9. bölüm · RUHU RÜCU
9| KAOS KRALİÇESİ
•Yanlışa alışmak sonumuzu getirdi. Eğilmiş boyunlarımızı alan cellatlar, içimizdeki tüm güzellikleri katledip, rüyalarımızı kabuslarla değiştirdi. Şehirlerimizi yakıp, dünyamızı cehenneme çevirdi.•
Arvın odadan çıktıktan sonra ne yapacağımı bilmeyerek volta atmaya başlamıştım. Nasıl olmuştu da haftalardır aradığım defter onda çıkmıştı, bunu çözemiyordum. Belki de ben Valerion'a gelirken defter eski sahibine geri dönmüştü.
Sonuçta o defteri benden önce kullanan kişi oydu. Öyle değil mi?
Peki Arvın kader kitabından ne istemişti? Ve bedel olarak ne ödemişti? Benim dünyamda ölmüş olması aklımı kurcalıyordu. Belki de dünyama gelmek için o kitabı kullanmış ve sonunda ölmüştü. Demek ki ben de bedel olarak bu dünyada ölmeyi göze almış olabilirdim bilmeden.
Peki o zaman biz nasıl birlikte olacaktık ki?
Bu imkânsız olurdu. Her şey çok karışıktı ve ben daha fazla kafa yoramıyordum. Aslında İza ve Sarun'u bulup konuşmam gerekiyordu. Daha bilmediğim çok şey olduğuna emindim.
Ah evet, İza... İza'nın bana ihtiyacı vardı. Arvın kafamı allak bullak ettiği için onu tamamen unutmuştum.
Hay aksi!
Yıldırım hızıyla odadan çıktığımda Artus yine kapımda bekliyordu. Bu adam robotlara bile taş çıkarır bir iş aşkına sahipti. "İza nerede?" diye sordum merakla. Ay kızıllaşmaya başlamıştı; bu da gün doğumunun gerçekleşmek üzere olduğu anlamına gelirdi. İza'nın idamı söz konusuydu ve Artus hâlâ kapıda beni mi bekliyordu?
"Zindanda efendim," dedi sert sesi. "Birazdan idam edilecek."
"Ve sen hâlâ benim kapımda bekliyorsun?" diye sordum şaşkınlıkla. "Ablanı ölüme götüren kadının kapısında?"
"Bu onun emri," dedi; ifadesiz yüzünden bana kızgın olduğunu anlamamak imkânsızdı.
"Öyleyse acele edelim ki bu son emri olmasın," dedim ve hızla zindana doğru neredeyse koşar adımlarla ilerlemeye başladık. Kandillerle aydınlatılmış uzun koridorda ilerleyip yerin tam beş kat altına kadar dik merdivenlerden indik. Sonunda parmaklıklarla kaplı alana geldiğimizde zindanın ürkütücülüğü ile kanım donmuştu.
Hücrelerde yıllardır kalan insanlar kir pas içerisinde bize merakla bakıyordu.
"Prenses, bizi kurtarın!"
"Bize merhamet edin!" diye bağıranlar arasında İza'yı bulmaya çalışmak pek kolay değildi.
"Onlar Güneylilere merhamet etmez!" dedi içlerinden biri tükürürcesine. "Onlar ancak bize zulmederler!" Kin dolu sesi kalenin ıssız zindanlarında yankı buldu. Onları umursamamaya çalışarak hızla ilerlemeye devam ettim; ta ki parmaklıklardan çıkan bir kol tarafından çekilinceye kadar.
Zindanda gördüğüm yüzle gözlerim şaşkınlıkla aralandı. Karşımdaki yaşlı kadının kırışık hatlarında gezinen bakışlarım beynimin bana oyun oynamadığına emin olmuştu. "İza burada değil," diye fısıldayan cızırtılı sesi kulaklarımda yankılanırken cadının burada ne aradığını düşünüyordum. Belki de sadece bana yardım etmek için gelmişti.
Ona kılıç çeken Artus'a karşı "Lütfen merhamet edin prenses!" diye yere kapanarak yalvarmaya başlamıştı. Sanırım kim olduğu anlaşılsın istemiyordu.
Artus'a durması için işaret yapıp hızla yere çöktüm. Zindanın tozu genzime dolarken "Nerede?" diye sordum aceleyle. Bir an önce yetişmezsek her şey için çok geç olabilirdi. "Doğu kapısında," dedi etrafı kolaçan edip sessizce.
"Acele et! O can veriyor."
Onu ve Artus'u umursamadan zindanın çıkışına doğru koştum. Hızla bana yetişen Artus neler olduğunu anlamaya çalışıyordu ama buna vaktimiz yoktu. "Artus, bizi hemen Doğu kapısına götürmelisin!" diye bağırdım. "Güçlerini kullan!" Her şey için çok geç olmadan orada olmalıydık. İza benim yüzümden ölemezdi. Artus hızla emrimi yerine getirdiğinde bir portal açıp bizi söylediğim yere ışınlamıştı.
Büyük kalabalığın içine dalıp hızla kapıya doğru koşmaya başladım. Kapının önündeki herkes kapıda asılı bedenin son çırpınışlarına korkuyla bakıyordu. Zaman yoktu. Hızla yanımdaki askerlerden birinin belinde takılı olan hançeri alıp ipe doğru fırlattım.
Hançerin keskin ucu ipi zedelerken hasar almış halat saniyeler içerisinde kopmuştu. Havada süzülen bedeni Artus güçlerini kullanarak yakaladığında hızla onlara doğru koştum ama her şey için çok geç kalmıştık. İza'nın bedeni artık kıpırdamıyordu.
Artus'un acı dolu feryadı kaleyi sarsarken beni taşıyamayan dizlerimin üzerine çöktüm. Geç kalmıştım. Keşke ona zamanında yetişebilseydim. Keşke zamanı geri alabilseydim ve o hayatta olsaydı!
Tam da bunu aklımdan geçirdiğim anda birden her şey geriye doğru hareket etmeye başladı. Zaman geriye aktı ve Arvın'ın odadan çıktığı o anda buldum birden kendimi. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereydim. Bu nasıl oldu hiçbir fikrim yoktu ama eğer gerçekse İza'yı kurtarabilirdim. İza hâlâ hayatta olabilirdi. Onu kurtarmak istediğim için mi zaman geri sarmıştı? Belki de Aliz'in bilmediği güçleri bana geçmişti. Cadı bundan bahsetmişti ama ben olmasına zerre ihtimal vermemiştim.
Bunun gerçek olup olmadığını anlamak için kendimi çimdiklediğimde canım acımıştı. Yani her şey gerçekti. Şu an bunu nasıl yaptığımı tam bilmesem de zamanı geri almayı başarmıştım.
Şimdi bunları düşünmeyi bırakmalıydım. Zaman aleyhimize işliyordu.
