15. bölüm / 22
Öldüğüm Gün NişanlandımBölüm 14 — Ölü Adam Acil Çıkışı Açık Tutar
Bölümler 22Şu an: Bölüm 14 — Ölü Adam Acil Çıkışı Açık Tutar
- 1 Prolog-Kendi Cenazeme Geç Kaldım809 kelime
- 2 Bölüm 1 — Düğün Arabasını Takip Eden Cenazeler2.645 kelime
- 3 Bölüm 2 — Börek, Yalan ve On Yedi Dakika1.764 kelime
- 4 Bölüm 3 — Ölü Adamın Pijaması1.686 kelime
- 5 Bölüm 4 — İki Çatlak Kaburga, Bir Sağlam Yalan1.710 kelime
- 6 Bölüm 5 — Aileye Kısmi Bilgi Verilmez1.717 kelime
- 7 Bölüm 6 — Ölü Adamın Oturma Planı1.700 kelime
- 8 Bölüm 7 — Emekli Polise Eksik Cevap Verilmez1.664 kelime
- 9 Bölüm 8 — Ölü Adamın Koltuğu Boş Kalmaz1.693 kelime
- 10 Bölüm 9 — Ölü Adamın Pazar Mesaisi1.710 kelime
- 11 Bölüm 10 — Ölü Adamın Parası Geçmez2.518 kelime
- 12 Bölüm 11 — Ölü Adam Kuryeye Evrak Vermez1.667 kelime
- 13 Bölüm 12 — Ölü Adam Evden Plansız Ayrılamaz2.473 kelime
- 14 Bölüm 13 — Ölü Adamın Odasını Annesi Kilitler1.746 kelime
- 15 Bölüm 14 — Ölü Adam Acil Çıkışı Açık Tutar1.661 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 Bölüm 15 — Ölü Adam Kadraja Giremez1.670 kelime
- 17 Bölüm 16 — Ölü Adam Kız Kardeşini Arayamaz1.672 kelime
- 18 Bölüm 17 — Ölü Adam Onay Veremez1.743 kelime
- 19 Bölüm 18 — Ölü Adamın Acil Durum Kişisi Olmaz1.658 kelime
- 20 Bölüm 19 — Ölü Adamın Eşyası İkiye Ayrılır2.649 kelime
- 21 Bölüm 20 — Ölü Adam Her İşi Yapamaz1.699 kelime
- 22 Bölüm 21 — Ölü Adam Kalabalığa Karışmaz1.708 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Çarşamba öğleden sonrası yeni bir telefon, sahte görevli ya da aile kararı üretmeden geçti.
Yalınlarda bunun adı sakinlik değildi. Cuma günkü kına için yüz yirmi sandalye süsü, yüz yirmi kına kesesi, sekiz masa örtüsü ve Gönül’ün kimseye açıklamadığı sayıda yapay çiçek hazırlanıyordu.
Perşembe sabahı zemin kattaki ofise indiğimde masanın yarısı mor kurdelelerle kaplıydı. Diğer yarısında Ece’nin bilgisayarı, Neriman’ın hesap defteri ve bana ayrılmış bir kutu duruyordu.
Kutunun üzerinde keçeli kalemle KINA KESESİ — 120 ADET yazıyordu.
“Bu bir görev mi?” diye sordum.
Ece başını bilgisayardan kaldırmadı. “Bu bir sayım.”
“Aradaki fark?”
“Görevlerde karar verirsin. Sayımda sayarsın.”
Bir zamanlar önümdeki klasörlerin içinde liman girişleri, şirket devirleri ve insanları hapse sokabilecek hesaplar olurdu. Şimdi mor tül keselerin eksik olup olmadığını kontrol edecektim.
Terfi sayılmazdı.
Fakat ilk kez iş tanımımın içinde kimseyi korkutmak yoktu.
Kutuyu önüme çektim. Ece, oturmamı söylemedi. Sandalyeyi ayağıyla masanın altından bana doğru itti.
