Bölümler 24Şu an: Bölüm 10 — Ölü Adamın Parası Geçmez
- 1 Prolog-Kendi Cenazeme Geç Kaldım809 kelime
- 2 Bölüm 1 — Düğün Arabasını Takip Eden Cenazeler2.645 kelime
- 3 Bölüm 2 — Börek, Yalan ve On Yedi Dakika1.764 kelime
- 4 Bölüm 3 — Ölü Adamın Pijaması1.686 kelime
- 5 Bölüm 4 — İki Çatlak Kaburga, Bir Sağlam Yalan1.710 kelime
- 6 Bölüm 5 — Aileye Kısmi Bilgi Verilmez1.717 kelime
- 7 Bölüm 6 — Ölü Adamın Oturma Planı1.700 kelime
- 8 Bölüm 7 — Emekli Polise Eksik Cevap Verilmez1.664 kelime
- 9 Bölüm 8 — Ölü Adamın Koltuğu Boş Kalmaz1.693 kelime
- 10 Bölüm 9 — Ölü Adamın Pazar Mesaisi1.710 kelime
- 11 Bölüm 10 — Ölü Adamın Parası Geçmez2.518 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Bölüm 11 — Ölü Adam Kuryeye Evrak Vermez1.667 kelime
- 13 Bölüm 12 — Ölü Adam Evden Plansız Ayrılamaz2.473 kelime
- 14 Bölüm 13 — Ölü Adamın Odasını Annesi Kilitler1.746 kelime
- 15 Bölüm 14 — Ölü Adam Acil Çıkışı Açık Tutar1.661 kelime
- 16 Bölüm 15 — Ölü Adam Kadraja Giremez1.670 kelime
- 17 Bölüm 16 — Ölü Adam Kız Kardeşini Arayamaz1.672 kelime
- 18 Bölüm 17 — Ölü Adam Onay Veremez1.743 kelime
- 19 Bölüm 18 — Ölü Adamın Acil Durum Kişisi Olmaz1.658 kelime
- 20 Bölüm 19 — Ölü Adamın Eşyası İkiye Ayrılır2.649 kelime
- 21 Bölüm 20 — Ölü Adam Her İşi Yapamaz1.699 kelime
- 22 Bölüm 21 — Ölü Adam Kalabalığa Karışmaz1.708 kelime
- 23 Bölüm 22 — Sonradan Düzeltilir1.803 kelime
- 24 Bölüm 23 — Gömlek Beklemez1.763 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Demir POV
Pazartesi sabahı apartmandan bir yere kaçmak, birini izlemek veya bir kaporta atölyesinde araç aramak için çıkmadım.
Muhasebeciye gittim.
Ölümden sonraki hayatın bu kadar evraklı olacağını bilseydim cenazeme dosya getirirdim.
Yalın ailesinde bunun ilerleme sayılacağından neredeyse emindim.
Kaburgalarım merdivenlerde hâlâ itiraz ediyordu. Fakat ağrı artık her basamakta değil, hızlı davrandığımda geliyordu. Sağ şakağımdaki dikiş kaşınıyor, ellerimdeki kesikler ince kabuklar hâlinde duruyordu. Bedenim iyileşmeye karar vermişti; yalnız beni sürece dâhil etmemişti.
Ece bir basamak önümde yürüdü. Koluma girmedi. Elimdeki dosyayı da almadı. Yalnızca hızını benimkine göre ayarladı.
Neriman aşağıdan baktı. “Taksi kapıda. İkiniz merdivende yaşlanırsanız bekleme parası yazar.”
“İkimiz aynı hızda inmiyoruz,” dedi Ece.
“Dışarıdan öyle görünüyor.”
Sabri kapının önünde durdu. “Mert, muhasebecide mesleğini sorarlarsa ne diyeceksin?”
“Lojistik danışmanı.”
“Bu sefer insan taşımacılığı deme.”
“Neden?”
“Muhasebeciler insanı gider gösterir.”
Ece beni yanında götürmeyi kendisi istemişti. Sevil Hanım, Yalın Organizasyon’un on iki yıllık mali müşaviriydi ve Sancaktar tarafının cevabını görmeden hangi belgenin güvenli biçimde paylaşılabileceğini söylemeyeceğini bildirmişti.
“Benim orada bulunmam gerekmiyor,” demiştim.
