15. bölüm · Ruhumun Kokusunu Duyuyor Musun?

13. Bölüm

Seher Han

Aynadaki yansımama bakarak gülümsemeye çalıştım. Dudaklarımda beliren zoraki gülümseme, sanki bana ait değilmiş gibi birer emanet gibi duruyordu. Yüzümdeki bu yapay ifade beni olduğumdan daha komik gösteriyordu. İçimden, “Eğer insanlara soru sorarken biraz sevimli görünürsem belki bana daha kolay cevap verirler,” diye düşündüm. Ama biliyordum ki bu köyde işler öyle kolay olmayacaktı.

İki gündür sokaklarda dolaşıyor, kime Yavuz’u sorsam yüzünü asıyor, sorumu duymazlıktan geliyor ya da yanımdan uzaklaşıyordu. Köy halkının benden gizlediği bir şeyler olduğuna emindim. Fakat bütün köy anlaşmış gibi susuyordu. Artık sorularım onları rahatsız etmeye başlamıştı. Bunun farkındaydım. Yaram da tamamen iyileşmişti; burada kalmam için onların gözünde bir neden kalmamış gibiydi.

Ilgaz ise iki gün boyunca kuklacı yaşlı adamı takip etmişti. Fakat işe yarar bir bilgi edinememişti. Adam her gün küçük kukla oyununu sergilediği çadıra geliyor, tüm gün kuklaları oynatıyor, gece ise çadırına dönüyordu. Zamanımız kısıtlanmaya başlamıştı. Mezarlıkçılar çoktan peşimize düşmüş, yerimizi bulmaları an meselesi olabilirdi.

Saçıma, elbisemle uyumlu mavi bir çiçek taktım. Tuana bugün festivalin en önemli günü olduğunu söylemiş, bu yüzden güzel giyinmem gerektiğini özellikle vurgulamıştı. Getirdiği mavi, tamamen tülden oluşan elbiseyi giydim. Kumaşın hafifliği üzerimde bir rüya gibi duruyordu. Çadırdan çıktığımda köyün sokakları ışıklarla donatılmıştı. Küçük cam şişelerin içine yerleştirilen renkli ışıklar, taş duvarlara yansıyor, köyü masalsı bir atmosfere bürüyordu.

Büyük çadıra girdiğimde neredeyse bütün köy halkı oradaydı. Kadınlar ve adamlar en iyi halleriyle gelmişlerdi. Kadınlar birbirinden güzel, rengârenk elbiseler giymiş, boyunlarına ve saçlarına mücevherler takmışlardı. Erkekler ise koyu renk takım elbiseler giymiş, saçlarını taramış ve tıraş olmuşlardı. Çocuklar kenarlarda maskeleriyle koşuşturuyor, yaşlılar ise ellerinde bastonlarıyla gösteriyi izlemek için yerlerini almışlardı.

Çadırın içi büyüleyiciydi. Tavandan sarkan renkli şeritler, küçük cam şişelerin içindeki ışıklarla birleşmişti. Ortada büyük bir sahne kurulmuş, dev kuklalar gösteri için hazırlanmıştı. Çadırın köşelerinde uzun masalar vardı; üzerleri yemeklerle doluydu. Baharatlı etlerin kokusu, ballı çöreklerin tatlı kokusuyla birleşiyor, havada tütsüyle karışan gizemli bir aura yaratıyordu.

Gözlerimle etrafı süzerken kalabalığın içinde Tuana’yı gördüm. Mutlu bir şekilde gülümseyerek karşısındaki adamla sohbet ediyordu. Sohbetini bölmemek için etrafta dolaşmaya başladım. Çadırın köşesindeki uzun masaya gidip bir bardak meyveli içecek aldım. İçeceğimi içerken etrafı gözlemliyor, kime soru sorabileceğimi düşünüyordum.

Karşı tarafta yemekleri inceleyen yaşlıca bir adam gözüme çarptı. Yanına gidip gülümseyerek, “Yeni gelen kısmı doğru, fakat savaşçı olan kısım yanlış,” dedim.

Adam gözlerini kısıp bana baktı, ardından içeceğinden bir yudum aldı. “Yanılıyorsunuz. Siz bir savaşçısınız,” dedi. Sesinde hem hayranlık hem de temkin vardı. “Bir Limas’ın elinden kurtuldunuz. Aldığınız darbeye rağmen hayatta kalmak için büyük bir mücadele verdiniz. Sizin gibi mücadeleci insanlara biz savaşçı deriz.”

Sözleri içimde garip bir yankı uyandırdı. Gururla karışık bir huzursuzluk… Onların gözünde bir savaşçıydım, ama ben hâlâ sıradan biri gibi hissediyordum.

“Peki, siz mücadeleci insanları sevmez misiniz?” diye sordum imalı bir şekilde.