Tam odadan çıkmak üzereydim ki duvarda asılı ihtişamlı yay ve oklar gözüme takıldı. Yay altından yapılmaydı ve etrafı değerli taşlarla süslenmişti. Bir kraliyet mirası olduğu açıktı. Bunlar Arvın için çok kıymetli olmalıydı. Muhtemelen bunun için bana kızacaktı ama yine de onları yanıma aldım. Onlara ihtiyacım olacaktı.
Kafamı kurcalayan her şeyi düşünmeyi sonraya bırakıp hızla harekete geçtim. İza'ya yetişmeliydim. Artus kapıda bekliyordu. Bu defa zindanla filan vakit kaybetmemeliydik. "Hemen Doğu kapısına ışınla bizi!" dedim sertçe. "Acele et!"
Artus nedenini anlamasa da sorgulamadan emrimi yerine getirip bir portal açtı. Beyaz ışığın içinden geçtiğimde Doğu kapısındaydım. Az önceki kadar yoğun bir askerî kalabalık yoktu ama yine de birçok asker buradaydı. Hızlı adımlarla onlara yaklaşıp aralarına daldım. İza yerde diz çökmüş halde bekliyordu. Yanındaki askerler tarafından yere eğilmek zorunda bırakılıyordu. Üzerindeki normal kıyafetlerin yerine tüm mahkûmların giydiği gibi sade beyaz elbiseler vardı.
Başlarındaki Bayan Venda tüm acımasızlığıyla konuştu: "Şimdi kim için çalıştığını söyle seni serbest bırakalım!" İza'ya resmen hain gibi davranıyorlardı. Doğu kapısında pek kimse olmadığından rahat tavırlarla onu sorguluyorlardı.
"Size onun masum olduğunu daha kaç kez söylemeliyim?" Sakin sesim ortama yıldırım gibi düşmüştü.
Birçok asker hızla beni selamlamak için eğilirken Meri ve annesi Bayan Venda bunu umursamadan dik bir şekilde bakmaya devam ettiler suratıma. Belli ki yanlarındaki askerlere güveniyorlardı. Benim güvenebileceğim tek sadık askerimse hemen ardımda elinde kılıçla işaretimi bekleyen Artus'tan başkası değildi. Muhtemelen üç yüz civarı askere karşı tek askerim vardı.
Sayı eşitliği muazzamdı!
Bunu umursamadım çünkü ben bu kalenin prensesiydim ve onların asıl sadakati bana olmalıydı. Yani en azından şimdilik öyleymiş gibi görünmeliydiler. Askerlerin ve Voren ailesinin gerçek yüzlerini bu kadar çabuk göstermeyeceğine emindim. Onların amacı beni ortadan kaldırmaktan çok daha büyüktü. Ventoza Krallığı'nı öyle ya da böyle ele geçirmek istiyorlardı. Bunun için prensi de kralı da kullanmaya hazırlardı.
"Askerler!" dedim sert ve net bir şekilde. "Onu bırakın hemen!"
"Ama majeste—"
"Prens bu konuda kararı bana bıraktı. Hizmetçi benim hizmetçim. Cezasını da ben vereceğim!" dediğimde askerler hâlâ tepkisizce duruyorlar ve Bayan Venda'nın gözlerinin içine bakıyorlardı.
"Bunu yapamayız!" dedi en öndeki asker. Gözleri fazla keskin bakıyordu. Bana saldırmaya hazır gibiydi. Bileğinin iç kısmında parlayan hançeri emir aldığı takdirde bana doğru fırlatacağını sezimleyebiliyordum. Sonuçta onlar üç yüz kişiydi ve bizi öldürüp cesetlerimizi saklamaları ne kadar zor olabilirdi ki?
Bu yüzden onlardan önce harekete geçip kolay lokma olmadığımı göstermeliydim. Elimdeki yayı gerip oku en öndeki o askere doğrulttuğumda ona kaçması için fırsat vermeden sertçe çektim. Ok askerin alnını delip geçerken adam geriye doğru sendeledi. İri bedeni büyük bir sarsıntının ardından gürültüyle yere çakılmıştı. Ortamdaki herkes buz kesmişti. Kimse benden böyle bir hamle beklemiyordu.
"Duymakla veya algılamakla ilgili problemleriniz varsa hemen ortadan kaldırabilirim," dedim net bir şekilde. Onları alenen tehdit ediyordum. "Başka kim tam olarak anlayamadı beni?" diye sorarken bu defa okun ucunu Bayan Venda'ya çevirmiştim. Bu bir otorite savaşıydı. Ya ezilmeye göz yumacaktım ya da ben onlardan önce davranacaktım. Saray entrikalarına yabancı olabilirdim ama insan psikolojisine hâkimdim.
Venda'nın öfkeli bakışları elimdeki ihtişamlı yaya değdiğinde gözleri şaşkınlıkla aralandı. Onu henüz fark ediyormuş gibiydi. Acaba bu yayın bilmediğim bir hikâyesi mi vardı? Bakışları uzun bir müddet ellerime takıldı ve sertçe yutkundu. Korktuğu açıktı ama neyden korktuğu konusunda emin değildim. O askeri öldürmemden bu kadar etkileneceğini zannetmiyordum.
Bayan Venda hızla kendini toparladı. O akıllı bir kadındı. Bu yüzden yanındaki askerlere, "Prensesi duymadınız mı sizi cahiller!" diye kükredi. Bu açık bir uyarıydı. "Kendinizi açık etmeyin" uyarısı. Uyuyan yılanı uyandırmak istemiyorlardı. Ayrıca canından endişe ediyor olabilirdi. O askeri öldürürken tereddüt etmediğimi görmüştü. Onlara zerre güvenim yoktu, o yüzden şu askerî eğitim işine hız vermeliydim.
"Peki efendim," diyen askerler hızla İza'yı çözüp serbest bıraktı.
"Ona ne ceza vereceğinizi gerçekten merak ettim majesteleri," diyen Meri'nin sinsi bakışları üzerimde alayla gezindi. Annesinin aksine o hiç de korkmuş görünmüyordu.
"Seni görevinden azlediyorum. Artık benim hizmetçim değilsin," dedim İza'ya bakarak. Evet, böyle bir karar almıştım çünkü bir hizmetçi gibi daha fazla aşağılanıp hor görülmesini istemiyordum.
"Yani onu kaleden sürgün mü ediyorsunuz?" diye soran Meri şaşkın görünüyordu ama gözlerinde şeytani parıltılar da vardı. İstediğini aldığını ve İza'yı benden uzaklaştırabildiğini sanıyordu.
Yanılıyordu...
"Hayır, onu sürgün etmiyorum ama kendisine yeni bir oda ayarlanmasını istiyorum. Hemen en yakınımdaki misafir odalarından biri İza için ayarlanacak. Kendisi artık hizmetçim değil, en yakın dostum olarak kalacak kalede," dedikten sonra hiçbirinin cevabını beklemeden kaleye doğru yürümeye başladım.
