Bölümler 24Şu an: Bölüm 23 — Gömlek Beklemez
- 1 Prolog-Kendi Cenazeme Geç Kaldım809 kelime
- 2 Bölüm 1 — Düğün Arabasını Takip Eden Cenazeler2.645 kelime
- 3 Bölüm 2 — Börek, Yalan ve On Yedi Dakika1.764 kelime
- 4 Bölüm 3 — Ölü Adamın Pijaması1.686 kelime
- 5 Bölüm 4 — İki Çatlak Kaburga, Bir Sağlam Yalan1.710 kelime
- 6 Bölüm 5 — Aileye Kısmi Bilgi Verilmez1.717 kelime
- 7 Bölüm 6 — Ölü Adamın Oturma Planı1.700 kelime
- 8 Bölüm 7 — Emekli Polise Eksik Cevap Verilmez1.664 kelime
- 9 Bölüm 8 — Ölü Adamın Koltuğu Boş Kalmaz1.693 kelime
- 10 Bölüm 9 — Ölü Adamın Pazar Mesaisi1.710 kelime
- 11 Bölüm 10 — Ölü Adamın Parası Geçmez2.518 kelime
- 12 Bölüm 11 — Ölü Adam Kuryeye Evrak Vermez1.667 kelime
- 13 Bölüm 12 — Ölü Adam Evden Plansız Ayrılamaz2.473 kelime
- 14 Bölüm 13 — Ölü Adamın Odasını Annesi Kilitler1.746 kelime
- 15 Bölüm 14 — Ölü Adam Acil Çıkışı Açık Tutar1.661 kelime
- 16 Bölüm 15 — Ölü Adam Kadraja Giremez1.670 kelime
- 17 Bölüm 16 — Ölü Adam Kız Kardeşini Arayamaz1.672 kelime
- 18 Bölüm 17 — Ölü Adam Onay Veremez1.743 kelime
- 19 Bölüm 18 — Ölü Adamın Acil Durum Kişisi Olmaz1.658 kelime
- 20 Bölüm 19 — Ölü Adamın Eşyası İkiye Ayrılır2.649 kelime
- 21 Bölüm 20 — Ölü Adam Her İşi Yapamaz1.699 kelime
- 22 Bölüm 21 — Ölü Adam Kalabalığa Karışmaz1.708 kelime
- 23 Bölüm 22 — Sonradan Düzeltilir1.803 kelime
- 24 Bölüm 23 — Gömlek Beklemez1.763 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Pazar sabahı Hakan'ın gömleklerini ütüledim.
Üç taneydi. Biri açık mavi, biri beyaz, biri ince çizgili. On altı gündür sırayla giyiyordum ve her gece aynı askıya, aynı yöne bakacak şekilde asıyordum. Sabri'nin misafir odasındaki dolap küçüktü. Gömlekler orada benden daha uzun süre kalmış, benden daha çok hak kazanmıştı.
Cuma günü Cemil'den bir poşet istemiştim. İçinde iki tişört, bir kazak ve hiçbir markanın adını taşımayan üç gömlek vardı. Cemil hepsini Kağıthane'de bir pazardan almış, fişini de poşete koymuştu. Ölü bir adamın kıyafet bütçesi kırk iki lira eksikti; Cemil bunu bir sonraki görüşmede konuşmak istediğini yazmıştı.
Gömlekleri katladım, üst üste koydum ve yukarı çıktım.
Neriman mutfaktaydı. Tezgâhta bir tepsi biber dolması, ocakta çay, masada üç ayrı müşteri dosyası vardı. Pazar sabahı onun için tatil değil, haftanın tek sessiz çalışma saatiydi. Gönül henüz uyanmamıştı. Bu, sessizliğin asıl nedeniydi.
Gömlekleri masanın boş köşesine bıraktım.
"Bunlar Hakan Bey'in," dedim. "Yıkadım, ütüledim. Teşekkür ederim. Artık kendi gömleklerim var."
Neriman dolmanın birini parmağıyla düzeltti. Gömleklere baktı. Sonra bana.
"Kendi gömleklerin mi?"
