8. bölüm · RUHU RÜCU
8| Kayıp Kader Kitabı
•Ömür bile geçti ama ben geçemedim senden,
Kalmak sanırdım; oysa gitmekmiş aşk, en çok da kendinden.
Tutunmak sanırdım; vazgeçmekmiş aşk, onun dışındaki her şeyden.•
Sarun’un sözleri kulaklarımda yankılanırken beynim idrak etmeyi bırakmıştı. Hangi ara dolduğunu bilmediğim gözlerim acıyla sızladı.
Ben hamile olabilir miydim?
"Bu imkansız!" dedim, sesimin farkında olmadan yüksek çıkmasına engel olamayarak. Gözlerime hücum eden yaşlar kendi rotasını çizerken, beklemediğim bu haberle tam anlamıyla dağılmıştım.
Biliyordum, aslında imkansız değildi. Arvın benden gideli yaklaşık iki buçuk ay oluyordu. Yani on haftalık, belki de daha uzun süreli hamile olabilirdim. Son zamanlarda o kadar çok şeyi üst üste yaşamıştım ki, bu ihtimal aklıma bile gelmemişti. Üstelik üç yıldır çocuğumuz olmazken neden şimdi olmuştu?
Üç yıldır korunmamamıza rağmen hamile kalmamıştım; peki, neden onu kaybettikten sonra bu gerçekleşmişti?
Bunun da mı Valerion’la bir alakası vardı?
"Buna eminim; onun kalp atışlarını duyuyor ve enerjisini hissediyorum," dedi Sarun. Nasıl davranacağını veya ne diyeceğini bilmez bir halde görünüyordu. Bense tamamen paramparçaydım.
"O gün ilk geldiğinde ölmüş olman gerekirdi; çünkü vücudundaki yaralar Valerion kaynaklı değildi ve çok ağırdı. Seni tedavi eden ben değildim Aliz. Seni tedavi eden oydu. Bebeğin güçlü bir şifacı. Benim bile iyileştiremeyeceğim yaraları o iyileştiriyor," dedi. Beni inandırmak istiyordu ama inkar ederek işini pek de kolaylaştırdığım söylenemezdi.
"O bir büyücü mü?" diye sordum. Aldığım cevapla bir kez daha emin oldum: Prens, kocam Arvın Rowan’dı ve Valerion’dan benim dünyama geçmişti.
"O çok büyük bir şifacı. O, tüm Valerion’u iyileştirecek olan kişi. Bu nasıl oldu bilmiyorum ama o, kehanette anlatılan 'Valerion’un üzerine doğacak güneş'," dedi kendinden emin bir şekilde. Bu kanıya nasıl vardı bilmiyorum ama tüm bu zırvalıklara asla inanmıyorum.
"Bu saçmalık!" dedim. İnkar etmek her zaman en kolayıydı. "Siz hepiniz delirmiş olmalısınız!"
Onları arkamda bırakarak hızla odayı terk ettim. Kalbim kalıbına sığmıyordu. Gözlerimden akan yaşlar görüşümü kısıtlarken koridorda ilerleyip terasın bulunduğu büyük taht odasına girdim. İçerisi karanlıktı. Bu işime gelmişti; çünkü ne kimseyi görmek ne de kimse tarafından görülmek istiyordum. Aklım duyduklarımı almıyordu. Bu gerçek olamazdı.
Hepsi deli saçmasıydı!
Karanlık odada ilerleyip büyük terasın kapısına doğru adımladım. Parmaklarım kapı kulpuna dolandığında tüm gücümle çevirmeme rağmen açılmamıştı.
Nefes alamadığımı hissediyordum. Sanki görünmez bir el boğazımı sıkıyordu. Evet, yine bir krizin eşiğindeydim. Arvın öldüğünde çok kez kriz geçirmiş ve bu gerçeği kabullenmek istememiştim. İşte şimdi de en az onu kaybettiğim günkü kadar dağılmış ve bitik haldeydim. Şoktan çıkamıyor, çırpındıkça daha da dibe batıyordum sanki. Parmaklarım zorlukla hareket edip kapıyı açmaya çalışıyordu ama kapı sıkışmıştı.
Açılmıyordu.
Nefessizlikten gözlerim yanmaya başlamıştı. Zihnim karanlık bir kuyuya doğru çekilirken düşmemek içten bile değildi. Tam o anda biri kollarını belime dolayıp beni kendine çekerek ayakta kalmamı sağladı. Kokusu içime dolarken hızla sıkışmış olan kapıyı zorladı. Eli kapı kulpuna dokunduğunda yüzünü sertçe buruşturdu. Neden bilmiyorum ama tuttuğum metal kulp ısınmış, kıpkırmızı olmuştu. Arvın eli yanmasına rağmen kapıyı açıp benimle birlikte terasa doğru adımladı.
"Sakin ol ve derin nefes al," diyen sesi kulaklarımda uğuldarken uzun zaman sonra ilk kez nefes aldığımı hissettim. Ciğerlerim temiz havayla dolarken bedenim geçirdiğim krizin etkisiyle titriyordu.
Bacaklarım gücünü yitirmişti; eğer Arvın beni tutmasaydı çoktan dizlerimin üzerine çökmüş olurdum. Onun varlığı içimdeki ateşi harlarken beni hatırlamayan bir adam için bir kez daha acıyla aktı gözyaşlarım. Bir bebeğimiz olacaktı ve o bebeğin babasının kendisi olduğunu bile bilmiyordu. Belki de bizi hiçbir zaman hatırlamayacaktı. Onun anılarından silinen ufak bir detay olarak kalacak ve kalbinde yok olacaktık.
En acısı da belki de hiç kalbinde var olmamış olmamızdı. Ya Arvın sadece çıkarları öyle gerektirdiği için benimle birlikte olduysa?
Bunu öğrenmeyi kaldırabilir miydim?
Peki, böyle bir adamın bebeğini taşımaya devam edebilir miydim?
Hıçkırıklarım gecenin ıssızlığında dağılırken belki de son kez onun kollarındayken doyasıya ağladım.
Bilmediğim bir bedeli ödemeyi kabul etmişken, hiç babası olmayacak bir çocuğu bu cehenneme getirmeli miydim?
***
Yazarın anlatımıyla birkaç saat önce...
Genç kadın öfkeyle odada volta atarken annesinin üzgün ifadesine bakıp daha da hırslandı.
"Merak etme. Onun ayağını ben kaydıracağım!"
Bu, bir intikam yemini gibiydi. Az önce masada olanları sindiremiyordu. O kuzeyli şımarık prenses kim oluyordu da onları böyle aşağılayabiliyordu? Üstelik onlar Ventoza Kralı'nın himayesindeyken...
"Bunu nasıl yapacaksın?" diye sordu Bayan Venda kızına. Kafası çok karışıktı ve kocasının sözlerini tartıyordu. Ventoza Kralı, varis sahibi olmak için yeni bir eş seçecekti ve en iyi aday kızı Meri’ydi. Bu sayede kral ile doğrudan akrabalık kurabilirlerdi. Üstelik Meri krala bir varis verirse yeni kraliçe bile olabilirdi.
Plan kusursuzdu ama gel gör ki Meri, kendinden yirmi yaş büyük bir adamla evlenmek istemiyordu. Kralın dördüncü eşi olmaktansa prensin ikinci eşi olmaya razıydı. Yıllardır prens onu görsün diye çabalamışken şimdi meydanı o kadına bırakacak değildi.