Doğru olanı yapmıştım. En başından beri yapmam gereken buydu. İza bir köle değildi ve öyle muamele görmeyecekti artık. Şimdi kitap işine odaklanmalıydım. Arvın'ın okuduğu her satır ömrümden silinirken bir an önce o kitabı bulmalı ve saklamalıydım. Başka çarem yoktu.
***
Kitap yine sır olmuştu. Arvın her nereye sakladıysa onu bulamıyordum. Artık anlamıştım; o kitap bana burada beladan başka bir şey değildi. İza toparlanıp emrim üzere güzel bir odaya yerleştirilmişti. Artus'a da onun hemen yanındaki odayı vermiştim.
Şimdi ise az önce kullandığım altın oku büyük bir titizlikle eski haline getirmeye çalışıyordum. Onu Arvın'dan izinsiz kullanmıştım ve çok kıymetli olduğu belliydi. Eğer bir de babasından filan yadigârsa onunla askerlerinden birinin beynini patlattığımı kesinlikle öğrenmemeliydi.
Bu düşünceyle midem daha da bulandı. Artık bir hizmetçim olmadığı için eskisi gibi kendi işlerimi kendim hallediyordum. Ah, sevmediğiniz birinin beyin kalıntılarını yakından görmek pek de hoş bir şey değildi. Yüzümü buruşturmamak elde değildi. Yaşadığım yüzyılın benim için en doğru yüzyıl olduğunu bir kez daha anlamıştım. En azından sıktığımız kurşunları geri toplayıp temizlemek zorunda kalmıyorduk.
Ok ile işim bittiğinde dikkatle yerine astım. Arvın gelmeden halletmiş olmak rahat bir nefes almamı sağlamıştı. Kitaplığa son kez göz gezdirip bıkkın bir nefes vererek geçip geniş koltuğa bıraktım kendimi. İza karşımda oturmuş tuhaf bir şekilde bana bakıyordu.
"Sana inanamıyorum."
"Sesinin çıktığını görmek güzel," dedim alayla. Benimle senli benli konuşması daha iyi hissettiriyordu.
"Artık hizmetçin değilim ya!" dedi sitemle. "Bir arkadaş gibi konuşuyorum işte seninle."
"Bunu en başından yapmalıydım ama sevgilin için bana ihanet etmeni bekliyormuşum meğer!" dedim gülerek. Sarun ve İza meselesini bir türlü aklım almıyordu.
"Bunu senin için yaptığımı biliyorsun," dedi öfkeyle solurken. "Ayrıca Sarun benim sevgilim değil!"
"Yüce Sarun'dan sadece Sarun'a geçtiğine göre samimiyeti bayağı ilerletmişsiniz belli ki," dedim ona gözlerimi kısarak kuşkuyla bakarken.
"Hiçbir şey düşündüğün gibi değil," dedi sıkıntıyla solurken. Derin bir nefes aldı. Bir şeyler anlatmaya odaklanıyordu ama söyleyeceği her neyse, onun için bundan bahsetmek zor gibi görünüyordu.
"O benim... abim," dedi. İçine kaçmış gibi bir fısıltıya dönmüştü sesi. "Yıllar önce kaybettiğim abim."
İza'nın ne söylediğini idrak etmekte zorlanıyordum. Resmen bir akıl tutulması yaşıyordum. Abim dediği kişi Sarun muydu yani? Sarun onun yıllar önce kaybettiği abisi miydi? Nasıl hayatta kalmıştı ki? Peki ya ailesi; onlar yaşıyor muydu?
"Abin," dedim en sonunda bir tepki vermeyi başararak. "Sarun senin abin mi?"
"Kafa karıştırıcı olduğunu biliyorum," dedi sakin bir sesle. "Ben bile hâlâ şaşırıyorum. O felaketten sağ çıkamadığını zannetmiştim. Ama o yaşıyormuş."
"Artus biliyor mu peki?"
"Hayır, onun hiçbir şeyden haberi yok. Ben de zaten yeni öğrendim. Bu düşünceyi sindirmeden ve emin olmadan onunla konuşamazdım."
"Nasıl emin olabilirsin ki?" dedim heyecanla.
Burada DNA testi yoktu.
"Kollarımızdaki mühürle," dedi sakince. Bir şeyler anlamamı bekliyordu ama hiçbir şey anlamıyordum. Bu şekilde anlayamayacağımı fark etmiş olmalı ki üzerindeki sarı elbisenin kolunu yukarı doğru sıyırdı. Kol modeli fazlasıyla geniş bir elbise olduğu için bu pek de zor olmamıştı.
Neredeyse omzuna yakın bir yerde duran dövmeyi gösterdi. Bir tür mistik semboller ve işaretlerden oluşan mühür, aynı bir dövme gibi duruyordu; tek fark, onun mührü beyaz bir ışıkla parlıyordu.
"Burada doğan her çocuk, doğduğu ailenin mührü ile mühürlü doğar. Bu anne karnındayken olan bir şey; sonradan yapılan bir şey değil. Bu sayede kimse eşini aldatamaz ve soy korunmuş olur," dedi büyük bir sakinlikle. Anlamam için tane tane anlatıyordu yine. Şu hafıza kaybı yalanı İza üzerinde çok işime yaramıştı.
Rahat bir nefes aldım. Artık dövmemi ölümüne saklamama gerek kalmamıştı. Onu gören biri mühür olduğunu sanırdı. Tek sorun; olur da yanlışlıkla Kael veya Vigo görürse benim ailelerinden biri olmadığımı anlayabilirlerdi. Ya da Aliz'in annesinin Vigo'yu boynuzladığını sanarlardı. Aile içi kaos yaşatmak istemezdim. Özellikle ölmüş birinin ardından.
"Kadınlarda omuz ve kol arasındaki noktada olan mühür, erkeklerde ensesinde veya sırtına yakın yerdedir. Ben Sarun'un mührünü gördüm. Ona kolumdaki mührü gösterip kim olduğunu sorduğunda abim olduğunu anladım. Yıllar önce onu veliaht prens Leon kurtarmış ve Afsur kalesine getirmiş. O günden sonra sürekli bizi aramış ama birbirimizi ancak şimdi bulabildik," dedi hüzünle iç çekerken. Ağlarken hep başka tarafa bakardı İza. Gözyaşlarını saklardı. Ona artık daha fazla dikkat etmem gerekiyordu. İki kez benim yüzümden ölümünü izlemiştim ve bunun gerçek olmaması için elimden geleni yapmalıydım. Ailesine yeni kavuşmuşken benim yüzümden tehlikede olmamalıydı.
"O gereksiz şifacı abin neden kurtarmadı seni!" diye cırladığımda gözyaşlarının yerini hafif bir gülümseme aldı.
"O iyi bir şifacıdır," dedi gülümseyerek. "Ayrıca senin acımasız kocan ona uzun bir görev verdiği için aceleyle kaleden ayrılmak zorunda kalmıştı. Zindana atıldığımdan bile haberi yok. Aramızdaki sürtüşmenin buralara varacağını tahmin etmedi sanırım."