Adam küçük bir kahkaha attı. “Eğer o mücadelede tehlike seziyorsak sevmeyiz,” dedi kendinden emin bir sesle. Ardından kalabalığa karışarak uzaklaştı.

Onların gözünde bir tehlikeydim. Bir Limas’ın elinden kurtulmuş, ısrarla Yavuz’u aramıştım. İnsanlar için tehlike arz eden şeylerle ilgilenmem, onları daha da tedirgin ediyordu.

Tam o sırada kalabalığın arasından Tuana belirdi. Koluna girmiş olduğu maskeli bir adamla yanıma geldi. Hemen diğer yanında başka bir adam duruyordu. Tuana da yüzüne bir maske takmıştı. Işıkların altında maskenin ardındaki gözlerinde beliren bir haylazlık seziliyordu.

“Vera, bu nişanlım Arda,” dedi. Arda başıyla selam verdi. Ben de aynı şekilde selam verdim.

“Bu da Arda’nın kuzeni Emre,” dedi. Onunla da selamlaştım.

Tuana’nın sesi neşeliydi, ama gözlerinde gizli bir merak vardı. Çadırın içindeki gürültü, kahkahalar ve müzik arasında onun sözleri daha da dikkat çekici olmuştu.

“Bize katılır mısın? Birazdan büyük dans gösterisi başlayacak. Senin de bir partnerin yok. Düşündüm de Emre’nin de partneri yok, belki ona eşlik edersin,” dedi Tuana, gözlerinde hafif bir oyunbazlık parıltısıyla.

Emre hemen söze atıldı. “Sizinle dans etmekten onur duyarım,” dedi. Fakat gözlerindeki bakış beni rahatsız etti; fazla ısrarcı, fazla sahiplenici bir ifade vardı. İçimde bir huzursuzluk yükseldi.

“Teşekkür ederim, fakat ben dans etmek istemiyorum,” dedim nazikçe ama kararlı bir sesle.

Emre dudaklarını bükerek, “Hadi ama naz yapma,” diye üsteledi. İçimdeki sabır taşını çatlatan türden bir ısrarcılıktı bu. Israrcı insanlardan nefret ederdim; durmaları gereken yeri bilmezler, sınırları aşarlar ve siz sert bir şekilde dur demek zorunda kaldığınızda da sizi suçlarlardı. Tam “Teşekkür ederim fakat…” diye cümlemi tamamlamak üzereydim ki, kolumda hissettiğim bir el sözlerimi yarıda kesti.

Hepimizin bakışları aynı anda o ele, sonra sahibine döndü. Pelerinin şapkasını takmış, yüzünde maskesiyle kim olduğunu belli etmeyen biriydi. Ama sesini duyduğumda içimdeki şaşkınlık doruğa çıktı.

“Bir partnerin olduğunu söyle,” dedi tanıdık ses.

Şaşkınlıkla maskeli yüze baktım. Bu Ilgaz’dan başkası değildi. Nasıl olmuştu da burada, bu kalabalığın içinde, üstelik maskeyle karşımda duruyordu? Hayretler içerisindeydim. Onu gören bir tek ben değildim; diğer gözlerin de bize döndüğünü hissedince kendimi toparladım. Tuana’ya dönerek, “Bir partnerim var,” dedim.

Tuana’nın yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi, ama bir şey söylememeyi tercih ederek yanımızdan ayrıldılar. İçimden biliyordum: Tuana sabah erkenden çadırıma gelip Ilgaz’ın kim olduğunu soracaktı.

Ilgaz’a dönerek fısıldadım: “Bu nasıl mümkün olabilir?”

Gülümseyerek etrafı izledi. “İnsanların seni kendi kendine konuşan bir deli sanmasına içim el vermedi,” dedi.

Sözleri beni hem güldürdü hem de düşündürdü. Onun varlığı, bu kalabalıkta bana güven veriyordu.

“Aklıma büyükannenin evinde kardeşinin yastığı oynattığımı gördüğü geldi. Belki sizin kıyafetlerinizi giyersem görünebilirim diye düşündüm. Senin şaşkın bakışlarından başarılı olduğumu da anladım,” dedi.

“Kıyafetleri nereden buldun?” diye sordum.

“Kıyafet satan bir çadırdan çaldım,” dedi, sanki sıradan bir şeymiş gibi.

Onaylamaz bir şekilde kafamı salladım. “En azından işe yaramış,” dedim. Ardından merakla ekledim: “Bir şey bulabildin mi?”

Başını iki yana salladı. “Hayır, bulamadım. Fakat zamanımız tükeniyor. Köylüler benden rahatsız olmaya başladı. Ya bir şey saklıyorlar ya da Yavuz bu köyde değil. Eğer bu köyde olsaydı, onu aradığımızı duyar ve ortaya çıkardı diye düşünüyorum.”

Sözleri içimde bir boşluk yarattı. “Belki de öldü,” dedi.

