1. bölüm · RUHU RÜCU

1| Sanrılar Ve Sarsıntılar...

Aserin _hissiz yazar

BismillahirRahmanirRahim...

Başladığınız tarihi buraya yazabilirsiniz.

Yayınlanma tarihi. 11,02,2026

İlk fantastik kitabım. Bakalım neler olacak. Desteğinizi esirgemeyin lütfen.

***

1. Bölüm...

Ay geceyi aştığında...

Hasret kabından taştığında...

Kız kaleden kaçtığında...

Ruh zamana ulaştığında...

Bir kahanet gerçekleşir ve yarım olan iki kalp bir diğeriyle eşleşir. Kader kalemini kırar ve zaman onunla denkleşir. Güneş küllerinden yeniden doğar ve Ateşin unutulmuş varisi Karanlığı silip, iblisleri topraklarından kovar, işte o zaman lanet biter ve Güney krallığı tahtını yeniden kurar.

Atın nefesinden çıkan buhar, karlı havayı yararak yükseliyordu. Soğuk, tenime değil içime işliyor; ciğerlerimi her solukta biraz daha yakıyordu. Kızıl saçlarıma düşen kar taneleri tuhaf bir huzur fısıldıyordu ama ardımdan gelen toynak sesleri bu hissi paramparça ediyordu.
Kaçıyordum; kim olduklarını bilmediğim, neden beni öldürmek istediklerini anlayamadığım siyah giyimli adamlardan.

Ayak sesleri her adımda çamura biraz daha gömülüyor, aradaki mesafe kapanıyordu. Korkuyla başımı çevirip arkama baktım. Yüzleri gölgelerin içindeydi; seçemiyordum ama niyetleri açıktı.

“Kaçamazsın!”

Ses gecenin içinden geldi. İçlerinden biri yayını gerdi, sadağından çıkardığı oku bana doğrulttu.

“Ne istiyorsunuz benden!” diye haykırdım. Sesim titriyordu ama atıma daha sert asıldım.
Oklar rüzgârı yararak geceye saplandı. Uğultuları kulaklarımda yankılanırken kızıl saçlarım savruluyor, soğuk yüzümü kesiyordu.

“Bu senin kaderin,” dedi ruhsuz bir ses.
“Bu gece öleceksin.”

Sözlerindeki o keyifli kesinlik içimi parçaladı. Çoktan kefenim biçilmişti. Yüzündeki soğuk tebessüm, sonumu bildiğini haykırıyordu. O bir katildi ve bu gece beni kurban edecekti.
Yüzüme düşen kar taneleri artık huzur taşımıyordu. Beyazlığın kızıla döneceğini biliyordum. Bu gecenin karı, benim kanımla yıkanacaktı. Adımı hatırlayamıyordum. Nerede olduğumu da. Ama garip bir şekilde şunu hissediyordum. Ölüm bana yabancı değildi.
Dolunaydan süzülen solgun ışık dışında hiçbir şey yoktu. Gece, karanlığın en sert tonuna bürünmüş, ölümümü sessiz bir seyirci gibi izliyordu.
Bir ok atımın ayağına saplandı. Zifiri siyah at acıyla kişneyip şaha kalktı. Dengem bozuldu. Tam o anda siyah siluetler etrafımı sardı; karın üzerinde bir çember oluşturdular. Kaçacak yerim kalmamıştı.
Atım acıyla çırpınırken içlerinden biri öne çıktı. Hiçbir şey söylemeden elindeki hançeri fırlattı.
Metal, havayı yararak geldi.

Göğsümde yakıcı bir acı patladı. Hançer kalbime saplandı ve ben attan yüzüstü düştüm. Bedenimin ağırlığıyla hançer biraz daha içeri girdi; keskin ucu sırtımdan dışarı çıktı.

Nefesim tek bir çığlıkta kesildi. Kar, altımda hızla kızıla boyanıyordu. Beyaz elbisem kana bulanırken soğuk, acıyı bastırmaya başladı. Parmaklarım istemsizce karı kavradı. Bedenim titriyor ama sesim çıkmıyordu. Gözlerim bulanıklaştı; ay ışığı soldu. Etrafımdaki adamların adımlarını duyuyordum. Yaklaşıyorlardı ama yüzlerini hâlâ seçemiyordum. Sanki karanlık, onları bilerek saklıyordu.

Son bir çabayla başımı çevirmeye çalıştım. Beni öldürenin yüzünü görmek istedim ama gece izin vermedi. Karanlık tamamen çökerken, karın içinde hareketsiz kaldım. Bir kez daha, katilimin yüzünü göremeden gözlerim kapandı. Nefes nefese uyandım. Kabus, bir kez daha gecenin içinden çıkıp beni yakalamıştı; sanki ruhumdan bir parça koparıp almış, geriye yalnızca yorgun bir beden bırakmıştı. Bir elim korkuyla kalbime gitti. Çarpıyordu… ama yaşamaktan çok acıya direniyor gibiydi. Diğer elim yanımdaki boşluğa uzandı.
Soğuktu.

