13. bölüm / 33
Ruhumun Kokusunu Duyuyor Musun?11. Bölüm
Bölümler 33Şu an: 11. Bölüm
- 1 Karakter Tanıtımı110 kelime
- 2 Giriş113 kelime
- 3 1. Bölüm1.677 kelime
- 4 2. Bölüm2.490 kelime
- 5 3. Bölüm626 kelime
- 6 4. Bölüm585 kelime
- 7 5. Bölüm475 kelime
- 8 6. Bölüm300 kelime
- 9 7. Bölüm1.047 kelime
- 10 8. Bölüm2.330 kelime
- 11 9. Bölüm1.065 kelime
- 12 10. Bölüm532 kelime
- 13 11. Bölüm1.121 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 12. Bölüm1.348 kelime
- 15 13. Bölüm1.346 kelime
- 16 14. Bölüm1.800 kelime
- 17 15. Bölüm1.286 kelime
- 18 16. Bölüm1.419 kelime
- 19 17. Bölüm1.677 kelime
- 20 18. Bölüm890 kelime
- 21 19. Bölüm911 kelime
- 22 20. Bölüm2.327 kelime
- 23 21. Bölüm1.224 kelime
- 24 22. Bölüm1.167 kelime
- 25 23. Bölüm792 kelime
- 26 24. Bölüm1.867 kelime
- 27 25. Bölüm1.011 kelime
- 28 26. Bölüm1.222 kelime
- 29 27. Bölüm2.914 kelime
- 30 28. Bölüm1.885 kelime
- 31 29 Bölüm1.034 kelime
- 32 30. Bölüm2.329 kelime
- 33 31. Bölüm802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Uykunun derin kollarına kendimi bırakmak istiyordum; dayanacak gücüm kalmamıştı. Zihnimin her köşesi acı içinde kıvranıyordu. Kendimi huzurun kollarına bırakırsam bu acı diner miydi? Uyku her zaman iyi gelir miydi? Uykuya daldığımız her gecenin bir sabahı olup uyanacağımıza öyle çok inanmıştık ki gün geldiğinde uykunun bizi sonsuzluğa uğurlayacağını zihnimizden silmiştik. Artık uyumak istiyordum. Zihnimdeki küçük kız yolun sonuna gelmişti. Acıyı hissetmemek için bulduğu oyun bile artık işe yaramıyordu. Küçük Vera acılara dayanamıyordu; uyuma vaktinin geldiğini düşünüyordu.
Tam o sırada kulaklarıma dolan kalabalık seslerle gözlerimi aralamaya çalıştım. Ilgaz’ın sesi, karanlığın içinden bir umut gibi geldi:
“Geldik… Az daha dayan, iyi olacaksın.”
Büyük, gösterişli, devasa kuklalarla kaplı bir kapıdan içeri girdik. Önümüzde beliren kalabalık, dans eden insanlar, bağırarak söyledikleri şarkılar… Hepsi bir araya gelmişti. Ateşin başında yuvarlak oluşturmuş bir grup kaval çalıyordu. Gürültü o kadar fazlaydı ki kulaklarım dayanacak gibi değildi. Bilincim kayboluyordu. Gözlerim kapanırken kafam Ilgaz’ın göğsüne çarptı. Belimdeki eli düşmemem için daha da sıkılaştı.
“Yetiştik Vera… Yetiştik. İyi olacaksın, söz veriyorum. Sakın uyuma!” dedi.
“Vera…” diye seslendi bir kez daha. Sesi korku doluydu. Cevap vermek istiyordum ama olmuyordu. Dilim dönmüyor, sesim çıkmıyordu.
Bir anda Ilgaz’ın eli belimi daha sıkı kavradı. Aynı anda Leya’nın hızı arttı. Az önce kulaklarıma dolan kahkahalar yerini çığlıklara bırakmıştı. Gözlerimi araladığımda gördüğüm manzara ürkütücüydü: Az önce kaval çalan adamların olduğu yerdeydik. Çığlıklar, dans eden bedenlerin çarpık hareketleri, ateşin göğe yükselen dumanı… Hepsi birbirine karışmıştı.
“Bu kıza ne olmuş böyle?” diye bağıran sesler arasında bilincim kayıyordu.
Kaçışımız bir rüya ile kabus arasındaydı. Leya’nın adımları taş zeminde yankılanıyor, kalabalığın çığlıkları kulaklarımı tırmalıyordu. Ilgaz’ın nefesi hızlanmıştı; bana sıkıca sarılıyor, düşmemem için bedenini siper ediyordu. Ben ise gözlerimi kapatıp kendimi saklamaya çalışıyordum. Sanki gözlerimi kapatırsam bu kalabalık beni görmeyecek, bu çığlıklar bana ulaşamayacaktı.
