. Eren’in barut, rüzgâr ve hafif odunsu parfüm karışımı kokusu burnuna doluyordu. Sahadaki o omuz omuza duruşun, birbirlerinin arkasını kollamanın getirdiği o tuhaf bağ, şu an bu daracık koltukta didişirken bile aralarında elektrikli bir hat çekiyordu.
"Eren, kaşınıyorsun," dedi Hazan, geri adım atmamak için çenesini dikleştirip doğrudan onun eladaki kahverengi gözlerinin içine bakarak. "Yemin ediyorum o elmayı kafana fırlatırım. Git Eylül’ün yanına otur, sinirlerimi tepeme çıkarma."
"Fırlat bakalım," dedi Eren, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılarak. "Ama fırlatırsan ben de o çok kıymetli silah parçalarını saklarım. Yarın kışlaya gittiğimizde 'Parçalar nerede?' diye arar durursun."
"Sen gerçekten çocuk gibisin!" dedi Hazan, dayanamayıp sehpadaki küçük koltuk kırlentini kaptığı gibi Eren’in göğsüne vurdu. "İnanılmaz gıcık, inanılmaz çekilmez bir adamsın!"
Eren kırlenti tek eliyle ustalıkla yakalayıp neşeyle bir kahkaha attı. Hazan’ın bu hırsı, onun kızaran yüzü ve pes etmeyen asi tavrı, Eren’in içindeki o gizli neşeyı besleyen en büyük şeydi. İkizi Eylül koltukta oturmuş, elindeki çay kupasıyla ikisine bakıp başını sallıyordu.
"Eren, kızı rahat bırak artık," dedi Eylül tekrar araya girerek. "Hazan, sen de bakma şuna. Bunun ikizim olduğuna bazen ben bile inanamıyorum, akıl yaşı beş."
"Duydun mu?" dedi Hazan, Eren’e ters bir bakış atarak. "İkizin bile senin ne kadar çocuk olduğunu kabul ediyor."
Eren, kucağındaki kırlenti Hazan’ın arkasına yerleştirip biraz geriye çekildi ama gözlerini onun üzerinden ayırmadı. "Tamam tamam, pes ediyorum. Dinlen bakalım. Ama yarın kışlada yine sol kanatta yan yana olacağız, unutma. Orada da böyle bağırırsan kulağımın dibinde, kulaklık takmak zorunda kalacağım."
"Sana laf anlatmak tetiği çekmekten daha zor," diye mırıldandı Hazan, elindeki tüfek parçasını yeniden masaya bırakarak.
Eren ayağa kalkıp mutfağa doğru yürürken, kapı eşiğinde durup arkasına dönerek son bir kez baktı. Hazan hâlâ arkasından söyleniyordu ama yüzündeki o çatık kaşların arkasında saklayamadığı hafif bir tebessümün gölgesi vardı. Eren de bunu gayet iyi biliyordu. Koridorda kaybolurken, ikisinin de kalbinde sahadaki çatışmalardan çok daha farklı, adı konmamış bir ritim çarpıyordu.
***
22 Nisan gecesi, kışlanın üzerindeki karanlık çöktüğünde gökyüzünde soğuk ve kimsesiz bir mehtap yükseliyordu. Burçe, nöbet devir teslimini tamamlayıp üzerindeki askeri parkayı sıkıca sarındı. Arabasına bindiğinde elleri direksiyonda bir süre hareketsiz kaldı. Şehrin gürültüsünden, kışlanın beton soğukluğundan ve omuzlarındaki Komutan Vekili unvanından uzaklaşmak için aracı tepeye, sessizliğin hâkim olduğu o mezarlık yoluna doğru sürdü.
Bugün 22 Nisan’dı. Yarın 23 Nisan Çocuk Bayramı’ydı. Ve Burçe, her yıl olduğu gibi bu geceyi de kucağına alıp koklayamadığı, sesini hiç duyamadığı kızının yanında geçirmek zorundaydı.