Onun yokluğunun bıraktığı bu soğukluğu örtecek hiçbir şey yoktu artık. Ne yorgan, ne duvarlar, ne de zaman… Onsuzluk, çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan kabusları yeniden uyandırmıştı. Arvın varken sanki bir peri masalının içindeydim; geceler sessiz, karanlık bile merhametliydi. Şimdi ise o masallar diyarından kovulmuş, kabuslarımla birlikte bu fani dünyada yapayalnız kalmıştım.
Boğazımdan kopan hıçkırık, yanaklarımdan süzülen yaşlara karıştı. Titreyen dudaklarımın arasından yalnızca tek bir isim döküldü: Arvın.
Bakışlarım odadaki saate kaydı. Yine aynı saat. Yoğun bakım ünitesinde bana veda ettiği saat. Gözlerini sonsuzluğa açarken bu dünyaya kapattığı o an… Ölüm saati.

Gözlerimden süzülen yaşlar onun yastığına aktı. Başımı yastığa gömüp kokusunu içime çekmeye çalıştığımda, göğsümün tam ortası acıyla sızladı. Ciğerlerim yanıyordu çünkü aradığım koku artık yoktu. Sanki nefes almayı bile unutmuştu bu oda. Kalbim hâlâ hızlıydı ama bu bir telaş değildi. Bu, alışamadığım bir yalnızlığın çırpınışıydı.
Yatağın diğer tarafına baktım.
Bu, rüyadan bile daha acı bir gerçekti. Yastığın çöküklüğü bile kalmamıştı artık. Orası günlerdir… belki haftalardır… soğuktu. Onun ağırlığı, onun varlığı bile terk etmişti beni.
Yutkundum.

“Geçti,” dedim kendime. Sesim odanın içinde yabancı bir yankı yaptı. Sanki bu cümleyi ben değil, içimde hâlâ ayakta durmaya çalışan başka biri söylemişti.
Ama geçmemişti.

Çünkü her gece, her seferinde aynı hançerle ölmek… aynı acıyla uyanmak tesadüf olamazdı. Uzun zamandır görmüyordum bu rüyayı. Çocukluğumdan beri beni bulan o kabus, Arvın’la birlikte hayatımdan çıkıp gitmişti. Onun varlığı, diğer tüm kötülükler gibi bunu da kovalamıştı benden. Kokusu sinmişti gecelerime; korkularımı bile susturmuştu.

Ama şimdi… Şimdi onun gidişiyle bu oda buz kesmişti. Bu yatak, bu yastık… Kokusunun sindiği yere sarılıp uyumak bile koruyamıyordu beni artık.
Çünkü kokusu gitmişti.

İstemesem de ondan bana kalan her şey, bir bir kayıp gidiyordu elimden. Hatıralar soluyor, sesini zihnimde tutmak zorlaşıyor, yüzü sisin içinde eriyip gidiyordu. Her gece biraz daha eksiliyor, her sabah biraz daha onunla birlikte ölüyordum.

Yavaşça doğruldum. Ayaklarım yere değdiğinde içim ürperdi. Zeminin soğukluğu gerçekti. Fazla gerçekti. Sanki dünya, onun yokluğunu bana her temasında hatırlatmak ister gibi acımasızdı. Banyoya doğru yürüdüm. Işığı açtım.

Gözlerim aynadaki yorgun yüzümde gezindi.
Onsuz uyuyabildiğim süre ancak buydu işte: Birkaç kırık saat. Daha fazlasına ne bedenim ne de ruhum dayanabiliyordu. Gözlerimin altında oluşan koyu halkalar, uykusuzluğun değil; yasın izleriydi. Göz aklarım kızarmıştı; sanki ağlamaktan değil de içimde biriken acıyı tutmaktan yorulmuşlardı.
Elimi saçlarıma götürdüm. Saçlarım kısaydı.
Rüyadaki gibi yüzümü kapatmıyordu. Parmaklarımın arasından kayıp gidiyor, beni saklamıyordu. Oysa rüyada… Rüyada saçlarım bile bana karşıydı. Yüzümü gizler, ölürken bile beni korumazdı.

Gözlerimi kapattım.

Sonra hızla duşakabine girip suyu açtım. Üzerimi çıkarmadım. Sıcak suyu da açmadım. Soğuk su bedenime çarptığında ürperdim ama yine de fark ettim: Hiçbir şey, onun yokluğu kadar üşütmüyordu kalbimi.

Soğuk su tenimi keserken bile acı vermiyordu çünkü hiçbir acı, yokluğununkisi kadar can yakıcı değildi.

