4. bölüm · Öldüğüm Gün Nişanlandım
Bölüm 3 — Ölü Adamın Pijaması
Yemekten sonra Sabri beni odasına değil, banyoya gönderdi.
“Duş alma,” dedi. “Dikişin var.”
“Biliyorum.”
“Biliyorsan niye öyle bakıyorsun?”
“Nasıl?”
“Kaçacak yer arar gibi.”
Doğruydu. Söylemedim.
Neriman elime temiz bir havlu, diş fırçası ve üstünde küçük mavi gemiler bulunan bir pijama takımı verdi. Hakan’ın hiç giymediğini söylemişti. Paketi yıllarca dolabın arkasında beklemiş olmalıydı; kumaşta naftalinle sabun arasında eski evlere özgü bir koku vardı.
Gönül kapının önünden geçerken pijamaya baktı.
“Eniştem bunu giyseydi boşanırdık,” dedi.
“Sen zaten boşandın,” dedi Neriman.
“Demek ki önlem almışım.”
Banyo kapısını kapattım.
Aynadaki adam, öğleden sonra cenazesi kaldırılan birine göre fazla canlı görünüyordu. Sağ şakağımdaki dikiş koyu bir çizgiye dönüşmüş, ellerimdeki kesikler kurumuştu. Açık mavi gömleğin düğmelerini çözerken sol tarafımdaki ağrı nefesimi daralttı.
İnsan kendi bedenine kızınca acı azalmıyordu. Yalnızca daha kişisel hâle geliyordu.
Pijamanın üstü omuzlarıma uydu. Pantolonun paçaları ayak bileklerimin üzerinde kaldı.
Kapıyı açtığımda Arda koridordaydı. Beni görünce duvara yaslandı.
“Babam senden uzun sayılırdı demişlerdi.”
“Yanlış saymışlar.”
“Fotoğrafını çekmeyeceğim,” dedi.
“Bunu söylemen, aklından geçtiğini gösteriyor.”
Telefonunu cebinden çıkarmadan iki elini kaldırdı. “Bulut meselesini hallettim. Yedekleme kapalı. Videoyu da hesabımdan sildim.”
“Başka cihaz?”
“Dizüstünde senkron vardı. Oradan da sildim.”
“Çöp kutusu?”
Arda’nın yüzü düştü. “Siz lojistik danışmanlığını hangi ülkede yapıyorsunuz?”
“Paranoyakistan.”
Arda birkaç saniye baktı, sonra istemeden güldü.
“Ece ablam görmeden hallederim.”
“O görmeden yaptığın işlerin sonu iyi bitiyor mu?”
“Hayır. Ama istatistik bir gün döner.”
Merdivenden inerken paçalarıma bir kez daha baktı. “Mert abi, istersen eşofman vereyim.”
“Bu evde misafir pantolonuyla uyumuyormuş.”
“Dedem eşofmanı pantolondan saymıyor.”
Sabri’nin dairesi üst kattaydı. Kapıyı kendisi açtı. Pijamayı görmüş fakat yüzünde en küçük bir değişiklik olmamıştı.
“Oda solda,” dedi.
Misafir odasında tek kişilik bir yatak, ahşap bir dolap ve duvarda çerçeveli üç fotoğraf vardı. Birinde genç Sabri üniformasıyla duruyordu. Diğerinde Hakan, Neriman ve küçük yaşlardaki Ece ile Arda bir piknik masasının arkasında gülümsüyordu.
Fotoğraftaki Ece’nin iki eli de masanın üzerindeydi.
Şimdiki Ece, ellerini ya bir işi yönetmek ya da bir şeyi saklamak için kullanıyordu.
Sabri kapının eşiğinden ayrılmadı.
“Gece kapıyı kilitleme.”
“Neden?”
“Bu evde kapılar kilitlenmez.”
“Ben kilitlerim.”
“O zaman anahtar bende kalır.”
Birbirimize baktık.
Bu tartışmayı silahsız, kimliksiz ve Hakan’ın kısa gelen pijamasıyla kazanma ihtimalim düşüktü.
“Kapı açık kalır,” dedim.
Sabri başını bir kez salladı. “İlaç içtin mi?”
“Gerek yok.”
“Bunu da sana sormadım.”
Koridora çıktı. Bir dakika sonra Ece elinde buz torbası, ağrı kesici ve bir bardak suyla geldi.
“Dedem görev devri yaptı,” dedi.
“Beni neden herkes sırayla yönetiyor?”
“Çünkü ayakta zor dururken hâlâ yönetici gibi konuşuyorsun.”