Kafasında dönen tilkilerin fısıltılarına kulak verdi. Aklına gelen harika fikirle gözleri şeytani bir parıltıyla parlarken annesine bakıp gülümsedi.
"İşe o hizmetçiyi ayak altından çekerek başlayacağım," dedi heyecanla. Zaten sarayda kendileri adına çalışan çok fazla hizmetçi ve asker vardı. Verdikleri rüşvetlerle birçoğunu kendilerine bağlamışlardı. O kızın odasına bıraktığı birkaç değerli takıyla onu hırsızlıkla suçlayıp prensesi yalnız bırakacaktı. Sonra ise güvendiği kızlardan birini yanına dikip her adımını takip edecek, doğru anı kollayacaktı.
O kadını yalnız yakaladığı anda diğer planını devreye sokacaktı. Sonrası çok daha kolay olacak ve o kadın iffetsizlikle suçlanıp kaleden atılacaktı. Zaten özel bir gücü bile yoktu. Sıradan bir insanı alt etmek, bir büyücüye göre çok daha kolaydı. Prensesin dedikodusunu tüm kalede yaymışlardı. Kimse ona inanmayacak ve onu dışlayacaktı. Kuzeyli olduğu için halk da onu sevmiyordu. İşte o zaman Meri için her şey yeniden başlayacaktı.
"Hazır ol anneciğim. Kızın birazdan kıyameti koparacak!" dedi sevinçle. Bu iş çok kolay olacaktı.
Prenses yemekten sonra yine ortadan kaybolmuştu. Arvın ise büyük salonda önemli bir toplantıdaydı. Artık vakit gelmişti. İstediği oyunu oynayabilirdi. Ayarladığı hizmetçilerle birlikte o hizmetçinin kaldığı odaya doğru ilerledi.
"Ne prenses ama," dedi Rena'nın odasına küçümseyerek bakarken. "Hizmetçilerle aynı katta kalıyor." Buna kahkahalarla gülüyordu çünkü prens o kadın için yeni bir oda ayarlanmasını söylediğinde, kalede düzinelerce gösterişli misafir odası bulunurken bilerek hizmetçi odası ayarlayan kendisiydi. O prenses bozuntusuna en başından ait olduğu yeri göstermek istemişti.
Fakat kendisinin de prens tarafından gözlemlendiğinin farkında değildi. Arvın’ın karısını umursamadığını zannediyordu; oysa durum hiç de düşündüğü gibi değildi.
Yanındaki hizmetçilerle İza’nın odasına daldığında, boş odadaki her yeri karıştırmaya ve özel eşyalarını ortaya saçarak tüm odayı didik didik etmeye başlamışlardı. Meri elindeki takı kesesini saklayabileceği emniyetli bir yer bakınıyordu; tam da o sırada hizmetçilerden birisinin sesiyle bakışlar ona yöneldi.
"Efendim, bu sanırım büyülü," dedi genç kadın saygıyla eğilip elindeki zarfı uzatırken. Meri eline aldığı zarfı dikkatle inceledi. Büyüyü bozup açmaya çalıştı ama buna gücü yetmedi.
Belli ki büyüyü yapan kişi iyi bir büyücüydü; zarftan yayılan kırmızı ışık, bu zarfı büyüleyenin ateş elementine sahip bir büyücü olduğunu gösterirdi. O sırada odaya giren İza büyük bir şokla karşılaşmıştı; tüm özel eşyaları ortaya saçılmış, canı pahasına sakladığı mektup başkasının eline geçmişti. İşte şimdi her şey çıkılmaz bir hal almıştı.
Tek tesellisi, birinin eline geçmesi ihtimaline karşı mektubu büyülemiş olmaktı. İza her ne kadar ışık büyücüsü olsa da ana elementi ateşti. Bu yüzden zarftan yayılan ışık kırmızıydı. Aksi halde Meri o mektubu okusa Aliz çok güç bir durumun içine düşmüş olacaktı. Ona verilen ateş taşı sayesinde eski gücüne kavuştuğu anda ilk işi, mektubu olası tehlikelerden korumak için büyülemek olmuştu. Bu sayede kimse o zarfı açamazdı. Aslında istese mektuptan çok kolay bir şekilde kurtulurdu ama Aliz zor bir duruma düşerse diye saklıyordu.
Eğer Prens Arvın bu konu hakkında leydisini üzecek bir şey yaparsa mektubu ona sunup tüm suçunu kabul edecekti. "Bunu neden yaptın?" sorusuna cevabı çoktan hazırdı. Eğer bu evlilik olmasaydı leydisi yeniden Nivaria Sarayı'na dönebilir, daha da kötüsü Terramoor Kralı ile zorla evlendirilebilirdi.
O caninin ikinci karısı olmaktansa Ventoza Prensi ile evlenmesi çok daha iyiydi. Üstelik o adamın leydisine neler yaşattığının en yakın şahidiydi İza. Prensesi bir kez daha o caninin eline bırakmalarına asla müsaade edemezdi. İlkinde neler olduğunu anımsamak bile ruhuna ıstırap veriyordu.
Aliz, o gece saray odasında o adamla karşılaştığından beri bir daha yüzü gülmemişti; içine kapanık bir hale gelmiş, Reyn ile bile görüşmez olmuştu. Kaçarcasına o saraydan Jorion Kalesi'ne dönmüş ve uzun bir süre odasından bile çıkmamıştı.
Artık hiçbir şeyin düzelmeyeceğini düşünüyordu o zamanlar İza. Sevgili arkadaşı gözlerinin önünde eriyip gidiyordu. Onun için ne yapsa işe yaramamıştı. Kimse bilmiyordu ama Aliz defalarca kez intihara kalkışmış ve kendine zarar vermişti. Vigo onun durumunu herkesten saklarken İza, bir gün gerçekten öleceğinden korkarak yaşamıştı arkadaşının; ta ki hafızasını kaybedinceye kadar.
Hafızasını kaybetmek ve tüm her şeyi unutmak ona çok iyi gelmişti. İşte bu yüzden hafızasını kaybetmesine bile seviniyordu İza. Artık geçmişi geçmişte bırakıp mutlu olmayı hak ediyordu Aliz Ash. Bunun için elinden geleni yapmaya hazırdı ve hain yaftası yemek umurunda bile değildi. Tek umurunda olan şey, Aliz’in gözündeki güvenini sarsacak olmasıydı. İşte bu, canını çok acıtıyordu.
Bir anda etrafını saran hizmetçiler onu kollarından tutarak Meri’nin önüne getirdi. Şaşkınlıkla, "Ne oluyor? Ne yapıyorsunuz siz?" diye sordu ama aldığı cevap sadece kelimelerden ibaret değildi.
"Bir de konuşuyor musun sen?" diyen Meri, sert bir tokat atmıştı genç kızın yüzüne. Hizmetçiler onu tutarken İza istese buna gücüyle engel olabilirdi ama Aliz’i zor bir durumun içine sokmamak için sessiz kaldı. Yine de öfkelendiği için elbisesinin altından kırmızı yakut kolyesi parlamaya başlamıştı.
Meri bunu fark ettiğinde zincirinden çektiği kolyeyi elbisenin dışına çıkarttı. Gözleri şaşkınlıkla aralanırken bu kadar iri bir güç taşının bu kızda ne aradığını merak ediyordu.
Elini İza’nın saçlarına dolayıp sertçe çektiğinde genç kadının acı dolu feryadı odayı kapladı. "Seni hain sürtük!" dedi öfkeyle saçlarına daha da asılırken. "Bu taşı nereden buldun ha? Kimin için çalışıyorsun?"
