3. bölüm · Ruhumun Kokusunu Duyuyor Musun?

1. Bölüm

Seher Han

Uzun bir vadiyi aştıktan sonra sonunda en sevdiğim yere, buzul gölüne gelmiştim. Burası, kimsenin bilmediği ormanın derinliklerinde bulunan küçük ve ıssız bir göldü. Yıllardır iksirlerim için buraya gelir ve çeşitli otlar toplardım. Huzur bir yere denseydi, işte tam da buraya huzur derdim.

Atımın dizginlerini yavaşça çekerek durdurdum. Hızlı bir şekilde atlayarak, eyerine taktığım çantadan bir havuç aldım ve kızıma uzattım.

“Aferin Leya, bunu hak ettin kızım.” diyerek havucu verdim. Küçük bir kişneme gösterisiyle mutluluğunu belli etti. Başını hafifçe okşadım. Havucu bitirdikten sonra çantamdaki küçük keseyi çıkardım.

“Sen biraz dinlen kızım.” dedim. Beni anlamış olacak ki kafasını salladı.

Suyun kenarına doğru indim. Ayakkabılarımı çıkarıp biraz rahatlamak bana iyi gelecekti. Ayağıma değen serin su, haftanın getirdiği bütün yorgunluğumu şimdiden almıştı.

Küçük torbamın ağzını açıp, bu güzel suyun yanında bulunan ve benim iksirlerimi hazırlamama yardımcı olan bitkileri toplamaya başladım. Minicik çiçekler, şifalı ellerimle birleşince birer iksir malzemesine dönüşeceklerdi. En sevdiğim yanı ise masum görünen ama aslında masum olmayan şeylerdi. Beni her zaman cezbetmeyi başarırlardı.

Atıma da öyle sahip olmuştum. Onu küçük bir köy pazarından almıştım. Dışarıdan bakan insanlar, bembeyaz ay gibi parlak ve masum görünümüne aldanırdı. Oysa o, masumluktan çok uzaktı. Mavi gözleriyle adeta alev saçabilirdi. Kar tanesine benzeyen görünümüyle herkes onu masum sanırdı. Ancak masum görünüşüne rağmen ruhu hiç de masum değildi; aksine kinci ve hırslı bir attı. O gün pazarda göz göze geldiğimizde o da beni tanımış, benim yanımda olmak istemişti. Bunu ruhunda görmüştüm. Onu almak istemiyormuş gibi küçük bir oyun oynamaya çalıştığımda ise beklediğimin aksine küstah bir karşılık vermişti. İşte o günden beri tek dostum Leya’ydı.

Topladığım otları küçük keseye koyup çantama yerleştirdim. Sudan uzaklaşıp ayakkabılarımı giydikten sonra atıma binerek eve gitmek için yola koyuldum.

Dar bir patika yoldan, ağaçların arasından geçerek sonunda evimin önüne gelmiştim. Leya’yı evin yanındaki küçük ahıra bağladıktan sonra, ahşabı solmaya yüz tutmuş kapıyı açıp içeri girdim. O an, beklenmedik misafirimle burun buruna geleceğimi bilmiyordum.

Salonun ortasına doğru yürüdüm, elimdeki çiçekleri masaya bıraktım. İçimde bir huzursuzluk vardı, ama bunu belli etmemeye çalıştım. “Yine ne var Maral, neden geldin?” dedim, sesim sert çıkmıştı.

Maral’ın cevabı beni şaşırtmadı ama içimde bir şeyleri kıpırdattı: “Aşk olsun abla, seni özlemiş olamaz mıyım?” dedi. Onun sesindeki incelme, aslında kendisinin de bu bahaneye inanmadığını gösteriyordu. Kaşımı kaldırıp ona baktım, o da hemen ekledi: “Tamam, tamam… Bu bana da saçma geldi.”

Sonra asıl meseleye geldi. “İki gün önceki konuyu okulda hocalarla konuştuk. Sonuç ise…” dedi, ama gözlerini benden kaçırıyordu. Parmaklarıyla oynarken sesindeki titrek kararlılığı duydum. “Abla, kabul etmelisin. Sen olmadan bu işin bir anlamı yok.”