Ben de bunu sağlık raporuna çevirmeden oturdum.
Arda karşı masada isim kartlarını kesiyordu. Her altı kartta bir bıçağı eğri götürüyor, sonra hatayı matbaanın karakterine bağlıyordu.
“Yüz yirmi tane varsa ne yapacağız?” diye sordum.
“Kutuya geri koyacağız,” dedi Ece.
“Yüz on dokuzsa?”
“Bana söyleyeceksin.”
“Yüz yirmi birse?”
Gönül depodan iki kucak yapay çiçekle çıktı. “Fazlayı saklarız. Düğün sektöründe artan hiçbir şey artmış sayılmaz.”
Neriman, hesap defterinden başını kaldırdı. “Geçen seneden kalan iki yüz kırk pembe peçete ne oluyor o zaman?”
“Yatırım.”
“Rengi soldu.”
“Olgunlaştı.”
Keseleri onarlı gruplara ayırdım. Sağ elimin üzerindeki kesikler kabuk bağladığı için tüller takılmasın diye yavaş hareket ediyordum. Altıncı grupta sayıyı yeniden başlattım. Dokuzuncuda Arda masaya bir isim kartı fırlattı.
Kartta damadın adı yanlış yazılmıştı.
“Bu kim?” dedim.
Arda karta baktı. “Damadın daha fonetik hâli.”
Ece elini uzattı. “Yenisini bas.”
“Yüz yirmi tane kestim.”
“Damat değiştirmek daha pahalı.”
Arda kartları toplarken ben son iki grubu ayırdım.
Toplam yüz on sekiz kese vardı.
Bir kez daha saydım. Sonuç değişmedi. Eksik olan şeylerin ikinci sayımda utanıp ortaya çıkma alışkanlığı yoktu.
“İki eksik,” dedim.
Ece bilgisayarın yanındaki irsaliyeyi açtı. “Tedarikçi yüz yirmi teslim yazmış.”
“Kutunun altını kontrol ettim.”
“Başka kutuya karışmış olabilir,” dedi Neriman.
Gönül elindeki çiçekleri bıraktı. “Benim depomda hiçbir şey karışmaz. Yalnız yer değiştirir.”
“İzinsiz mi?” diye sordu Arda.
“Eşyaların da özel hayatı var.”
Eskiden böyle bir eksiklikte tedarikçiyi kendim arar, konuşmayı karşı tarafın özür dileyeceği yere kadar götürürdüm. Telefon Ece’nin sağındaydı. Numara irsaliyenin üstündeydi.
“Aramamı ister misin?” diye sordum.
Ece önce bana, sonra kutuya baktı. Soruyu gerçekten soru olarak bıraktığımı anladığından emin olmak için kısa bir an bekledi.
“Hayır,” dedi. “Ama iki sayım yaptığını söyleyebilirim.”
“Üçüncüyü de yapabilirim.”
“O zaman tedarikçi değil sen özür dilersin.”
Telefonu kendi açtı. Eksik iki keseyi, irsaliye numarasını ve teslim saatini söyledi. Sesini yükseltmedi. Karşı taraf öğleden sonra iki adet değil, yedeklerle birlikte beş kese göndermeyi kabul etti.
Görüşme bitince kutunun üstündeki 120 yazısının yanına 118 + 5 BEKLENİYOR yazdı.
“Fazla üçü ne yapacağız?” dedim.
Gönül cevap vermek için nefes aldı.
“Yatırım,” dedik Neriman’la aynı anda.
Gönül, ailesinin sonunda ekonomik görüşüne ulaştığını sanarak çiçeklerini aldı ve depoya döndü.
Öğlene kadar masa örtülerinin lekeleri ayrıldı, yanlış isim kartları yeniden basıldı ve mor kurdeleler aynı boyda kesildi. Ben oturduğum yerden listeyi işaretledim. Bir ara kutuyu kaldırmak için iki elimi altına koydum. Ece hiçbir şey söylemeden bana baktı.
Ellerimi çektim.
