20. bölüm · Ruhumun Kokusunu Duyuyor Musun?
18. Bölüm
Ilgaz’ın Ağzından
Süre geçen yolculuğumuz boyunca bir yol kat edememiştik. Peşimizdeki mezarlıkçıları atlatmak kolay olmamıştı ve tekrar peşimize düşeceklerinden emindim. Her adımda, her nefeste onların gölgeleri üzerimizdeydi.
Ama esas sorunumuz gizli parşömende yazan yazıydı.
Geçmişin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Ne sandın, geçmişin yok olup gittiğini mi?
Kağıdı Vera’nın elinden alıp okuduğumda içimde bir fırtına koptu. Şok olmuştum. Fakat bunu belli etmemek için yüzümdeki her mimiği kontrol etmeye çalıştım. İçimdeki çığlığı bastırmak için derin nefesler aldım. Vera ise sinirle kağıdı elimden çekip volta atmaya başlamıştı. Onun öfkesi bana bir anlık rahatlama verdi. Demek ki bu yazıyı benimle ilgili görmüyordu.
Geçmişimi öğrenmesini istemiyordum. Benim hakkımda hiçbir şey bilmemesi daha iyiydi. Sonuçta birkaç güne tekrar evime geri dönecektim. Ateş benim evimdi. Ateşin içinde yanmak, benim kaderimdi.
Ama fark ettiğim şey beni donakaldırdı. Vera parşömeni okuduğu an şok olmuştu. Yani onun da geçmişte yaşadığı şeyler vardı. Ve belli ki benim öğrenmemi istemediği türden şeylerdi. Anladım ki geçmişinden kaçan tek kişi ben değildim. Bizdik.
Onun gözlerindeki korkuyu gördüm. Geçmişinden neden bu denli ürküyordu? Ne yaşamıştı da onu bu kadar sarsmıştı? Hangi anı, hangi kayıp, hangi lanet onun kalbine bu kadar ağır bir yük bırakmıştı?
Merakım içimi kemiriyordu. Ama soramazdım. Çünkü kendi geçmişimi anlatacak cesaretim yoktu. Onun yaralarını deşmek için önce kendi yaralarımı açmam gerekirdi. Ve ben buna hazır değildim.
Her şeye cesareti olan bir adamın kendi geçmişiyle yüzleşemiyor olması… ne kadar da ironikti. Ne kadar da komik görünüyordu dışarıdan. Ama içimdeki ateş, içimdeki yangın, beni her gün biraz daha tüketiyordu.
Vera’nın adımlarını izledim. Kağıdı sıkıca kavramıştı, yüzünde öfke ile korku arasında gidip gelen bir ifade vardı. O an anladım ki bu yolculuk sadece mezarlıkçılardan kaçış değildi. Bu yolculuk, geçmişlerimizden kaçıştı. Ve biz, ikimiz de, geçmişin gölgelerinden kurtulamayacaktık.
Vera’nın Ağzından
Parşömen kâğıdında yazan yazı yüzünden sarsılmıştım. Hatırlamak istemediğim acının en saf hâlini ve bir o kadar saf sevgimi aynı anda hissettiğim o günleri toprağın altına sakladım sanırken, tekrar gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Toprak her zaman bizden en sevdiğimiz kişileri alırdı. Bu yüzden toprağı çok seviyordum ve bir gün sevdiklerime kavuşmak için gün sayıyordum.
O duyguları tekrar hissetmemek için kendimden ne çok şey feda etmiştim oysa.
Bu sefer ne feda edecektim?
Ilgaz’ın bakışlarını fark ettiğimde kendimi toparlamak için kâğıdı katlayıp cebime soktum. Omuzlarımı dikleştirip ciddileştim. Leya’ya doğru ilerleyip heybenin içine yerdeki eşyaları yerleştirmeye başladım. Ilgaz’ın bakışlarında bir gariplik vardı, gözümden kaçmamıştı ama bunun üzerinde durmayacaktım.
“Sence bizi bulup tehdit eden kim olabilir?” dedi Ilgaz.
“Bildiğim tek şey, takip ediliyoruz ve bir an önce buradan ayrılmalıyız.” Eşyaları heybeye yerleştirip Ilgaz’a doğru omzumun üstünden döndüm. “Mezarlıkçılara izimizi kaybettirdik fakat onlardan daha hızlı bizi bulan ve takip eden birisi peşimizde. Önce izimizi kaybettirelim, sonra yeni bir plan kurarız.” dedim ciddi bir şekilde.
