1. bölüm · Öldüğüm Gün Nişanlandım
Prolog-Kendi Cenazeme Geç Kaldım
Kendi cenazeme on yedi dakika geç kaldım.
Yaşarken geç kalmaktan nefret ederdim. Öldükten sonra insanın huyları değişmiyormuş.
Teşvikiye Camii’nin karşısında, motoru susturulmuş eski bir panelvanın arka koltuğundaydım. Temmuz sıcağı aracın teneke tavanını tava gibi kızdırmıştı. Klimayı açamıyorduk; motoru çalıştırıp egzozu tüttürmek, resmî kayıtlara göre üç gün önce yanarak ölmüş bir adam için gereksiz bir gösteriş olurdu.
Üzerimde Cemil’in getirdiği, omuzları bana dar gelen siyah bir gömlek vardı. Sol kaburgam her nefeste saldırıyı şahsen hatırlatıyor, sağ şakağımdaki dikiş terledikçe yanıyordu. Ellerimin üzeri cam kesikleriyle doluydu. Yine de önümdeki manzara, vücudumdaki bütün ağrılardan daha gerçek dışıydı.
İnsanlar tabutuma doğru yürüyordu.
Tabut kapalıydı. İçindeki yanmış cesedin kim olduğunu bilmiyordum. Ben olmadığını bilen iki kişiden biri bendim; diğeri direksiyonda oturan Cemil Aydın’dı.
“Kalabalık fazla,” dedi Cemil.
Altmışını geçmişti ama hâlâ bir şoförden çok, yanlış sokağa girmiş emekli bir boksöre benziyordu. Babamın yanında yirmi iki yıl çalışmış, sonra bir sabah hiçbir açıklama yapmadan işi bırakmıştı. İki gün önce onu aradığımda nedenini sormadım. Bazı insanlara güvenmek için geçmişlerini bilmeniz gerekir. Bazılarına da geçmişinizi bildikleri hâlde susmuş olmaları yeter.
“Ben de sevilen bir adammışım,” dedim.
Cemil aynadan bana baktı. “Yarısı sevdiğinden gelmedi.”
“Diğer yarısı da öldüğümden emin olmaya gelmiştir.”
“Daha gerçekçi.”
Telefonum yoktu. Silahım yoktu. Adım bile şimdilik bana ait değildi. Buna rağmen cenazemde kimin nereye baktığını görebiliyordum.
Annem, Lale Sancaktar, tabutun başında siyah bir heykel gibi duruyordu. Güneş gözlüğünü çıkarmamıştı. İnsanlar elini tuttuğunda başını aynı açıyla eğiyor, aynı ölçüde teşekkür ediyordu. Acısının bile basın danışmanı varmış gibiydi.
Duru onun iki adım gerisindeydi. Kız kardeşimin yüzü şişmiş, omuzları çökmüştü. Bir ara tabuta dokunmak için elini uzattı, sonra vazgeçti. Aramızdaki son konuşmada bana, hayatını yönetmekten vazgeçmemi söylemişti. Ben de onu koruduğumu söylemiştim.
İnsan, öldüğü gün haklı olmadığını daha kolay anlıyordu.
Amcam Vedat, cenazeme değil de yönetim kurulu toplantısına gelmiş gibiydi. Taziyeleri kabul ederken iki kez telefonunun ekranına baktı. Oğlu Kerem kalabalığın içinde dolaşıyor, herkese sarılıyor, kimsenin omzunda üç saniyeden fazla kalmıyordu.
Kaan’ı bulmam daha uzun sürdü.
Caminin avlu duvarına yakın durmuştu. Çocukluğumdan beri sağ tarafımda yürüyen adam, ilk kez bu kadar uzaktaydı. Sakalını kesmemiş, yüzü kül rengine dönmüştü. Suikast gecesi güzergâhımı bilen beş kişiden biriydi. Saldırıdan yirmi dakika önce sahte bir ihbarla başka noktaya çekilmişti.
Ona inanmak istiyordum.
Bu, ondan şüphelenmek için yeterli bir sebepti.
Selim Erden ise tabutun yanında, yaşayanları düzenlemekle meşguldü. Aile avukatımızın elinde ince siyah bir dosya vardı. Bir gazeteciyi uzaklaştırdı, belediyeden gelen görevliye bir kâğıt uzattı, annemin kulağına bir şey söyledi. Beden teşhisi, ölüm belgesi, defin izni… Üç günde hepsini halletmişti.