Buz torbasını uzattı. Almak için eğildiğimde kaburgam itiraz etti. Yüzümden anladı.
“Bandaj fazla sıkı olabilir,” dedi.
“Cemil sardı.”
“Cemil doktor mu?”
“Hayır.”
“Sen?”
“Bugün cenazem vardı.”
“Bu sorunun cevabı da hayır.”
Yatağın kenarına oturdum. Ece karşıma geçmedi; kapıya yakın sandalyeyi çekti. Aramızda iki adımlık mesafe bıraktı.
“Kontrol etmemi ister misin?” diye sordu.
Bu cümleyi beklemiyordum.
Yardım etmek için izin isteyen insanlara alışık değildim. Benim dünyamda insanlar ya emreder ya da izinsiz dokunurdu. Ece ikisini de yapmadı.
“Olur,” dedim.
Pijama üstünü kaburgamı gösterecek kadar kaldırdım. Ece yaklaşmadan önce ellerini yıkayıp yıkamadığını söyledi; sanki güvenmem gereken asıl mesele mikroplarmış gibi.
Bandajın kenarını iki parmağıyla yokladı.
“Buraya dokunacağım.”
Başımı salladım.
Dokunduğunda nefesim yarıda kaldı. Eli hemen çekildi.
“Morarma yayılmış.”
“Fark ettim.”
“Doktora gitmen gerekiyor.”
“Fark ettim.”
“Fark ettiğin şeylerle ilişkin pek sağlıklı değil.”
Buz torbasını bandajın üzerine yerleştirdi. Bu kez tutmam için elime verdi.
“Babam hastaneye gitmemek için anneme üç gün mide üşütmesi numarası yapmıştı,” dedi. “Kalp krizi geçirene kadar.”
Sesindeki sakinlik, cümlenin ağırlığını azaltmıyordu. Hakan’ın pijaması üzerimde birden daha ağır geldi.
“Üzgünüm.”
“Bunu söylemek zorunda değilsin.”
“Zorunda olduğum için söylemedim.”
Gözleri ilk kez doğrudan yüzümde kaldı.
Aramızda hâlâ yalanlar, şüpheli para, kapalı bir tabut ve kasada kilitli bir disk vardı. Buna rağmen birkaç saniye boyunca hiçbirimiz diğerinden cevap istemedi.
Sonra Ece ayağa kalktı.
“Sabah seni doktora götüreceğim.”
“Hayır.”
“Bir gecelik anlaşmamızda yeni tehlikeleri birbirimize söyleyecektik. İç kanama da tehlike sayılır.”
“Emir vermeyi seviyorsun.”
“Karşı teklif,” dedi. “Üslubu kötü, içeriği iyi.”
Kendi cümlemi bana karşı kullanması hoşuma gitmedi.
Biraz hoşuma gitti.
Kapıya vardığında durdu.
“Mert.”
“Bu evde.”
“Bu gece başka bir yerde olabilecekmişsin gibi davranma. Dedem koridorda uyumayı göze aldı.”
“Beni mi koruyor, sizden mi koruyor?”
“Sabah öğreniriz.”
Kapıyı kapatmadan çıktı.
Beş dakika sonra Sabri göründü. Elindeki ince battaniyeyi yatağın ayak ucuna bıraktı. Buz torbasını kaburgamda görünce memnun olmadı; en azından haklı çıkmış insanların sessizliğine büründü.
“Hakan da hastaneden kaçardı,” dedi.
“Ece anlattı.”
“Sonunda kaçamadı.”
Bu evde teselli, şekerli cümlelerle değil gerçeği masaya bırakmakla yapılıyordu.
Sabri fotoğraflara, sonra bana baktı. “Kızıma zarar verir misin?”
“Hayır.”
“Hızlı cevap verdin.”
“Düşünmem gerekmedi.”
“Her adam önce bunu söyler.”
“Ben her adam değilim.”
“Onu da her adam söyler.”
Kapıya yöneldi. Eşikte durup açık kapıyı işaret etti.
“Ece seni buraya getirdiyse bir sebebi vardır. Sana güvendiği için olmayabilir. Ben de ona güvenirim; bu yüzden seni gözümün önünde tutarım.”
“Adil.”
“Adaletle karıştırma. Bu aile meselesi.”
Koridordaki koltuğa oturdu. Gerçekten nöbet tutacaktı.
Yatağa uzandığımda kapı gerçekten açık kaldı. Koridordan Sabri’nin öksürüğü, alt kattan tabak sesleri ve Arda’nın annesine “Bulut silindi, hava durumuyla ilgisi yok,” diye açıklama yapışı geliyordu.