Bacaklarım titredi. Gücüm tükendi. Dizlerimin üzerine çöktüm. Artık kendimi tutamadım. İçimde biriktirdiğim ne varsa hıçkırıklarla birlikte döküldü. Duşun sesi, ağlayışımı bastıramadı. Omuzlarım sarsılıyor, nefesim parçalanıyordu.
Cenazede ağlayamadığım kadar ağladım. Bağıramadığım kadar bağırdım.
Ama içim soğumadı.

Çünkü onunla birlikte ölen yalnızca bir beden değildi. Bir mezara gömülen sadece o değildi. O an, kalbi durduğunda… Benim kalbim de onunla birlikte atmayı bırakmıştı sanki. O günden beri yaşayan şey, yalnızca alışkanlıktı. Nefes almak, yürümek, ayakta durmak… Hepsi birer refleks.
Yine aynı saatte uyanmıştım. Onun ölüm saatinde. Kalbinin sustuğu, gözlerinin bu dünyaya kapandığı o anda. Bir tabutla onu o soğuk mezarlıkta bırakalı bugün tam kırk gün olmuştu.

Kırk gün.

Zaman acımasızdı. Akmasın istiyordun. Dursun, donsun, o günde takılı kalsın istiyordun. Ama akıyordu hiçbir şey olmamış gibi. Oysa benim için her şey bitmişti. O an onunla birlikte orada ölmeyi ne çok isterdim; onunla aynı kefene sarılmayı… Yan yana, aynı mezarda uzanmayı…
Islak dudaklarım titrerken hıçkırıklarımın arasından fısıldadım: “Ölüm bile güzeldir seninle, sevgilim… Ama sensiz yaşamak… Bu, her şeyden çok daha zor.”

İşin tuhaf yanı ailemden ve arkadaşlarımdan kimsenin onu tanımıyor oluşuydu. İlginç bir şekilde o kadar vakit geçirdiğimiz insanlar; düğünümüze katılanlar, birlikte eğitim aldığımız arkadaşlarımız bile Arvın'ın kim olduğunu bilmiyordu.
Ailemi evli olduğuma bile inandıramamıştım. Herkes benimle dalga geçiyor zannederken onlara düğün fotoğraflarımızı göstermek istediğimde albümü bulamamıştım. Baş ucumuzdaki çerçevelerden, duvarda asılı büyük resimden bile silinmiştik. Her gün gittiğim o mezar taşında bile bir başkasının ismi yazıyordu. Ailem delirmemden endişeliydi. Yalnızlığın bana iyi gelmediğini söyleyen büyükannem; benim ermişleri gördüğümü, hatta belki de bir cinle evlendiğimi sandığımı iddia etmişti. Sonrasında beni okutmak için bir hocaya götürme kararı bile almıştı ama o kadar öfkeliydim ki onlara kapıyı açmamıştım. Ailemden de arkadaşlarımdan da hatta canım kadar sevdiğim işimden de uzaklaşmıştım. Uzun bir kafa izni vermiştim kendime.

Vaktimi evde onun hatıralarıyla geçirmek istiyordum ama bir terslik vardı. Arvın ile olan bazı anılarımızı hatırlayamıyordum. Her gün belli başlı anları unutuyordum. Bir gün onun tamamen hafızamdan silinmesinden ölümüne korktuğum için onunla olan tüm anılarımızı yazıyordum.
Üzerimi giyindikten sonra yine çalışma masama oturdum. Burada bir sürü anımız vardı; aklıma gelen her detay için gözyaşlarım süzüldü yanaklarımdan. Burnumu çekip gözyaşlarımı elimin tersiyle silerken Arvın’dan bana kalan tek hatıraya sıkı sıkı sarıldım. Ona ait ne varsa uçup gitmişti sanki evimden.

Onları ailemin ben üzülmeyeyim diye kaldırdığını düşünürken öfkelenmiştim ama ailemle görüşmeyi bıraktığım şu on gün içerisinde eşyalar kaybolmaya devam etmişti. Hepsi bir anda gitmemişti ama yavaş yavaş terk etmişlerdi beni. Son üç gündür bu siyah kaplı deftere sarılıp uyuyordum çünkü onun da gitmesini istemiyordum.

Eğer o da terk ederse beni, akıl sağlığımdan şüphe edebilirdim. Şükür ki Tanrı sesimi duymuş olmalı; o defter ve parmağımdaki yeşim yüzük üç gündür yerli yerinde duruyordu. Defteri açıp kaldığım yerden devam ettim tüm anılarımızı yazmaya. Günlerdir sürekli yaptığım tek etkinlik buydu.

