10. bölüm / 10
Öldüğüm Gün NişanlandımBölüm 9 — Ölü Adamın Pazar Mesaisi
Bölümler 10Şu an: Bölüm 9 — Ölü Adamın Pazar Mesaisi
- 1 Prolog-Kendi Cenazeme Geç Kaldım809 kelime
- 2 Bölüm 1 — Düğün Arabasını Takip Eden Cenazeler2.645 kelime
- 3 Bölüm 2 — Börek, Yalan ve On Yedi Dakika1.764 kelime
- 4 Bölüm 3 — Ölü Adamın Pijaması1.686 kelime
- 5 Bölüm 4 — İki Çatlak Kaburga, Bir Sağlam Yalan1.710 kelime
- 6 Bölüm 5 — Aileye Kısmi Bilgi Verilmez1.717 kelime
- 7 Bölüm 6 — Ölü Adamın Oturma Planı1.700 kelime
- 8 Bölüm 7 — Emekli Polise Eksik Cevap Verilmez1.664 kelime
- 9 Bölüm 8 — Ölü Adamın Koltuğu Boş Kalmaz1.693 kelime
- 10 Bölüm 9 — Ölü Adamın Pazar Mesaisi1.710 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Selim’in adı ekranda kaldı.
Ece otomatik yanıtı kapattı.
“Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Arda.
“Bekleyeceğiz,” dedi Ece.
Beklemek benim bildiğim iş tanımlarından biri değildi. İnsan ya bilgi toplar, ya karar verir, ya da verdiği kararın sonucunu başkasına ödetirdi. Beklemek, kontrol edemediğim bir şeyin varlığını kabul etmekti.
“Ne kadar?” dedim.
Ece sandalyesini diğer bilgisayara çevirdi. “Cevap gelene kadar.”
“Bu bir süre değil.”
“Bizim sektörde süreler böyledir. Gelin ‘beş dakikaya hazırım’ der, kırk dakika beklersin. Sonunda yine hazır değildir.”
Arda iki hafıza kartını masaya koydu. “O zaman dün geceki işi bitirelim. Birinde salon çekimleri, diğerinde hazırlık ve giriş görüntüleri var.”
Kartları temiz bilgisayara sırayla taktı. Dosya tarihleri düzgündü. Arada açıklanamayan boşluk, fazladan klasör veya yabancı bir dosya görünmüyordu.
“Temiz,” dedi Arda.
“Dün geceye ait görünmeyen dosya yok,” dedim. “Aynı şey değil.”
“Pazar sabahı iyimser olmaya çalışıyorum.”
“Yanlış meslek.”
Ece, iki kartın da iş kopyasını ayrı klasörlere aldı. Asıllardan birini Arda’ya verdi, diğerini kendi cebine koydu. Güvenlik düzeni sürüyordu; tehdit çıkmaması, düzeni gereksiz yapmamıştı.
Üst kattan Gönül’ün sesi geldi.
“Ece! On bir tane şamdan eksik!”
Ece gözlerini kapattı. “On bir tane şamdan nasıl eksilir?”
“On ikiydi. Birini buldum.”
Merdivenlerden metal çarpma sesleri indi. Birkaç saniye sonra Gönül kapıda belirdi; elinde altın renkli bir şamdan tutuyordu.
“Gelin tarafı götürmüş olabilir.”
“Sayımı yaptın mı?” diye sordu Ece.
“Gözümle baktım.”
“Kaç kasa vardı?”
“Çok.”
“Bu sayı değil.”
Gönül şamdanı masaya bıraktı. “Damat da burada boş oturuyor. Lojistik danışmanlığı yapsın.”
“Kaburgaları çatlak,” dedi Ece.
“Şamdanları zihniyle saysın.”
Önüme yükleme listesi, kiralama formu ve gece çekilmiş hazırlık fotoğrafları bırakıldı. Hayatım boyunca konteyner, araç ve sevkiyat tabloları incelemiştim. İlk defa bir sevkiyatın içinde yapay sarmaşık, lila kurdele ve kırk sekiz altın renkli şamdan vardı.