“Sancaktarların normal ödeme zincirini bilen tek kişi sensin.”
“Benden yardım mı istiyorsun?”
Ece bir an durup sorunun hedefini tartmıştı. “Evet. Ama benim adıma konuşmanı değil. Sevil Hanım bir belgenin ne anlama geldiğini sorarsa bildiğin kısmı söylemeni istiyorum.”
Sınırın açık olması, kabul etmeyi zorlaştırmıyordu. Yalnızca bahaneyi azaltıyordu.
Sevil Hanım’ın bürosu, Mecidiyeköy’de eski bir iş hanının üçüncü katındaydı. Asansörün kapısında ÜÇ KİŞİDEN FAZLA BİNMEYİNİZ yazıyordu.
Neriman yazıyı okudu. “Biz zaten üç kişiyiz.”
Ece bana baktı. “Merdiven çıkamaz.”
“Çıkarım.”
“Doktor ağır kaldırma dedi.”
“Kendimi kaldırmayacağım. Yukarı götüreceğim.”
Neriman asansörün düğmesine bastı. “Kaburgası çatlak adamla mantık tartışmayın. İkisi de aynı yerde acıyor.”
Üçümüz asansöre bindik. Kapı kapanırken taşıma sınırının kişiyle mi kiloyla mı ölçülmesi gerektiğini düşündüm. Sancaktar Holding’de bu soru için komite kurulurdu. Yalınlar üçüncü kata çıkmıştı bile.
Sevil Hanım bizi çay söylemeden masaya oturtmadı. Kısa saçlı, gözlüğünün zincirine kalem takan bir kadındı. Neriman’ın getirdiği poğaça paketini görünce kaşlarını çattı.
“Şirketin alacağı içeride kalmış, siz hâlâ bana yiyecek getiriyorsunuz.”
“Aç insan doğru hesap yapamaz,” dedi Neriman.
“Tok insan da sizin dosyaları görünce acıkıyor.”
Masanın üzerine yalnız kopyalar çıktı. Gerçek fatura, on iki Temmuz hesap hareketleri ve Selim’in biriminin cevabı ayrı şeffaf dosyalardaydı. Ece hiçbir aslını getirmemişti.
Sevil Hanım önce üç para girişine baktı. Sonra faturayı önüne çekti.
“Üç gönderenin hiçbirinin açıklamasında Sancaktar adı yok,” dedi. “Fatura numarası da yok. Yalnızca ‘ticari ödeme’ yazıyor. Ben bu girişleri sizin alacağınızla eşleştirmedim.”
“Sancaktar tarafı eşleştirdiğini söylüyor,” dedi Ece.
“Söylüyor. Belgesini göndermiyor.”
Sevil Hanım arkasındaki dolaptan mavi bir klasör çıkardı. İçinden on üç Temmuz sabahı alınmış açık alacak dökümünü buldu. Yalınların Sancaktar faturası listede hâlâ açık görünüyordu.
“Bu kayıt para hareketinden sonraki sabah alındı,” dedi. “Benim defterimde borç kapanmamış. Bu, onların ne yaptığını kanıtlamaz. Yalnız bizim o parayı fatura ödemesi kabul etmediğimizi gösterir.”
Ece belgeyi eline almadı. “Aslı sende kalsın. Bize kopyasını ver.”
Sevil Hanım başını salladı. Yalınlar delili bulur bulmaz cebine koymuyordu. Nerede daha güvenli olduğunu soruyordu.
Masanın yanındaki hesap makinesini kendine çekti. Birkaç rakam girdi. Çıkan sonucu Ece’ye çevirmedi.
“Bu alacak bu ay gelmezse ekip ödemeleriyle depo kirasını aynı hafta çıkaramazsınız.”
Neriman’ın yüzü değişmedi. “Önce ekip.”
Ece, “Önce ekip,” dedi.
Karar birbirlerine bakmadan verilmişti. Belli ki daha önce de parasız kalmışlardı; yalnız çalışanlarını parasız bırakmamışlardı.
“Ben karşılayabilirim,” dedim.
Üç kadın da bana baktı.
Cümleyi kurduğum anda içindeki kusuru gördüm. Benim param vardı. Ona ulaşabilecek yaşayan bir kimliğim yoktu. Parayı gizli bir hesaptan çıkarsam kaynağını açıklayamazdım; eski çevremden istesem Yalınların adresine kendi izimi getirirdim.