"Ne oluyor burada?" İza daha cevap veremeden içeriye giren prensese dönmüştü bakışlar. Meri’nin gözlerinden sinsi bir parıltı geçti. O keseyi kullanıp iftira atmasına gerek bile kalmamıştı. Bu hizmetçi artık hainlikle suçlanıyordu ve bu, hırsızlıktan çok daha ağır bir suçlamaydı. Leydisini bile yakacak kadar ağır bir suçlama...
Şimdi Aliz onu korumaya devam ederse ikisinin de sonunu getirebilirdi. Bu aptal kadını alt etmek düşündüğünden çok daha kolay olacaktı.
Rena, karşısındaki kadının planları ve entrikalarını umursamadan İza'yı korumuş ama sonunda büyük bir yıkımla karşılaşmıştı. Arvın ufak bir gözlemle bile her şeyi çözmüştü ama Rena'nın bu kadar etkileneceğini tahmin bile etmezdi. O alışıktı en yakınlarının ihanetine ama belli ki Aliz için bu bir ilkti.
Onu orada bıraktıktan sonra taht odasına geçmiş, karanlıkta yıldızları izlerken düşünmeye koyulmuştu. O kadına her dokunduğunda farklı duygular kaplıyordu içini. Onu kırdığında kendi yüreğinde derin bir sızı hissediyordu. Üstelik geceleri gördüğü o rüyalar da neyin nesiydi?
Rüyasında biriyle yaşadığı bambaşka bir hayatı görüyordu Arvın. Kadın ona Arvın diye seslenirken içten gülümsüyor, hiç hissetmediği bir sıcaklıkla sarılıyor, aşkla bakıyordu gözlerine. Ve kendisi de ondan farklı sayılmazdı. Yıllardır eksik kalan yanını bulmuş gibi huzurla kaplıydı içi. Kadına bakarken kalbinin ritmi bile değişiyordu. Kollarında tamamen ona ait olmuş olan kadının en doğal halini izleyip ne kadar güzel olduğunu düşünürken buluyordu kendini.
Aşıktı ona, delicesine aşıktı... Ama tüm bunlar bir rüyadan ibaretti. Başka bir hayatın bir parçasıymış gibi duran bu rüyaların sonu gelmiyordu. Uyandığında kalbi ağır bir hüzünle kaplanıyordu. Huzur dolu o rüyalardan uyanmak bile istemiyordu.
Rüyasındaki kadının yüzünü tam hatırlayamıyordu anıları çok silikti ama o kadının sesi, kokusu, kızıl saçları tıpkı Aliz'e benziyordu. Onunla yıllarca yaşamış gibi her haline şahitlik etmişti sanki ruhu ama herşey çok silikti. Sadece bir rüyaydı... fazla gerçekçi bir rüya. Sanki yaşanmış ve bitmiş bir şeyin kısa bir tekrarı gibiydi. Ölmeden önce tüm insanların gördüğü o sekiz saniyelik film şeridi gibiydi.
Rüyalarında gördüğü o evren Valerion değildi. Konuşulan dil ve yazı bile çok farklıydı. İçine oturduğunda insanı bir yerden bir yere taşıyan o tekerlekli koltuklar, üst üste dizilmiş kutudan evler ve her gün yeniden doğan güneş oranın farklı bir dünya olduğunu gösteriyordu. Belki de kaderini aradığı evren orasıydı.
Leon'un yeniden vücut bulduğu dünya orasıydı...
Aklı karmakarışıktı. Öyle bir yere hiç gitmemişti ama nasıl bu kadar gerçek hatırlayabilirdi? Birisi onu büyülemişti. Tüm bu halüsinasyonların tek sebebi buydu işte; büyülenmiş olmasıydı. Onu amacından döndürmek için yapıyorlardı ama Arvın pes etmeyecekti.
Tüm bu rüyalar o hatırlamadığı üç günden sonra başlamıştı. Şimdi ise her gece farklı bir anı görüyordu ve tüm rüyaları aynı şekilde noktalanıyordu. O çakma prensesi fazla hafife alıyordu. Ona büyü yapan belki en başından oydu. Onun bir illüzyon cadısı olmadığı ne malumdu?
Belki de tek amacı Arvın'ı kandırıp büyü ile kendine aşık etmek ve sonunda düşmanlarıyla birlik olup bir tuzağa çekmekti. Çok kez ihanete uğramıştı. Bir kez daha olmasına izin vermeyecekti. Görüyordu, o derin yeşil bakışlarda saklanan bir şeyler vardı. Aliz ondan bir şeyler saklıyordu ve bu her neyse önce onu bulacaktı. Sonra onunla ne yapacağına karar verirdi.
Aklı yeniden o rüyalara kaydı. Tüm evren karanlığa bürünürken kanlar içerisinde yatan adamın başında feryat figan ağlıyordu kadın. "Lütfen Arvın, benimle kal!" diye yalvarıyordu kadın. Çıkardığı ceketini adamın kanla kaplı göğsüne bastırırken gözlerinden süzülen damlalar dizlerindeki adamın yüzüne dökülüyordu.
"Ölemezsin! Hayır, sen ölemezsin!" Hep son duyduğu cümle buydu. Sonra kan ter içerisinde uyanıyordu. Göğsündeki yara sızlarken içi içine sığmıyordu.
O sırada aniden taht odasının kapısı açılmıştı. Arvın'ın gözleri kapıya kenetlendiğinde titrek bir beden içeri doğru süzüldü. Hızlı ve sarsak adımlarla terasın kapısını zorladığında tahttan kalkıp o tarafa doğru yürüdü genç adam.
Odaya dolan çiçek kokuları gelenin karısı olduğunu müjdeliyordu adeta. Bu kadının kokusu bile çok başkaydı. İçini ısıtan, yüreğini dinginleştiren bir melodi gibi huzur veriyordu adama. İçine çektiği bahar çiçeği kokusunu ciğerlerinde hissetti. İnkar etmek istese de sanki bir yerlerden aşinaymış gibi hatırladığı bu kokuyu sevmişti.
Rüyaların kokusu olur muydu? Oradan mıydı aşinalığı.
Kadının titremelerinin artması durumunun pek de iç açıcı olmadığını gösteriyordu. Sanki o nefes alamıyordu. Arvın hızla kapının kulpunu çevirip açtı. Isınmış kulp elini fena halde yakmıştı. Bu kadında çok gariplik vardı ve onu bir türlü çözemiyordu adam. Sanki normal bir insan gibiydi. Bir büyü gücü yoktu ama aynı zamanda tüm elementlere de hükmedebiliyor gibiydi. O gün düğün töreninde çıkan rengarenk ışıklar onun kesinlikle sıradan bir insan olmadığını gösteriyordu.
Dahası o iblislerin saldırısında ölüm büyüsünü bile yenmişti kadın. Bedenine isabet etmesine rağmen onu zerre etkilememişti; bu büyü daha çok çevresindekileri etkilemişti. Arvın bile o büyünün tesiriyle günlerce iyileşemezken kadın o gün bir de onu tedavi etmişti.
Sarun'un bile iyileştiremediği o yarayı iyileştirmişti...
Dışarı çıkar çıkmaz ona sakin olmasını ve nefes almasını söyledi. Kadın nihayet nefes alabildiğinde bir dizi öksürük krizi karşılamıştı onu. Güçsüzlükle kendini taşıyamayan ayakları onu bırakmıştı. Arvın onu belinden tutup daha da kendine çekip bedenini kendi yaslayarak ayakta kalmasını sağladı.