“Kırk sekiz yüklenmiş,” dedim.
“Döndüğümüzde otuz yedi vardı,” dedi Gönül.
“Nerede saydın?”
“Yukarıda.”
“Boş kasalar nerede?”
“Minibüsten inenlerin yanında.”
Ece bana baktı. “Zemin depoda.”
Beş dakika sonra Arda depodan bir kasa getirdi. İçinden on bir şamdan çıktı.
Gönül bana değil, kasaya kızdı. “Niye üstüne ‘boş’ yazmışlar?”
Arda etiketi çevirdi. Diğer yüzünde DOLU yazıyordu.
“Kasa kararsızmış,” dedim.
“Aileye uyum sağladı,” dedi Arda.
Gönül şamdanları alıp yukarı çıktı. Ece yükleme listesini önümden çekmedi.
“Madem oturuyorsun,” dedi, “dünkü işin teslim kontrolünü yapabilirsin.”
“Bana müşteri görüntüsü mü veriyorsun?”
“Sana görüntü vermiyorum. Dosya adlarını listeyle karşılaştıracaksın. Hazırlık, giriş, takı ve aile çekimi. Başka klasör açmayacaksın.”
Sınır açıktı. Görev de.
“Kabul.”
Ece, Arda’yı kiralık malzemelerin iade fişleri için yukarı gönderdi. Kendisi de Neriman’ın çağrısıyla depoya indi. Temiz bilgisayar, hafıza kartının iş kopyası ve ben ofiste yalnız kaldık.
Bir gün önce Ece, gerçek kimliğimin görüntüsünü benden saklamıştı. Şimdi başka insanların en mutlu günlerini içeren dosyaları önümde bırakıyordu. Güven sayılmazdı. Fakat güvensizliğin de dereceleri vardı.
Yalnızca belirtilen dört klasörü açtım. Dosya adlarını saate göre sıraladım. Hazırlık klasöründeki son yedi görüntü, giriş saatinden sonra çekilmişti; onları doğru klasöre taşıdım. Takı çekimlerinden biri iki kez kopyalanmıştı. Silmedim. Yanına ÇİFT KAYIT — ARDA KONTROL notu bıraktım.
İki kısa videonun hangi klasöre ait olduğunu anlamak için ilk saniyelerini izledim. Birinde gelinin babasıyla annesinin yeni eşi salon girişinde karşılaşıyordu. İki adam aynı anda durup birbirlerine baktı. Kadrajın kenarından Ece girdi; birine masa numarasını, diğerine fotoğraf sırasını söyledi. İkisi de farklı yönlere yürüdü.
Bir kavga bazen yumrukla değil, insanlara aynı anda iki ayrı görev vererek engelleniyordu.
Diğer videoda bütün aile sahnenin önünde toplanmıştı. Çocuklardan biri masanın altından çıkıyor, yaşlı bir kadın herkes hazır olmadan kameraya el sallıyordu. Arda’nın sesi kadraj dışından isimleri sıraya sokmaya çalışıyordu.
Sancaktar ailesinin fotoğraflarında kimsenin yeri tesadüf değildi. Annem ortada durur, Vedat sağa, Duru bana yakın yerleştirilirdi. Birinin omzuna kimin eli değmiş, kimin yüzü yarım adım geride kalmış; ertesi gün gazeteler bunları aile birliği diye yorumlardı.
Buradaki insanlar ise yerlerinde durmuyordu. Yine de fotoğraf çekildiğinde aynı kareye sığıyorlardı.
Dosyayı kapattım. Bana verilen görev, başka insanların ailelerini incelemek değil; onların hatıralarını doğru klasöre koymaktı.
Ece döndüğünde önce ekrana, sonra masadaki notuma baktı.
“Niye silmedin?”
“Benden dosyaları düzenlememi istemedin. Karşılaştırmamı istedin.”
“Aynı görüntüden iki tane var.”