Aracını mezarlığın demir kapısının önüne park etti. Bagajdan aldığı bir demet beyaz papatya ve küçük, pembe bir bebek patiğiyle mermer taşların arasında ilerlemeye başladı. Rüzgâr, servilerin arasında ıslık çalarak esiyor; karanlığa acı bir fısıltı katıyordu.
Sonunda o küçük, bembeyaz mermer taşın önünde durdu. Taşın üzerinde, hiç yaşayamamış bir masumiyetin adı yazıyordu: Beren Alçin YALIN.
Burçe dizlerinin üzerine çöktü. Soğuk toprağa dokunduğunda parmak uçları buz kesti. Papatyaları mermerin üzerine özenle bıraktı, o küçük pembe patikleri de taşın kenarına yasladı. Yüzbaşılık zırhı, o çelikten duruşu, sahadaki o gözü pek asker anında yok oldu. Geriye sadece evladının yasını tutan, ciğeri yanık bir anne kaldı.
"Beren’im..." dedi Burçe, sesi gecenin ayazında kırılıp dökülerek. "Güzel kızım, annen geldi."
Toprağı elleriyle yavaşça okşadı, üzerindeki kurumuş yaprakları temizledi. Gözlerinden süzülen sıcak yaşlar soğuk mermerin üzerine damladı.
"Yarın Çocuk Bayramı bebeğim," diye fısıldadı, hıçkırığını bastırmaya çalışarak. "Sana yine papatyalar getirdim. Eminim yaşayabilseydin papatyaları çok severdin.”
Gözlerini kapatıp başını mermer taşa yasladı. Zihni üç yıl öncesine, hayatının en karanlık gününe gitti. Henüz üç buçuk aylık hamileyken girilen o acımasız sınır ötesi operasyona... Sarp bir kanyonda pusuda çıkan o amansız yakın dövüş anı zihninde tek tek canlandı. Karşısındaki teröristle boğuşurken karnına aldığı o ağır, kahredici darbe... O an hissettiği o keskin sancı ve hastaneye ulaşıldığında doktorun gözlerini kaçırarak söylediği o tek cümle: "Bebeği kurtaramadık..."
Kızı hiç doğmamıştı. Dünyanın ışığını göremeden, anne karnındaki o üç buçuk aylık güvenli yuvasında, bir vatan savunmasının ortasında hayata veda etmişti. Beren Alçin’in o hiç başlamayan hayatı, Alperen’le aralarındaki o devasa aşka indirilen en ağır darbe olmuştu. İkisi de bu kahredici acının altında ezilmişti. Alperen kızını koruyamadığı için kendini yiyip bitirmiş, Burçe ise her aynaya baktığında karnındaki o boşlukla kanamıştı. Ayrılıkları sevgisizlikten değil; birbirlerinin gözlerinde taşıdıkları bu evlat acısının ağırlığına dayanamadıklarındandı.
"Baban yine gitti Beren..." dedi Burçe, elini taşın üzerindeki soyadında gezdirerek. "Yalın soyadının hakkını verir gibi, yine tek başına, yine çırılçıplak bir tehlikenin içine atıldı. Tam bir ay oldu kızım... Nerede olduğunu, ne halde olduğunu bilmiyorum. Yine o karanlık yollarda, yine ölümle burun buruna. Bana tek bir kelime bile etmedi giderken."
Derin bir nefes aldı, gözyaşlarını elinin tersiyle sildi.
"Ama kızgın değilim ona," diye devam etti sesi titreyerek. "Biliyorum, o da benim gibi susarak dövüşüyor. Seni kaybettiğimiz o gün, o hastane koridorunda duvarı yumruklarken gözlerinde gördüğüm o çaresizlik hâlâ içimi yakıyor. Baban kendini suçladı yıllarca. 'Kızımı da, Burçe’yi de koruyamadım' dedi içinden, biliyorum. O yüzden kaçtı benden, o yüzden aramızda o kalın duvarlar var."
Babanın yediği haltlar yüzünden diyemedi o an.
Burçe, cebinden çıkardığı mendille mermer taşın üzerindeki tozu incitmekten korkar gibi sildi.