"Hangi evrende olursa olsun," dedi önümde eğilirken. "Bu iki yüzük bir diğerini bulur. Biz asla ayrılmayacağız sevgilim. Benimle sonsuza kadar birlikte olmaya ne dersin?"

Sorduğu soruyla gözlerim doldu. Önümde diz çöken adamla birlikte ben de diz çöktüm. Bana umutla bakan gözleri cevabımı beklediğinin habercisydi. Onu daha fazla bekletmemek adına dolan gözlerime inat gülümsedim ve başımı salladım. "Evet sevgilim," dedim; gözümden süzülen yaşlar eşlik etti sözlerime. "Sonsuza kadar seninle olmaya evet!"

"Ama artık istesen de benden kurtulamazsın," dedi yeşim yüzüğü parmağıma geçirirken. "Ne olursa olsun asla vazgeçmem artık senden. Benden kaçsan bile bulurum seni!" dedi gülümseyerek.

"Hangi alemde olursan ol, bir şekilde kollarıma alırım seni."

Zamanı geri sarıp her şeye yeniden başlasam seninle... Bu defa çok daha güzel, çok daha sonsuz bir alemde... Uzun ve mutlu bir hikaye... Son değil, seninle sonsuz bir geleceğe...

Yazdığım anıyla birlikte eve sığamaz olmuştum. Sol tarafımdaki ağırlık yüzünden bedenim buz kesmişti. Defteri bile düşünemez olmuştum. Onu masada bırakıp hızla evden çıktım. Üzerime geçirdiğim hırkam ve elimdeki araba anahtarından başka bir şey alma gereği duymamıştım.
Telefonumu bile evde bırakıyordum. Onun varlığını unutmuştum. Sevdiğim adamla konuşmadıktan, mesajlaşmadıktan sonra pek işime yaramıyordu açıkçası. Çok büyük bir kayıp vermiştim. Benim hayatımın merkezi olan adam gitmişti. Dünya umurumda değildi açıkçası.

Gecenin karanlığını yaran arabanın farları kapandı. Hızla kendimi araçtan dışarı atarken ezbere bildiğim yolu yürüyüp onun mezarına geldim. Karanlığın senfonisini bölen tek şey üzerimde doğan dolunaydı. Aylardan, günlerden bile bir haberdim. Onun gidişi her şeyi alıp götürmüştü sanki benden. Gözlerimden akan yaşlara engel olamazken, parmağımdaki yeşim yüzüğü okşayarak mezarın mermerine uzandım. Diğer elimi kalbime bastırıyordum ama acısını dindirmiyordu.

Gözyaşlarım onun toprağını ıslatırken acıyla sızladı gözbebeklerim. Dudaklarımdan kopan hıçkırıkları serbest bırakırken kendimi kasmaktan vazgeçtim.
Gecenin bir yarısı mezarlıktan korkan insanlar olabilirdi ama benim için bu korkulacak bir şey değildi. Benim tek korkum onsuzluğun getirdiği kabuslardı. Onu ağlayarak üzmek istemezdim ama bir an daha tutamadım kendimi.

"Hangi alemde olursan ol yine bulurum seni!" dedim hıçkırıklarım arasında. "Bir şekilde kollarıma alırım seni," diyerek onu tekrarladım.

Mezar taşı çok soğuktu. Onun güven veren sıcak göğsünü öyle özlüyordum ki... Tam kırk gün olmuştu. O benden, bizden gideli tam koca kırk gün olmuştu. Oysa onsuz bir saate bile tahammülüm yoktu benim. O toprağa girmişti, ben yeryüzünde kalmıştım. Bırakmıştı elimi. Onsuzluk karanlık bir kuyuya itmişti ruhumu. Nefes alıyor olmam yaşadığım anlamına gelmezdi çünkü kalbim o yoğun bakım ünitesinde, onun kalbinin durduğu saniyede bırakmıştı atmayı. O soğuk hastane odasında ikimiz de ölmüştük ama yalnızca birimiz gömülmüştü.

Şimdi o bu toprağın altında yatıyordu, ben ise üzerinde. Yüzüğün takılı olduğu elimi toprağa bastırdım; sanki böyle elini tutabilecekmişim gibi.

"Bu yüzük parmağımda olmadığı için mi bulamadın beni sevgilim?" diye sordum ağlayarak. "Bu yüzden mi ayrıldık biz? Bu saçma sebep yüzünden mi kayıp gittin ellerimden, daha fazla saramadım seni?" "Bu yüzük parmağında olduğu sürece bulurum seni," diyordu bana hep. Sanki bu yeşim yüzüğün mistik bir özelliği varmış gibi iki yüzüğün birbirini bulacağından bahsediyordu. Tuhaf ama bu gibi birtakım batıl inançları vardı Arvın'ın.