Kolları arasında titreyen ufacık bedeni incitmekten korkarcasına naifti hareketleri.
Normalde fazlasıyla duygusuz biriymiş gibi davranan o kadınla şu an titreyerek ağlayan kadın aynı kişi miydi?
Kadının kimseye göstermediği gözyaşlarına o gece ilk kez Arvın şahitlik etti. Belli ki o hizmetçiyi çok seviyordu ve infaz edilecek olması onu çok sarsmıştı. Ama ihanetin bedeli belliydi. Kural kimse için esnetilemezdi. İza ölecekti...
***
İçimi kaplayan koku sayesinde uzun zaman sonra ilk kez kabussuz bir uyku uyumuştum. Son zamanlarda gördüğüm kabusları bile hatırlamıyordum; fakat hatırlamadığım o kabuslar bile beni huzursuz etmeye yetiyordu. Uzun zaman sonra onun o güven veren kokusunu soluyarak uyuduğum bu uyku, son birkaç ayın toplamında uyuduğum tüm uykulara bedel bir dinginlik vermişti ruhuma.
Göz kapaklarımı araladığımda altın figürlerle süslenmiş, son derece şık bir tavan karşılamıştı beni. Nerede olduğumu hatırlamaya çalıştığım birkaç dakika tavanla bakıştıktan sonra yattığım yerden hafifçe doğruldum. Kendi odamda değildim. Ve burası, içimi saran o huzur dolu kokudan da anladığım gibi Arvın’ın odasıydı. Onun yatağındaydım ve kokusuyla uyumuştum.
Zihnim son hatıraları bir müddet daha benden gizlemek için direnirken kollarımı açarak esnedim. Daha önce bir kez gördüğüm ama Arvın ölmesin diye onunla ilgilendiğim için inceleyemediğim odada gezindirdim bakışlarımı. Harıl harıl yanan şöminenin önünde konumlandırılmış iki koltukla küçük bir oturma alanı vardı.
Haddinden fazla büyük olan bu odanın girişindeki bir bölme, tamamen kitaplıklardan ve çalışma masasından oluşuyordu. Ortada kocaman bir yatak, yatağın tam karşısında ise büyük bir teras yer alıyordu. Diğer bir tarafta ise muhtemelen giyinme odasına ve geçen su aldığım banyoya açılan iki kapı vardı. Kandiller sayesinde oda yeterince aydınlık ve ferahtı. Tavandan yere kadar uzanan camlar sayesinde dışarıdaki yıldızları görebiliyordum.
Ay hâlâ aydınlık beyaz renginde olduğuna göre geceydi. Odanın atmosferi öyle güzeldi ki insan kendini başka bir diyara geçmiş zannediyordu. Demek ki çok da fazla uyumamıştım. Oysa sanki günlerdir uyuyormuş gibi dinlenmiş hissediyordum kendimi.
Aklıma gelen düşünceyle yüzümü buruşturdum.
O şerefsiz resmen küçük bir sarayda yaşıyordu ve bana o fare deliğini mi layık görmüştü?
Umarım iblisler onu "Prens Yeme Festivali"nde atıştırmalık olarak yerler!
Acaba böyle bir festival var mıydı?
Keşke iblis bir arkadaş edinseydim; ona bu fikri verip beni öfkelendirdiğinde Arvın’ı hedef gösterebilirdim.
Üzerimde elbise yerine beyaz uzun bir gecelik vardı. Geceliğin ipek kumaşı tenimi okşarken bunu bana kimin giydirdiğini düşünüyordum. Giydiren kişi dövememi gçemüş olabilirdi. O kişinin Arvın olma ihrimali içimi titretmeye yrtmişti. Hayır beni hayçtırlamayan bir adamın baana dokunöasını veya çıplak görmesini isteöezdim. Henüz değil. Hatırlamadığı müddetçe hiç değil!
Örtüyü bir kenara çekip ayaklarımı yataktan sarkıttım. Dikkatli adımlarla teras kapısına yöneldiğimde buranın taht odasındaki teras olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Demek ki iki oda bu terasla birbirine bağlanıyordu. En son yaşananlar ve onun kollarında ağladığım kareler zihnime dolduğunda, aniden giren ağrıyla başımı ovuşturdum.
Öğrendiğim gerçekleri sindirmek pek kolay olmayacaktı. Kapının kulpunu çevirip açtığımda aniden tenime çarpan soğuk rüzgarla titredim. İçerisi sıcacıktı ama dışarıda resmen öldürücü bir rüzgar esiyordu. Yine de üşümüyordum. İçimdeki yangın üşümeme engel oluyordu. Burası Ventoza toprakları olduğundan sanırım bu kadar sert hava olayları yaşanıyordu. Kalenin etrafında dönüp duran birkaç hortum vardı. Siyah bir sis bulutundan oluşan hortumlar mavi bir ışıkla parıldıyordu. Bir yıkımın gözle görülür haliydi ama normal bir hortum gibi önüne gelen her şeyi içine çekip yıkmıyordu. Bu da onun normal bir hortum olmadığını gösteriyordu. Belki de bu bir çeşit savunma mekanizmasıydı, emin değilim ama ürkütücü göründükleri kesindi.
Sanırım iblisler şehri yok etmesin diye alınmış bir önlemdi.
Kötü şeyleri görmezden gelmeye çalışıp terasın güzelliklerine odaklandım. Oyulmuş taş sütunların üzerinde yükselen harika bir terastı. Sütunları saran güzel sarmaşık çiçeklerin o efsunlu kokusu her yanı kaplıyordu. Taş sütunlarla bağlı taş korkuluklar da yine o güzel çiçeklerden nasibini almıştı. Zarif işlemeli kemerler açık havaya açılıyordu. Sütunlara bağlı fuşya rengi perdeler esen rüzgârla dalgalanıyordu. Her yana asılmış kandiller dışarıyı da en az içeri kadar aydınlatıyordu.
Rüzgâra alışan tenim üşüme hissini tamamen unuturken artık dışarının o kadar da soğuk gelmediğini hissetmiştim. Gözlerimi kapattığımda bu kokuyu benzetmeye çalıştım; dünyadaki birkaç çiçeğin kokusuna da benziyordu ama hangisi olduğundan tam olarak emin değildim. Sanırım ona en yakın koku nergis çiçeğine aitti.
Güneşi görmeden nasıl tarım yaptıkları konusunda pek bir fikrim yoktu. Sadece ayın ardında da olsa güneşin doğuşu bu topraklara can veriyordu. Hafif bir şekilde çisileyen yağmur, esen rüzgâra inat, incitmekten korkarcasına yağıyordu. Terasın ucunda bulunan çatısız çıkıntılı kısmına yürüyüp ellerimi iki yana açtım. Bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Karanlık bir mavi tonundaydı. Tıpkı Arvın’ın gözlerinin dünyadaki hali gibi.
Sahi göz renginin değişmesinin sebebi acaba Valerion’la veya büyü ile mi alakalıydı?
Valerion geceleri dünyaya çok benziyordu. Acaba gündüzleri nasıl görünürdü bu evren? Güneş doğsa, her taraf güneşin merhametiyle aydınlansa nasıl olurdu? Bunu ben bile merak etmeyip bir kenara bırakamıyorken buradaki insanları düşünmek bile istemiyorum.