Hakan’ın kısa pijamasıyla, yabancı bir evin misafir odasında gözlerimi kapattım.
Kendi evlerimde yıllardır kapıları kilitlerdim.
O gece ilk kez açık bir kapının beni daha güvende hissettirmesinden korktum.
***
Sabah uyandığımda kapı hâlâ açıktı.
Sabri koridordaki koltukta yoktu. Üzerime bıraktığı ikinci battaniye, gece gerçekten uyuduğumu kanıtlıyordu. Ne zaman örttüğünü fark etmemiştim.
Bu, yaralarımdan daha rahatsız ediciydi.
Alt kattan tabak sesleri, telefon zilleri ve Gönül’ün “Somon değil yavrum, somon rengi,” diye birine sabırla bağırışı geliyordu.
Hakan’ın pijamasıyla merdivenlere çıktım. Koridorun ortasında Neriman’la karşılaştım. Elinde çamaşır sepeti vardı.
“Günaydın oğlum. İyi uyudun mu?”
“Uyudum.”
“Horlamıyormuşsun.”
Durup baktım.
“Sabri kontrol etmiş,” dedi. “Kendisi horladığı için seninkini duymamış da olabilir.”
Mutfakta kahvaltı hazırlanmıştı. Sabri gazetesini okuyordu. Beni görünce yalnızca saate baktı.
“Yedi saat,” dedi.
“Ne?”
“Uyudun.”
Bir insanı uyurken takip edip sabah bunu söylemek, polislikle dedelik arasındaki ortak alandı.
Arda masanın altında telefonuyla uğraşıyordu.
“Çöp kutusu?” dedim.
“Boş.”
“Bulut?”
“Boş.”
“Dizüstü?”
“Boş.” Telefonunu masaya bıraktı. “Benim özel hayatımı da bu kadar merak edecek misin?”
“Yoksa etmem gerekir mi?”
“Yok.” Bir saniye düşündü. “Şimdilik.”
Ece mutfakta değildi. Salonun bir ucunda iki telefon ve açık dizüstü bilgisayarla çalışıyordu. Bir yandan müşteriye yerleşim planı anlatıyor, diğer yandan mesajla çalışanlarına talimat gönderiyordu.
“Gelin yolun ortasına fotoğraf köşesi istiyorsa koyarız,” dedi telefona. “Ama yangın çıkışını kapatmayız. Evlilik cesaret ister, tahliye planı da akıl.”
Telefonu kapattı, başka bir çağrıyı açtı.
“Arka fon neden gelmedi?”
Karşı tarafın cevabını dinledi. Gözlerini kapattı.
“Ben size ‘orman teması’ dedim. Gerçek ormana gidip dal kesmenizi söylemedim.”
Neriman önüme çay koydu. “Cumartesi günleri biraz yoğun oluruz.”
Salonun ortasında Ece, telefonda bir kamyonu geri çevirirken bilgisayardan masa planı düzeltiyor ve Arda’ya kaşıyla şarj cihazını işaret ediyordu.
“Biraz” kelimesi Yalın ailesinde de benim ailemdeki “küçük sorun” kadar güvenilmezdi.
Gönül elinde takım elbise kılıfıyla içeri girdi.
“Damadımızın namusunu kurtardım.”
“Benim namusumun kıyafetle ilgisi yok,” dedim.
“Mahallede kısa pijamayla dolaşırsan olur.”
Kılıfı sandalyeye astı. İçinden koyu lacivert bir pantolon, beyaz gömlek ve etiketi üzerinde ince bir ceket çıktı.
“Geçen ayki düğünde damat ikinci takımını burada unutmuş.”
“Geri istemedi mi?”
“Evliliğinin üçüncü gününde balayından yalnız döndü. Şu an takım elbise önceliği değildir.”
Neriman kaşlarını çattı. “Gönül.”
“Ne var? Çocuğa geçmişini anlatmıyorum, kıyafetin neden sahipsiz kaldığını açıklıyorum.”
Arda ceketin etiketine baktı. “Bu Mert abiye dar gelir.”
Gönül beni süzdü. “Ceket giymez. Kollarını kıvırırız. Zaten yaralı damat görüntüsü bu yıl moda olabilir.”
Ece sonunda telefonu kapatıp yanımıza geldi. Gözlerinin altında uykusuzluktan ince bir gölge vardı.
“Önce doktor,” dedi.
“Önce kahvaltı.”
Masadaki herkes bana baktı.
Kendi isteğimle kahvaltıyı seçmiş olmam, aile içinde önemli bir diplomatik gelişmeydi.
Neriman tabağıma peynir koyarken sordu. “Mert menemen yer mi?”