"Sizi ayıran o yüzükler değildi!" diyen sesle birden doğruldum. Mezarın karşısında yaşlı bir kadın bana bakarak konuşuyordu. Beyaz örgülü saçları iki yanından inmişti. Yüzü kırışıklıklarla doluydu. Hayatımda onun kadar yaşlı birini daha gördüğümü hatırlamıyorum. Kamburlaşmış beli boyunu oldukça kısa gösterirken, üzerindeki siyah pelerinin şapkasının başında olması yaşlı yüzünü tıpkı bir cadı gibi göstermıştı. Gecenin karanlığı üzerini örterken pek belli olmuyordu siyahlar içerisinde ama gözleri ilginç bir şekilde parlıyordu. Yeşil mi mavi mi ayırt edemediğim bir tondaki gözlerinde ürkütücü bir bakış vardı.

Dolunay sanki onun için doğmuş gibi ışığını yaşlı kadının üzerine sirayet ediyor, onu detaylarıyla görmeme olanak sağlıyordu. Tamamen siyahlar içerisindeydi; ellerindeki eldiven bile siyahtı. Beyaz saçları ve hastalıklı bir beyazlıktaki teni dışında ona dair her şey bir gece gibi karanlıkta kalmıştı. Eski bir bastona yaslanmış, ciddi bir ifadeyle bakıyordu yüzüme.

Gözlerinde anlamlandıramadığım birkaç duygu vardı ama bunu saklamayı öyle iyi beceriyordu ki gözlerinden ifadesine ulaşamıyordu duyguları. Can bulamıyordu mimiklerinde. Derin bir nefes aldı; öyle ki sanki iç çekti ve sonra sakin bir tonda devam etti sözlerine:

"Fakat sevgilinin de dediği gibi birleştiren o olabilir!" dedi kendinden emin ifadesiyle. Sesi bile yaşlanmıştı sanki. Titrek bir tınıda, yorgun bir durgunlukla dökülmüştü dudaklarından. Konuşmaya hevesli değildi de mecburen konuşuyordu sanki benimle. Tüm bunları nereden bildiğini anlayamazken aklıma gelen tek ihtimal, az önceki konuşmamı dinlemiş olmasıydı.

"Ne diyorsunuz siz?" diye sordum hafif alayla. Gecenin bir yarısı burada benden başka birini görmek tuhaf ve ürkütücüydü. Yine de ondan korkmak yerine içimi merak duygusu sarmıştı. Bu kadında çok eskiden kalma tanıdık bir şeyler vardı sanki ama ne olduğunu çözemiyordum. Belki de ben öyle olduğunu zannediyordum.

"İkinci bir şans mı istiyorsun?" diye soran yaşlı kadına bakakaldım. İhtiyar bedenini bir iki adım daha yaklaştırdı ve devam etti sözlerine: "Onunla..." dedi mezarı işaret ederek. "İkinci bir şans mı istiyorsun Tanrı'dan?"

"İstemem neyi değiştirir ki?" diye sordum. "O... Geri gelmeyecek." Bakışlarım toprağı buldu. İçim acıyla sızlıyordu. Sevdiğim adam geri gelmeyecekti. Onu getirecek bir mucize yoktu bu fani dünyada.

"Belki de sen ona gidersin," dedi ihtiyar kadın. Sesinde ürkütücü bir tını vardı. Bir iki adımda yanıma gelip dikilirken aramızda sadece mezar kalmıştı. Kırışıklıklarla dolu yüzünde en ilginç şey yeşil gözleriydi. Onun şimdiye kadar tanıdığım en yaşlı insan olduğu su götürmez bir gerçekti. Aşırı çıkık kemikleri ile hastalıklı denilebilecek bir zayıflıktaydı. Beyaz saçları tek örgü halinde sol omzundan önüne dökülüyordu. O... Sanki bir cadıyı andırıyordu.

"Ona gitmek ister misin?" diye sordu bu defa da. Sorduğu soruyla düşüncelerim anında dağıldı. Bu soruları neden soruyor bilmesem de, bu imkansızlığa iç çekerek cevapladım onu:

"Bunun bir yolu var mı?" diye sordum acıyla. "Ona gitmeyi her şeyden çok isterim ama bizim bir şansımız daha yok... Biz her şeyimizi kaybettik." Keşke ben de onun gibi keçileri kaçırmış olsaydım ama ne yazık ki çektiğim onca acıya rağmen hala akli melekelerim yerli yerindeydi ve gerçeklerin ağırlığı altında eziliyordum. Ya da gördüğüm her şey bir sanrıdan ibaretti ve ben çoktan kafayı sıyırmıştım.

"Hayır," dedi gülümseyerek. "Her zaman bir yolu vardır. Sadece tabiatın dengesini bozmamak gerek," dedi ve elime o kara kaplı küçük defteri tutuşturdu. Bu benim günlerdir hikayemizi yazdığım defterdi.