"Bir arkadaş getirdi."
"Göster."
Aşağı inip poşeti getirdim. Neriman üç gömleği tezgâhın üstüne açtı, birinin dikişine baktı, birinin yakasını çevirdi, üçüncüsünü ışığa tuttu.
"Bu arkadaş seni sevmiyor," dedi.
"Bütçesi kısıtlıydı."
"Belli." Pazar malı gömlekleri poşete geri koydu ve poşeti kapının yanındaki sandalyeye bıraktı. Hakan'ın gömleklerine dokunmadı. "Otur."
Oturdum. Bu evde "otur" kelimesi rica değil, bir sıralamaydı.
Neriman çay koydu. Kendine de koydu. Karşıma oturdu ve gözlüğünü çıkardı.
"Hakan her iyi düğünden sonra kendine bir gömlek alırdı," dedi. "Kötü düğünden sonra almazdı. Kötü düğün çoktu, o yüzden dolap yavaş doldu. Ama aldıklarını giymezdi. Büyük güne saklıyorum, derdi."
"Büyük gün neydi?"
"Ece'nin düğünü." Neriman çayını karıştırdı. Şekeri yoktu, yine karıştırdı. "Ece on iki yaşındaydı, Arda altı. Daha ortada düğün de yoktu, damat da. Adam on iki yaşındaki kızının düğününe gömlek biriktiriyordu. Ben gülüyordum. Sonra Arda'nın düğünü için de ayırmaya başladı. Dolap yetmedi, bir kısmını bavula koyduk."
Mutfakta yalnız ocağın sesi vardı.
"Sonra bir sabah kalktı, kahvaltı etti, düğün salonuna gitti, bir sandalyeye oturdu ve bir daha kalkmadı. Kırk dokuz yaşında. Üstünde eski bir gömlek vardı. Yakası yıpranmıştı. Ben ona o sabah o gömleği giyme, demiştim."
Bunu bir hikâye anlatır gibi değil, bir faturayı okur gibi söyledi. Yıllar insana bazı cümleleri düz söylemeyi öğretiyordu. Ben de bu tonu tanıyordum. Babamın ölümünü ilk kez yüksek sesle söylediğimde, sesim de böyle çıkmıştı.
"Bavuldakileri sekiz yıldır açmadım," dedi Neriman. "Sen geldin, Ece birini çıkardı, sen giydin. İlk gün sana yakışmadı. Omuzları dardı. Şimdi alıştı."
"Gömlek mi alıştı?"
"Sen alıştın." Gözlüğünü yeniden taktı. "Gömlek dolapta beklerse adam olmaz, Mert. Kumaş olarak kalır. Bunları giyeceksin. O arkadaşının gömleklerini de pazar günü bahçe işinde giyersin."
"Neriman Hanım, bunlar sizin..."
"Benim değil. Hakan'ın. Hakan da artık kimin giydiğine itiraz edecek durumda değil." Dolma tepsisini kendine çekti. "Bir de şu var. Ece'nin düğününe kadar beklersek, bunlar bir daha moda olur, bir daha modası geçer."
Kapının eşiğinde bir ses geldi. Ece oradaydı. Ne kadar süredir orada durduğunu bilmiyordum. Elinde telefonu vardı ve yüzü, bir şey duymamış gibi görünmeye çalışan birinin yüzüydü.
"Anne," dedi, "Müzeyyen Hanım arıyor. Üçüncü kez."
Neriman telefonu aldı. Ben gömlekleri kucağıma aldım. Ece bana baktı ve hiçbir şey söylemedi. Söylememesi, söylemesinden daha çok şey anlatıyordu.
*
Müzeyyen Hanım altmış dört yaşındaydı ve cumartesi günü ikinci kez evlenecekti.
Damat Rıfat Bey altmış sekiz yaşındaydı. İkisi de eşlerini kaybetmiş, aynı semt pazarında, aynı domates tezgâhında tanışmışlardı. Nikâh Kadıköy'de, küçük bir bahçeli lokantada yapılacaktı. Kırk davetli. Bir pasta. Neriman'ın ifadesiyle, "Yalın tarihinin en kolay işi."