"Ama gütmeden önceki o doğum günü sabahı... Babanın bana bir bakışı vardı Beren. İki yıldır içimizde küllenen o ateşin hâlâ kor gibi yandığını gördüm o gözlerde. Sen bizim birleşen parçamızdın bebeğim, bizi ayıran da senin yokluğun oldu. Ama baban ne kadar uzakta olursa olsun, içindeki o babalık sızısını da, bana olan sevgisini de o dağlarda yanında taşıyor."
Elini toprağa biraz daha bastırdı, sanki toprağın altındaki o küçük meleğe sarılmak ister gibi.
"Onu koru olur mu melek kızım?" diye fısıldadı gecenin karanlığına doğru. "Babanı oradaki o cehennemden sağ salim bana gönder. Gönder ki... Ben de ona 'Senin bir suçun yoktu Alperen' diyebileyim. Gönder ki, üç buçuk aylıkken kaybettiğimiz kızımızın hatırasına sarılıp birbirimizin yaralarını sarabilelim."
Burçe, gecenin geç saatlerine kadar o soğuk toprağın başında oturdu. Doğmamış kızına ninniler fısıldadı, onunla dertleşti, Alperen’in gidişiyle derinleşen yalnızlığını o küçük mermer taşa döktü. Ay ışığı mezarlığı aydınlatırken, hiç anne olamamış bir kadın ile anne karnında melek olmuş bir bebeğin ve sınırın ötesinde dövüşen bir babanın sessiz destanı orada yankılanıyordu.
***
Sınırın ötesindeki kanyonun tabanında gece, dondurucu bir sessizlikle hüküm sürüyordu. Zaman kavramının yitip gittiği, takvimlerin anlamını kaybettiği bu topraklarda 22 Nisan gecesi de diğerlerinden farksızdı. Ancak Alperen için durum başkaydı; bugün, yüreğine gömdüğü o devasa sızının, kızının ve Burçe’nin anısının göğsünü en çok sıkıştırdığı geceydi.
Tam bir aydır bu cehennemin ortasındaydı. Sahte kimliği, uzamış kirli sakalları, üzerindeki yıpranmış yerel kıyafetler ve yüzündeki toza batmış ifadeyle örgütün "Kör Düğüm" adı verilen devasa yer altı lojistik merkezinin dış güvenlik çemberine kadar sızmayı başarmıştı. Artık karargâhtaki o karizmatik Özel Kuvvetler Üsteğmeni Alperen Yalın yoktu; sınırın karanlık sularında yüzen, her an infaz edilme riskiyle yaşayan bir gölge vardı.
Gece yarısı, nöbet tuttuğu sarp kayalıktaki mevzide sırtını soğuk taşa yasladı. Elindeki keleşi kucağına bırakıp cebinden çıkardığı köhne, cızırtılı radyoyu kulaklığına bağladı. Frekansları tararken Türkiye’den yayın yapan bir kanalın cılız sesi kulağına ulaştı:
"Yarın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı... Tüm yurtta..."
Spikerin sesi cızırtılar arasında kaybolurken Alperen radyoyu kapatıp başını karanlık gökyüzüne kaldırdı. Bugün 22 Nisan’dı. Yarın Çocuk Bayramı’ydı.
Zihni bir anda sınırın yüzlerce kilometre ötesindeki o tepe mezarlığına kaydı. Burçe’nin şu an nerede olduğunu, o küçük mermer taşın başında nasıl hıçkırıklarla boğuştuğunu hisseder gibi oldu. Beren Alçin YALIN... Anne karnında, henüz üç buçuk aylık bir bebekken, bir vatan savunmasının ortasında Burçe’nin aldığı o amansız darbeyle kalbi duran, hiç doğamamış minik kızı...
Alperen gözlerini sımsıkı kapattı. Kızını kaybettiği o felaket günü, hastane koridorundaki o çaresizlik anını dün gibi hatırlıyordu. Kızını koruyamamış olmanın ağırlığı, bir baba olarak ezilmişliği ruhunu kavurmuştu. Ama onları asıl yıkan şey sadece bebeklerinin ölümü değildi; arkasından gelen o karanlık dümendi.