"Ama bu?" dedim; gözlerim elimdeki defter ve karşımdaki kadın arasında gidip gelirken.

"Kader kitabı... O, senin hikayenin ikinci perdesi," dedi gülümseyerek. Neden bu kadar çok gülümsüyordu? O sanırım hasta ve yaşlı bir kadındı. Muhtemelen şu an ne dediğini kendi bile bilmiyordu. Belki bir çeşit bunama hastalığı geçiriyordu ama içimde bir yerler ona inanmak istiyordu çaresizce. "Onu sana bıraktığını bilmiyordum..." dedi düşünceli bir ifadeyle mezara bakarken. Bundan pek hoşnut olmadığı aşikardı. "Bunu hiç istemesem de kader kitabına karşı gelemem. Ne yazık ki istediğin o ikinci şans artık senindir." Şaşkınlıkla gözlerim kocaman olurken duyduklarımı anlamakta güçlük çekiyordum. Arvın'ın bu kadınla ne alakası vardı ki? Ah, bu kadın kesinlikle hastaydı.

"Bu son şansınız küçük hanım!" dedi ihtiyar. "Unutma, nereden geldiğini asla belli etmemelisin. Orası bura gibi değildir. Kudretli büyücüler için kolay bir av olmak istemiyorsan sessiz kalmalı ve kitapta yazanları harfiyen uygulamalısın." Dediğinde elimdeki defterde bir ışık parladı ve defter yerini kalın bir kitaba bıraktı. "Bu, senin yeni kaderin ve son şansın."

"Bol şans," dedi ürkütücü bir gülümsemeyle. "Buna ihtiyacın olacak. Umarım bu hayatı iyi değerlendirirsiniz çünkü bir tekrarı daha olmayacak." Sözleri kulaklarımda yankılanırken içimde hiçbir anlam ifade edememişti. Tam bir akıl tutulması yaşarken elimdeki kitaptan ayırdığım bakışlarımı tekrar ihtiyara çevirdim.

"Hiçbir şey anlamıyorum," dedim ona doğru adımlarken.

"Dolunay bu gece..." dedi kollarını iki yana açarken.

"Bu gece geçit açılacak. Bu şansı istiyorsan o yüzüğü parmağından çıkarma. Yüzük seni ona götürdüğünde kaderleriniz yeniden kesişecek. Zaman içinde bükülecek ve yeni bir hayatta tekrar birlikte olacaksınız. Bu, sizin kaderiniz."

"Saçmalık! Buna inanmamı beklemiyorsun herhalde!"

"Bu bir saçmalık değil," dedi sakin bir sesle. "Üzgünüm ama düzeltmen gereken şeyler var ve ben sana bu hakkı sunmak zorundayım."

"Peki, bu hakka sahip olmak için ne yapmalıyım? Senet mi imzalamalıyım yoksa IBAN'ına yüklü bir meblağ mı atmalıyım?"

"Siz lanet olası insanlar neden her şeyi para ile ölçüyorsunuz?" derken yüzünü buruşturdu. Kendi bir insan değilmiş gibi konuşuyordu.

"Bak teyze, eğer evinin yolunu hatırlıyorsan seni evine bırakabilirim," dedim bıkkın bir nefes verirken. Gece gece kaçık bir kadınla da bir dolandırıcıyla da uğraşacak gücü bulamıyordum kendimde. "Yaşlı bir kadına yapabileceğim tek iyilik bu."

"Ah küçüğüm, bana inanmamayı seçiyorsun," dedi onaylamaz bir tavırla. "Evine dön ve bana teyze demekten vazgeç. O kadar da yaşlı değilim."

O kadar da yaşlı değilmış... Tanrım bu kadın yürüyen antika.

Hatta arkiyoloji müzesi...

Kendini beğenmiş tavrı dudaklarımın yukarı doğru kıvrılmasını sağlarken, ona takılmadan elimdeki defteri sıkı sıkı tutarak mezarlıktan çıktım. Arvın ile dertleşme işini yarına bırakacaktım. Birilerinin yanında onunla konuşunca ya deli zannediyorlardı ya da böyle alay ediyorlardı işte.

Hırsla arabama bindiğimde hala aklımda dönüp duran şeyler vardı. Arvın bir sanrı olamayacak kadar gerçekti. Üstelik o hayatıma girdiğinde depresyon halinde değildim. Yirmili yaşlarımın başında gayet mutlu ve azimli bir genç kadındım.