"Zindan emrini veren ben değildim. Tıpkı infaz emrini vereninde ben olmadığım gibi. O an duyduğum şeylerin gerçekliğini sorgulamakla ve sindirmeye çalışmakla meşguldüm çünkü." Sözlerim üzerine ifadesi birden değişti. Yüzünde kara bulutlar gezinirken gelip destek olmak ister gibi ellerimi tuttu. Gözlerinde nedenini anlayamadığım derin bir acı, belki de acıma vardı. Bana hüzünle bakıp kelimelerini seçerek konuştu.
"Senin için her şeyin ne kadar zor olduğunu biliyorum," dedi acı çeker gibi. "Demek bu yüzden onu görmeye gitmiştin." Kimden bahsettiğini bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı ki o da bu sözlerin muhatabının kesinlikle ben olmadığımdı. Aliz için konuşuyordu o. "Sen her şeyi unutmak isterken şimdi o..." dediğinde sertçe yutkundu. Gözleri karnıma değdiğinde içim bir tuhaf olmuştu. Bebeğimi herkesten korumak istercesine ellerim benden bağımsız karnıma sarıldı.
"Onu... istemezsen," dedi İza. Söylemeye çalıştığı şey belli ki onu da çok zorluyordu. "İstemezsen doğurma Aliz. Sana o pisliği ve yaşattıklarını hatırlatacak hiçbir şeye katlanmak zorunda değilsin. Ondan kurtulabilirsin. Senin için özel bir çay yaptırırım Sarun'a."
"Reyn yanlış bir şey mi yaptı?" diye sordum aniden. Aklıma gelen tek düşünce buydu. "Neden ondan bu kadar nefretle bahsediyorsun?"
Sorduğum soruyla ifadesi aniden değişti. "Reyn mi?" dedi şaşkınlıkla. Yüzüme tuhaf bir şekilde bakarken her ne olduysa hızla ifadesini toparladı. Benden bir şeyler saklamaya çalıştığı açıktı. Aliz'in geçmişi hakkında konuşmadıklarımız vardı, öyle değil mi?
"Reyn değilse kim?" diye sordum sertçe. "Bebeğin babasının kim olduğunu düşünüyorsun İza?"
"Hâlâ hatırlamıyorsun Aliz," dedi acıyla. "Belki de unutmak sana tanrının bir lütfudur. Lütfen hatırlamaya çalışma. Hatırladıkların sana sadece daha fazla acı verecek." Yalvarır gibiydi sesi. Aliz için endişelendiğini ve onu korumak istediğini biliyordum ama Aliz'in geçmişini bilmeden nasıl devam edecektim ki?
Aliz hakkında bilmediğim çok fazla şey vardı ve bunların hayati konular olduğu açıktı. Bu yüzden geri durmadım çünkü bu bilinmezlik beni delirtiyordu.
"Bilmeye hakkım var!" dedim öfkeyle. "Aliz'e..." Gözlerimi kapayıp açtım, sakinleşmeliydim. Aliz olarak bilinirken kendimden Aliz diye bahsetmek aptallıktı. Derin bir nefes aldım ve İza'nın gözlerinin içine bakarak devam ettim: "Bana kim ne yaptı da bunu saklıyorsun? Ne yaşadım ben? Neden bebekten bile nefret ettiğimi düşünüyorsun İza? Ben... onu seviyorum."
"Yine de ondan kurtulmak zorunda kalabilirsin."
"Neden?" dedim üzerine yürürken. "Neden minicik bir bebekten kurtulmak zorunda kalayım ki?"
"Çünkü o..." demişti ki son anda sustu. Kendini tutuyor gibiydi. Dilinin ucuna kadar gelen şeyi söylemekten vazgeçti. "Boş ver," dedi sadece. "Sanırım saçmaladım. Bugün yaşadıklarım beni çok yıprattı Aliz. Dinlenmeliyim," deyip kaçarcasına odadan çıktı. Resmen benden kaçmıştı. Sakladığı her neyse çok önemli olduğu açıktı. Ama bu kadar kolay pes etmeyecektim. Söylemediği şeylerin üzerine giderek öğrenmeliydim. Bence bu konu hayati önem taşıyordu.
"Bana her şeyi söylemeden böylece çekip gidemezsin!" dedim ve peşinden gitmeye koyuldum. "İza, hemen buraya gel. Bu bir emirdir!"
"Emirlerin umurumda bile değil. Artık hizmetçin değilim," diyen sesi koridorda yankılandı.
Muhtemelen odasına ulaşmıştı. Kapı kapandı ve tok sesi dar koridorda yankılandı. Bu benim için engel değildi. Gerekirse o kapıyı kıracak ve istediğim cevapları alacaktım. "Beni böyle merakta bırakmak neymiş, hesabını vereceksin!" diye öfkeyle solurken koridorun sonundaki köşeyi dönmek üzereydim ki sert bir duvara çarpmamla iki adım geriledim.
"Önüne baksana!" dedim acıyla yüzümü buruştururken. Bu duvarın iki bacağı vardı; yani aslında bir duvara değil, duvar kadar sert bir adama çarpmıştım. "Burnumu kırdın be hayvan herif!" İki elim de burnuma giderken acıyla inledim.
"Tanrım, estetik mi yaptırmak zorunda kalacağım?"
Kendi kendime söyleniyordum ki hafif çıkan öksürük sesiyle az önce acıyla yumduğum gözlerimi açtım. Bana kızgınlıkla bakan duvarın Arvın olduğunu anlamak epeyi zamanımı almıştı.
Arvın, üzerinde bir savaşçıya yakışacak kadar ağır ve ihtişamlı bir zırh ve ardında elli kadar adamıyla koridordaydı ve ben ona çarpıp askerlerinin yanında "hayvan herif" demiştim.
Sanırım sıradaki idam sehpası benim için kurulacak.
Arvın'ın sert bakışlarının getirdiği kasırga havasını, yanındaki zırhlı adamın kahkahaları yırtmıştı. Orta yaşlı ve keskin yüzlü biriydi. O her kimse, üzerindeki zırh Arvın'ınki kadar ihtişamlıydı. Aklıma gelen seçenekle gözlerim kocaman oldu. O Ventoza kralı, acımasız Ghoni olabilir miydi? Arvın'ın yanında bu kadar rahat takıldığına göre bu yüksek bir ihtimaldi.
"Karımın kusuruna bakmayın Bakan Hors; ani teşrifinizden kimsenin olmadığı gibi onun da haberi yoktu."
"Afsur kalesinin disiplinine hemen alışmasını beklemek aptallık olur prensim. Kuzeylilerin ne kadar özgür ruhlu olduklarını bilmeyen yoktur. Karınız ülkesini iyi temsil ediyor," dedi adam gülümseyerek ama bu sıradan bir gülümsemeye göre fazla sinsiydi. İyi niyetli olmadığı her halinden belliydi ve az önce kuzeylilerin özgür ruhlu olduğunu söylerken geldiğim yeri mi küçümsemişti o?