“İkisinin gerçekten aynı olduğuna Arda karar verecek. Müşteri kaydı sizin sorumluluğunuz.”
Ece sandalyenin arkasına geçti. Açık klasörleri kontrol etti. Başka hiçbir dosyaya dokunmadığımı gördü.
“Doğru,” dedi.
“Onay mı, katılım mı?”
“Maaşsız deneme süresi.”
“Konaklama ve yemek var.”
“Annem duymasın. Kahvaltıyı maaştan sayarsa geçmiş iki günü borçlu çıkarsın.”
Kapıdan Neriman’ın sesi geldi. “Duydum.”
Elinde çay tepsisiyle içeri girdi. Önüme bir bardak bırakıp dosya listesini aldı.
“İşe yarıyor mu?” diye Ece’ye sordu.
“Şimdilik.”
“O zaman öğle yemeğini hak etti.”
“Kahvaltı borcum?” dedim.
“Aileye ilk iki gün ikramdır. Üçüncü gün bulaşığa yardım edersin.”
“Ağır kaldırmam yasak.”
“Tabak kaldırmak ağır geliyorsa çorbayı azaltırım.”
Neriman yukarı çıktı. Ece çayını alıp masanın karşısına oturdu. Selim’den yeni mesaj gelmemişti. Ben de ekrana bakmadım.
“Beklemekten hâlâ hoşlanmıyorsun,” dedi.
“Hayır.”
“Yine de başka klasörü açmadın.”
“Açmamam gerekiyordu.”
“Eskiden gerekenle istediğin şey çakışınca hangisini yapardın?”
Cevabı biliyordu. Ben de bildiğini biliyordum.
“İstediğimi,” dedim.
Ece çayından bir yudum aldı. “Bugün dosyaları doğru yere koydun.”
Bu bir af değildi. Güven de değildi.
Yalnızca Ece, sınırı çizmiş; ben de sınırın yerini değiştirmemiştim.
Öldüğümden beri ilk kez bir kapıyı açabilecek durumda olduğum hâlde kapalı bıraktım.
***
Üçüncü günün bedeli on iki tabak, altı çay bardağı ve kapağı hiçbir tencereye uymayan plastik bir kaptı.
Neriman, bulaşık önlüğünü önüme bağlamaya çalışmadı. Tezgâhın üstüne bırakıp kararı bana verdi.
“Kaburgan ağrırsa oturursun,” dedi.
“Tabak yıkarken oturulmaz.”
“O zaman daha yavaş yıkarsın.”
Gönül, masadaki son zeytini ekmekle alırken başını salladı. “Damadı üçüncü günde işe koşarsanız nazar olur.”
“Sen kaçıncı yıldasın?” diye sordu Neriman.
“Ben aile ortağıyım.”
“Sen kendi tabağını lavaboya getirmedin.”
“Yönetim kurulu bulaşık taşımaz.”
Sancaktar Holding’de bu cümlenin benzerini daha pahalı takım elbiselerle duymuştum.
Önlüğü taktım.
Ece kurulama bezini aldı. Yardım teklif etmedi; işin yarısını kendine ayırdı. Ben tabakları yıkıyor, o kurulayıp dolaba kaldırıyordu. Aynı mutfakta sessiz çalışmak, ofiste anlaşma yapmaktan daha fazla koordinasyon gerektiriyordu. Hangi tabağı nereye koyacağımı bilmiyordum. Ece her seferinde dolabı göstermek yerine kapağını açık bıraktı.
Üçüncü tabakta zemin kattan Arda’nın sesi geldi.
“Ece abla, cevap geldi!”
Ece bezi tezgâha bıraktı. Ben suyu kapattım.
“Kimden?” diye seslendi Neriman.
“Kriz ve Hukuk Birimi.”
Gönül sandalyesinden kalktı. “İsimleri bile insanı borçlu hissettiriyor.”
Ofise birlikte indik. Temiz bilgisayarda açılan mesajın gönderen satırında kişisel ad yoktu. Altında yine Selim Erden’in birim imzası bulunuyordu.