“Yalnız masanın öbür ucuna alacaktım.”
“Masa senden kısa değil. İtebilirsin.”
Kutuyu ittim. Kaburgam itiraz etmedi.
Bu evde iyileşmek, birilerinin sürekli yaralı olduğumu hatırlatması değildi. Bazen kaldırabileceğim bir şeyi kaldırmamama izin verilmesiydi.
Sabri, sabah boyunca kapının yanındaki sandalyede sessizce oturmuştu. Hazırladığım kablo listesini eline aldı ve acil çıkışın yanına koyduğum işareti gösterdi.
“Burada neden iki kişi yazıyor?” diye sordu.
“Kablo kapı hattından geçmeyecek. Biri salon boşalırken fişi çekecek, diğeri makara toplanana kadar çıkışı açık tutacak.”
“Kim?”
Kalemi alıp Ece’ye baktım. “Bunu ben yazarsam görev dağıtmış olurum.”
Ece, listede kendi adıyla Arda’nın adını işaretledi. “Ben fişi çekerim. Arda çıkışı tutar.”
Sabri kâğıdı geri verdi. Yüzünde onay sayılabilecek kadar küçük bir hareket oldu.
“Öğreniyor,” dedi.
“Kabloyu mu?” diye sordu Arda.
“Yerini.”
Bir zamanlar bulunduğum her yerde yerimi en üst satıra kendim yazardım. Sabri’nin tek kelimelik değerlendirmesi bundan daha ağırdı.
Neriman hesap defterini kapattı. Beyaz gelin koltuklarının satışından sonra kalan depo kirasını, cuma günkü kına ödemesi zamanında gelirse kapatabileceklerini söyledi. Ödeme henüz gelmemişti; bu yüzden parayı varmış gibi yazmadı.
Ece de yazmadı.
Ben teklif etmedim.
Üçümüz de aynı eksik rakama bakıp onu başka birinin parasıyla kapatmaya çalışmadık. Bunun bir başarı sayılması eski hayatım hakkında yeterince şey söylüyordu.
Öğle yemeği için yukarı çıkılırken Ece iş çizelgesini duvara astı. Cuma satırında herkesin adı ve görevi vardı. Neriman müşteri karşılama, Gönül sahne, Arda görüntü, Ece operasyon, Sabri kapı ve ulaşım kontrolü.
En altta yeni bir satır bulunuyordu:
MERT — LİSTE / SAHA İÇİ KABLO KONTROLÜ
“Bu görev mi, sayım mı?” diye sordum.
Ece kalemin kapağını kapattı. “Yarın karar vermeden önce sorarsan görev.”
“Sormazsam?”
“Kına kesesi.”
Arda merdivenin başından seslendi. “Maaşı da kese olarak verelim.”
Neriman arkasına bakmadan cevap verdi. “Önce depo kirası.”
Herkes yukarı çıktıktan sonra çizelgenin karşısında birkaç saniye daha kaldım.
Bana hâlâ evin anahtarını vermemişlerdi.
Ama yarın nerede duracağımı yazmışlardı.
İnsan bazen bir yere ait olduğunu kapının anahtarından değil, yapılacaklar listesindeki isminden anlıyordu.
Perşembe öğleden sonra beklenen beş kına kesesi geldi.
Ece ikisini kutuya koydu. Gönül kalan üçünü depoya kaldırırken kimseye bakmadan, “Yatırımın ilk getirisi,” dedi.
Cuma günü saat dörde doğru Kadıköy’deki salona vardığımızda yatırımın getirisi bir poşette, gerçek masraflar ise iki kiralık nakliye aracının arkasındaydı.
Şirket minibüsü apartmanın önünde kalmıştı. Takip cihazındaki iki yetkili erişim açıklanmadan kullanmayacaktık. Araç kiralamak depo kirasından biraz daha para eksiltmişti; ama Ece bunu güvenlik gideri diye bana fatura etmedi.
Ben de başka güzergâh önermedim.