Ece bunu daha kısa söyledi. “Ulaşabildiğin ve kaynağını açıklayabildiğin bir para mı?”
Cevap vermedim.
“O zaman karşılayamazsın,” dedi Ece.
“Kaynağını açıklayamayacağımız tek kuruş istemiyorum,” dedi Neriman. “Hesabımız yeterince misafir ağırladı.”
İtiraz etmedim. Gizli bir hesaptan Yalınlara para aktarmak, yangına benzinle su faturası ödemekti.
Ece masanın altından dosyayı bana doğru itti. “Para getirmek istiyorsan önce şu ödemenin gerçekten nereden geldiğini bulmamıza yardım et.”
Bu kez yardımın sahibi de hedefi de açıktı.
“Karşı dekont gelirse banka işlem tarihiyle muhasebe kayıt tarihini karşılaştırın,” dedim. “Gönderen hesap, talimat veren şirket ve faturayı kapatan birim aynı zincirde görünmüyorsa belge yalnızca kâğıdı tamamlar; ödemeyi değil.”
Sevil Hanım not aldı. “Yetkili adı?”
“Olmalı. Ama adı görmek, işlemi gerçekten onun yaptığı anlamına gelmez.”
“Sonunda muhasebeyi anlayan bir damat bulmuşsunuz,” dedi Sevil Hanım.
Ece dosyanın köşesini düzeltti. “Damat kısmı daha şüpheli.”
“Muhasebede şüpheli olanı ayrı hesapta izleriz.”
Neriman poğaça paketini açtı. “Ailede de öyle yapıyoruz.”
Sevil Hanım açık alacak dökümünün iki kopyasını hazırladı. Bir kopya Yalınların dosyasına, diğeri Sevil Hanım’ın çalışma dosyasına girdi; asıl kayıt büro arşivinde kaldı. Ece, bankayla görüşmeyi Sevil Hanım üzerinden ve yalnız mevcut belgelerin kopyalarıyla yapmaya karar verdi. Sancaktar tarafının henüz göndermediği dekontu gerçekmiş gibi tartışmayacaklardı.
Bürodan çıkarken mavi klasörü ben taşıdım. Ağırlığı birkaç yüz gramdı. Yine de Ece asansöre kadar yanımda, benim hızımda yürüdü.
“Az önce para teklif etmen yardım değildi,” dedi.
“Biliyorum.”
“Ne zaman anladın?”
“Söylerken.”
“Gelişme.”
Asansör geldi. Kapıyı onun için tutmadım; düğmeye basıp açık kalmasını sağladım.
Öldüğüm güne kadar para, insanları hareket ettirmenin en kısa yoluydu.
İlk kez param geçmemişti.
İlk kez bunun iyi bir şey olabileceğini düşündüm.
Muhasebeciden çıktıktan bir saatten biraz fazla sonra bir nişan salonunun yükleme kapısında bekliyorduk.
Yalınların pazartesi işi, Kozyatağı’ndaki yüz seksen kişilik bir söz merasimiydi. Salon akşam kullanılacaktı. Sahne panelleri, yapay çiçekler ve altın rengi sandalyeler öğlene doğru kiralık panelvanla gelmişti.
İçeri giren tek şey bizdik.
Malzemeler araçta kaldı.
“Kalan ödeme yapılmadan arka kapı açılmayacak,” dedi Ece.
Harun, panelvanın anahtarını parmağında çevirdi. “Benim açımdan uygun. Kapıyı açınca belim çalışmaya başlıyor.”
“Senin dizin ağrıyordu,” dedim.
“Bu aileyle iki gün geçirdim. Ağrı yukarı çıktı.”
Gönül, salon girişindeki çiçek kemerine baktı. “Kız tarafı içeri girmiş. Damat tarafı gelmemiş. Para hangi taraftaydı?”
“Sözleşmeyi imzalayan damadın abisi,” dedi Ece.
“Demek para da gelmemiş.”
Damadın abisi on dakika sonra koşarak geldi. Telefonda günlük işlem sınırından, kuzeninden ve bankanın pazartesi sabahları insanlara özel olarak düşman olduğundan söz etti. Ece açıklamalar bitene kadar bekledi.
“Ödemeyi akşam sonunda yapsak?” diye sordu adam.