Yağmurda ıslanmayı her zaman sevmişimdir. Minik su damlaları kızıl saçlarım arasından geçerken yağmurun tadını çıkarmaya karar vermiştim. Gözlerimi kapatıp kendi etrafımda dönerken yüzümden süzülen damlalar beni hayal dünyasına sürükledi birden ve uzun zaman sonra ilk kez dünyada gibi hissettim kendimi.
Yüzümde aptal bir gülümsemeyle zihnimde canlandırdım. Bir nisan gecesi her gün gittiğim o parkta Arvın’la dans ettiğimiz günü anımsadım. Şarkı bile yoktu ama biz yan yanayken hiçbir şeye ihtiyacımız da yoktu. Yağmurun o hoş melodisine ayak uydurarak dans ediyorduk. Birbirine sarılan bedenlerimiz üşüme hissini tamamen uzaklaştırırken kulağıma fısıldadığı aşk sözcükleri kalbimin deli gibi çarpmasına neden oluyordu.
Mavi gözleri ruhumu bile aşkla sarıp sarmalarken yüreğimde ondan nasibini almayan tek bir karış toprak yoktu. İçime baharları getiren gülümsemesi ve sonsuz sevgisiyle hiç bitmez zannettiğim bir rüyaya dalmamı sağlayan bir masal gibiydi bu hikâye. Ama rüyalarımın tekrar kâbusa dönmesi uzun sürmemişti.
Çocukluğumdan bu yana gördüğüm o rüyalardan dolayı uyumak için genelde ilaçlara başvuruyordum. Zihnim kötü bir cadı tarafından ele geçirilmiş gibi her gece farklı oyunlar oynayıp ruhuma ıstırap veren rüyalar gösteriyorlardı bana. Çoğunu şimdi hatırlamasam da o zamanlar çok korkuyordum. Gece uykudayken gördüğüm kâbuslardan koruyamazdı ki annem, babam beni. Kimsenin böyle bir gücü yoktu ve ben uyumak zorunda olduğum müddetçe bu acıyı çekmeye mahkûmdum.
Ta ki o hayatıma girinceye kadar...
Arvın tüm kötülükleri benden uzaklaştırmış, ruhumu saran o karanlık hislerden beni kurtarmıştı. Kim bilir belki de bu yüzden ona karşı kayıtsız kalamamış ve kalbimi insafına teslim etmiştim. Buna beni hiç pişman etmemişti şimdiye kadar. Ama bu saatten sonra olacakları kestirmek çok güçtü.
Gözlerimi açtığımda etrafımı saran ışık saçan böcekleri görmemle şaşkınlıkla baktım. Onlar ateş böcekleri değillerdi. Ateş böcekleri gibiydi ama çok daha görkemli kanatları olan kelebeklerdi. Burada da ateş kelebekleri mi vardı?
Heyecanla parlayan kelebeklere doğru atıldığım sırada birden ıslak zeminde ayağım kaydı ve dengemi kaybettim. Taş korkulukların dibinde olduğum için tam aşağı sarkmak üzereydim ki belime sarılan bir kol tarafından geriye doğru çekildim.
Daha ne olduğunu anlayamamışken başım yine onun sert göğsüne çarpmıştı. Arvın beni tutmuştu. O ne zamsndır buradaydı ve düşmeden beni nasıl yakalamıştı?
Onun eli belimi sararken benim ellerimse gayrı ihtiyari onun omuzlarına tutunmuştu. Sanki dans ediyor gibi görünüyorduk ama aslına az önce beni ölümden kurtarmış olabilirdi. Sıcak nefesi dudaklarıma dokunurken gri gözleirnde kayboldu ruhum. Kalp atışlarım haddinden fazla hızlanırken Arvın'ın bir büyücü olduğu için bunu duymasından korkuyprdum. Ondan etkilendiğimi ne kadar saklamaya çalışsamda bir yerlerde bedenim kendini ele veriyordu. Kalbim küçük bir kuş gibi ona uçmak için çırpınıyor ve göğsümü zorluyordu. Ona bu kadar yakın olmak kalbime gerçekten iyi gelmiyordu. Aslında daha önce kütüphanede de böyle bir an yaşamıştık ve bu, onun daha romantik bir atmosferdeki tekrarı gibiydi.
"Bu çok ilginç," dedi ama bunu neye söylediğini anlayamayacak kadar şaşkın ve düşünceliydim. "Daha önce hiç bu kadar Ashka'yı bir arada görmemiştim," dedi birden, sanki dans edercesine etrafımızda uçuşan kelebeklere bakarak.
"Bu ateş kelebeklerinin adı Ashka mı?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Bunu daha önce duymadıpına inanamıyprum" dedi belli belirsis gülümseyerek. "Evet," dedi yumuşak bir sesle "Onlar ateş elementi kaybolmasın diye tüm Valerion'a ateşin ruhunu taşıyan canlılardır. Aslına bakarsan onlardan birini görmek bile oldukça nadirdir ve büyük şans getirdiğine inanılır. Hatırlıyorum da en son çocukken, Kraliçe Hera ölmeden önce Pyrodia Sarayı'nda bu kadar Ashka görmüştüm." dedi hatıralarında o zamanlara giderek ve bakışları bana kaydığında devam etti gülümseyerek.
"Sanırım kaleye bir başka Ashka için gelmiş olmalılar," Aslında Aliz'in soyadına atıfta bulunmuştu. Ash "kül" demekti, Ashka ise "küller" veya "ateşler" gibi bir anlam taşıyor olmalıydı.
Tam da o sırada bastıran yağmurla kelebekler hızla gözden kayboldular. Yağmur öyle şiddetli yağıyordu ki ikimiz de sırılsıklam olmuştuk. Saçlarımdan akan sular görüşümü etkilerken iç çektim. Muhtemelen berbat görünüyordum şu an. Bakışlarım bedenime kaydığında berbatın da ötesinde göründüğümü fark etmem uzun sürmemişti. Islak saçlarım yüzüme yapışmış, üzerimdeki beyaz gecelik yağmurun altında ıslanıp şeffaflaşmıştı.
Arvın hızla bedeniyle bedenimi kapatıp önüme set olurken gözleri üzerimde gezindi. Bedenimin büyük kısmı belli oluyordu. Gözlerimi hızla ondan kaçırıp kollarımı göğsüme doladım. Yağmur da bastıracak zamanı bulmuştu! Ve bu beyaz ipek kumaş neden ıslanınca şeffaflaşmak zorundaydı?
Utanç yüzüme tırmanırken gözlerime kenetlediği bakışları bir kez bile bedenime kaymamıştı. Üzerindeki pelerinin bağcığını çözüp benim omuzlarıma bıraktı. Bedenimi tamamen kapatan koyu renkli kumaş artık daha rahat hissettirirken "Bu şekilde gecelikle dışarı çıkmamalısınız leydim," diyen yumuşak sesi kulaklarımda uğuldadı. "Özellikle askerlerimin sizi görebileceği yerlere," diyerek uyardı.
O uyarıncaya kadar köşelerde nöbet tutan siyah giyimli adamları fark etmemiştim. Hepsi bakışlarını yere eğmiş öylece duruyorlardı. Arvın’ın neden önüme set çektiği belli olmuştu. O her zaman kıskanç bir adamdı ve şimdi beni hatırlamaması bile kıskanmasına engel değildi.