“Tamam.” dedi, kafasıyla onaylayarak. O da gergindi; peşimizde yeni biri vardı ve bu işleri daha karmaşık hâle getiriyordu.
Yanıma gelip ata binmem için elini uzattı. Uzattığı eline birkaç saniye bakıp tereddütle tuttum ve ağırlığımı ona vererek ata bindim. Peşimden o da bindi ve dizginlere vurarak ilerlemeye başladı.
Kafamı dağıtmak için cebimdeki haritayı çıkartıp geçeceğimiz yolları incelemeye başladım. Varacağımız yere az kalmış görünüyordu. Son bir dağı aşmamız ve dağın eteklerindeki sulak alana varmamız lazımdı.
*********
İki günlük yolculuğumuz boyunca çok yorulmuştuk. Birkaç kısa mola dışında durmadan yola devam ettik ve sonunda dağın eteklerine doğru inmeye başlamıştık. Fakat tepeden aşağı baktığımda sulak bir alan görünmüyordu.
Bu bir şaka olmalıydı.
Günlerdir yanlış yolda olmamız imkânsızdı. Ya da büyük bir oyuna gelmiştik ki bu, düşünmek istediğim son şeydi.
Dağın eteğine vardığımızda yemyeşil bir alana bakakaldık. Bu işte bir terslik vardı. Haritayı açıp geçtiğimiz yollara baktık; doğru yerde olduğumuzu gösteriyordu ama sulak bir alan yoktu. Şok içindeydik. Bunca yolu boşuna gelmiştik. Yapacak bir şey yoktu; o adamı bulacağımız son şansımız da kaybolmuştu.
Sinirle Leya’nın sırtındaki heybeden kırmızı şalı çıkartıp yere oturdum. Şalı kafamın altına gelecek şekilde yerleştirip uzandım.
Ilgaz volta atmaya başlamıştı. “Eğer burada bir göl olsaydı, kurak bir toprak olurdu. Fakat yok. Haritaya baktığımda doğru dağın eteğine geldiğimizi görüyorum.”
“Bir göl nasıl kaybolabilir ki?” dedi Ilgaz, düşünceli bir sesle.
“Biri sihir yapmadıysa kaybolmaz.” diye mırıldandım. Kafama dank eden şeyle yattığım yerden kalktım. Ilgaz’la şok içinde birbirimize bakıyorduk.
“İyi ama bir gölü kim, nasıl sihirle yok edebilir? Bunu yapmak yasaktır. Çünkü doğayla oynarsan doğa bozulur ve karşılığı bir yıkım olur.” dedi Ilgaz, şaşkınlıkla.
“Bilmiyorum ama bu hiç iyi olmadı. Büyüyü kim yaptıysa çok güçlü biri olmalı. Eğer bizim geleceğimizi biliyor ve bu yüzden yaptıysa karşımızda büyük bir düşman var demektir.” dedim.
“Ya bu kişi o mektubu yazan kişi ise?” dedi Ilgaz.
“İşler karışacak demektir.”
Hava kararmaya başlamıştı. Birkaç odun bulup ateş yakarak ısınmaya başladık. Ilgaz ile yeni düşüncelere dalmıştık; ikimiz de bir çıkış yolu arıyorduk. Ateşin sıcaklığının verdiği mahmurlukla gözlerim kapanmaya başlamıştı. Kulağıma dolan suyun melodisiyle uykuya dalacakken irkildim. Burada su yoktu ki… Bu ses nereden gelebilirdi?
Yattığım yerden doğrulup etrafa baktım. Su görünmüyordu ama güçlü akan suyun sesi çok yoğun ve yakından geliyordu.
Ilgaz’ı dürtüp, “Ilgaz kalk.” dedim.
“Ilgaz, bir şey oluyor.”
Etrafı görmeye çalışıyorduk fakat gecenin karanlığında hiçbir şey seçilemiyordu. Ilgaz eline bir odun alıp ucunu yakarak meşale yaptı ve önümüzü aydınlatmaya başladı. Fakat bir göl yoktu. Ilgaz’ın kolunu tutup, “Şu taraftan ses daha yoğun geliyor.” diyerek dağı gösterdim. Elimi tutup sesin geldiği yere doğru yürümeye başladı. Arkasından ilerlerken gerginlikle elini daha sıkı tuttum. Güven vermek istercesine elimi daha da sıkı kavradı.
Ses gitgide daha yoğunlaşıyordu. Dağın arasında bir yarık fark ettik. Kayalıkların arasındaki boşluktan geliyordu ses. Bu imkânsızdı.