Bebeklerini kaybettikten sonra bir yıl boyunca birbirlerinin yaralarını sarmaya çalışarak sevgili kalmaya devam etmişlerdi. Ancak Burçe’nin o dönemki en yakın arkadaşı olan kadının hastalıklı takıntısı, her şeyi cehenneme çevirmişti. Kadın, Alperen’e karşı gözü dönmüş bir takıntı besliyor; Burçe’nin en yakınında olmanın verdiği rahatlıkla onu tehdit ediyordu: "Burçe’den ayrılacaksın! Eğer ayrılmazsan ona zarar veririm, onu öldürürüm. Benim Burçe’nin yanı başında olduğumu, ona ne kadar kolay ulaşabileceğimi en iyi sen bilirsin!"
Alperen bir askerdi; operasyonlarda yüzlerce tehditle yüzleşmişti ama Burçe’nin canı söz konusu olduğunda eli kolu bağlanmıştı. O kadın gerçekten de Burçe’nin en yakınındaydı ve gözü öylesine kararmıştı ki her an bir delilik yapabilirdi. Alperen, Burçe’yi korumak adına içi yana yana ondan uzaklaşmayı, bir bahaneyle ayrılmayı düşünmeye başladığı o felaket günde, o kadın tuzağı kurmuştu. Kadın, Alperen’in elini aniden tutup onu kendine doğru çekmiş; tam o anda, sanki bir tesadüf gibi oradan geçen Burçe onları el ele görmüştü.
Burçe, aldatıldığını sanmıştı. O gün Alperen’e tek bir kelime etme hakkı bile tanımamış, gözlerindeki o devasa hayal kırıklığı ve öfkeyle arkasını dönüp gitmişti. Alperen ne arkasından koşabilmiş ne de tehdidi açıklayabilmişti; çünkü kadının Burçe’ye zarar verme riski hâlâ devam ediyordu. İletişimleri o gün tamamen kopmuş, aralarına aşılması imkânsız duvarlar örülmüştü. Burçe onu kendisini aldatan bir adam sanarak nefretiyle baş başa kalmış, Alperen ise sevdiği kadının canını korumak adına bu ağır iftirayı ve acıyı tek başına sırtlamıştı. Yıllarca aynı kışlada, aynı timin çatısı altında birbirlerine 'Komutanım' diyerek, içlerindeki o yangını gizleyerek yaşamışlardı.
"Hiç aldatmadım seni Burçe..." diye fısıldadı Alperen gecenin zifiri karanlığına. Sesi rüzgârda kırılıp döküldü. "Seni korumak için kendi cehennemime razı oldum. Kızımızın hatırasına da, sana olan sevdama da hiçbir zaman ihanet etmedim."
Giderken, o doğum günü sabahı Burçe’ye son kez baktığında gözlerinde gördüğü o kırgın ama sönmemiş ateş, Alperen’in bu çorak topraklardaki tek yaşama sebebiydi. Burçe onun aldatmadığını bilmiyordu, belki de hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Ama Alperen, bu görevi tamamlayıp geri döndüğünde, ne pahasına olursa olsun o gerçekleri Burçe’nin yüzüne haykırmaya kararlıydı.
Gözünden süzülen tek damla yaşı kirli sakallarının arasında kurutarak ayağa kalktı. Belindeki susturuculu silahını ve kucağındaki keleşi sıkıca kavradı.
"Az kaldı..." dedi dişlerinin arasından, sınırın ötesindeki sevdiği kadına ve toprağın altındaki hiç doğmamış kızına söz verircesine. "Bu kör düğümü patlatacağım. Kızımızın ruhu için, senin için... Ve sana tüm gerçeklerle geri döneceğim Burçe."
Telsizden gelen hışırtılı anonsla silkelendi. Yüzündeki acıyı zihninin en alt katmanına gömdü, askeri reflekslerini kuşandı ve kanyonun karanlık ağzına doğru ilk adımını attı. Alperen Yalın hâlâ bir gölgeydi; ama yakında bu cehennemi başlarına yıkacak olan en büyük kâbustu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

26okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.