Ece mesajı yüksek sesle okudu.
“Yalın Düğün ve Organizasyon’a ait üç milyon dört yüz bin lira tutarındaki faturanın, on iki Temmuz tarihli ödeme kayıtlarıyla kapatıldığı görülmektedir. Şirketimiz nezdinde açık borç bulunmamaktadır.”
Neriman masanın kenarına iki parmağıyla tutundu. “Bize ödeme yapmadılar.”
“Onlar yaptıklarını söylüyor,” dedi Arda.
“Hesabımıza giren o para mı?” diye sordu Gönül. “Girip çıkan?”
Ece ekrandan ayrılmadan cevap verdi. “Muhtemelen onu ödeme gibi gösteriyorlar. Ama para Sancaktar Holding’den gelmedi. Üç ayrı hesaptan geldi ve biz kullanamadan altı şirkete çıktı.”
“Muhtemelen,” dedim. “Mesaj yalnızca kendi kayıtlarında faturayı kapattıklarını doğruluyor. Hangi transferi ödeme saydıklarını henüz bilmiyoruz.”
Neriman bana baktı. “Yani bildiğimiz ne?”
“Sancaktar tarafı borcun açık olmadığını söylüyor. Gerekçe olarak on iki Temmuz’daki ödeme kayıtlarını gösteriyor.”
“Bilmediğimiz?”
“Hangi göndereni, hangi dekontu ve hangi muhasebe fişini faturanızla eşleştirdikleri.”
Neriman güvenlik defterini kasadan çıkardı. Bildiğimiz tarafa iki cümle yazdı. Gönül omzunun üzerinden okumaya çalışınca defteri kendine çevirdi.
“Bu aile şeffaf değil miydi?” dedi Gönül.
“Şeffaflık, yazarken dirseğime yaslanman değil.”
Neriman kalemi bırakmadan Ece’ye sordu. “Bu cevap bizi daha fazla tehlikeye sokuyor mu?”
“Yeni bir şey bildiklerini göstermiyor,” dedi Ece. “Zaten alacağı istediğimizi ve hesap hareketine itiraz ettiğimizi biliyorlar.”
“Peki borcu kapandı sayarlarsa çalışanların parasını nasıl ödeyeceğiz?”
Ece’nin yüzündeki ifade değişmedi. Masanın altındaki sağ ayağını geriye çektiğini gördüm. Ailesinin güvenliğiyle şirketin ayakta kalması aynı kâğıdın iki tarafına yazılmıştı; birini çevirince diğeri kaybolmuyordu.
“Önce iddialarını belgeleteceğiz,” dedi. “Sonra bankaya ve muhasebeciye ayrı ayrı gideceğiz. Bugün hiçbir aslını vermeyeceğiz, işi de kapatmayacağız.”
Neriman başını salladı. Kızının kararını devralmadı; yalnız kararın aileye düşen maliyetini masada tuttu.
Mesajın devamında Yalınlardan banka ekstresi, imzalı teslim belgesi ve faturaya ilişkin bütün destekleyici kayıtların gönderilmesi isteniyordu. Son cümlede, belgeler ulaştığında “yeniden değerlendirme” yapılacağı yazıyordu.
“Bizden kanıt istiyorlar,” dedi Arda.
“Ödeme yaptıklarını söyleyen onlar,” dedi Ece. “Önce kendi kanıtlarını gönderecekler.”
Demir Sancaktar olarak bu yöntemi biliyordum. Karşı tarafı belge vermeye zorlar, sonra verdiği belgenin içinden ne bildiğini ölçerdiniz. Mert Kaya olarak yalnızca ekrana bakabilirdim.
“Ne isteyeceksin?” diye sordum.
Ece maddeleri saydı. “Ödeme dekontu. Gönderen hesapların unvanı. Faturayı kapatan muhasebe fişinin numarası. Ödeme talimatını veren yetkili.”
“Banka ekstresini gönderecek misin?”
“Hayır. Önce onlar iddialarını belgeleyecek.”
“Ham organizasyon kayıtları?”