Salonda yüz yirmi sandalye vardı. Sandalyelerin otuz altısı kutuların arkasında, kutuların sekizi de sağ acil çıkışın önündeydi.
İnsanlar yangın çıkmayacağına inanırken eşyalarını en çok yangın kapısına bırakıyordu.
Çizelgedeki görevimi hatırladım: MERT — LİSTE / SAHA İÇİ KABLO KONTROLÜ.
Kutuları taşıyan iki salon görevlisine emir vermek için ağzımı açmadım. Ece sahnenin önünde sandalye aralıklarını ölçüyordu. Yanına gittim.
“Sağ çıkış kapalı,” dedim.
Ece metreyi kapattı. “Kutular mı?”
“Sekiz tane. Kapının koluna ulaşılmıyor.”
Benimle birlikte gelip baktı. Sonra salon sorumlusuna döndü.
“Bunların şimdi alınması gerekiyor.”
Adam eliyle arka duvarı gösterdi. “Kurulum bitince çekeriz.”
“Kurulum bitmeden de yangın çıkabilir.”
“Hanımefendi, yıllardır böyle yapıyoruz.”
Ece’nin yüzünde, insanların kendi hatalarını tecrübeyle savunduğunda oluşan o sakin ifade belirdi.
“O zaman yıllardır şanslıymışsınız. Bugün kutular taşınacak.”
Adam bu kez bana baktı. Yardım veya tehdit arıyordu.
İkisini de vermedim.
“Operasyon sorumlusu söyledi,” dedim.
Kutular beş dakika içinde arka depoya taşındı. Ben kapının açıldığını, önündeki hattın boş kaldığını ve kablonun o taraftan geçmediğini listede işaretledim.
Sabri omzumun üzerinden kâğıda baktı.
“Kararı sen vermedin,” dedi.
“Kapı yine açıldı.”
“Demek mümkünmüş.”
Emekli polislerden gelen takdir, çoğu zaman hakaretin daha kısa biçimine benziyordu.
Arda sahnenin solunda ışık ayağını kurmaya çalışıyordu. Ayağın üst parçası sağa yatınca refleksle tuttum. Kaburgam, bu hareketi benden önce fark etti.
Nefesimi kesmeden direği bıraktım.
“Arda,” dedim, “bu senin.”
“Ben zaten yapıyordum.”
“Yerçekimi de yardım ediyordu.”
Ece uzaktan baktı. Bu kez sandalyeyi ayağıyla bana doğru itemezdi; salondaki bütün sandalyeler kurdeleliydi.
“Mert,” dedi, “kablolar.”
“Görevimdeyim.”
“İlk kez duymak güzel.”
Saat beşe doğru gelinin dayısı, kalan ödemenin kına bittikten sonra yapılacağını söyledi. Neriman sözleşmeyi açtı. Ödemenin kurulum tamamlanmadan önce yapılması gerekiyordu.
Adam, “Aile arasında hallederiz,” dedi.
Gönül elindeki mor çiçeklerle yanımızdan geçerken durdu. “Biz zaten aile arasındayız. O yüzden sözleşme yaptık.”
Ece, annesinin elindeki sayfayı aldı. Sesi yükselmedi.
“Kurulumu tamamlarız. Program başlamadan ödeme hesabımıza geçmezse dağıtılacak kişisel paketleri ve ek ışık sistemini teslim etmeyiz. Bunlar sözleşmede ayrı kalem.”
Adam bana baktı.
İnsanlar Ece’nin kararını duyduktan sonra hâlâ odadaki en büyük erkeğin kararını arıyordu. Eski hayatımda bunu doğal kabul ederdim.
“Sözleşmeyi Ece Hanım yönetiyor,” dedim.
Adam yeniden telefona döndü.
Saat beşi yirmi üç geçe Neriman’ın telefonuna ödeme bildirimi geldi. Parayı hesaba girmiş saymadan önce uygulamayı kapatıp yeniden açtı. Tutar oradaydı.
“Depo kirası tamam,” dedi Arda.