Selim işini her zaman hızlı yapardı. İlk kez, ne kadar hızlı yaptığını merak ettim.
“Şu gri takımlı adamı tanıyor musun?” diye sordum.
Cemil dikiz aynasından avluya baktı. “Hangisi?”
“Selim’in arkasında. Kravatı kömür rengi.”
Adam taziye kuyruğunda değildi. Telefonunu göğüs hizasında tutuyor, kalabalığı kaydediyormuş gibi yapıyordu. Kamerası zaman zaman kapıya dönüyordu.
Cemil başını hafifçe salladı. “Tanımıyorum.”
Tam o sırada kapıda bir hareketlenme oldu.
Kadın, cenazeye yakışmayacak kadar canlı bir öfkeyle avluya girdi. Üzerinde siyah elbise değil, krem rengi keten pantolon ve koyu yeşil bir gömlek vardı. Dalgalı saçlarını ensesinde toplamış, kolunun altına kalın bir dosya sıkıştırmıştı. Güvenlik önünü kesince bir şey söyledi. Adam önce yüzüne, sonra dosyaya baktı ve nedense kenara çekildi.
Kadın doğrudan Selim’e yürüdü.
“Ece Yalın,” dedi kendini tanıtırken. Sesi bize kadar gelmiyordu ama dudaklarını okuyabiliyordum. “Yalın Düğün ve Organizasyon.”
Selim’in yüzü değişmedi. Yalnızca dosyayı tutan başparmağı bir kez hareket etti.
Küçük bir hareketti.
Ben küçük hareketlerle hayatta kalmıştım.
Ece elindeki evraklardan birini çıkarıp ona uzattı. Selim kâğıdı almadı.
Kadının sesi bu kez yükseldi.
“Üç milyon dört yüz bin lira borcunuz var. Hesaplarımız da sizin işlemleriniz yüzünden bloke edildi.”
Avludaki konuşmalar dalga dalga kesildi. Kerem dönüp baktı. Vedat telefonunu indirdi. Annem başını ilk kez ezberlediği açıdan daha fazla çevirdi.
Duru’nun ağladığını gören annem tepki vermemişti. Üç milyon dört yüz bin lirayı duyunca güneş gözlüğünün üstünden baktı.
Bizim ailede duyguların bile bilançosu vardı.
Selim kadına yaklaşıp alçak sesle konuştu. Muhtemelen yerin ve zamanın uygun olmadığını söylüyordu. Ece bir santim geri çekilmedi.
“Ölmekle borç silinmiyor, avukat bey,” dedi. “Vergi dairesi ölüm belgesine duygusal yaklaşmıyor.”
Cemil’in ağzının kenarı oynadı. Ben gülmedim; kaburgam izin vermedi.
Bu borçtan haberim yoktu.
Şirketlerimin bir düğün organizasyonuna neden üç milyon dört yüz bin lira borçlandığını da bilmiyordum. Hesaplarının bizim işlemlerimiz yüzünden neden bloke edildiğini hiç bilmiyordum.
Ama Selim biliyordu.
Kömür rengi kravatlı adam da biliyor gibiydi. Telefonunu kaldırıp Ece’nin fotoğrafını çekti. Ardından ekranına hızlıca bir şey yazdı.
Ece, kâğıdı Selim’in siyah dosyasının üzerine bıraktı. Sonra arkasını dönüp geldiği gibi yürüdü. İnsanlar ona yol verdi. Kimse üç milyon dört yüz bin liralık öfkenin önünde durmak istememişti.
“Cemil,” dedim.
“Kızı mı, adamı mı?”
“Kızı takip et.”
“Adam?”
Gri takımlı, Ece’nin çıkışını izliyordu. Güneş gözlüğünün camında avlunun kapısı küçücük yansıyordu.
“O bizi zaten bir yere götürecek,” dedim. “Önce kadını bulalım.”
Cemil kontağı çevirdi. Motorun titreşimi kaburgama saplandı. Camiden yükselen sela, kapalı tabutun üstünde dolaşıp sokağa yayıldı.
O gün cenazemden iki kişi ayrıldı: biri ölü bir adamdı; diğeri, öldürüleceğini henüz bilmeyen bir kadın.
