9. bölüm · Ruhumun Kokusunu Duyuyor Musun?
7. Bölüm
Hava ışımaya başlamıştı fakat ben bir türlü uyuyamamıştım odada volt atmaya son vererek yavaş adımlar ile kapıyı açıp bahçeye çıkmıştım.
Ne bekliyordum bilmiyorum ama başıma büyük bir bela açtığım aşikârdı. Gitmemiş hatta sabaha kadarda burada bu soğukta beklemişti. Geldiğimi hissetmiş olacak ki oturduğu taşın üzerinden kafasını çevirince göz göze geldik. Gözleri kıp kırmızıydı bütün gece uyumamış olmalıydı. Beni görmeyi beklemiyor olacak ki oturduğu yerden kalkmak için hareketlendi.
“Otur.” Dedim yavaş adımlar ile yanına gidip oturdum. Bahçenin manzarasından bütün köy ayaklarımın altında kalıyordu akşam saatleri köyü izlemek huzur verici oluyordu. Sabahın erken vakitleri olduğu için köy çok sessizdi. Sokaklar bomboştu.
“Anlat bakalım neden bana ihtiyacın var? Ve seni neden görüyorum?” diye sordum.
Ellerini oynamaya başladığını hissettim konuşmak için kendini hazırlıyordu hareketlerinden gergin olduğu anlaşılıyordu. “Sana ihtiyacım var çünkü beni o mezardan kurtaran ve gören tek kişi sensin.” Dedi.
“Ben seni kurtarmadım. Sadece nasıl öldüğünü öğrenmek için ruhunu kokladım o kadar.”
“O kadar değil maalesef ruhunu kokladığın o mezar yani benim mezarım...” boğazını temizledi. Nasıl devam edeceğini bilmiyor gibiydi.
“Ne senin mezarın.” Diye çıkıştım.
“Araf mezarıydı hiç dikkat etmedin değil mi?” diye sordu. Sesi buruktu. Sesi kulaklarımda yankılanmaya başlamıştı yanlış duymuş olmalıydım, bu doğru olamazdı. “Sen ne dediğinin farkında mısın?” diye sordum hiddetle oturduğum yerden kalktım.
Sessiz kalmıştı kahretsin, İşte şimdi her şey yerle bir olmuştu. Bunu nasıl fark etmemiştim, bunu nasıl yapmıştım. Bir Araf mezarını açmak ve içindeki ruhu serbest bırakmak bu hayatta yapacağım en son hata bile olmamalıydı.
“Tamam, sorun yok seni tekrar mezara göndermenin bir yolunu bulacağım tamam mı?” dedim. Panik olmuş bir halde oturduğu yerden kalktı.
“Olmaz o mezara tekrar giremem” dedi. “Ne demek giremem” kaşlarım çatılmıştı.
“Başka bir çözüm bulmalıyız, sende gördün oradaki halimi tam kurtuldum derken tekrar aynı cehenneme dönemem.”
“Ruhumu sil ama beni o mezara tekrar gönderme.”
“Eğer beni o mezara gönderecek olur isen beni mezardan çıkaranın sen olduğunu mezarcılara söylerim.”
“Bunu yapamazsın” dedim. Bunu bana yapamazdı olmazdı.
Mezarlıkçılar bu yaptığımı öğrenirse, hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmazdı. Bir mezarı açmak, hele ki Araf Mezarına el sürmek, köyümüzde en ağır yasaklardan biriydi. Bu sırrın ortaya çıkması demek, beni sevmeyenlerin çoğalması, bütün köyün bana düşman kesilmesi demekti.
Oysa biz mezarı açmak için izin almıştık. Her şey kurallara uygun görünüyordu. Fakat nasıl oldu da ellerimiz bir Araf Mezarına değdi? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Sanki görünmez bir el bizi yanlış yola sürüklemiş, kaderin ipleriyle oynanmıştı. Bu hatanın bedeli, sıradan bir mezarın değil, lanetli bir kapının aralanmasıydı.
Kimse benim bir ruh okuyucusu olduğumu bilmiyordu; yalnızca okuldaki hocalarım ve ailem gerçeği biliyordu. Gözlerimin ardında sakladığım bu yetenek, bana hem güç hem de lanet getirmişti. Eğer köylüler öğrenirse, beni cadı diye damgalayacak, taşlayacak, mezarlıkların kapısını yüzüme kapatacaklardı.
“Benim kaybedecek bir şeyim yok, lütfen bana yardım et” dedi. Kendimi riske atamazdım bu olayı mezarcıların duymaması lazımdı. Başka bir çıkış yolu bulmam lazımdı ama nasıl.
“Sana yardım edeceğim ama bu süre zarfında kimseye tek bir kelime etmeyeceksin.” Dedim. İşaret parmağımı havada tehditkâr bir şekilde sallayarak. Benim aksime yüzünde buruk bir tebessüm oluşmuştu. “Anlaştık” diyerek sağ elini tokalaşmak için uzattı. İstemeye istemeye anlaşmasını kabul ettiğimi belirtmek için tokalaştım. “Anlaştık.” Dedim.
Yanından ayrılarak eve geri girdim, Kafamı toplamaya ihtiyacım vardı. Her şey bir anda altüst olmuştu. Bazen hayat bizim kurduğumuz planların üstüne yeni planlar kurardı şu anda olanda tam buydu.