"Kendimi tanıtmama izin verin leydim; ben Savaş Bakanı Zarek Hors. Veliaht prensesimizi selamlarım."
"Affedersiniz Bay Hors; bu kalenin koridorlarında her gün bir bakanla karşılaşmadığım için şaşkınlığımı mazur görün," dedim sahte bir gülümsemeyle. "Ve evet, kuzeyliler özgür ruhludur fakat bu, disiplinlerinin önüne geçmez. Kuzeyde sürpriz ziyaretler olmaz mesela; her şey çok önceden planlanır ve bu planlar doğrultusunda hareket edilir. Huzura çıkacak olan bakan dahi olsa hanedandan müsaade istemek zorundadır. Siz de ülkenizi iyi temsil ediyorsunuz Bakan Hors," derken yüzümdeki gülümseme hiç solmamıştı. Sözlerimin aksine dünyanın en güzel şeyinden bahseder gibi gülümsüyordum. Siyaset bunu gerektirirdi.
"Kral hazretlerinin emriyle geldiğim için size haber verecek fırsatım olmadı prenses hazretleri, lütfen kabalığımı bu defaya mahsus mazur görün," derken en az benimki kadar sahte bir tebessüm vardı yüzünde. İğrenç bir ifadeyle bakan gözleri beni baştan ayağa süzüyordu. Özellikle elbisemin dekoltesinde oyalanan bakışları aşırı rahatsız hissettirmişti. Dünyada olsak kafasını patlatırdım ama burada soğukkanlı davranmak zorundaydım.
"Kral hazretleri sizi bu kadar acil gönderdiğine göre önemli bir mesele olmalı," dedim nabızlarını yoklayarak. Bilgi almak istiyordum ama Arvın'ın bana bunu vermeyeceği tavırlarından gayet açıktı. Arvın aniden önüme geçip bedeniyle beni kapattı. Yumruk olan ellerine baktığımda tam olarak neye sinirlendiğini anlayamamıştım ama adamı bir an önce benden uzak bir yere götürmeye çalıştığı açıktı.
"Bunlar burada konuşulacak konular değil. Toplantı salonuna geçelim," diye öfkeyle konuşması bunu doğruladı. Aman ne güzel, ben de çok hevesliyim sanki onları dinlemeye. Yani belki birazcık...
Off, keşke bir koşu dünyaya gidip dinleme cihazı alıp gelebilseydim. Çok işime yarardı.
"Sıkıcı toplantıların ilginizi çekeceğini pek sanmıyorum ama daha sonrasında sizinle uzun uzun sohbet etmek isterim leydim," derken iğrenç bir ifade vardı yine gözlerinde. Sapık mıydı be bu adam! Sanki gözleriyle beni yiyip bitirecekmiş gibi bakıyordu. Eğilip beni selamlayan adama yalandan gülümsedim ve tabii ki cevap vermedim; onunla ne konuşacağım ben!
Adi herifler bilerek beni dışarıda bırakmışlardı. Sıkıntıyla soluyup koridorda ilerlerken beni bir gölge gibi takip eden Artus'a kaydı bakışlarım. Dudaklarım sinsi bir tebessümle kıvrılırken artık şu kale içi istihbarat ağımı kurmam gerektiğinin farkına vardım. Artus'la şimdi uzun bir geziye çıkacaktık. Tabii bunun için önce kılık değiştirmem ve en iyi şekilde hazırlanmam gerekiyordu.
"Sana söylediğim adamları buldun mu?" diye sordum Artus'a.
"O üç gereksizden bahsediyorsanız evet majesteleri," dedi Artus beton gibi sert bir ifadeyle. O adamları neden istediğimi bilmiyordu ama en başından gıcık olmuştu anlaşılan onlara. "Peki ya diğerleri?" diye sordum.
Güneyli evsizlerden güçlü erkekleri toplamasını istemiştim. Onları eğitip kaleye yeni askerler olarak gizlice sokacaktım. Ama benim eğitmem büyük bir sorundu, bu yüzden eğitim işini Artus'a veya Kael'e bırakacaktım. Başkasına güvenemezdim.
Bu süre zarfında ben de kendime güvenilir hizmetçiler bulmalıydım. Hepsini normal prosedürlerle kaleye sokacak ve aralarına sızdıracaktım. Bu sayede her adımlarından önceden haberim olacaktı. Geriye sadece Güneylileri benim için çalışmak konusunda ikna etmek kalıyordu. Bunu da en iyi nerede yapacağımı biliyordum.
"Söyle hepsine, eğlence evine gelsinler. Bu gece orada buluşacağız."
"Eğlence evinde buluşmak iyi bir fikir olmayabilir majesteleri"
"Emirlerimi hep böyle sorgulayacaksan senide görevinden azledeyim Artus!" diye homurdandığımda hızla düzelip selam verdi.
"Size hizmet etmek benim için onurdur majesteleri!" diyen sert sesi koridorda yankılanırken acleyle beni selamlayıp yanımdan ayrıldı.
Bu tehtidin onda her zaman işe yaramasına bayılıyorum!
***
Önümdeki bardağı kafama dikip içindeki çayın tamamını içtim. Evet, artık çay içiyordum çünkü hamilelik bunu gerektirirdi. Ama bu yine de sarhoşmuş gibi efkarlı davranmama engel değildi. Kendimi kaptırdığım rolden kurtulamazken Artus bana ümitsiz vakaymışım gibi baktı.
"Majesteleri o çayın içerisinde alkol yok, yani sarhoş olamazsınız." Bunu ben de biliyordum ama kafa dağıtmak istiyordum. Her şey çok üst üste gelmişti ve madem buradaydım, sürekli etrafı incelemek fazla dikkat çekerdi. Eğleniyormuş gibi yapmak zorundaydık. Keşke bunu yanımdaki taş kafa da anlayabilseydi.
"Saçmalama!" dedim ona ters bir bakış atıp. "Ben istersem su ile bile sarhoş olabilirim." Ve küçük fincanı kafama dikip sıcak olmasına aldırmadan tamamını içtim.
"İnanılır gibi değilsiniz," derken hayretler içerisinde kalmış gibiydi ifadesi.
Girdiğim her ortamda şaşkınlık yarattığım doğrudur!
Hayranlık uyandırdığım da öyle!
"Yanımda put gibi dikilerek daha ne kadar dikkatleri üzerine çekmek istiyorsun?"
"Ne yani, ben de mi içeyim?"
"Evet!"
"Olmaz, görev başında sarhoş olamam!"
"Bunun içinde alkol yok."
"Ama siz onunla bile sarhoş olabiliyorsunuz. Sizi korumam gerek!"
Ah, sonunda beni delirtecekti bu adam!