“Onları istemediler.”
“Destekleyici bütün kayıtlar dediler.”
Ece gözlerini ekrandan bana çevirdi. “O cümleyi geniş yorumlamayacağım.”
Doğruydu. Selim’in birimi videoyu açıkça istememişti. Biz de belirsiz bir cümlenin içine kendi korkumuzu koyup diski görünür hâle getirmeyecektik.
“Cevapta Nazan’ın adını kullanacak mısın?” diye sordum.
“Hayır. İlk mesajı ona gönderdik; sistem zaten yönlendirdi. Şimdi Nazan’ı yeniden yazmak, özellikle onunla görüşmek istediğimizi vurgular.”
“Doğru.”
“Bu defa onay mı?”
“Risk değerlendirmesi.”
“Aynı kelimeyi daha pahalı söylemiş oldun.”
“Sancaktar geleneği.”
Arda klavyeden başını kaldırdı. “Mert abi geleneği demek istedin.”
Kapının dışında kimse yoktu. Yine de üçümüz bir an sustuk.
“Yukarıda,” dedi Ece.
Arda bu kez kuru bardak aramak yerine yazmaya devam etti.
Arda yeni yanıtı yazmaya başladı. Neriman, faturanın aslına dokunulmayacağını ve yalnız kopyayla çalışılacağını ekletti. Gönül de “Parayı ödediysen dekontunu yollarsın, bu kadar laf etmezsin,” cümlesini kurumsal dile çevirmeyi önerdi.
“Kurumsal dilde karşılığı ne?” diye sordu Arda.
“Aynısı,” dedi Gönül. “Sadece ‘saygılarımızla’ yazarsın.”
Ece metni bitirince önce annesine okuttu. Sonra ekranı bana çevirdi.
“Gizli bilgini kullanmış mıyım?”
“Hayır.”
“Eksik bıraktığım bir güvenlik riski var mı?”
Bu kez onay istemiyordu. Belirli bir konuda bilgi istiyordu.
“Gönderen hesapların unvanını istemeniz, hangi transferi bildiğinizi açmıyor,” dedim. “Muhasebe fişiyle yetkili adı da onların kayıtları. Sizden yeni veri çıkmıyor.”
Ece başını salladı ve mesajı gönderdi.
Neriman ile Gönül yukarı çıktığında Arda yazıcıdan güvenlik defterine eklenecek kısa metni almak için yan odaya geçti. Ece bilgisayarın karşısında kaldı.
“Bu faturayı normalde kim kapatabilirdi?” diye sordu.
“Muhasebe kaydı tek başına yeterli değildi,” dedim. “Mali işler ödeme belgesini bağlar, satın alma teslimi doğrular, sonra yetkili yönetici istisnayı onaylardı.”
“Bunu bana daha önce söylemedin.”
“Daha önce hangi kaydı kullandıklarını bilmiyorduk.”
“Şimdi biliyor muyuz?”
“Hayır. Ama birden fazla kişinin izi olması gerektiğini biliyoruz.”
Ece bu bilgiyi hemen güven saymadı. Soruyu değiştirdi.
“Sen o yetkili yönetici miydin?”
“Bazı ödemelerde.”
“Bizim faturamızda?”
“Hayır.”
Cevabım kısa kaldı ama hedefi açıktı. Ece daha fazlasını sormadı.
Yukarıdan Neriman’ın sesi geldi.
“Bulaşıklar kendi kendine bitmeyecek!”
Ece kurulama bezini masadan aldı. “Hukuk birimi bekleyebilir.”
“Bu bir süre mi?”
“Tabaklar bitene kadar.”
Mutfağa döndük. Ben suyu yeniden açtım, Ece dolap kapaklarını yeniden açık bıraktı.
Sancaktar kayıtlarında Yalınların borcu ödenmiş görünüyordu. Yalınların hesabında ise para yalnızca uğramıştı.
Ölümüm gibi.
Kâğıt üzerinde tamamlanmış, gerçekte kimseye ait olmayan bir işlem.