Bu hali dudaklarımda ufak bir tebessüme neden olurken saniyeler içerisinde eğilip tek hamlede beni kucağına almıştı. "Odamıza geçelim," dedi yumuşak bir sesle. Ona itiraz bile edemeyecek kadar hayret içerisindeydim. Beni odasına getirdiğinde yine de bırakmamıştı.
Ta ki banyodaki buhar havuzunun önüne gelinceye kadar. Eğilip beni havuza bıraktığında bakışlarımı gözlerinden ayıramıyordum. Bana dokunuşu, bakışı...
Neden her şeyi hatırlar gibiydi?
Ama hatırlamıyordu. Daha beni hatırlamazken nasıl bebeğimiz olacağını söyleyebilirdim ki ona? Önce beni hatırlamasını sağlamalıydım. Bu yüzden bir müddet bebeği saklayacaktım; çünkü Arvın beni Aliz zannediyorken bebeğin babasının kendisi olduğunu hayal bile edemezdi. Bu yüzden bilmemeliydi. Bir müddet baba olacağını bilmemeliydi. Şimdi bu evrende daha da dikkatli olmak zorundaydım. Bebeğim için hayata tutunmalı ve babasını geri kazanmalıydım. Babasız bir bebek büyütmek istemiyordum. Ona bunu borçluydum ve artık bebeğim için de babası için de daha fazla mücadele edecektim.
Arvın'ın "Yıkanırken sana eşlik etmemi istemiyorsan bırakmalısın," diyen hafif alaycı sesiyle kendime geldim. Beni havuzun sıcak sularına bırakmasına rağmen kollarımı boynundan ayırmamıştım ve onu da kendimle birlikte eğilmeye zorluyordum.
"Affedersin," dedim hızla kollarımı çözerken. "Dalmışım."
Bana cevap vermek yerine kendini toparlayıp ayağa kalkmıştı. Buhar içerisinde kapıya doğru ilerlerken bana dönmeden, "Birkaç hizmetçi göndermemi ister misin?" diye sordu.
"Hayır, kendim halledebilirim," dedim sesimi toparlayarak.
"Kıyafetlerin giyinme odasına yerleştirildi, orada giyinebilirsin," diyerek çıktı kapıdan. Beni daha fazla utandırmadığı için ona minnettarım.
Üşüyen bedenim sıcak su ile çözülürken banyonun her tarafında yanan mum ve kandillerden dolayı içerinin yeterince aydınlık olmasına şükrettim; aksi hâlde kesin korkardım. Burası da tıpkı Jorion Kalesi gibi küvet olmasına rağmen ufak bir kaplıca havuzuna ev sahipliği yapıyordu. Sanırım sebebi, daha önce Afsur Kalesi'nin de Nivaria topraklarına ait olmasıydı.
Her yanı kaplayan beyaz fayanslar altın varaklı işlemelerle bezenmişti. Diğer her yer gibi banyo bile fazla gösterişliydi. Afsur Kalesi tüm endamıyla tam da veliaht prense yaraşır küçük bir saray gibiydi. Arvın'ın burayı sadece bir kale olarak değil, tüm düşmanlarına ve Kral Ghoni'ye de bir gözdağı olarak elinde tuttuğuna emindim.
Banyoda işim bittiğinde hızla giyinme odasına geçmiştim. Burada saçlara uygulanan bir bitki maskesi vardı ve onu uyguladığım için şu an saçlarım yumuşacık olmuştu. Bu şeyin tarifini kesinlikle almalıydım. Dünyada satılan saç maskelerinden çok daha iyi sonuçlar veriyordu ve üstelik kokusu da bir harikaydı. Böyle bir şeyi dünyada satmaya kalksam tüm kadınlar tarafından kesin tutulurdu. Bence iyi bir girişimcilik fikriydi.
İşim bittiğinde beyaz örtülerden birine sarılıp banyodan çıktım. Direkt giyinme odasına kapı olması gerçekten güzeldi. Bu sayede yarı çıplak o odadan geçmeme gerek kalmamıştı. Bana verdiği o lanet oda için Arvın'a bir kez daha sayarken önceki odamdan daha büyük bir giyinme odasına geçmiştim. Tamamı koyu renk ahşap dolaplarla kaplı odada dolapları sırasıyla açarak kıyafetlerimin nerede durduğunu çözmüş ve üzerime rahat giyinebileceğim bir elbise bakınmaya başlamıştım. Bir sürü vardı ama aradığım şekilde kolay giyilebilen bir tane yoktu ne yazık ki.
Bu yüzden içime o sıkıcı korselerden birini giyindim. Üzerine ise çiçekli motiflere sahip krem tonlarında bir elbise geçirmiştim. Tek sorun arkadaki ondan fazla düğmeydi. Aslında en az düğmeye sahip olan oydu, o yüzden bu elbiseyi seçmiştim ama yine de tek başıma kapatmam mümkün değildi. Kapıdan hafifçe başımı çıkarıp dışarı seslendim.
"Buraya birini gönderir misin?" İçeriden ses gelmemişti. "Giyinmek için yardıma ihtiyacım var," diye ekledim. Durumun ciddiyetini fark edip bir hizmetçi yollardı umarım.
Odadaki büyük aynanın karşısına geçip elbisenin üzerimde nasıl durduğuna baktım. Gerçekten Aliz ile beden ölçülerimiz birebir aynı olmalıydı çünkü elbiseleri sanki üzerime dikilmiş gibi tam oluyordu. Bakışlarım istemsizce karnıma kayarken 'Arvın hatırlamazsa birkaç ay sonra onu nasıl saklayacağım?' diye düşündüm. Karnım büyüyecekti. Bu dar elbiselerle çabucak belli olacaktı.
Elim benden bağımsız karnımın üzerinde dururken bu fikre alışmak ve onu hissetmek istedim. Dudaklarımda keyifli bir tebessüm oluşmuştu. Bir bebeğimiz olacaktı. Bunu hep istemiştim ama Arvın ile hiç konuşamamıştık. O bebek istiyor gibi durmuyordu. Bu konuyu hiç açmazdı bile. Bense üzerine gitmemek için hep susmuş ve içimdeki duyguları da susturmuştum.
Şimdi ise o hiç beklemediğim bir anda bana tutunacak bir mucize olmuştu. O benim küçük mucizem olmuştu. Ne olursa olsun onu istiyordum ve kendimi onun için savaşmaya hazırlıyordum. Annelik böyle bir şeydi sanırım. Onu hissettiğin ilk anda her şeyini onun için feda edebilecek kadar çok seviyordun.
Tam da bu sırada arkamda beliren bedenle gerildim. Elimi hızla karnımdan çekerken aynadan kesişmişti bakışlarımız. Arvın'ın buz gibi gri gözleri yeşillerime kenetlenirken ne için yardım istediğimi anlamış ve hemen düğmeleri iliklemeye başlamıştı.
"Birini gönderebilirdin," dedim omuzlarım üzerinden ona bakmaya çalışarak ama bana o kadar yakındı ki göğsüne dokunmuştu başım.
"Gecenin zifirindeyiz," dedi düz bir sesle. "Bu saatte askerler dışında herkes uyuyordur," deyip büyük bir ciddiyetle işini yapmaya devam etti. Peki az önce hizmetçi göndermeyi teklif eden kendisi değilmiydide şimdi gecenin zifirinde olduğumuzu bahane ediyordu. Aradaki korseye rağmen tenime dokunan parmakları içimi gıdıklamıştı.
Kendimi tutamayıp gülerken iki adım uzaklaştım ondan. "Hey!" dedim kızgınlıkla, "yapma şunu!"