"Sarhoş olmayacağın şeyleri içip sarhoş oluyormuş ve eğleniyormuş gibi davranman gerekiyor ki şu dingiller arasında dikkat çekmeyelim," diyerek tane tane konuştum. Sabrımı gerçekten zorluyordu.
"Yani siz de sarhoş olmuyor, öyleymiş gibi numara yapıyorsunuz?"
"Aramıza hoş geldin dahi!" dedim abartılı bir şekilde. Neyse ki ortamda çalan enstrümanların sesini gölgeleyecek kadar bağırmamıştım henüz...
Bakışlarım ortada dans eden yarı çıplak kadınlara kaydı. Buraya gelmemin en büyük nedeni buydu: Güneylilere eğer ayağa kalkmazlarsa halklarının daima ikinci sınıf insan muamele göreceğini öğretmek ve bir direnç halkası kurmak.
Bu sayede hem ben istediğim askerlere kavuşacaktım hem de onlar birlik olmayı öğreneceklerdi. Şimdi tek yapmam gereken burada biraz damarlarına basıp istediğim ayaklanışa zemin hazırlamaktı. Gerisi kendiliğinden gelecekti.
Etrafta göz gezdirirken yüzümü buruşturmaktan alamadım kendimi.
Erkeklerin neden pavyona gittiğinin cevabını hep merak etmiştim ama gördüğüm manzara da bana gereken mantıklı cevabı vermiyordu. Sanırım söz konusu erkekler olunca her şeyde mantık aramak pek doğru değildi. Bir şeyleri öylesine bile yapıyor olabilirlerdi.
Bu dünyada gidilebilecek bir gece kulübü olmadığı için de ne yazık ki burada vakit öldürüyordum. Aynı zamanda planım için de zemin oluşturuyordum. Kendime yandaş toplamak için iyi bir plan yapmıştım.
Her şey tıkırında ilerlemeliydi.
Artus'tan o bakan bozuntusunun kadın düşkünü bir manyak olduğunu öğrenmiştim. Üstelik kendinden yaşça küçük kızlara karşı da ayrı bir düşkünlüğü vardı. Bana olan o iğrenç bakışlarından bunu zaten anlamıştım. O herif bir psikopattı ve bu gece kesin buraya gelip bir kadına sataşacaktı. Bunu daha önce çok kez yaptığını duymuştum. Kendinden yirmi yaş küçük kızlara zorla tecavüz edip öldüren biriydi o.
Ölümü çoktan hak eden biriydi...
Valerion, orta çağın karanlık ruhunu taşıyordu ne yazık ki ve bu çürümüş sistem yeni bir düzen kurulana kadar böyle devam edecek gibiydi.
Sırasıyla çekilmiş paravanlı bölmelerin tam ortasında dans eden peçeli kadınlara kaydı bakışlarım. Üzerlerindeki kıyafetler fazlasıyla uzun ve sarkan renkli kumaşlardan oluşuyordu ama bacaklarını kaplayan tül kumaş kapatmaktan çok sergiliyordu; özellikle de hep birlikte müziğin ritmine göre döndüklerinde. Onlar yok olmuş güney halkının fakir ve evsiz ailelerinin kızlarıydı. Burada dansçı olmak ve az da olsa ailelerine para getirmek için yıllarca eğitim alıyorlardı ve ne yazık ki birçoğu burada erkeklerin iğrenç tavırlarına maruz kalıyordu. Zengin soylular onları birer oyuncak gibi görüyordu ve kimse buna dur demiyordu.
Burası hiç bana göre değildi.
Değiştirebileceğimden emin olmadığım bir rezaleti izlemek üzmüştü. Artus'tan onların hikâyesini dinlediğimde bir de onlar için efkarlanmıştım. Şimdi ateşleyeceğim fitil işe yarar da büyük bir yangın çıkarırsa onların da hayatı değişecekti. Sonuçta biri bu çürümüş düzeni yıkmak zorundaydı, öyle değil mi?
Üstelik ben her düzeni sorgulayan, açıklar bulup itiraz eden o halkadandım. Kimsenin sevmediği, uyumsuz ve kavgacı gördüğü o halkadan. Bence insanlar robot gibi yaşamayı seviyordu ve biri onları uyandırmak istediğinde aldırmıyorlardı bile. Yine de her zaman çevremdeki her şeyi sorgulamış ve çoğu zaman asi olmuştum. Sonra o düzenden menfaat sağlayanların hedefi olmak alıştığım bir şeydi.
Sıkıntıyla iç çektim. Canım gerçekten sıkılmaya başlamıştı. Eğer bu kadar adam oturup iğrenç bakışlarla izlemese belki ben de biraz dans edip eğlenebilirdim ama üzerimdeki erkek kıyafetleriyle bu pek mümkün değildi. Bu dünyada kimse deli gibi göbek atan bir erkek görmeye hazır değildi bence. Sonuçta burası dünya değildi ki her saçmalık ilgi görsün.
Muhtemelen bizi göz zevkini bozmaktan zindana filan attırırlardı. Artus'a böyle bir deneyim yaşatsa mıydım ki?
Bu fikre içimden sesli gülüp Artus'un tekrar doldurduğu çayımı yudumladım. Ne yapacağımı hâlâ bilmiyordum ve kaleye döndüğümde ilk işim Sarun denen o adi herifi bulup konuşmak olacaktı. Saçma sapan kehanetlerini benim ve bebeğimin üzerinden çekmediği takdirde onu parçalara ayırıp köpeklere yem etmek gibi planlarım vardı.
O an yaşadığım şokla hiçbir şey soramasam da şu an aklımda bir sürü soru vardı. O cadıyı da elime geçirirsem ne yapacağımı biliyordum. O örgülü saçlarını birbirine dolayıp onu tavana asmalıydım. Belki bu konuda Artus'tan yardım alabilirdim. Onun yolumu kesen kötü bir cadı olduğunu söylersem benim için işini seve seve bitirirdi.
Tek sorun; bu işin sonunda yeşil bir kurbağaya veya daha da kötüsü çirkin bir kertenkeleye dönüşebilirdi. Ah, leydisi için bu kadarını göze almalıydı bence. Tabii şimdilik bu ufak detayı bilmesine gerek yoktu.
O Meri'nin de amacını çok iyi biliyordum. İza üzerinden beni köşeye sıkıştırmak için çabalıyordu. Kalede sadece hizmetçiler ve askerler değil, birçok kişinin aslında onlara sadık olduğu belliydi. Eğer yersiz bir isyan istemiyorsak Arvın ile kendi birliklerimizi oluşturmalı ve bize sadık insanları kalede hizmete almalıydık. Sonuçta Meri ve Venda'ya hizmet eden onca insan içerisinde zehirlenmemiz veya bir kazaya kurban gitmemiz çok kolaydı.
Arvın'a yetki istemediğimi söyleyip laf soksam da bunu kesinlikle kullanacaktım. Sonuçta bebeğim, benim ve kocamın hayatı buna bağlıydı.