Üstümü değiştirmek için dolabımın kapısını açtım ahşap ve eski olduğu için biraz sinir bozucu sesler çıkartıyordu tamir ettirsem iyi olacaktı diye kendime hatırlatıp içinden koyu yeşil belden korseli şifon elbiseyi giyip aynadaki yansımama bakarak saçlarımdaki tokayı çıkarıp kızıl saçlarımın belime doğru dökülmesine izin verdim.
Odadan çıktığımda maral ile karşılaştım tezgâhın üstünden aldığı birkaç kahvaltılık ile bana döndü. Hangi ara gelip de da hazırlamıştı acaba. “Günaydın” dedi. Masaya oturup ekmeğine sürdüğü reçeli ağzına atıp konuşmaya başladı. “Ne duruyorsun gelsene kahvaltı yapalım” dedi.
“İyi misin abla? Yine o kokuyu duyuyor musun?” diye sordu. Sesinde hem merak hem de kaygı vardı. Çayın buharı aramızdaki sessizliği doldururken, cevabımı bekledi.
Ben de masaya oturup Maral’ın koyduğu çaydan birkaç yudum aldım. Daha sonra konuşmaya başladım. “Köye geleceğim” dedim. O sırada öksürmeye başlamıştı; benim onunla köye inecek olmama şaşırmıştı. Haklıydı da, çünkü bir sorun olmadığı sürece köye gitmezdim. hayatım ev ile okul arasında sıkışıp kalmıştı. İnsanlardan kendimi hep soyutlamış, kendi sessizliğimde yaşamayı seçmiştim.
“Ne sen ve köye gelmek... bana şaka yapma.” dedi şaşkınlıkla.
“Şaka yapmıyorum, büyükannemi göreceğim.” dedim tüm ciddiyetimle. “Kesin büyük bir şey oldu değil mi?” diye sordu merakla.
“Yok, bir şey... uzun zamandır büyükannemi görmedim, o yüzden.” dedim. Birkaç parça ekmek yedikten sonra çayımdan birkaç yudum daha aldım.
Maral sessizce başını salladı, İçindeki endişe tam olarak dağılmasa da, kahvaltı bitince birlikte köye gitmek üzere yola çıkmaya hazırdık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra köye gitmek için yola koyulmuştuk.
*******
Evden çıkarken Leya’nın dizginlerini sıkıca kavradım. Ahşap kapının gıcırtısı sabahın sessizliğini yırtarken, atın huzursuz adımları taş zeminde yankılanıyordu. Leya, sanki gitmek istemez gibi başını geriye çekiyor, burnundan kesik kesik soluklar çıkarıyordu. Onu sakinleştirmek için dizginlerini okşadım, ama içimdeki huzursuzlukla aynı ritimde titriyordu.
Arkamdan Maral’ın ayak seslerini duydum. Kapıyı kapatıp bana yetiştiğinde yüzünde hem merak hem de endişe vardı. Sessizce yanımda yürümeye başladı. Yol, evimizin önünden uzanan dar patikayla başlıyordu; iki yanı yabani otlarla kaplıydı, sabahın nemi taşlara sinmişti. Gökyüzü gri bir örtüyle kapanmış, güneşin ışığını köyün üzerine bırakmamıştı.
Leya’nın huzursuzluğu yol boyunca sürdü. Dizginleri çektiğimde başını sağa sola savuruyor, sanki görünmeyen bir şeyden ürküyordu. O an fark ettim: Leya, Ilgaz’ın ruhunu görmüyordu ama varlığını hissediyordu. Atın tedirginliği, onun görünmez yükünü taşıyor gibiydi.
Ilgaz yanımda oturuyordu; aynı ata binmek zorunda kalmıştık. Sessizlik içinde ilerlerken birden konuştu.
“Benden hoşlanmadı galiba.” dedi, Leya’nın huzursuzluğunu kastederek. “Benim dışımda kimseyi sevmez.” dedim soğukkanlı bir sesle.
“Bu arada adım Ilgaz.” dedi kendinden emin bir tavırla.
“Tanıştığıma memnun değilim, Ilgaz.” dedim, gözlerimi yoldan ayırmadan. “Vera.” dedim ardından, kısa ve keskin bir şekilde.
“Seninle tanıştığıma onur duydum, Vera.” dedi. İçimden geçirdim: Ben olsam ben de mutlu olurdum; benim sayemde azaptan kurtulmuştu.
Tam o sırada arkamdan Maral’ın sesi geldi.
“Sen kendi kendine mi konuşuyorsun?” dedi hafif alaycı bir tonla.
Haklıydı. Dışarıdan bakan kim olsa, kendi kendime konuştuğumu sanırdı. Ama ben cevap vermeden ilerlemeye devam ettim. İçimdeki sesler, ruhların fısıltıları, bana her zamankinden daha yakın hissediliyordu.
Köye girdiğimiz andan beri üzerimde hissettiğim değişik bakışlara aldırmadan yürüdüm. Taş evlerin arasından süzülen sessizlik, insanların gözlerindeki kuşku, adımlarımı ağırlaştırıyordu. Evimizin kapısına vardığımızda duyduğum tanıdık sesle Leya’nın dizginlerini hızlıca çektim.
“İşlediğin suçun bedeli de büyük olur.” dedi o ses, karanlığın içinden yükselerek.
