16. bölüm / 33
Ruhumun Kokusunu Duyuyor Musun?14. Bölüm
Bölümler 33Şu an: 14. Bölüm
- 1 Karakter Tanıtımı110 kelime
- 2 Giriş113 kelime
- 3 1. Bölüm1.677 kelime
- 4 2. Bölüm2.490 kelime
- 5 3. Bölüm626 kelime
- 6 4. Bölüm585 kelime
- 7 5. Bölüm475 kelime
- 8 6. Bölüm300 kelime
- 9 7. Bölüm1.047 kelime
- 10 8. Bölüm2.330 kelime
- 11 9. Bölüm1.065 kelime
- 12 10. Bölüm532 kelime
- 13 11. Bölüm1.121 kelime
- 14 12. Bölüm1.348 kelime
- 15 13. Bölüm1.346 kelime
- 16 14. Bölüm1.800 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 15. Bölüm1.286 kelime
- 18 16. Bölüm1.419 kelime
- 19 17. Bölüm1.677 kelime
- 20 18. Bölüm890 kelime
- 21 19. Bölüm911 kelime
- 22 20. Bölüm2.327 kelime
- 23 21. Bölüm1.224 kelime
- 24 22. Bölüm1.167 kelime
- 25 23. Bölüm792 kelime
- 26 24. Bölüm1.867 kelime
- 27 25. Bölüm1.011 kelime
- 28 26. Bölüm1.222 kelime
- 29 27. Bölüm2.914 kelime
- 30 28. Bölüm1.885 kelime
- 31 29 Bölüm1.034 kelime
- 32 30. Bölüm2.329 kelime
- 33 31. Bölüm802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ateş böcekleri köyün dört bir yanını sarmış, köyü aydınlatıyordu. Onları her gördüğümde içimi huzur kaplıyordu; sanki birer umudu temsil ediyorlardı. Küçükken geceleri ne zaman dışarı çıksam bana yol arkadaşlığı eder, yolumu aydınlatırlardı. Fakat küçük bir ayrıntı vardı: ateş böcekleri genellikle benim umut ışıklarımı söndürmeye gelirdi. O gece de öyle olmuştu; umudumu elimden almışlardı.
Gecenin sessizliğini bozan Ilgaz olmuştu. “Teşekkür ederim,” dedi.
“Ne için teşekkür ediyorsun?” Hava serinlemeye başlamıştı, kollarımı birbirine bağlayarak yürümeye devam ettim.
“Bana tekrar insanmışım gibi hissettirdiğin için, benim için buralara kadar gelip çabaladığın için.” İçindeki mutluluk sesine de yansımıştı. Cevap vereceğim esnada adımları durdu. Durup gözlerine baktığımda yüzünü keder kaplamıştı.
“Ayrıca özür dilerim, benim yüzümden yaralandın,” dedi. Sesindeki mutluluk yerini hüzne bırakmıştı.
Küçük bir kahkaha atarak elimi ağzımla kapattım. “Senin için bir şey yapmadım, kendim için yaptım. Biraz kafa dağıtmak iyi olur diye düşünmüştüm. Olanlarda senin bir suçun yok; ben her zamanki gibi belaya kendi ayağımla gittim. Yani kendini suçlu hissetme,” dedim gülümseyerek.
Bir elimle kolunu tutup konuşmaya devam edeceğim sırada bir bağırma sesi duyduk. Etrafıma baktığımda karanlıkta kimseler görünmüyordu. Ardından boğuşma sesleri gelmeye başladı. Tedirginlikle etrafa bir kez daha baktım ama kimse yoktu. Sesi dinleyerek Ilgaz ile birlikte sesin geldiği yöne doğru temkinli adımlarla ilerlemeye başladık. Botlarımın içine sakladığım iki küçük hançeri çıkartarak birini Ilgaz’a uzattım.