"Güneyin tüm evsiz halkının arasından kalede hizmetçilik yapabilecek olanları topla," dedim Artus'a. "Kaleye yeni hizmetçiler alacağım."
Sonuçta ben o kalenin prensesiydim ve tüm hizmetçileri çıkarıp yenilerini alabilirdim. Meri veya Bayan Venda buna engel olacak konumda değillerdi ama yine de uyuyan yılanı uyandırmayacaktım.
Şımarık ve aptal bir prenses gibi önüme gelen hizmetçiyi bir bahaneyle kovmalıydım ki yenilerini almak için mecbur kalsınlar. Bu süreçte benim kızlarıma öncelik sağlayacak belgeleri hazırlayacak ve onları ilk seçenek haline getirecektim. Afsur kalesinde bir güney rüzgârı esmeye başlayacaktı artık.
Bu hem onlara ev ve iş sağlarken bana da daha güven verici bir ortam sağlayacaktı. Kaleden kovulacaklar için üzgünüm ama onlar Ventozalıydılar ve yine gidebilecekleri birer evleri vardı. Üstelik aldıkları rüşvetlerle kenara iyi bir birikim koymuş olmalıydılar.
Masaya gelen adam Artus'un kulağına bir şeyler fısıldayıp çekildiğinde meraklı bakışlarım ona kaydı.
"Söylediğiniz adamlar geldiler majesteleri," dedi Artus.
"Çok güzel," dedim gülümseyerek. En azından artık onların hayatı değişecekti. "Onlarla daha sonra bir konuşma yapmam gerekecek; şimdilik eğlencelerine bakmalarını söyle," dediğimde yanındaki adama işaret verdi. Şimdilik biraz izlesinler bakalım. O dansçı kızların başına gelenler benim olduğu kadar onların da yüreğini sızlatacak mı? Yoksa sadece bir erkek gözüyle bakıp onlarla eğlenecekler mi? İşte bunu merak ediyordum. Bu da onların sınavıydı. Asker olmak istiyorlarsa bunun için güvenilir olmaları şarttı. Kendi milletine ihanet eden herkese bunu yapardı. Ve bence milletinin acısını görmemek de bir ihanetti.
Artus'un yanından kalkıp alt kata indiğimde bahsettiği adamların toplu değil de dört kişilik gruplar hâlinde oturduğunu görmüştüm. Aferin onlara; ilgi çekmemek için bunu yaptıkları açıktı.
Başımdaki siyah, geniş kenarlı şapkanın önünü iyice indirip yüzümün büyük bir kısmını gölgeledim. Duruşumu dikleştirip adımlarıma erkeksi bir hava katarak onlara doğru ilerlemeye başladım. Üzerimde bol, siyah bir pantolon ile hırpalanmış görünümlü bir gömlek ve ceket vardı; dışarıdan bakıldığında sıradan, yoksul bir gençten farksız göründüğüme emindim.
Hızlı adımlarla paravanları aşıp masalardan birine, müsaade dahi istemeden oturdum. Sarhoşvari, sarsak yürüyüşüm yüzünden masadakiler beni sızmak üzere olan bir ayyaş sanıyordu. Başımı ağır bir hareketle masaya koyup elimi havaya kaldırdım.
"Bana bir şişe daha..." Kelimeleri bilerek ağzımda yuvarlıyor, sesimi boğuklaştırıyordum.
"Aman ne güzel!" diye isyan etti içlerinden biri. "Burada oturmuş, şu ayyaşların içinde bir serserinin bizimle konuşmasını bekliyoruz. Dalga mı geçiyor bu herifler bizimle?"
"Üstelik seçtikleri mekâna bakılırsa," dedi bir diğeri, öfkesini gizleyemeyerek, "dertleri bizi aşağılamaktan başka bir şey değil!"
"Bu şımarık Batılıların küstahlıklarına daha ne kadar katlanacağız?" Sesindeki bıkkınlık elle tutulur cinstendi.
Sesimi iyice kalınlaştırarak, alaycı bir tonla araya girdim: "Buna katlanmak istemiyorsanız önce birlik olmalısınız. Bir avuç serserinin sözünü kim, neden dinlesin ki?"
"Sen bize akıl vereceğine önce ayık kalmayı öğren be adam!" diye çıkıştı asi ruhlu kumral olanı.
Hafifçe gülerek karşılık verdim. "Size bakınca ayık kalmanın pek bir işe yaradığını göremiyorum doğrusu. Sahi, kadınlarınız bu hâldeyken siz nasıl ayık kalabiliyorsunuz?"
Başımı hafifçe kaldırıp şapkamın siperliği altından karşımdaki adamın yüzüne baktım. Kumral saçları ensesine kadar uzanıyor, dağınık bir biçimde omuzlarına dökülüyordu. Keskin yüz hatları ve koyu kahve gözlerinde derin bir ifade vardı. Yüzünün yarısını kaplayan o belirgin yaraya rağmen, yüzü hâlâ etkileyici sayılabilecek bir karizmaya sahipti.
Şapkamın delikli yapısı sayesinde ben onu net bir şekilde görebiliyordum ama o, gölgelerin ardındaki yüzümden tek bir hat bile seçemiyordu.
"Seni var ya!" dedi öfkeyle ayağa kalkarken. Sanırım istediğim gibi damarlarına basabilmiştim.
"Ne o, birinden gerçekleri duymak hoşunuza gitmedi mi?" diye sordum küstah bir şekilde. Onları zerre ciddiye almıyordum çünkü bunu yapmam için bir eylem gerçekleştirmemişlerdi. Boyun eğdikçe insanların sırtlarına basılacağından haberleri yok muydu da henüz bir isyan arayışında bile değillerdi?
"Kes sesini!" Bana bağırdığı sırada tam da beklediğim şey olmuştu. O sapık pislik dansçı kızların arasına geçip hepsini taciz etmeye ve onu bir güzel benzetmem için bana iyi sebepler vermeye başlamıştı. Oraya sadece dans için gelen bu kızları resmen bir fahişe gibi kullanmaya çalışıyordu aşağılık herif.
Karşımdaki kumral adamın gözlerini üzerinden ayırmadığı dansçı kıza baktım. En köşede uzakta duruyordu. Dans figürlerini bile bildiği söylenemezdi. Sanki o diğerlerinden daha küçüktü. Bedeninden anladığım kadarıyla on beşinde filan ancak vardı.
"Belki de izlemek yerine ben de onunla eğlenmeliyim," dediğimde gözlerinden adeta ateş çıktı. O kız her kimse onun için değerli olduğu açıktı. Ama yine de elinden tutup onu oradan uzaklaştırmak yerine uzaktan seyredip müdahale etmek için zaman kolluyor gibiydi.
"Seni öldürürüm!" diyerek üzerime doğru yürüdüğünde ona sadece güldüm.