Polis akademisine yeni başlamıştım ve Arvın ile orada tanışmıştık. Benim eğitmenimdi kendisi. Bana az çektirmemişti. Onun bana çektirdiği şınavlar yüzünden az kas ağrısı çekmemiştim. Normal bir eğitim sistemi yoktu. Bana silah kullanmayı öğrettiği gibi ilginç bir şekilde ok atmayı ve kılıç kullanmayı da öğretmişti. Dövüş sanatlarında mahir biriydi o. Akademide kimse onun eline su dökemezdi. Ondan nefret ettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Bu adam bana eziyet etmek için gelmişti kesinlikle dünyaya. Kılıç kullanmak ne; hangi çağda yaşıyoruz Allah aşkına?

Bazı şeyleri sırf bana inat yaptığı için ben de ona inat çok şey yapmıştım ama zamanla aramızdaki çekişme yerini aşka bırakmıştı. İlişkimizin de pek normal olduğu söylenemezdi. Neyse ki evlendikten sonra birbirimizle anlaşmanın ve diğeri üzerine üstünlük kurmanın farklı bir yolunu keşfetmiştik. Bu sayede en ağır kavgalarımız bile yerini ihtiraslı sevişmelere bırakır olmuştu. Onunla geçirdiğim tutku dolu geceleri kendi kafamda hayal etmiş olamazdım. Tenimde bıraktığı hissi, kalbimi avuçlarına alışını hayal etmiş olamazdım.

Sevdiğim adamla birlikte rüya gibi bir hayat yaşamıştım; kısa ve mutlu bir hayat. Ve onun ani ölümü uyandırmıştı beni bu güzel rüyadan. Sonrasında olanlar ise hiç düşünmek bile istemediğim şeylerdi.

Arvın ile yaşadığımız o güzel anları düşünmek bile içimdeki kederi silip attı. Tüm bu yaşadıklarımız hayal olsa ne olurdu ki? Onu hayal etmek bile güzeldi. Tam da o anda beni hayal dünyasından çıkaran apaçık bir gerçeklikti. Bir köpek enikleriyle birlikte yolun ortasında duruyordu ve ben farkında bile olmadan, normalde olması gerekenden çok daha hızlı kullanıyordum aracımı.

Daha ne olduğunu bile anlamadan, birden önümde beliren köpeğe çarpmamak için içgüdüsel olarak direksiyonu kırmak zorunda kaldım. Aracın bulunduğu hızla şarampolleri aşıp uçurumdan yuvarlanırken emniyet kemerimi takmadığım için kendime lanet ettim.

Bedenimdeki sızılar bir düzine kırığım olduğunu haykırıyordu. Üstelik kan kaybından hissizleşmiş durumdaydım. Dudaklarımdan sızan kanın kokusu midemi burktu. Sanırım artık ölmek üzereydim. İçimde korkudan çok bir teslimiyet vardı. Belki de ölüm beni sevdiğim adama kavuştururdu.

Yine aynı rüyanın içinde buldum kendimi. Kar, ahenkle saçlarıma düşüyor; ben ise atın üzerinde birilerinden delice kaçıyordum. Her şey aynıydı, yıllardır olduğu gibi…

Peşimden koşan adamların karanlık bakışları, kırmızı parlayan gözleri ve sert ifadeleri vardı. Hiçbiri insan değildi. İnsana göre çok daha uzun boyluydular, cüsseleri fazlasıyla iriydi. Tenleri normal bir deri değil, pullarla kaplıydı. Bir yılan gibi sessiz ve akıcı hareket ediyorlardı ama hayvan da değillerdi. Sanırım dördüncü boyut ve ötesine ait varlıklardı. Belki bir cin kabilesi, belki bir iblis topluluğu… Emin değildim. Bildiğim tek şey, ruhlarındaki karanlığın kalbimi acımasızca sıkmasıydı. İyi değillerdi; bu kelimenin yanından bile geçemezlerdi.

Yıllardır olduğu gibi içimi vahşet kapladı. Onlardan neden korktuğumu çok iyi biliyordum. O tanıdık korku bu kez daha ağırdı; bedenimin her zerresine yayılıyordu.

Beni yok edeceklerdi.

İçlerindeki tek insana benzeyen adam yine öne çıktı ve ezberlediğim o cümleleri bir kez daha söyledi: Kaçamayacağımı, bu gece öleceğimi… Ardından hançerine davrandı. Havayı yaran o hançer göğsüme saplanmadan hemen önce, içgüdüsel bir refleksle kendimi attan attım. Hançer arkamdaki ağaçlardan birine saplandı. Adamın öfkeli bakışları üzerime kilitlendi.

Diğerlerinden farklıydı gözleri. Kırmızı değildi; korkutucu bir beyazlıktaydı. Gözbebekleri yoktu, sanki beyaz bir ışık saçıyordu. Bir korku filminden fırlamış gibiydi; aslında bu sahne tam olarak öyleydi.

Karnımda, bacaklarımda, tüm iç organlarımda tarif edemediğim bir ağrı vardı. Rüya görsem bile gerçek hayatta çektiğim acı dinmiyordu. O arabanın içinde ölmek üzereydim muhtemelen… Ve bu, gördüğüm son kabustu.