Ilgaz önümden temkinli adımlarla ilerlerken bir anda durdu. “Kahretsin,” diye fısıldadı. Ne olduğunu anlamak için kafamı çevirdiğimde gördüğüm manzara ile şok oldum. Çadırda kukla oynatan yaşlı adam, çadırların arasında boynu kesilmiş bir vaziyette cansız halde yatıyordu. Ilgaz eğilerek bileğine dokundu, kafasını olumsuzca sallayarak doğruldu. “Ölmüş,” dedi.
Adamı her kim öldürdüyse bir şeyler sakladığını biliyor olmalıydı ve tabi ki bizi de biliyordu. Kahretsin, yakalanmamız an meselesiydi artık. Buradan giderken elim boş gidemezdim. “Beni kolla,” dedim Ilgaz’a.
Eğilip adamın bileğini avuçlarımın arasına aldım, gözlerimi kapatıp derin bir nefes çektim. Burnuma dolan kan ve ter kokusu gitgide artıyor, zihnimi ele geçiriyordu. Gözlerimin önüne düşen görüntüler pusluydu.
Yaşlı adam elinde tuttuğu bir kâğıtla korku ve panik içinde çadırların arasında koşuyordu. Arada arkasını dönüp bakıyor, birinin onu izleyip izlemediğini kontrol ediyordu. Tam önüne döndüğü esnada bir kol onu çadırların arasına çekip ağzını sıkıca kapattı. “Demek Yavuz’un yerini o kıza söyleyecektin ha,” dedi tehditkâr bir şekilde. Yaşlı adam konuşmaya çalışıyordu fakat yapamıyordu.
“Sence ben buna izin verir miyim, seni ahmak?” dedi. Elindeki bıçağı adamın boynuna doğru kaldırdığı esnada yaşlı adam korkuyla kaçmak için boşluğunu yakalayıp dirseğini geçirdi ve koşmaya başladı. Fakat fazla ilerleyemeden ayağı takıldı. Elinden düşen kâğıdı almak için hamle yapacağı sırada omzunu kavrayan el ile sırtüstü yere yattı. Adam elindeki bıçağı hiç acımadan yaşlı adamın boynuna bastırdı ve keserek öldürdü. Yere düşen kâğıdı alıp koşarak uzaklaştı.
Burnuma dolan taze kan ve ter kokusu zihnimden uzaklaşırken gözlerim karardı, başım dönmeye başladı. Bir anlık sarsıntıyla düşecek gibi oldum, yerden destek alarak ayağa kalktım. Yaşlı adamın bize getireceği Yavuz ile ilgili bilgiyi içeren o kâğıdı çalan adamı bulmam lazımdı.
“Ne gördün?” dedi Ilgaz merak ve endişe içinde.
“Yaşlı adam bize bir bilgi getirecekmiş fakat getirmesini istemeyen biri tarafından öldürülmüş. O adamı bulmalı, yaşlı adamı öldürmesinin bedelini ödetmeli ve çaldığı kâğıdı ondan almalıyız. O kâğıtta her ne yazıyorsa Yavuz ile alakalı önemli bir bilgi olmalı.” Yerde kanlar içinde yatan adamı işaret ederek, “Bu adam o bilgi yüzünden öldü. Yani o kâğıttaki her ne ise çok önemli olması lazım,” dedim.
“Çok fazla uzaklaşmış olamaz. Şu anda herkes büyük çadırda. Kimsenin dikkatini çekmeden çadırları kontrol edelim,” dedi.
“En son şu tarafa doğru gittiğini gördüm,” diyerek adamın kaçtığı yöne doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladık.
Gittiğimiz yönde çadırlar azalıyordu. Tek tek çadırlara girmek bizi oyalayabilir ve adamı elden kaçırabilirdik. Çadırların arasında ışığı yanan bir çadıra doğru koştum. Elimdeki hançeri kavrayarak içeri daldım fakat kimse yoktu. Ilgaz bir çadırdan çıkıp kafasını olumsuzca salladı, ardından farklı bir çadıra girdi. Yan tarafta bulunan başka bir çadıra girdiğimde ise yine aynı manzarayla karşılaştım. Tek bir çadır kalmıştı. Ilgaz diğer çadırdan çıkıp yanıma geldiğinde ikimiz de hançerlerimizi sıkıca kavramıştık. Tam içeri gireceğim esnada Ilgaz kolumdan tutup beni durdurdu ve içeri girdi. Gelen sesle birlikte ben de içeri daldım. İşte o adam buradaydı, tam karşımızda duruyordu. Ilgaz onu bir kolunu çevirerek kendisine yaslamış, diğer eliyle hançeri tam bileğinin üstüne getirmişti.