"Birisi kralsa ya da bakansa güney kızlarına dokunmasının sakıncası yok ama o kişi çulsuz bir ayyaşsa onu öldürürsünüz. Doğru mu anlıyorum?" dediğimde kumral adam olduğu yerde taş kesilirken onun yerine arkadaşı olduğunu düşündüğüm sarışın adam beni yakamdan tutup burnuma yumruğunu geçirecekti ki ondan önce davranıp yumruk yaptığı elini havada yakaladım. Bileğini sertçe çevirip bununla eş zamanlı olarak bacağımı kasıklarına geçirdiğimde acıyla inledi.
Sarışın adam iki büklüm olurken Hors kızlardan birini kolundan tutup kucağına çekmesiyle daha fazla oyalanmadan müdahale etmem gerektiğini anlamıştım. Kız bağırıyor, çığlık atıyor ama kimse oralı olmuyordu. Çalan müzik sesi kızın çığlıklarını sustururken karşımdaki adamların tümüne hayal kırıklığıyla baktım.
"Sizi zavallılar! Size yanlış yapanı değil gücünüzün yettiğini cezalandırıyorsunuz. Benim böyle içi boş adamlara ihtiyacım yok," derken hızla dansçıların arasından geçip Hors'un paravanına doğru yürümeye başlamıştım. O şerefsiz kıza bir şey yapmadan yetişmeliydim.
Göreceğimi zaten görmüştüm; bu aptallardan bir asker ordusu kurmak en başından beri berbat bir plandı. Zaten bir şeyler yapabilseler şimdiye kadar yaparlardı. Onlar acıya ve zulme boyun eğip kabullenmişlerdi. O bataklığın içinde batıp gitmeyi kaderleri zannediyorlarsa yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Bileğime önceden dolamış olduğum peçeyi takıp arkadan sıkıca bağladım. Gözlerim dışında tüm yüzümü gizlemiştim ve artık hazırdım.
Hızla paravanın içine dalarken bileğimin iç kısmındaki küçük bıçakları Hors'un yanında dikilen iki askerine doğru fırlattım. Neyse ki burada olacakları tahmin edip bir suikastçı gibi hazırlıklı gelmiştim.
Adamlar daha ne olduğunu anlamadan elleri gırtlaklarına saplanan keskin metallere dokundu. İkisi de ölümcül yaralar aldıkları için adım dahi atamamışlardı. İki iri beden hızla yere serilirken Hors yanındaki adamlara bir şeyler olduğunu ancak fark etmiş olacak ki, üzerine atıldığı dansçının boynundan kaldırıp başını ilk kez etrafa baktı. Zavallı kız üstü başı yırtılmış bir şekilde ona karşı koymaya çalışıyordu. Kızarmış boynu ve iğrenç diş izleri bu şerefsizin eseriydi.
"Neler oluyor!" diyen gür sesi odada yankılanırken paravanı tekrar kapatmıştım. Artus'a planımdan tam olarak bahsetmediğim için dışarıda bir yerlerde muhtemelen beni arıyordu. O beni bulmadan bu itle işimi bitirmiş olacaktım. Yediği haltları saklamak amacıyla yanında iki korumayla gezerek aptallık etmişti.
Hors toparlanıp kılıcına uzanırken ondan hızlı davranıp kılıcımı boynuna dayadım. Bu sırada korkuyla kenarda titreyen kız sanki bir şoka girmiş gibiydi. Bir köşeye çökmüş ve kaderine boyun eğmişti. Ölüm sırasının ona gelmesini bekliyordu. Gözlerinde korkudan çok yorgunluk vardı. Artık yaşamak bile istemiyor gibiydi.
Hors dikkatle ayağa kalktı. Kılıcın boynunu kesmesini istemediğinden itaatkârmış gibi davranıyordu ama bir atak yapacağına emindim. Onun gibi adamlar bu kadar çabuk pes etmezdi. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Bir eliyle kılıç tutan elimi tuttuğunda dirseğini sertçe karnıma geçirmeye çalıştı.
İki adım gerileyip kendimi ondan kurtardığımda kılıcı bana saplamaya yelteniyordu ki hızla kolunun altından arkasına geçip hançeri sırtına sapladım. Hançeri arkadan tam kalp hizasına sapladığım için hızla dizlerinin üzerine çökmüştü. Artık tek yapmam gereken son vuruştu.
Tam hançeri çekip bu defa da ensesine saplayacaktım ki birden kolumda hissettiğim acıyla elimdeki hançer yere düştü. Gözlerim kolumdaki minik bıçağa takıldığında gelen bir diğer bıçağın hedefi başımdı. Bunu hissetmemle hızla kendimi yana kaydırsam da bıçak alnıma saplanmasa da yanağımı çizip geçmişti. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki daha ne olduğunu anlayamadan yanağımda derin bir sızı hissetmiştim. Kesilen kumaş parçası yüzümü açığa çıkaracakken hızla peçeyi şapkamın içine sıkıştırdım. Bakışlarım bana saldıran kişiye dokunduğunda sertçe yutkundum. Arvın kapıda durmuş, ölüm kokan bir öfkeyle üzerime atılmayı bekliyordu.
Kollarını hızla kaldırdığında yine bıçak fırlatacağını anlayıp hızla takla attım. Fırlattığı bıçaklar duvarlara saplanırken gözlerindeki öfke daha da keskinleşti.
"Her kimsen!" dedi öfkeyle, "ya da kimin köpeğiysen!" Bana doğru attığı adımlarla aramızdaki mesafeyi kapatırken kılıcını kınından çıkarıp üzerime doğru atılmıştı. "Topraklarıma savaş getiremeyeceksiniz!"
Böyle bir derdim yoktu ama sanırım bu şerefsizi öldürmem bir iç savaşa neden olabilir ya da bir başka ülkenin işine gelebilirlerdi. Sonuçta o savaş bakanıydı ve onsuz ordular başsız kalmış gibi olurdu, öyle değil mi?
Bu daha önce hiç aklıma gelmemişti ama Hors denen itin Afsur kalesinde öldürülmüş olması Arvın'ı çok zor bir duruma sokacaktı. Ona karşı olan tüm bakanlar onu suçlayıp belki de öldürülmesini isteyeceklerdi. Arvın'ı ortadan kaldırmak isteyen kral için bu iyi bir bahane olurdu.
Ben sadece bir şerefsizden kurtulmak istemiştim ama o Ventoza için önemli biriydi. Savaş çıkarabilecek kadar önemli!
Peki bu en çok kimin işine gelirdi? Ventoza sarayına bir iç savaş getirmek isteyen birinin. Düşman bir krallığın... Ya da düşman bir krallığın prensesinin.
Kim olduğumu bilmiyordu ve beni öldürmesi çok olasıydı. Doğrusu kim olduğumu öğrenmesi, beni öldürmesinden çok daha ağır sonuçlar doğurabilirdi. Eğer suikastçının ben olduğum ortaya çıkarsa Aliz Ash, Ventoza sarayına giren bir düşman casusu gibi görünecekti. Bu lanet yerden hemen çıkmam gerekiyordu.
Hem de hemen!