Saat onu çeyrek geçe, işin kolay tarafı bitti.
Neriman telefonu hoparlöre aldı. Gönül tam o sırada sabahlığıyla mutfağa girdi, durumu iki saniyede anladı ve sandalyeye oturdu. Uyanmak için kahveye değil, krize ihtiyacı vardı.
"Neriman Hanım," dedi Müzeyyen Hanım, sesi titrek ama kararlı, "çocuklar birbirine girdi."
Çocuklar dediği kişiler kırk yaşlarındaydı. Müzeyyen Hanım'ın oğlu nikâhta kendi merhum babasının fotoğraflarından oluşan bir slayt gösterisi istiyordu. Rıfat Bey'in kızı da aynı şeyi kendi merhum annesi için hazırlamıştı. İkisi de bunu birbirinden habersiz Arda'ya göndermişti. Dün akşam bir aile yemeğinde bunu öğrenmişler, tatlıya geçmeden sesler yükselmişti.
"Oğlum diyor ki, babasını unutturmayacakmış," dedi Müzeyyen Hanım. "Rıfat'ın kızı diyor ki, annesi silinemezmiş. Kimse silmiyor ki. Ben sadece evleniyorum."
Gönül sessizce elini göğsüne koydu.
"Rıfat Bey ne diyor?" diye sordu Neriman.
"Rıfat bahçeye çıktı. Domatesleri suluyor. Kriz olunca domates suluyor."
"Akıllı adam," dedi Sabri koridordan. Ne zaman kalktığını kimse görmemişti.
Neriman telefonu biraz uzaklaştırdı ve masaya baktı. Bu, karar vermek üzere olduğu anlamına geliyordu.
"Hiç slayt olmasın," dedi Gönül fısıltıyla. "Herkes ağlar. Makyaj akar."
"Olmasın dersek iki taraf da bizi suçlar," dedi Ece.
"İki slayt arka arkaya gösterilsin," dedi Gönül. "Biri bitince öbürü başlasın."
"O zaman nikâh anma törenine döner," dedi Ece. "Kırk kişi, iki merhum, yirmi dakika siyah beyaz fotoğraf. Pastayı kimse kesmez."
Gönül bana döndü. "Mert, sen lojistikçisin. Ölüleri nasıl lojistik yaparız?"
Masadaki herkes bana baktı. Arda da o sırada mutfak kapısında belirmişti, gözleri uykulu, elinde dizüstü bilgisayarı.
Bir an düşündüm. Ölülerin nasıl yerleştirileceği konusunda, bu masadakilerden biraz daha deneyimliydim.
"Kimse slaytı ister mi istemez mi diye sormayın," dedim. "Sırayı sorun. Önce kimin konuşacağını, kimin ayakta duracağını. İki slayt değil, tek bir masa. Girişte, pastanın yanında değil. Merhumların birer fotoğrafı, yan yana, çerçevede. İsteyen önünde durur, isteyen geçer. Nikâhın ortasında ekran yok. Slaytlar sonra, tatlıdan sonra, iki çocuğa ayrı ayrı dosya olarak verilir. Herkes kendi ölüsünü eve götürür."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Herkes kendi ölüsünü eve götürür," dedi Gönül yavaşça. "Bunu bir yere yazmam lazım."
"Yazma," dedi Ece.
Neriman telefona eğildi. "Müzeyyen Hanım, bir teklifimiz var. Ama siz söylemeyeceksiniz. Biz söyleyeceğiz. Çocukların telefonlarını gönderin, ikisini ayrı ayrı ben arayacağım."
"Ne diyeceksiniz?"
"İki merhumu yan yana koyacağımızı. Kimse kimsenin ölüsünü küçültmeyecek. Siz de ortada, gelin olarak duracaksınız. Gelin ağlamaz, gülümser."
Telefonun öbür ucunda bir burun çekme sesi geldi.
"Ölüler küsmez, Neriman Hanım," dedi Müzeyyen Hanım. "Yaşayanlar küsüyor."