Ama saklanmak kolay değildi. Çığlıklar, kahkahalar, kavalın tiz sesi… Hepsi zihnime doluyor, kaçacak bir yer bırakmıyordu. İçimdeki küçük kız bir köşeye sinmiş, elleriyle kulaklarını kapatmıştı. “Dayan,” diyordu Ilgaz. “Dayan, Vera.”
Son gücümle gözlerimi araladım. Kalabalığın ortasında ateşin ışığı yüzlere vuruyor, gölgeler dans ediyordu. İnsanların gözleri boştu; sanki ruhları başka bir yerdeydi. O an anladım: Bu kalabalık, bu sesler, bu kuklalar… Hepsi bir sınavdı.
Ama artık dayanacak gücü bulamıyordum. Gözlerim ağırlaştı. Ilgaz’ın sesi hâlâ kulağımda yankılanıyordu:
“Vera… Sakın uyuma!”
Son bir çaba ile nefes aldım ama bilincim karanlığa doğru kayıyordu. Çığlıkların arasında kendimi uykunun derin kollarına bıraktım.
*********
Yüzüme vuran gün ışığıyla gözlerimi araladım. Göz kapaklarım ağırdı, sanki taşlarla kaplanmış gibiydi. Karşılaştığım yabancı tavan zihnimde bir boşluk yarattı. Nerede olduğumu anlamak için hafızamı yokladım, ama son hatırladığım şey yabancı sesler, çığlıklar ve ateşin etrafında dans eden gölgelerdi.
Yataktan doğrulmaya çalıştığım anda kolumda hissettiğim keskin acı yüzümü buruşturmama neden oldu. Kafamı çevirdiğimde hemen yanı başımda bir koltukta uyuyan Ilgaz’ı gördüm. Başını yana düşürmüş, derin bir uykuya dalmıştı. Bütün gece yanı başımda beklemiş olmalıydı. Onun bu hâlini görünce içimde garip bir minnettarlık duygusu belirdi.
Ilgaz’ı uyandırmamak için yavaşça üstümdeki battaniyeyi açtım, ayaklarımı yataktan aşağı sarkıttım. Küçük, kırmızı ve beyaz renklerle süslenmiş bir çadırdaydım. Bir yatak ve yanında küçük bir komodin vardı. Komodinin üstünde duran sürahiyi gördüm. Susuzluğum dayanılmazdı. Bardağa su doldurup içtim. İlk bardak yetmedi, ikinciyi doldurdum, üçüncüyü de içtim. Nefes nefese kalmıştım. Kurak bir toprağa ne kadar su dökerseniz dökün, toprak yine kurak kalırdı. Ben de kurak bir topraktım.
“Uyanmışsın.” Ilgaz’ın sesi omzumun üzerinden geldi.
Meraklı gözlerle bana bakıyordu, iyi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu.
“İyiyim, sadece biraz kolum ağrıyor o kadar,” dedim.
“Birkaç güne ağrının da geçeceğini söyledi seni muayene eden şifacı. Dün gece fazla ağrın olmadı, ilk güne göre daha iyisin. Birazdan yaşlı şifacı kadın gelir zaten.”
“Kaç gündür uyuyorum?” diye sordum şaşkınlıkla.
Tam bana cevap vereceği sırada çadırın kapısı aralandı. İçeri yaşlı, elinde bastonlu bir kadın girdi. Çatlak sesiyle:
“Savaşçı kızımız uyanmış,” dedi.
Arkasından elinde tepsiyle genç bir kız girdi. Hafif bir tebessümle bana yaklaştı.
“Nasılsın? Ağrın var mı?” diye sordu.
Ilgaz, oturduğu koltuktan konuştu:
“Yarana yaşlı kadın baktı ama biraz aksi. Fakat Tuana her gün senin durumunu kontrol etti, seninle ilgilendi.”
“İyiyim, kolumda biraz ağrı var sadece,” dedim dudaklarıma yerleştirdiğim tebessümle.
Yaşlı kadın bastonunu havaya kaldırıp bir anda yaralı koluma vurdu.
“Aç kolunu da bir bakayım,” dedi.
Acı içinde yüzümü buruşturdum. Kolumdaki yanma hissiyle kolumu ovuşturmaya başladım.