“Hayır.”
“Ama misafirler gelecek.”
“Kurulum yapılırsa gelecekler.”
“O zaman kuruluma başlayın.”
“Kalan ödeme gelirse başlayacağız.”
Sesini yükseltmedi. Tehdit etmedi. Adamın önüne sözleşmenin ödeme maddesini çevirdi ve bekledi.
Benim dünyamda insanların karar vermesi için masaya silah, fotoğraf veya geçmişlerinden bir hata konurdu. Ece masaya imza koymuştu. Daha yavaş çalışıyordu. Daha temiz sonuç veriyordu.
Damadın abisi yeniden telefonuna sarıldı. Ece ekibe yirmi dakika mola verdi. Kimse panelvanın kapısını açmadı.
Arda salon planını rulo hâlinde koltuğun üstüne bıraktı. “Beklerken sahne yerini tekrar kontrol edelim mi?”
Ece bana baktı. “Ayakta ne kadar kalabilirsin?”
“Bilmiyorum.”
“Dürüst cevapmış.”
Eski cevabım hazırdı: Gerektiği kadar. Onu söylemedim.
“Ne yapabilirim?” diye sordum.
Ece’nin yüzünde şaşkınlık bir saniyeden az kaldı. Planı açıp servis girişini gösterdi.
“Arda’yla kapıdan sahneye kadar olan dönüşleri ölç. Paneller geçiyor mu, onu kontrol edin. İnsanları nereye koyacağını söyleme.”
“Oturma planı yetkim hâlâ askıda mı?”
“Süresiz.”
Arda metreyi aldı. “Ben ölçerim, Mert abi şüphelenir.”
“Görev dağılımı uygun,” dedim.
Servis kapısı genişti. Sorun, kapıdan sonraki koridorda duvara sabitlenmiş yangın dolabı ve karşısına konulan büyük seramik saksıydı. Sahne paneli düz geçebilirdi; dönüşte köşesi saksıya takılacaktı.
Arda metreyi yeniden uzattı. “Dört santim eksik.”
“Saksıyı alın,” dedim.
Ece arkamızdaydı. “Kim alacak?”
Cümlenin içindeki emri fark ettim. Saksıya uzanmadım.
“Arda, saksıyı birlikte kaydırmamıza yardım eder misin?” dedim.
“Sen yardım etmeyeceksin,” dedi Ece.
“Dört santim.”
“Kaburgaların santimle çatlamadı.”
Harun ile Arda saksıyı yana aldı. Ben yalnız altındaki keçenin zemini çizmediğini kontrol ettim. Eğildiğimde sol tarafımda kısa bir ağrı yükseldi. Nefesimi tutmadım; doktorun söylediği gibi yavaşça verdim.
Ece bunu gördü. “Otur.”
“Geçti.”
“Geçmesi olmadığı anlamına gelmiyor.”
Bu cümleyi yarama mı, kimliğime mi söylediğini sormadım. Duvarın yanındaki sandalyeye oturdum.
Gönül koridordan seslendi. “Ödeme geldi!”
Ece telefonundaki şirket hesabını kendi eliyle kontrol etti. Sözleşme numarası açıklamaya yazılmış, gönderen adı sözleşmedeki kişiyle eşleşmişti. Ece, Harun’a arka kapıyı açmasını ancak bundan sonra söyledi.
Yalın ekibi panelvanı boşaltmaya başladı. Ben salon planını dizimin üstünde tuttum ve her parçanın hangi kapıdan geçeceğini işaretledim. Kimse benden sahne paneli taşımamı istemedi. Bu, işe yaramadığım anlamına gelmiyordu. Yalnız yaptığım işin kaslarımdan başka bir yerde bulunması gerekiyordu.
Damadın abisi yanımdan geçerken Ece’yi gösterdi. “Nişanlınız hep böyle mi?”
“Nasıl?”
“Parayı görmeden kapıyı açmıyor.”
“Ben öldükten sonra öğrendim,” dedim.
Adam durdu.
“Eski bir şirket meselesi,” diye ekledim.
Arda panelin arkasından başını uzattı. “Mert abi kurumsal konuşamıyor.”
“Kurumsal dilde ‘saygılarımızla’ eklemesi gerekiyordu,” dedi Gönül.