Adam öfkeli gözlerini gözlerime dikmişti. Sinirle bağırarak, “Seni lanet olası kadın, ne istiyorsun bizden?” diye kükredi.
Hemen komodinin yanında bulunan sandalyeyi çekerek adamın tam karşısına oturup bacak bacak üstüne attım. Küçük bir kahkaha atarak, “Ben sizden değil, senden bir şey istiyorum. Ve bence sen de benim senden ne istediğimi iyi biliyorsun,” dedim ukala bir tavırla.
“Aradığın her ne ise bende değil, seni s…” demişti ki Ilgaz hançeri adamın boğazına biraz daha bastırdı ve onu susturdu. “Düzgün konuş, yoksa seni erken öldürmem gerekecek,” dedi. Adam bunu duymamıştı fakat Ilgaz’ın hareketlerinden anlamış olacak ki yutkunmuştu.
“Hadi ama fazla uzatmadın mı? Sence de o kâğıdı bana ver, ben de seni serbest bırakayım.”
“Olmaz, ölsem de vermem.”
“Ölmek için bu kadar can atan birini ilk defa görüyorum. Sen daha önce hiç ölmek için can atan birini görmüş müydün?” diye sordum Ilgaz’a, adamdan gözlerimi ayırmadan. “Hayır,” dedi Ilgaz, kafasını salladığını hissettim.
“O zaman bu isteği kırmayalım, öyle değil mi? Çabuk kavuşsun hayallerine.” Diyerek sandalyeden kalkacağım esnada, “Tamam, tamam, vereceğim o kâğıdı sana,” dedi korku içinde. Elini hırkasının iç cebine atıp hafif toprakla kirlenmiş kâğıdı bana doğru uzattı. Boynundaki hançerden dolayı fazla hareket edemiyordu. Uzattığı kâğıdı alıp tekrar bacak bacak üstüne atarak oturuşumu düzelttim.
Kâğıdın üzerine bulaşmış olan toprağı elimin tersiyle sildikten sonra açtım. Üzerinde belirli yollar ve işaretlenmiş alanlar bulunuyordu; bu bir haritaydı. “Nerenin haritası?” dedim bakışlarımı haritadan ayırıp adama diktim. “Yavuz’un yerini gösteren harita,” dedi.
“Yavuz neden bu köyde değil, ne zaman ayrıldı ve köydeki herkes neden onun ismini duyduğunda duymazlıktan geliyor?” diye sordum, sesim ciddileşerek.
“Sence neden olacak? Köyümüzde yaşattığı o korkunç günden sonra kimse onun adını anmazdı. Köyden kovulduğu günden bu yana ilk defa yıllar sonra sen çıka geldin ve ne hikmetse onun köyümüzden gittiği gün geldin,” dedi sinirle.
“O gün ne oldu?”
“Bir Araf mezarını açmıştı. Ruhu da köyümüze getirdi. Uzun süre kimse köyde bir ruh olduğunu bilmiyordu, ta ki o güne kadar,” dedi derin bir nefes verdikten sonra tekrar konuşmaya başladı.
“Mezarlıkçılar köyümüze geldi, her yeri yerle bir etti. Çadırlarımızı yakıp yıktı. Yavuz’a yardım ettiğimizi, o ruhu sakladığımızı sandılar,” dedi.
“Peki, bu harita ile onu bulabilir miyim?” diye sordum.
“Neden onu arıyorsunuz?”
“Burada soruları ben sorarım. Cevap ver: Haritada onun yeri neresi?” dedim. Haritada işaretli birçok alan vardı; yani şaşırtmacalar yapılmıştı. Yavuz’un yerini herkesin basitçe bulması istenmiyordu.