Kalbim hızlandı. Çiçeklere bakarken içimde bir fırtına kopuyordu. Yıllardır sakladığım gücü yeniden kullanmak… Bu, geçmişin kapılarını aralamak demekti. İçimdeki seslerden biri beni durdurmaya çalışıyordu: “Hayır, yapma!” Ama diğer ses daha baskındı: “Adalet için, bir kez daha…”

Maral’ın gözlerindeki ısrar beni köşeye sıkıştırdı. “Biliyorum tehlikeli olduğunu. Ama senin gücün olmadan gerçeği öğrenemeyiz. Ablam, köydeki ölümler… onların sesi hâlâ duyulmayı bekliyor.”

Ellerim titredi. Ona sertçe baktım: “Maral… bunun tehlikesini biliyor musun?”

Ama o geri adım atmadı. “Eğer kabul etmezsen, her gün kapına gelir, seni rahatsız ederim. Seninle birlikte yapmazsam, bu yükü tek başıma taşıyamam.”

Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım. İçimdeki çatışma yüzüme yansıyordu. Sonunda gözlerimi açtım, bakışlarım sertleşti. “Peki… kabul ediyorum. Ama bu son kez olacak.”

Maral’ın yüzü bir anda aydınlandı. “Teşekkür ederim abla! Bir daha senden böyle bir şey istemeyeceğim.”

Onun sevincine karşılık vermedim. İçimden sadece fısıldadım: Keşke bu kadar kolay olsaydı…

Maral yine yapacağını yapmıştı. Ne zaman bir işe kalkışsa beni de peşinden sürüklemeye bayılırdı. Bu sefer de okulda yıllar önce yasaklanmış bir konuyu arşivden bulmuşlardı. Öğrenciler, bu gizemli dosyayı yeniden gündeme getirmek istemişti. Konu, köyümüzde neden öldükleri meçhul olan kişilerin ölümlerini araştırmak ve ölüm şekillerini raporlamaktı. Hocalar, Maral’ın ısrarı üzerine kabul etmişti; ancak bir şartları vardı: Eğer ben de kabul edersem, bu çalışmayı yapabilecekti. Maral yazıcıydı; yazıcı olduğu için son yazısını bu konu üzerine seçmişti.

Bilmediğim tek şey, kabul ettiğim teklifin ilerleyen günlerde canımı bu denli yakacağıydı.

Masadan ayrıldım. Topladığım çiçekleri özenle yapraklarından tek tek ayırarak havaya bıraktım. Zaman ağır ağır ilerledi. Sabırla sürdürdüğüm bu uğraş sonunda meyvesini verdi ve hepsi tamamlandı. Ardından çiçekleri ezerek özsularını çıkardım. Her biri farklı bir renge ve kokuya sahipti. Bu çeşitlilik bana ayrı bir heyecan verdi. Elde ettiğim birkaç tür suyu küçük şişelere doldurdum, ağızlarını mantar tıkaçlarla sıkıca kapattım. Şişelerin içinde saklı duran o damlalar, sanki doğanın gizli sırlarını taşıyan küçük hazineler gibiydi.

******

Sabahın erken saatlerinde evden çıktım. Leya’nın dizginlerini tutup dar patikadan, ağaçların gölgeleriyle örtülmüş yoldan köye indim. Yol boyunca kuş sesleri ve toprağın nemli kokusu bana eşlik ediyordu. Köye vardığımda okulun bahçesinden geçtim. Taş döşeli yolun kenarında açmış menekşeler ve sabah serinliğinde titreyen çiçekler vardı. Bahçede birkaç öğrenci sohbet ediyor, bazıları kitaplarını açmış ders çalışıyordu.

Atımı okulun kapısının yanındaki demir halkaya bağladım. Kapıdan içeri girdiğimde koridorun taş duvarları serinlik yayıyordu. Sevdiğim öğrencilerden Elif ve Murat beni görünce ayağa kalkıp selam verdiler. Onların gözlerindeki güven bana güç verdi.

Odama girdiğimde önce camları açtım. İçeri dolan sabah havası, odanın ağır kokusunu dağıttı. Raflarda eski kitaplar, masamda ise bu haftanın ders programları, savaş haritaları ve birkaç yazı defteri duruyordu. Haritaları tek tek açıp düzenledim, programda eksik kalan dersleri tamamladım. Elime aldığım eski tüy kalemi mürekkep şişesine batırdım. Ağır, keskin kokusu odanın havasına karışarak geçmişin gölgelerini çağırdı. Tüyün ucundan damlayan siyah mürekkep, defterimin sayfalarına işlenirken birkaç not düşmeye başladım.