Ödeme geldikten kırk dakika sonra sahnenin ana iskeleti kurulmuştu. Ece, o gün çalışan üç ekip üyesinin ücretlerini ayrı zarflara koyup dağıttı. Zarflardan sonra kasada depo kirasını tamamlayacak kadar para kalmamıştı.
Yine de kimse emeğinin karşılığını beklemiyordu.
Kurulum ekibinden Ferhat zarfı geri uzattı. “Ece Hanım, depo işi sıkışıksa ben cuma günü de alabilirim.”
Ece zarfı kabul etmedi. “Sen cuma gününe kadar markete borç mu yazdıracaksın?”
“İki gün idare ederim.”
“Şirketin açığını çalışana taksit yapmayacağız.”
Ferhat zarfı cebine koydu. Teşekkür etmedi. Ece de teşekkür beklemedi. Aralarında iyilik değil, zamanında ödenmiş bir emek vardı.
Neriman, boş zarf paketini çantasına kaldırdı. “Kira için ne kaldı?”
“Cuma gününe kadar iki iş daha var,” dedi Ece. “Birinden kalan ödemeyi kurulumdan önce alacağız. Yetmezse depodaki kullanılmayan iki gelin koltuğunu satışa çıkaracağım.”
Gönül sahnenin arkasından başını uzattı. “Beyaz olanları sat. Altın olanlar geri moda olacak.”
“Bunu geçen yıl da söyledin.”
“Moda gecikir. Ben yanılmam.”
Neriman’ın un kavanozunda tuttuğu kötü gün zarfı bir önceki kiralık araca gitmişti. Ben yeniden para teklif etmedim. Bunun yerine Ece’ye sordum.
“Satılacak malzemelerin ölçüsünü ve durumunu çıkarmamı ister misin?”
“Bugün değil,” dedi Ece. “Bugün oturmanı istiyorum. Yarın hâlâ buradaysan listeyi birlikte çıkarırız.”
Hâlâ buradaysan.
Ece beni evden göndermekle tehdit etmiyordu. Benim kaldığımı varsayarak da karar vermiyordu. Bir günün sonrasını bile seçim olarak bırakıyordu.
Sevil Hanım, Ece’yi aradığında saat bire yaklaşıyordu. Bankadaki görevli ertesi sabah şüpheli hareketlerin işlem açıklamalarını ve gönderen kayıtlarını Sevil Hanım ile Ece’ye gösterebileceğini söylemişti. Görüşmeye yalnız şirket yetkilisi ve mali müşavir girecekti.
Ece telefonu kapattıktan sonra bilgiyi bana kendisi verdi.
“Yarın Sevil Hanım’la bankaya gideceğim.”
“Saat kaçta?”
“On buçukta.”
Eski alışkanlığım güzergâhı, çıkış saatini ve hangi araçla gideceğini sormak istedi.
“Bu akşam hangi alanları karşılaştırman gerektiğini yazarım,” dedim. “Cevapları değil.”
Ece başını salladı. “Onu senden isteyecektim.”
Salonun ortasında beyaz sahne panelleri yükseliyordu. Bir yanda milyonluk borcun ne olduğu bilinmeyen kayıtları, diğer yanda sözleşme numarasıyla gelen sıradan bir ödeme vardı.
Sancaktarların parası kâğıt üzerinde her yere ulaşıyordu.
Yalınların o gün kazandığı küçük paraysa kasaya girmeden kime ait olduğunu biliyordu.
***
Ece POV
Salı sabahı bankaya giderken çantamda üç dosya, bir hesap makinesi ve Demir’in tek sayfalık listesi vardı.
Kendisi yoktu.
Bankaya yalnız şirket yetkilisiyle mali müşavir girebiliyordu. Bu bilgi Demir’in hoşuna gitmemişti. Yine de güzergâhımı sormamış, benimle gelmek için sahte bir görev üretmemişti.
Kahvaltıda kâğıdı önüme bırakmıştı.
Üstünde üç başlık vardı:
BİLDİĞİMİZ — SORACAĞIMIZ — YORUMLAMAYACAĞIMIZ
Annemin güvenlik defterini görmeseydi bunu kendi yöntemi sanabilirdim.
“Üç girişin saati, gönderen unvanları ve işlem açıklamaları,” demişti. “Altı çıkışın hazırlanma ve gerçekleşme saatlerini ayrı iste.”