“Neden sana yardım edeyim ki? Yoksa onu tekrar çıkarıp buraya mı getireceksin?” dedi panikle.
“Nerede ki çıkartayım? Konuşsana, Yavuz bir yerde kilit altında mı?”
“Daha fazla konuşmayacağım. İstersen öldür beni.”
Sinirle elimdeki hançeri beklemediği bir anda boştaki bileğinin içine sapladım. Acı içinde yere çökerek bağırmaya başladı. “Tamam, göstereceğim yerini,” dedi.
Eğilerek haritayı görebileceği hizada tuttum. “Kırmızı çizili olan yolu takip edeceksiniz. Şelalenin oraya geldiğinizde mavili olan yoldan ilerleyip kozaların olduğu bölgeye varacaksınız. Oradan güneye dönüp yeşil olan yoldan ilerleyecek, kırmızı ile işaretlenmiş dağın eteklerini tırmanacaksınız. Zirveye çıktığınızda büyük yeşil ile işaretlenmiş kayaların olduğu yerde onu bulacaksınız,” dedi.
“O bir yerde tutsak mı?” diye sordum.
“Hayır, kayaların oradaki bir mağarada yaşıyor ve oradan çıkmıyor. Lütfen onu köyümüze tekrar getirmeyin, lütfen,” dedi yalvarırcasına.
“Tamam,” diyerek ayağa kalktım.
“Buradaki işimiz bitti, gidiyoruz,” dedim Ilgaz’a. Yerde yatan adamı göstererek, “Şunu hallet, öyle gel. Dışarıda bekliyorum seni,” diyerek çadırdan çıktım.
Kısa süre sonra Ilgaz elinde kanlı iki hançerimle çıktı. Kanları pelerinine silerek temizledikten sonra birini bana uzattı. Hançerimi elime alarak ağaçların arasından sessiz adımlarla köyün girişine doğru yürümeye başladık.
Festivalin bitmesine az kalmış olacak ki sokaklar tekrar insanlarla dolmaya başlamıştı; herkes çadırlarına dönüyordu. Kimseye görünmeden köyden ayrılmamız gerekiyordu, aksi takdirde iki cesetle başımıza büyük bir bela alacaktık.
Etrafa kısa bir bakış atıp önüme döndüğüm an gördüğüm şeyle çığlık atacaktım ki Ilgaz eliyle ağzımı kapattı. Sarı renkli kocaman bir yılan ağaçtan sarkmış, tıslayarak bana bakıyordu. Az kalsın soğuk, iğrenç derisiyle yüz yüze gelecektim. Ilgaz elini ağzımdan çekip beni ileri doğru itti ve hançeri yılanın kafasına sapladı. Yılan dalların arasından kayarak ayaklarımın ucuna yığılmış, kıvrılarak hareket ediyordu. Çok iğrenç bir yaratıktı. Eğilip kafasındaki hançeri alıp Ilgaz’a uzattım.
Hayatımda geçirdiğim en kanlı geceydi.
Yola dönüp daha dikkatli yürümeye koyuldum. Köyün girişine varmamıza az kalmıştı ki giriş kapısında beliren siyah atlarla donakaldık. Olamazdı… Kahretsin, mezarlıkçılar yerimizi bulmuştu. Anlaşılan bu gece daha da uzun olacaktı. “Sakın hareket etme,” dedi Ilgaz.
Mezarlıkçılar köyün dört bir yanına dağılmıştı. Büyük bir kısmı büyük çadıra yönelmişti. Kısa süre sonra köyde sadece çığlıklar yankılanmaya başladı. Köylüler çadırdan çıkıp kaçmaya çalışıyorlardı ama nafile; mezarlıkçılar kaçmaya çalışanları ya kılıçtan geçiriyor ya da ellerini bağlayarak kaçmalarını engelliyordu. Kısa süre sonra bütün köy halkını köyün girişinde, elleri bağlı bir halde yanan ateşin önüne dizmişlerdi.