Tam o anda, acıyla kıvranırken ve adam beni öldürmek için atından inip üzerime doğru gelirken, aniden esen sert bir rüzgar saçlarımı savurdu. Gecenin karanlığını yaran bir ışık hüzmesi belirdi. Kulaklarımı birkaç atın nal sesi doldurdu. Üzerime gelen adam lanet ederek hızla karın altına bir yılan gibi kıvrılarak kaybolduğunda şaşkınlıkla ona bakakaldım ve her şey saniyeler içinde oldu.
Önlerini kesen devasa bir buz kütlesi o iblisleri bir kürenin içine hapsetti. Atından inen adamlardan biri, elinde tuttuğu ışık topunu doğrudan üzerlerine fırlattı. Buz küresinin içinden yükselen acı dolu haykırışlar kulaklarımı doldururken bir kadın sesi duydum:

“Bu işi bana bırakın!”

Başımı güçlükle yerden kaldırıp sesin geldiği yöne baktığımda; buz kütlesinin ve içindekilerin bir boşluğa yuvarlanarak açılan bir portalın içinde kaybolduğunu gördüm.
Karşımdaki tuhaf giyimli insanlar kendi aralarında konuşurken bilincim yavaş yavaş kapanıyordu. Ve sonra onu gördüm… Beni kollarına alıp endişeyle iyi olup olmadığımı soran o adamı.

Arvın’ı...

Kar tanelerinin bile havada asılı kaldığı, zamanın bizim için akmaktan vazgeçtiği o anda; yorgun, yaşlı gözlerim onun güzel yüzünde dolaştı. Arvın bana bir şeyler söylüyordu. Dudakları kıpırdıyordu, bakışları telaşlıydı ama sesi bana ulaşmıyordu. Sanki dünya susmuştu. Heyecandan atmaktan vazgeçen kalbimle, her adımda ışığa biraz daha yaklaşan ruhum; onunla bu diyarda sonsuz olabilmek için çırpınıyordu.

Uzanıp yanağına koydum elimi. Bunun bir hayal olup olmadığını anlamak istercesine, çaresizce dokundum. “Sonunda…” dedim, gözyaşlarıma inat gülümsemeye çalışarak. “Buldum seni, sevgilim…”

Titreyen dudaklarım arasından sözcükler dökülürken ciğerlerim yanıyor, nefes almak bir yük haline geliyordu. Bir anda bastıran öksürük krizi aciz bedenimi sarstı. Dudaklarımın arasından sızan sıcak kan, sona sandığımdan da yakın olduğumu fısıldadı bana. Ama umurumda değildi. Gözlerime kenetlenen o mavi dünyalar dışında hiçbir şeyin önemi yoktu artık.

Gözyaşlarım sözlerime eşlik ederken her şeye rağmen ona gülümsüyordum. Bedenim gitgide hissizleşiyor, acı beni terk ediyordu. Belki de ölüm böyle bir şeydi.

“Bu bir rüya mı?” dedim, yüzünü avuçlarımın arasına alırken. Teninin sıcaklığı içimi yaktı.

“Yoksa… Öldüm mü ben?” diye sordum gülümseyerek.
Ölüm artık beni korkutmuyordu çünkü onun olduğu hiçbir şey korkutamazdı beni.

“Öldüysem ne mutlu bana!” dedim; deli gibi ağlarken gülümsemeye çalışıyordum. Bedenim şok dalgalarıyla titrerken sevdiğim adam sarılışıma karşılık vermek yerine kaşlarını çatarak yüzüme baktı. Ölümden bahsedilmesinden hiç hoşlanmazdı ama beni bırakıp giden oydu. Parmaklarım ürkekçe yanağında gezinirken yalvardım

“Eğer bu bir rüyaysa… Lütfen bir daha uyandırma.” Sesim kırıldı, nefesim bölündü. “Ne olur… Biraz daha dokunayım sana. Biraz daha seveyim… Sadece biraz daha…”

Ölüme daha fazla direnemezken yanağımdaki elim usulca kaydı. Gücü çekilip alınmış bedenim son bir çırpınış verirken ölümün bu kadar yakıcı olabileceğini ancak şimdi fark ediyordum. İçimde bir yerler yanıyor ama artık acıya tutunacak gücüm kalmıyordu.

Ağırlaşan göz kapaklarıma söz geçiremedim. Gözlerim kapanırken zihnim sonsuzluğa doğru sürüklenip gitti; tanımsız bir boşluğun içine, sesin ve zamanın olmadığı bir yere… Ne korku vardı orada ne de umut; sadece teslimiyet.

Demek ölüm… Böyle bir şeydi.

***