"Neyi yapmayayım?" dedi suratıma aval aval bakarken. Neye kızdığımı ya da güldüğümü zerre anlamadığı açıktı.
"Beni gıdıklama," diyerek onu uyardım.
"Seni gıdıklamak gibi bir amacım yoktu," dedi dudağının köşesi hafifçe kıvrılmışken.
"Ama gıdıklıyorsun," dedim ona suçlayıcı bakışlar atarak.
"Ben Ventoza'nın Veliaht Prensi Lord Arvın Rowan, bir kadını gıdıklamakla mı suçlanıyorum?" diyen şaşkın suratına bir tane geçirmek istiyordum.
Pabucumun veliahtı!
"Evet!" dedim kızgın bir şekilde. Beni bilerek huylandırdığına neredeyse emindim çünkü bunu hep yapardı. Beden hafızası diye bir şey vardı ve Arvın beni hatırlamasa da bedeni aynı reaksiyonları gösteriyordu farkında olmadan.
"Tamam," ellerini kaldırıp teslim oluyormuş gibi yaparken. "Öyleyse dokunmuyorum, yapabiliyorsan kendin yap!" Bu bir meydan okumaydı. Ondan yardım istememi bekliyordu.
Ama çok yanılıyordu.
Giyinme odasından çıkan Arvın'ın peşine takılıp ben de büyük yatak odasına geçmiştim. Beni umursamıyormuş gibi davranıp şömineye doğru yürürken muhtemelen arkasından gelip özür dilememi ve ona yalvarmamı filan bekliyordu ama çok beklerdi. Adımlarımı onun ters istikametine çevirip kapıya doğru ilerledim ve tam kapıyı açmadan önce bir es verip bekledim. Bu kıskanç kesinlikle bu halde dışarı çıkmama izin vermezdi.
"O halde yardım almak için hizmetçilerin odasına gitmeyi düşünmüyorsundur umarım," diyen sert sesi odayı doldurmuştu.
"Hayır," dedim rahat bir tavırla. "Neden o kadar yol gidip bir hizmetçi bulayım ki? Bir askerden rica etsem eminim beni geri çevirmez," dediğimde Arvın'ın sinirli homurtusunu duydum.
"Gün doğumunda kale kapısında o hain hizmetçinle yan yana sallanmak istemiyorsan tek adım daha atma!" diyen öfkeli sesiyle resmen yeri yaran adımlarla yanıma ulaşıp kalan düğmeleri dikkatle ilikledi.
"İza'ya ne yaptın?" diye sordum. "Hain hizmetçi" diye ondan bahsettiğini yeni fark ediyordum.
"Hiçbir şey," dedi omuz silkerek. Fazlasıyla umursamaz tavırları onu boğmak istememe neden oluyordu. "Yani şimdilik," dedi alaycı bir ifadeyle. "Gün doğumu idam edilecek."
Büyük bir rahatlıkla söylediği sözler içindeki tüm iyilikleri öldürmüş gibiydi.
Kafayı yemek üzereydim. "Burada gün doğmuyor ki," dedim gülerek. Unuttuğu bu detay sayesinde onu alt edebilirdim. "Yani ona dokunmayacaksın." Beni umursamadan geçip çalışma masasına kuruldu. Sanırım çok fazla işi vardı.
"Otur ve bir şeyler ye," dedi. Masanın bir yarısı kitapla kaplıyken diğer tarafında bir tepsi ile yemekler bulunuyordu. Karnım açlıktan zil çalıyordu ama yiyebileceğim bir şeyler olup olmadığından emin değildim.
"Gün doğuyor," dedi sert sesi. Kafasını gömdüğü kitaptan kaldırıp bana bakmamıştı. "Doğmayan şey güneş."
"Ah, öyle mi?" dedim. Bu aptalın takıldığı şey tam olarak bu muydu yani? "Aydınlatma için sağ ol ama yine de bu idama izin vermiyorum. Hizmetçimle ne yapacağıma ben karar veririm Arvın."
"Hainler idam edilmeli leydim. Bunu öğrenmelisiniz," diyen düz sesi sanki bir insanın infazından değil de akşam ne yediğinden bahseder gibi rahattı.
"İza bir hain değildi. Evet, itaatsizlik yaptı ama o benim dostum ve bunu benim iyiliğimi istediği için yaptı. Artık ondan bir köleden bahseder gibi bahsetmeyi kesmelisin. Çünkü o, yapmasına hiç gerek bile yokken sırf vefa borcunu ödemek için bana hizmet etti. Ve ben onu hizmetçim olarak gördüğüm için değil, ondan başkasına güvenemeyeceğimi bildiğim için hizmet etmesine izin veriyorum. Sarun senin yanında neyse İza da benim için o."
İza'ya kızgın olmam onu birilerine yem edeceğim anlamına gelmezdi. Üstelik o bana ihanet etmemişti; leydisinin iyiliğini düşünmüştü. O, Aliz'in en yakın arkadaşıydı ve belki de Aliz böyle davrandığı için ona minnet bile duyabilirdi. Şimdi ben onun hiçbir şeyi değilken alınmaya hakkım var mıydı cidden?
Üstelik beni ve bebeğimi bu evrenin felaketlerinden korumaya çalışmışken?
"Fazla duygusal davranıyorsun," dedi hoşnutsuz bir sesle. Her ne okuyorsa kafasını bir türlü o kitaptan kaldırmamıştı.
"Çünkü ben bir insanım ve vicdanım var," dedim ona doğru adımlarken. "Herkes senin gibi robot beyinli değil!" Muhtemelen robotun ne olduğunu bile anlamayacaktı ama olsun, ben lafımı sokmuştum.
"Vicdanın sana yanlış kararlar aldırıyor." Neyse ki robot kısmına takılmamıştı.
"Neden idama kendi hainlerinden başlamıyorsun bay çok bilmiş?" dedim, bu defa kendime hakim olamamıştım ve sesim öfkeli çıkmıştı. "Çevrendeki hainleri fark etmemiş olamazsın, değil mi?" dedim bakışlarımı bir an üzerinden ayırmazken alayla devam ettim: "Ne o, sen de mi vicdanına yeniliyorsun?"
İlk defa kafasını kaldırıp bana baktığında kaşları sert bir şekilde çatılmıştı. "Dur, senin yerine tahmin edeyim," dedim çok bilmiş bir tavırla geçip karşısındaki sandalyeye oturduğumda. Kollarımı göğsümde bağlamıştım.
"Onları ortadan kaldırırsan yenileri gelecektir. Üstelik kralın ilgisini de yeniden üzerine çekmiş olacaksın. Bu yüzden ne halt karıştırdıklarını bilmene rağmen onlara dokunmuyorsun çünkü sen korkmuş ve sindirilmiş bir çocuksun!"
Evet, belki de ileri gitmiştim ama Arvın'ın benden sakladığı şeyleri öğrenmek istiyorudum. Öldürülme korkusuyla geçirilmiş bir çocukluk yaşadığı kesindi. O amcası denilen şerefsiz onda onarılmaz yaralar açmıştı. Önce babası sonra abisi sırayla ölmüş ve yapayalnız kalmıştı. Peki annesine ne olmuştu? Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum.
"Devam et," dedi; çenesi kasılmıştı ve sesi tahammülünün sınırlarında dolaşıyormuşum gibi ürkütücü çıkmıştı. "İyi yazıyorsun." Keskin gri gözleri az sonra beni infaz edecekmiş gibi öldürücü bakıyordu.