İçlerinden lider olduğu belli olanı atından atlayarak köylülerin önünde dikildi. “Sonunuz yıllar önceki gibi olsun istemiyorsanız sorularıma doğru cevap verin,” diye kükredi.
“Köyünüze gelen o kız nerede?” diye sordu. “Bilmiyoruz,” dediler hep bir ağızdan korku içinde. “Ne demek bilmiyoruz!” diye kükredi lider mezarlıkçı. Topluluğun arasından tanıdık bir ses yükseldi: “Festivalin yarısında ortadan kayboldu,” diye bağırdı. Bu Tuana’ydı.
Yıllar önce yaşadıkları şeyleri tekrar yaşamalarına izin veremezdim. Onların bir suçu yoktu; bu haksızlığı hak etmiyorlardı. Bir adım atıp öne çıkacağım an Ilgaz kolumdan tutup beni durdurdu. “Onlara bunu yapamam,” dedim acı içinde.
“Ben de senin zarar görmene müsaade edemem. Şimdi beni iyi dinle,” dedi güven vermek istercesine ellerimi tutarak gözlerime baktı. “Burada beni bekle. Leya’yı alıp yanına geleceğim. Bizi gördüklerinde peşimize takılıp köylüleri bırakacaklar.” Elinde tuttuğu hançeri elime tutuşturdu. “Her ne olursa olsun arkana bakmadan kaçacaksın. İlk kendini düşüneceksin, tamam mı? Bana söz ver,” dedi. Olmaz dercesine kafamı salladım.
“Eğer bana söz vermezsen seni bir şekilde etkisiz hale getirir ve köy halkının ölmesine müsaade ederim,” dedi.
“Tamam, tamam, söz,” dedim panikle. Ilgaz ellerini elimden çekip hızlıca ağaçların arasından koşarak köyün girişinden çıkmayı başardı. Kısa süre sonra Ilgaz Leya ile birlikte köyün girişinde belirdi. Leya şaha kalktığında bütün gözler onlara dönmüştü. Ilgaz başarmıştı; mezarlıkçıların dikkatini köylülerden ayırmıştı.
Ilgaz dizginlere sarılarak bana doğru gelmeye başladı. Aynı anda mezarlıkçılar da atlarına binerek Ilgaz’a doğru ilerliyordu. Ilgaz önümde durdu, uzattığı elini tutarak ata bindim. Önüme baktığımda karşıdan gelen mezarlıkçılarla donakaldım; her yanımız mezarlıkçılarla çevrilmişti. Leya’nın kişnemesiyle kendime geldim. Leya arka ayaklarını sertçe toprağa vuruyordu. İşte benim kızım.
Leya’nın bana verdiği mesajla eyerin üzerindeki torbaya doğru eğilip elimi içine daldırdım. Elime gelen birkaç şişeye baktım ama aradığımı bulamamıştım. Bu sefer diğer tarafa hafifçe eğilip şişelere elimi daldırdım ve çıkardım. İşte buradaydı.
“Burnunu kapat!” diye bağırdım Ilgaz’a.
Elimde tuttuğum beyaz şişenin mantar kapağını açıp içindeki beyaz sıvıyı mezarlıkçıların üzerine doğru savurdum.
Kısa sürede her yer beyaz sisle kaplanmıştı. Mezarlıkçılar öksürüyor, dengelerini kaybedenler atlarının üzerinden düşüyordu.
“Sıkı tutun!” diye bağırdı Ilgaz.
Ellerimi beline sıkıca sarıp tozdan etkilenmemek için kafamı sırtına gömdüm. Leya o kadar hızlı koşuyordu ki kısa süre sonra köyün girişinden çıkmıştık. Fakat mezarlıkçıları atlatmak kolay olmayacaktı.
Arkama bir bakış attığımda ellerinde kılıçlarla üzerimize doğru dörtnala koşan mezarlıkçılarla karşılaştım. Onları atlatmanın kolay olmayacağını zaten biliyordum. Ama ben de kolay yakalanacak biri hiçbir zaman olmamıştım.
Bölüm etkileşimi