En son duymak isteyeceğim şeyi dile getirmişti. İçimde bir anlık sessizlik oldu, sonra kısık bir sesle, “Belki de,” dedim.

Çadırın içindeki kalabalık, müziğin yükselmesiyle daha da hareketlenmişti. Renkli ışıklar tavandan sarkıyor, dev kuklaların gölgeleri duvarlarda dans ediyordu. Kadınların elbiseleri ışıkların altında dalgalanıyor, mücevherler parıldıyordu. Erkeklerin ayakkabıları taş zeminde ritmik sesler çıkarıyor, davulun vuruşlarıyla uyum sağlıyordu. Çocuklar kenarlarda kahkahalarla izliyor, yaşlılar ise ellerini dizlerine vurup ritme eşlik ediyordu.

Ilgaz bana dönerek sıcacık bir sesle, “Bu dansı bana bahşeder misiniz hanımefendi?” dedi.

Başta reddetmek istedim. “Teşekkür ederim ama istemiyorum,” dedim.

Ilgaz gözlerime baktı. “Hadi ama biraz eğlenmek bizim de hakkımız. Buraya geldiğimizden beri hiç dinlenmedik. Biraz kafa dağıtmak iyi olmaz mı?” dedi.

Haklıydı. Günlerdir sokak sokak dolaşıyor, bilgi toplamaya çalışıyorduk. İçimdeki yorgunluk, bu sözlerle daha da belirginleşti.

“Tamam,” dedim.

Uzattığı deri eldiven taktığı elini tutarak büyük halkaya doğru ilerledik. Partnerler büyük halkada toplandıktan sonra küçük halkalara ayrıldık. Müziğin ritmine göre dans etmeye başladık. Ayaklarımız sağa sola hareket ediyor, üç adım geri, iki adım ileri gidiyorduk. Alkışlarla dönerek yer değiştirdik. Şimdi Ilgaz ile karşı karşıya kalmıştık.

Alkışlar eşliğinde dans ediyor, gülüyorduk. Sanki zaman durmuştu. Günlerin yorgunluğunu üzerimden atmıştım. Müziğin ritmiyle bedenim hafiflemiş, ruhum özgürleşmişti. Ilgaz’ın gözlerinde bir sıcaklık vardı; bakışları bana güven veriyor, kalabalığın ortasında yalnız olmadığımı hatırlatıyordu.

İki adım öne attıktan sonra dönerek tekrar yer değiştirdik. Ilgaz ile tekrar yan yana geldik. Alkışlar, gülme sesleri kulakları dolduruyordu. Herkes mutluydu. Kadınların elbiseleri ışıkların altında dalgalanıyor, mücevherler parıldıyordu. Erkeklerin ayakkabıları taş zeminde ritmik sesler çıkarıyor, davulun vuruşlarıyla uyum sağlıyordu. Çocuklar kenarlarda kahkahalarla izliyor, yaşlılar ise ellerini dizlerine vurup ritme eşlik ediyordu.

Dans ederken Ilgaz’ın elini daha sıkı tuttum. Aramızdaki çekim daha da belirginleşti. Onun bakışlarında bir güven, bir kararlılık vardı. Benim bakışlarımda ise hem merak hem de huzur. Müziğin ritmiyle birlikte bedenlerimiz uyum içinde hareket ediyor, sanki birbirimizi yıllardır tanıyormuşuz gibi dans ediyorduk.

Sonunda müzik yavaşladı. Herkes birbirine reverans yaparak ayrıldı. Alkışlar çadırın içinde yankılandı. İnsanların yüzlerinde tatlı bir yorgunluk vardı. Dans bitmişti ama ruhlarımız hâlâ müziğin ritmiyle çarpıyordu.

Ne kadar süredir dans ediyorduk bilmiyorum. Ayaklarım sızlamaya başlamıştı. Çadıra dönüp dinlenmek iyi olacaktı. Zaten sabahtan beri ayaktaydım ve bir tane bile bilgi öğrenememiştim.

Ilgaz ile birlikte festivalden ayrıldık. Çadırdan çıktığımızda gece sessizliği köyün üzerine çökmüştü. Sokaklarda hâlâ renkli ışıklar yanıyor, kuklaların gölgeleri taş duvarlara vuruyordu. İnsanların kahkahaları uzaklardan hâlâ duyuluyordu. Gökyüzünde ay parlıyordu; ışığı köyün taş sokaklarına düşüyor, festivalin büyüsünü geceye taşıyordu.

Yürürken Ilgaz sessizdi. Ben de sessizdim. Ama aramızda sözcüklere ihtiyaç duymayan bir bağ vardı. Dansın ritmi hâlâ içimizdeydi. Onunla yan yana yürürken, kalabalığın gürültüsünden uzak, gecenin sessizliğinde, içimde garip bir huzur hissettim.