"Kaledeki tüm hizmetçiler ve askerler onlara bağlı. İsteseler bir gecede işini bitirebilirler ama sen tüm bunları bilmene rağmen sadece bekliyorsun," dedim ona kızarak. Ona kızgındım çünkü ölümle bir cambaz gibi oynaması hoşuma gitmiyordu. Üstelik onu bir kez kaybetmişken bu fikir bile cehennem gibi azap veriyordu ruhuma.
Bakışlarımı ondan kaçırıp masadaki yemeklere çevirdim. Yabancısı olduğum bu dünyada beni en çok zorlayan şey yemeklerdi. Yine bana çok tuhaf görünen yemeklere bakarken midemdeki hareketliliği yok saymaya çalışıyordum. Keşke her öğün dünyaya gidip yemeklerimi orada yiyebilseydim. Bunu çok isterdim. Bilindik bir şey yemeyeli haftalar oluyordu ve ben bildiğim tüm şeyleri aşeriyordum resmen.
"Zannettiğinden çok daha büyük hesaplar dönüyor leydim ve ben küçük işlerle uğraşamayacak kadar meşgulüm. Eminim sen veliaht prenses olarak kaledeki tüm nizamı elden geçirir ve bu gibi işler için beni yormazsın."
Bir dakika ya, bu dingil herif meşguldü de ben boş gezenin boş kalfası mıydım?
"Bu konuda bana yetki mi veriyorsun?" dedim. Ona inanamayarak bakıyordum çünkü yine beni bir şeylerle suçlayacağına veya sınayacağına neredeyse emindim.
"Karım olman sana tüm yetkileri vermiyor mu zaten?" dedi; tek kaşı itinayla havalanmış, beni sınadığı her halinden belliydi.
"Saçma birkaç yeminin bana böyle bir güç vereceğini zannetmiyorum doğrusu," dedim önceki sözlerine atıfta bulunarak. "Üstelik gerçek karın da değilim!" Ona yerini bildirmeliydim. Keyfi istediğinde beni itip çekemeyeceğini bilmeliydi.
"Sana bu yetkiyi ben veriyorum," dedi sertçe. "Ve aklından her ne geçiyorsa unut. Sen benim karımsın; bunun sahtelikle, gerçeklikle bir ilgisi yok!"
"Aklımdan senin ne kadar dengesiz bir mağara adamı olduğun geçiyor ucube! Seninle evlenerek başıma büyük dert almışım" dedim ona göz devirirken. Neyse ki bunu dünya diliyle söylemiştim de anlamayacaktı. Ne de olsa hatırlamıyordu, öyle değil mi?
Sözlerimden sonra ciddi tavrı sadece birkaç saniye yerini hafif bir gülümsemeye bıraksa da çabucak toparlanmıştı. Neden güldüğü hakkında bir fikrim yoktu çünkü beni anlamamış olması gerekiyordu. Üstelik konuşurken mimiklerime hakim olup güzel bir şey söylüyormuş gibi gülümsemiştim. Yani mimiklerimi de okumuş olamazdı.
"İza hakkındaki kararı sana bırakıyorum," dedi ciddi bir ifadeyle. "Vorenlerin de kuyruğuna basmamanı tavsiye ederim. Her an zehirlenerek öldürülmek istemiyorsan tabii," dedi masadan kalkarken Voren şu gereksiz Meri'nin mi soy ismiydi?
"O saçma kale işlerini de verdiğin yetkiyi de umursamıyorum. Ayak işlerini yaptıracak başka birini bul. Bunlarla uğraşamayacak kadar meşgulüm," dedim onu zerre kadar umursammadığı belli eden bir tavırla. Böyle yetkiler vererek beni denediğine emindim. Bana evlendiğimiz gün yaptığı imaları bir haftada unutacak değildim ve her istediğini alamayacağını ona göstermeliydim. O çocuk gibi davransa da ben onun oyuncağı değildim.
"Bana meşguliyetlerinden bahseder misin sevgili eşim?" dedi, tek kaşı havalanmış, her şeyi biliyorum havasıyla bakıyordu gözlerime. Onu takip ettiğimi biliyor muydu?
"Size kendi işlerimden bahsedip o çok kıymetli vaktinizi almak istemem ekselansları," deyip sahte bir tebessüm yerleştirdim yüzüme. Neyse ki hâlâ zeki biriydi ve onunla alay ettiğimi anlaması uzun sürmemişti.
Yüzünde buzdan bir ifade vardı; sarsılmaz, çatlamaz, keskin bir ifade. Gözlerime kenetlenen duygusuz bakışları, kalbinin bana karşı ne kadar çorak olduğunu bir kez daha hatırlattı. O eski baharlar yoktu yüreğinde, artık hazan vaktiydi. Unutularak büyük bir sürgün yemiştim ve o soğuk bakışlarıyla, hiçbir suçum olmadığı hâlde bana verebileceği en büyük cezayı veriyordu. Kalbimi üşütüyordu.
Büyük adımlarla aramızdaki mesafeyi neredeyse sıfıra indirirken üzerime doğru eğilerek konuştu. "Eşime ayıracak vaktim daima var leydim," diyen sesi kulaklarımda çınlarken aramızdaki yakınlıktan dolayı sıcak nefesi tenimi yakıyordu.
"Sınırlarınızı zorlamayın prens," dedim sertçe. Beklediği geri adım atmamdı. Sinmemdi belki de ama ona istediğini vermek niyetinde değildim asla. " İlk gün söylediğiniz şeylere sadık kalın. Ben sizin eşiniz değilim. Bu fikre fazla kapılım sonra acı çekmenizi istemem." dedim sertçe. Diğer dünyada aşık olmam bu dünyada ona gıvık olmayacağım anlamına gelmezdi. Prens Arvın bazen gerçekten sınırlarını zorlayan ve her adımda sizi sınayan çekilmez biri olabiliyordu. Bununla kücade etmek pek kolay değildi.
"Şimdi izninizle." Hafifçe eliğip zarif bir reverans haranetiyle onu selamladım ve aramızdaki resmiyeti bir kez daha göz önüne aldım. " Gidip idam cezasına çarptırdığınız arkadaşımı bulmalıyım!" dedim yanından geçerken. Onu arkamda bırakıp kapıya doğru adımladım.
İza'yı bulmam gerekiyordu... Mümkünse hala nefes alabiliyorken..
"Sınırlarını koruman güzel," diyen imalı sesi durmamı sağladı. "Bu sınırlara senin de uyman gerektiğini unutmamalısın leydim. Ve bir daha kişisel eşyalarıma dokunacak veya saçma sapan hikâyelerini yazacak olursan ellerini keserken tereddüt etmeyeceğimi bilmelisin!" diyen tehditkâr sesi kulaklarıma dolduğunda neden bahsettiğini anlamaya çalışıyordum.
Elim kapı kulpundaydı, gitmeliydim ama kafamı karıştıran sözleri yüzünden bir türlü adım atamıyordum. En sonunda pes edip öfkeyle ona döndüğümde "Derdin ne senin?" diye bağıracaktım ki elindeki siyah kaplı defteri görmemle olduğum yerde taş kesildim.
Gördüğüm şeyle gözlerim yuvalarından çıkacakmış gibi olurken sözleri şimdi bir anlam ifade etmeye başlamıştı işte. Evet, Arvın'ın elindeki o defter cadının kader kitabından başka bir şey değildi ve sanırım onu okumuştu...