“Cevabı sen mi yorumlayacaksın?” diye sormuştum.
“Önce siz anlayacaksınız. Beni ilgilendiren kısmı sonra söylersiniz.”
Gönül hala kâğıda bakıp, “Bankaya gidince parayı da sorun,” demişti.
Sevil Hanım, “Biz zaten ne sormaya gidiyoruz?” deyince omuz silkmekle yetinmişti.
“Banka bazen ayrıntıda ana konuyu unutuyor.”
Saat onu yirmi dört geçe şubeye girdik. Sevil Hanım sıra numarasını aldı. Ekranda MÜŞTERİ TEMSİLCİSİ — 147 yazıyordu. Bizim numaramız 153’tü.
“Altı kişi var,” dedim.
“Bankada kişi sayılmaz,” dedi Sevil Hanım. “İşlem sayılır.”
Haklıydı. Kırk iki dakika sonra masaya oturabildik.
Bizi karşılayan Derya Hanım, kurumsal işlemler yetkilisiydi. Önünde bir önceki gün gönderdiğimiz yazılı talep ve hesap hareketlerinin dökümü açıktı. Kimliğimi, imza sirkülerini ve şirket yetkimi kontrol ettikten sonra dosyayı kendine çevirdi.
“Üç gelen transferi doğrulayabiliyoruz,” dedi. “Gönderenler üç ayrı şirket ve üç ayrı bankada. Toplam tutar üç milyon dört yüz bin lira.”
“Şirket unvanlarını istiyoruz,” dedim.
“Yazılı dökümde vereceğim. Hiçbirinin unvanında Sancaktar adı yok. Açıklamalar aynı: ticari ödeme.”
Yeni bilgi değildi. Demir’in listesindeki ilk iki satırı işaretledim.
Derya Hanım üç şirketin unvanını kâğıda tek tek yazdı. İsimlerin hiçbiri daha önce karşıma çıkmamıştı. Sevil Hanım kendi kayıtlarını açmadan cevap verdi.
“Bu şirketlere kestiğimiz fatura yok. Onlardan aldığımız hizmet de yok.”
“Bankanın görebildiği yalnız gönderen hesap ve yazılan açıklama,” dedi Derya Hanım. “Ödemenin gerçek ticari dayanağını banka doğrulayamaz.”
“Biz de doğrulayamıyoruz,” dedim. “Çünkü yok.”
Şirket adlarının kopyasını aldım. O an sahip olduğumuz şey üç yeni şüpheli değildi; ticari ilişkimiz bulunmayan üç göndericiydi. Aradaki farkı Demir’e anlatmak zorunda kalmayacaktım. Listeyi hazırlayan adam farkı benden önce koymuştu.
“Giriş saatleri?” diye sordu Sevil Hanım.
Derya Hanım ekrana baktı. “Yirmi üç kırk bir ile yirmi üç kırk iki arasında. Kırk yedi saniyelik aralıkta üçü de hesaba geçmiş.”
“Altı çıkış ne zaman yapıldı?”
“İlk transfer sıfır dörtte, sonuncusu sıfır beşte tamamlanmış.”
Yirmi üç dakika.
Bunu biliyorduk. Bilmediğimiz şey, paranın o yirmi üç dakika içinde kimin elinde beklediğiydi.
Demir’in listesindeki bir sonraki soruyu okudum.
“Çıkış talimatları ne zaman hazırlandı?”
Derya Hanım’ın parmağı ekranda durdu.
“Gerçekleşme saatlerini söyledim.”
“Hazırlanma saatlerini soruyorum. Talimatlar para hesaba girdikten sonra mı oluşturuldu?”
Yetkili kadın birkaç pencere açtı. Yüzündeki kurumsal ifade değişmedi, fakat ekrana biraz daha yaklaştı.
Sevil Hanım gözlüğünü düzeltti. “Bir sorun mu var?”
“Toplu ödeme dosyası yirmi üç yirmi sekizde sisteme yüklenmiş.”
Saatleri zihnimde yan yana koydum.
Para, yirmi üç kırk birde gelmişti.
Çıkış talimatları on üç dakika önce hazırdı.
“Hesapta o sırada yeterli bakiye yoktu,” dedim.
“Yoktu. Talimatlar beklemeye alınmış. Bakiye tamamlandıktan sonra zamanlanmış onayla işleme geçmiş.”