“Ne yapıyorsun büyükanne!” diye çıkıştı Tuana. Elindeki tepsiyi yatağın ucuna bırakarak yanıma oturdu.
“İşim gücüm yok, her gün bu kızı mı kontrol edeceğim? İyileşsin bir an önce,” dedi yaşlı kadın.
“Misafirimize ayıp oluyor büyükanne,” dedi Tuana. Bana dönerek gözlerinde mahcubiyetle:
“Büyükannemin kusuruna bakma, o biraz aksidir,” dedi.
“Sorun değil,” dedim.
“Dur, yarana bakayım. Dün baktığımda çoğu kavuşmuştu,” dedi. Kolumu tutarak sargıyı özenle açtı. Yaram gerçekten de iyileşmişti. Isırık izleri kabuk bağlamıştı. Tuana tepsideki kremi yavaşça sürdü, tekrar sardı. Küçük krem şişesini bana uzattı:
“Birkaç gün daha kullan, iz kalmasın,” dedi.
Kafamla onaylayıp şişeyi aldım.
“Kaç gündür uyuyorum?” diye tekrar sordum.
“Üç gündür. Ama biz bir süre daha kendine gelemezsin diye düşünmüştük. Aldığın Limas darbesi çok şükür ki ölümcül değildi,” dedi. Uzun siyah saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırarak merakla yüzüme baktı.
“Nereye gidiyordun? Ve bir Limas’tan nasıl kurtulmayı başardın?” diye sordu.
Ne cevap vereceğimi düşünürken aklıma gelen ilk şeyi söyledim:
“Kukan köyüne gidiyordum. Orada bir tanıdığım var, onu görmek için yola çıkmıştım. Fakat bir Limas ile karşılaşmayı beklemiyordum.”
“Hoş geldin o zaman köyümüze,” dedi Tuana sevecen bir sesle.
Kukan köyüne varmıştık. Daha fazla zaman kaybetmeden anneannemin dediği kişiyi bulmam lazımdı.
“Kimi görmeye geldin?” diye sordu yaşlı kadın çatlak sesiyle.
“Yavuz Şahin,” dedim.
Kadın bir an durdu. Gözlerinden söylediğim isimden dolayı rahatsız olduğunu anladım.
“Biz öyle birini tanımıyoruz,” dedi sinirle. Arkasını dönüp çadırdan çıkarken:
“Çok oyalanma, daha çok işimiz var Tuana. Akşama büyük çadır kurulacak,” diyerek ayrıldı.
“Akşam kukla festivalimiz var. Her yıl düzenleriz, bir hafta sürer. Güzel oyunlar oynar, dans ederiz. Lütfen katıl,” dedi Tuana.
“Tamam, teşekkür ederim,” dedim.
Tuana çadırdan çıktıktan sonra tepsideki atıştırmalıkları yemeye başladım. Ilgaz’a dönüp soru soracaktım ki benden önce konuştu:
“Köylüler tamamen kukla festivali için hazırlık yapıyor. Bu festival onlar için çok özel. Ayrıca sen uyurken sokaklarda dolaştım, ama Yavuz adında kimseye rastlamadım. Bu geceki festivalde belki bulabiliriz.”
“Tamam olur,” dedim. Bir parça çöreği yedikten sonra:
“Sence de yaşlı kadına Yavuz ismini söyledikten sonraki yüz ifadesi garip değil miydi?” diye sordum.
Ilgaz ağır ağır kafasını salladı. Gözlerini kaldırıp bana baktı:
“Yavuz’u bulmamız kolay olmayacak gibi hissediyorum.”
“Kolay olacağını kim söyledi?” dedim. Göz kırparak tedirginliğini azaltmaya çalıştım.
“Benim göbek adım bela iken.”
Ilgaz kahkaha attı. İnsanların içini hoş eden bir ses tonu vardı. İçimden geçirdim: Bir insanın kahkahası nasıl böyle güzel olabilir ki?
Onun hakkında merak ettiğim çok şey vardı. Özellikle de neden bir Araf mezarına sıkışıp kaldığıydı. Araf mezarları, insanların bu dünya ile diğer dünya arasında sıkışıp kaldıkları; her iki dünyaya da bağlayan şeylerden kaynaklanırdı. Onu bu iki dünyaya bağlayan ve acı çekmesine neden olan şey neydi, bilmiyordum. Fakat bunu sorma cesaretini kendimde bulamıyordum. Onunla kısa süreli de olsa bir bağ oluşturmak istemiyordum. Nasıl olsa Araf’a geri dönecekti.
Bölüm etkileşimi