Notlarımı aldıktan sonra defterlerimi ve haritalarımı koltuğumun altına sıkıştırıp odadan çıktım. Koridorda yürürken taş duvarların serinliği üzerime siniyor, ayak seslerim yankılanıyordu. Birkaç öğrenci beni gördü; heyecanla fısıldaşarak sınıfa doğru koştular. Onların telaşlı adımlarını izlerken dersin ağırlığını şimdiden hissettiklerini biliyordum.

Kapıyı açıp sınıfa girdiğimde içeride sessizlik hâkimdi. Tahta önünde durdum, defterlerimi masaya bıraktım. Sınıfın pencerelerinden süzülen ışık, toz zerreciklerini havada dans ettiriyordu. Elif en önde oturmuştu; gözlerinde merak ve hayranlık vardı. Murat ise defterini açmış, kalemini hazır tutuyordu. Onların bakışlarında hem disiplinimden doğan çekingenlik hem de bilgime duydukları güven okunuyordu.

Derin bir nefes aldım ve konuşmaya başladım: “Bugün savaş taktiklerinin en önemli yönlerinden bahsedeceğiz. Bir ordunun gücü yalnızca silahında değil, aklında ve düzenindedir.”

Tahtaya birkaç çizim yaptım; eski haritalardan aldığım örnekleri göstererek orduların nasıl konumlandığını anlattım. Mürekkep kokusu hâlâ parmaklarımda, tüy kalemin izleri zihnimdeydi. Sınıfta tahtanın önünde durup savaş taktiklerini anlatırken öğrencilerin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Elif en önde, gözlerinde merak parlıyordu; Murat ise defterine hızla notlar alıyordu. Çoğu benden yalnızca birkaç yaş küçüktü, bazıları ise neredeyse yaşıtım sayılırdı. Bu farkı her zaman hissediyordum. Genç bir öğretmen olarak aramızdaki mesafe hem dar hem de derindi.

Ve o an, içimden geçenleri kimse duymadı: Ben genç bir öğretmenim ama sıradan değilim. Yeteneklerim var, gizli tutuluyor. Bunu yalnızca ailem ve okulun hocaları biliyor. Aslında bu okula katılmamı çok istediler; hocalar ısrar etti, ailem de okur olduğu için destek verdi. Büyükannem ise en çok isteyen kişiydi. Bana hep, “Senin sesin geçmişin sırlarını duyacak kadar güçlü. Bu köyde adaletin yolu seninle açılacak,” derdi. Onun sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Bu yüzden buradayım. Öğrencilerime yalnızca savaş taktiklerini değil, gerçeğin kendisini anlatmak için.

Sınıfta yalnızca benim sesim yankılanıyordu. Her kelimem taş duvarlara çarpıp geri dönüyor, sessizliği daha da derinleştiriyordu. Onlara taktiklerin yalnızca savaş için değil, hayatın kendisi için de bir ders olduğunu hatırlattım. “Unutmayın,” dedim, “düşman bazen karşınızda değil, içinizdeki korkudadır. Onu yenmek en büyük zaferdir.”

O an sınıfta bir ağırlık çöktü. Öğrenciler nefeslerini tutmuş gibiydi. Ben ise onların gözlerinde geleceğin savaşçılarını değil; adaletin peşinden koşacak gençleri görüyordum.

Ders bitiminde öğretmenler odasına uğradım. İçeride tarih hocası Selim, felsefe hocası Nihan ve eski savaş derslerini veren Cem oturuyordu. Oda genişti; duvarlarda haritalar, raflarda kitaplar ve köşede eski bir şömine vardı.

Selim bana dönerek, “Vera, Maral’ın seçtiği bu ders… yasaklı bir konuyu yeniden gündeme getiriyor. İlk başta karşı çıktık. Ama ölümlerin nedenini bilmek, adaleti sağlamak için senin gücün gerekli,” dedi.