Sevil Hanım kalemini masaya bıraktı. “Yani parayı gönderenlerle çıkaran kişi birbirinden haberdardı.”
Demir’in kâğıdındaki üçüncü başlık önümdeydi.
YORUMLAMAYACAĞIMIZ.
“Bu kayıt koordinasyonu düşündürüyor,” dedim. “Ama parayı aynı kişinin gönderip çıkardığını kanıtlamıyor.”
Derya Hanım ilk kez doğrudan yüzüme baktı. “Doğru. Yalnızca çıkışların para gelmeden önce hazırlandığını kanıtlar.”
“Talimatı hangi kullanıcı yükledi?”
“Bu ekranda kullanıcı kodu görünüyor. Kimlik ve erişim yöntemi için merkez güvenlik biriminden ayrıntılı kayıt istememiz gerekiyor.”
“Kullanıcı kodu bizim tanıdığımız bir ad mı?”
“Ad değil. Kurumsal kod.”
“Dosya para geldikten sonra değiştirilmiş mi?” diye sordum.
Derya Hanım işlem günlüğünü açtı. “Hayır. Altı alıcının hesapları ve tutarları yirmi üç yirmi sekizde yüklenmiş. Dosya yirmi üç otuz beşte onaylanmış. Para geldikten sonra alıcı, tutar veya açıklama değişikliği yapılmamış.”
“Yani altı şirketin her birine ne kadar gideceği de önceden belliydi,” dedi Sevil Hanım.
“Evet.”
“Onay saatini de imzalı döküme ekleyin,” dedim.
Derya Hanım yazıcıya yeni bir sayfa gönderdi. Makine çalışırken masada kimse konuşmadı. Bankalarda sessizlik güven vermezdi; yalnızca herkesin başkasının parasına saygılı görünmesini sağlardı.
Çıkan sayfada üç zaman yan yana duruyordu: dosyanın yüklenmesi, onaylanması ve paranın hesaba girmesi. Para en sonuncuydu.
Kodun yazılı döküme eklenmesini istedim. Derya Hanım talep formuna not düştü. Sonra önümdeki kâğıdı gösterdi.
“Bu soruları kim hazırladı?”
“Şirketimizin lojistik danışmanı.”
Sevil Hanım öksürüğünü çaya çeviremeyeceği için dosyasına baktı.
“Bankacılık biliyor,” dedi Derya Hanım.
“Hayır,” dedim. “İnsanların parayı nasıl sakladığını biliyor.”
Cümleyi söyledikten sonra açıklamadım. Mert’in özgeçmişini düzeltmeye çalıştıkça Demir’in hayatına yaklaşıyorduk.
Bankadan üç sayfalık imzalı dökümle çıktık. Asıl talep şubede kaldı; bir kopyasını Sevil Hanım aldı, diğerini ben mavi klasöre koydum. Kullanıcı kodunun kimliği ve erişim kaydı merkezden gelecekti.
Hesabın dijital kanalları inceleme bitene kadar kapalı kalacaktı. Bu durum şirketin günlük işini zorlaştırıyordu, fakat tanımadığımız bir kapıyı açık tutmaktan daha ucuzdu. Çalışan ödemelerini bir gün önce şubeden çektiğimiz nakitle yapmamızın nedeni de buydu.
Kaldırımda durduğumuzda Sevil Hanım bana baktı.
“Bu danışmanınız gerçekten kim?”
“Şu anda söyleyebileceğim biri değil.”
“Güveniyor musun?”
“Hayır.”
“O zaman neden listesini taşıyorsun?”
Kâğıdı çantama geri koydum.
“Çünkü bana ne düşüneceğimi yazmadı. Neyi sormayı unutmamam gerektiğini yazdı.”
Tuşlu telefonu aramadım. Önce eve dönecek, belgeleri annemle birlikte güvenli yere koyacak ve Demir’e yalnız bizi ilgilendiren sonucu anlatacaktım.
Hesabımıza giren para yirmi üç dakika kalmıştı.
Ama onu çıkaracak talimat, para gelmeden on üç dakika önce kapıda bekliyordu.
Bizim hesabımız tesadüfen kullanılmamıştı.
Biri kapıyı açmış, paranın geleceği saati biliyordu.
Bölüm etkileşimi