Neriman başını kaldırmadan düzeltti. “Önce iş tamam.”
Sevinci bile sıraya koyuyordu.
Misafirler altı buçukta gelmeye başladı. Sabri kapı ve ulaşım hattında kaldı. Neriman aileleri karşıladı. Gönül sahnenin başına geçti. Arda kamera ile ışık arasında koştu. Ece, aynı anda üç farklı kişiye cevap verip hiçbirine acele ediyormuş gibi görünmedi.
Ben kabloyu izledim.
İlk müzik başladığında sahnenin yanındaki hattı kontrol etmek için eğildim. Doğrulurken sol yanım kısa ve keskin biçimde çekildi. Elimi kaburgama götürmedim; yalnız nefesimi gereğinden yavaş verdim.
Ece bunu kalabalığın öbür ucundan gördü.
Elinde su şişesiyle yanıma geldi. Şişeyi uzattıktan sonra, “Ne kadar?” diye sordu.
“Geçti.”
“Sana ne kadar diye sordum.”
“Üç.”
“On üzerinden mi?”
“Benim ölçeğimde.”
“Senin ölçeğin kullanımdan kaldırıldı.”
Sahne arkasındaki boş sandalyeyi gösterdi. Kurdele bağlanmamış tek sandalyeydi.
“Bir şarkı otur.”
“Bu bir görev mi?”
“İş güvenliği.”
Oturup suyu içtim. Ece tekrar kalabalığa döndü; başımda beklemedi, yüzüme endişeli bir ifade yerleştirmedi. Yalnız beni kendi hazırladığım kontrol listesinin dışında bırakmadı.
Eski hayatımda ağrıyı göstermemek otoritenin parçasıydı. Burada bir şarkı boyunca oturmam yüzünden kimse emrime karşı gelmedi.
Zaten kimse benden emir beklemiyordu.
İlk yarım saatte iki çocuk bantlanmış hattın üstünde yarıştı, bir teyze priz çoğaltıcısına telefon şarjı takmak istedi ve salon çalışanlarından biri çay kazanını ses sisteminin bağlı olduğu hatta bağladı.
Çay kazanını başka prize aldırdım.
Bu kez önce Ece’ye sormadım. Çünkü elektrik hattı onun şirketine ait değildi ve yanık kokusu karar toplantısı beklemiyordu.
Ece kabloyu değiştirdiğimi görünce yalnız, “Acil tehlike?” diye sordu.
“Çay uğruna toplu karanlık.”
“Doğru karar.”
Kına tepsisi sahneye çıktığında ışıklar sönmedi. Gelinin duvağı düzgün kaldı. Damat kendi adının doğru basıldığı kartın önünde oturdu. Gönül, fazla üç keseden birini ağlayan küçük bir kıza vererek yatırımından ilk gerçek harcamayı yaptı.
Gece on bire doğru son halay bitti. Misafirler çıkarken sağ acil çıkış hâlâ açıktı. Kablolar toplandı, örtüler sayıldı, ışık ayakları iki kişiyle indirildi.
Ben hiçbirini tek başıma kaldırmadım.
Ece son kontrol listesini bana uzattı. Bütün kutuların karşısında işaret vardı. Sayfanın en altında yalnız acil çıkış satırı boştu.
Kalemi alıp kutucuğu işaretledim.
“Şimdi iş tamam,” dedim.
Neriman telefonunu çantasına koydu. “Şimdi depo kirası tamam.”
Gönül kalan iki fazla keseyi göğsüne bastırdı. “Yatırım da büyüyor.”
Salondan en son Ece’yle çıktık. O kapıyı işletmeciye teslim etti. Ben sağ taraftaki acil çıkışa bir kez daha baktım.
Eski hayatımda güvenlik, hangi kapının kapalı olduğunu bilmekti.
O gece Yalınların yanında yaptığım iş, bir kapıyı kontrol etmek değildi.
Açık kalmasını sağlamaktı.
Bölüm etkileşimi