Nihan ise gözlerini kısarak, “Çoklu ölümler… köyün hafızasında bir yara. Eğer sen onların nasıl öldüğünü ortaya çıkarırsan, biz de gerçeği gün yüzüne çıkarabiliriz,” diye ekledi.

Cem ise masaya yaslanıp, “Başta istemedik çünkü tehlikeli. Ama şimdi görüyoruz ki bu araştırma sadece bir ders değil. Adaletin kendisi olabilir,” dedi.

Onların sözleri beni düşündürdü. Sessizlik içinde başımı salladım. “Biliyorum,” dedim. “Benim gücüm ölülerin nasıl öldüğünü görmemi sağlar. Eğer bu köyde adalet sağlanacaksa, bunu yapmak zorundayım.”

Odadan çıktığımda Maral kapıda hazır bekliyordu. Birlikte mezarlığa doğru yola koyulduk. Yol boyunca Maral heyecanını gizleyemedi.

Maral bana dönüp heyecanla, “Ablam, seni böyle bir işe kalkışırken görmek beni inanılmaz mutlu ediyor,” dedi.

Onun gözlerindeki parıltıyı gördüğümde içimden geçenleri kimse duymadı: Maral beni ilk defa böyle bir şey yaparken görecekti. Yıllardır bu gücü kullanmamıştım; zaman beni uzaklaştırmış, hayat ise başka yollar seçmeye zorlamıştı. Ama bazen kaçtığımız şeyler dönüp bizi bulur. Ne kadar saklamaya çalışsak da kader bizi yeniden aynı noktaya getirir.

Yıllar geçmişti. İçimdeki ses bana fısıldıyordu: Yapabilirsin. Bu kez korkma. Kendimi telkin ettim, derin bir nefes aldım. Hayat, kaçtığımız şeyleri yeniden önümüze koyar; bizden kaçmamızı değil, yüzleşmemizi ister. Ve ben artık yüzleşmeye hazırdım.

Dar patikadan geçip mezarlığa vardığımızda atlarımızdan indik. Demir kapı, yılların pasıyla gıcırdayarak açıldı. İçeri adım attığımız anda hava ağırlaştı. Sessizlik, rüzgârın hışırtısı ve eski taşların arasında dolaşan gölgeler bizi karşıladı. Yol boyunca ayaklarımızın altında kırılan kuru dallar, mezarlığın derin sessizliğini daha da belirgin kılıyordu.

Yan yana yürüyerek ilerledik. Taşların üzerindeki yosunlar zamanın dokusunu saklıyordu; bazı mezar taşlarında silinmiş semboller ve unutulmuş isimler vardı. Rüzgâr uğuldarken sanki geçmişin fısıltıları kulaklarımıza değiyordu. Maral’ın gözleri heyecanla parlıyor, benim adımlarım ise ağırlaşıyordu. Her adımda içimde bir ses yankılanıyordu: Yıllardır bu gücü kullanmadım… ama şimdi, kaçtığım şey beni yeniden buldu.

Aradığımız mezarın önüne geldiğimizde taşın üzerindeki yazılar neredeyse silinmişti. Çatlakların arasından sızan gölgeler sanki bize doğru uzanıyordu. Derin bir nefes aldım, kalbim göğsümde ağırlık yapmaya başlamıştı.

“Buradan başlayacağız. Hazır mısın Maral?” diye sordum.

Maral’ın gözleri kararlı bir şekilde parladı. “Hazırım. Bu kez yazacağım şey sadece kelimeler olmayacak… gerçeğin kendisi olacak,” dedi. Gururla bakıyordu gözleri.

Mezarın başına geldiğimizde fark ettim ki mezarlığın içi bizim için önceden açılmıştı. Bu işi Cem yapmış olmalıydı; belli ki hazırlıkları önceden yaptırmıştı. Bugünlük yalnızca iki mezar açılmıştı. Bir günde daha fazlasını yapamazdım; yıllardır bu gücü kullanmadığım için bedenim ve zihnim böylesine ağır bir yükü kaldıramazdı.

Mezarın kenarına eğildim. Çatlak taşların arasından sızan nemli kokular burnuma doldu. İçeri uzanıp kemik parçalarından birine dokunduğumda parmaklarımda soğuk bir ürperti hissettim. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. O anda burnuma dolan is kokusu zihnimde kapılar açtı. Parça parça anılar akmaya başladı.