"Biliyorum," dedi Neriman. "Biz de yaşayanlarla çalışıyoruz."
Telefon kapandı. Neriman iki numarayı not aldı. Arda dizüstünü açtı ve iki slayt dosyasını ayrı klasörlere koydu. Gönül iki çerçeve seçmek için depoya inmeye karar verdi, sabahlığını değiştirmeden. Sabri "domates" dedi, başka bir şey demedi ve koridora döndü.
Öğleden sonra Neriman iki telefon görüşmesi yaptı. Birincisi yirmi dakika sürdü, ikincisi kırk. İkisinde de sesini bir kez bile yükseltmedi. Oğlan önce itiraz etti, sonra babasının en sevdiği fotoğrafın hangisi olduğunu anlatmaya başladı ve annesinin onu hiç sormadığını söyledi. Kız, annesinin domates sevmediğini, Rıfat Bey'in o tezgâhta ne aradığını hâlâ anlamadığını söyledi. Neriman ikisine de aynı cümleyle veda etti: "Cumartesi erken gelin, çerçeveyi siz asın."
Gönül depodan iki gümüş çerçeve ve bir paket beyaz tül çıkardı. Tülün ne işe yarayacağını kimse sormadı. Sormanın bir anlamı yoktu.
Arda iki slayt gösterisini ayrı birer bellek çubuğuna yükledi, üstlerine isim yazdı ve ikisini aynı zarfa koydu. "Kimin hangisini alacağını karıştırırlarsa," dedi, "nikâhtan sonraki ilk aile kavgası bizim suçumuz olmaz."
Akşam yemeğinde Hakan'ın açık mavi gömleğini giydim.
Neriman sofraya biber dolmasını koyarken bir an durdu, gömleğe baktı ve bir şey demeden tencereyi masanın ortasına bıraktı. Gönül iki kere bana, iki kere Neriman'a baktı ve sonra çok dikkatli bir şekilde yoğurdu karıştırmaya başladı. Sabri ekmeği böldü, en büyük parçayı benim tabağıma koydu.
Bu evde bir şeyin kabul edildiğini anlamanın yolu, kimsenin onu söylememesiydi.
Ece bana çay doldurdu. Bugün ikinciydi.
"Herkes kendi ölüsünü eve götürür," dedi alçak sesle. "Bunu kendi için mi söyledin?"
"Lojistik için."
"Tabii."
*
Akşam dokuza doğru tuşlu telefon cebimde titredi.
Bu telefona yalnız Cemil ulaşabilirdi. Cemil pazar günleri aramazdı. Pazar günleri, kendi deyimiyle, "ölüler de dinlenirdi".
Misafir odasının kapısını kapattım. Telefonu açtım.
"Bugün mezarlıktaydım," dedi Cemil. Selam vermedi. "Senin mezarında."
"Çiçek götürdün mü?"
"Karanfil. Senin adına üzgün görünmem lazım. Haftada bir giderim." Bir an durdu. "Bugün yalnız değildim. Nazan Koral oradaydı."
Elimi pencerenin pervazına koydum.
"Ne istedi?"
"Önce bir şey istemedi. Mezarın başında on dakika durdu. Dua etmedi, çiçek koymadı. Sonra bana döndü. Beni tanıyor. Faruk Bey'in arabasını yıllarca ben sürdüm, holding toplantılarına onu ben götürdüm. 'Sen ailenin dışındasın, Cemil Bey,' dedi. 'Ailenin içinden kimseye güvenemiyorum. Bana bir kişiyle konuşma imkânı bul.'"
"Kim?"
"Ece Yalın."
Bir süre konuşmadım. Dışarıda, apartmanın önünde bir çocuk bisikletini kaldırıma çarptı ve ağlamadan kalktı.
"Neden Ece?" dedim.
"Söylemedi. Yalın faturası, dedi, sadece. 'O faturayla ilgili o kızın bilmesi gereken bir şey var.' Bir kart verdi. Avukatının kartı. Şebnem Uslu. Şişli'de bir büro. Salı sabah on bir. Ece Hanım tek başına gelirse konuşacakmış, avukat odada olacakmış."
"Sen ne dedin?"
"Bir şey söz vermedim. Kartı aldım. Sana soruyorum."
"Bana sorma."
Cemil'in sesi değişmedi ama sustu. Yirmi iki yıl babamın arabasını sürmüş bir adamdı. Bir patronun "bana sorma" demesinin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Ben de yeni öğreniyordum.
"Ece'ye soracağım," dedim. "Kartın fotoğrafını gönder."
Telefonu kapattım. Elimi pervazdan çektiğimde sağ başparmağım işaret parmağımın ikinci boğumuna bastırıyordu. Ne zaman başladığını fark etmemiştim.
Aşağı ofise indim. Ece masadaydı, Müzeyyen Hanım'ın masa planını çiziyordu. Çerçevelerin yerini iki kez silmişti.
Kapıyı kapattım. Anlaşmamızın maddesini kendime bir kez tekrar ettim ve aynen anlattım. Mezarlık. Nazan. Kart. Salı, on bir. Tek başına.
Ece kalemi bıraktı.
"Nazan Koral," dedi. "Mali işler direktörü. Seninle kanal kapatma planında çalışan kadın."
"Evet."
"Erişimi kesilmiş."
"On dokuz Temmuz'da."
"Benimle ne konuşmak istiyor olabilir?"
Cevabın bir kısmını biliyordum. Diğer kısmını bildiğimi ona henüz söylememiştim.
"Yalın faturasını holding içinde ilk o görmüş olabilir," dedim. "Mali işler, kapanmamış bir alacağı fark eder."
Ece bana baktı. Gözü bir an elime indi, sonra yüzüme döndü. Bir şey söylemedi.
"Nasıl biri?" diye sordu.
"Nazan mı?" Düşündüm. "Toplantıya herkesten önce gelir. Su şişesinin kapağını açmaz. Bir rakamı iki kere söyletir, üçüncüsünde kendisi düzeltir. Holdingde ona 'kırmızı kalem' derlerdi. Yüzüne değil."
"Sana yalan söyledi mi hiç?"
"Bana söylemedi. Benim adıma başkalarına söylediği oldu. Ben istedim."
Ece bunu bir yere not etmedi ama ettiğini biliyordum.
"Seni sever miydi?"
"Beni sevmesine gerek yoktu. Ona sevmek değil, imza yetkisi lazımdı. Ben de verdim."
"Yani onu ikna eden şey sen değil, kâğıttı."
"Holdingde herkesi kâğıt ikna eder."
"Bizim evde de," dedi Ece. "Annemi görmedin mi sabah?"
"Gitmek zorunda değilsin," dedim. "Bu bir tuzak da olabilir."
"Bir avukat bürosunda, sabah on birde, avukat odadayken."
"Selim de avukat."
Ece masa planını kenara çekti. Kartın fotoğrafı telefonuma o sırada düştü. Ona gösterdim. Şebnem Uslu. Şişli. Adres, telefon, bir de altında el yazısıyla eklenmiş tek kelime: Yalnız.
"Gideceğim," dedi Ece.
"Cemil seni götürsün. Aşağıda bekler."
"Harun götürür. Annemin arabasıyla."
"Ben de..."
"Sen gelmiyorsun." Sesi yükselmedi. Kalemi yeniden aldı ve Müzeyyen Hanım'ın çerçevelerini üçüncü kez çizdi, bu sefer yan yana. "O kadın bugün senin mezarının başında on dakika durdu. Ölüler avukat bürosuna gitmez, Demir."
Haklıydı. Bunu kabul etmek, karşı çıkmaktan daha zordu.
Kapıya döndüğümde arkamdan seslendi.
"Bir şey daha."
Durdum.
"O kadın bana bir şey söyleyecek. Sen de onu bilecek misin, yoksa zaten biliyor musun?"
Kapının kolu elimdeydi. Sağ başparmağım yine boğuma gitti.
"Salı akşamı konuşuruz," dedim.
Ece cevap vermedi. Ama kalemi kâğıttan kaldırdı ve ben kapıyı kapatana kadar indirmedi.
Bölüm etkileşimi