Ece cevap vermeden önce bana baktı.
“Yer,” dedim.
“Soğanlı mı?”
Salonda sessizlik oldu.
Silahlı toplantılarda taraflar bu kadar hızlı bölünmüyordu.
“Soğansız,” dedi Ece.
“Soğanlı,” dedim aynı anda.
Gönül sandalyeye oturdu. “İlişkinizin temeli yine sarsıldı.”
Ece bana döndü. “Mert soğansız yer.”
“Mert bugün fikrini değiştirdi.”
“Aylardır şehir dışında yaşayan adamın ilk tutarlı özelliğini de kaybettik,” dedi Arda.
Neriman iki ayrı tava çıkarırken Sabri gazetesini indirdi.
“Nerede tanıştınız?”
“Otelde,” dedi Ece.
“Toplantıda,” dedim.
“Otel toplantısında,” dedik bu kez birlikte.
Sabri’nin yüzü değişmedi. Arda ekmeğin arkasına saklandı.
“Hangi otel?” diye sordu Sabri.
Ece çayından bir yudum aldı. Cevap üretirken sesi gerçekten alçalıyordu.
“Ankara’da.”
“İzmir’de,” dedim.
Gönül masaya iki eliyle tutundu. “Bu aşk Ege Bölgesi’ni dolaşıyor.”
Ece ayağıma masanın altından vurmadı. Vurmamak için kendini tuttuğunu anladım.
“Bunu sonra çalışacağız,” dedi dişlerinin arasından.
“İlişki geçmişimizi mi?”
“Yalan söyleme becerini.”
“Ben yalan söylemiyorum. Seçenek üretiyorum.”
Ağzının kenarı hareket etti. Hemen çay bardağının arkasına sakladı.
Kahvaltıdan sonra tuşlu telefonla Cemil’i aradım. İkinci çalışta açtı.
“Uyudun mu?” diye sordu.
“Herkes neden bunu takip ediyor?”
“Çünkü normalde yapmıyorsun.”
Sesini Ece duymuyordu ama yüzüme bakarak konuşmanın yarısını çıkarıyordu.
“Doktoru ayarla,” dedim. “Dünkü yere.”
“Bir saatte hazır olur.”
Telefonu kapattım.
Ece kollarını bağladı. “Ben de geliyorum.”
“Gelmiyorsun.”
“Doktorun nerede olduğunu bilmiyorum, arabam otoparkta, telefonum kapalı ve peşimdeki adam seni tanıyor. Bir gecelik anlaşmanın sabahındayız; beni evde bırakman anlaşma sayılmaz.”
Haklıydı.
Bundan hâlâ hoşlanmıyordum.
“Önce doktor,” dedim. “Sonra minibüsü uzaktan kontrol ederiz. Güvenliyse alırız.”
“Diski taşımıyoruz.”
“Kasada kalacak.”
“Aileme hiçbir şey söylemeden çıkmıyoruz.”
“Doktora gidiyoruz deriz.”
“Doğruyu mu söyleyeceğiz?”
“Bütün gün yalan söylemek yorucu.”
“Sonunda ortak bir özelliğimiz daha çıktı.”
Gönül lacivert pantolonu kucağıma bıraktı.
“Önce üstünü değiştir. Doktora nişanlı gibi gidin. Kaçak hasta gibi görünürseniz sıra vermezler.”
On dakika sonra beyaz gömleğin kollarını dirseğime kadar kıvırmış, lacivert pantolonun düğmesini nefes almamı engellemeyecek kadar gevşek bırakmıştım. Ceket gerçekten olmadı. Sağ kolumu soktuğum anda omuz dikişi teslimiyetini ilan etti.
Gönül ceketi elimden aldı.
“Damat değil, güvenlik görevlisi yetiştirmişler.”
“Mesleki deformasyon,” dedim.
“Lojistik danışmanıydın,” dedi Arda.
“Lojistiğin güvenliği olur.”
“Şehir dışında nerede çalışıyordun?”
“Uzakta.”
“Bu adamın bütün öz geçmişi zarflardan oluşuyor,” dedi Gönül.
Neriman, Ece’yle beni yan yana görünce telefonunu çıkardı. “Bir fotoğrafınızı çekeyim. Akrabalar Mert’i soruyor.”
Ece telefonun kamerası açılmadan önüne geçti.
“Olmaz.”
“Niye?”
“Mert fotoğraf sevmiyor.”
“Sosyal medyası da yok,” dedi Arda. “Telefon rehberinde bile çizim olarak kayıtlı olabilir.”
Ece annesinin telefonunu yavaşça aşağı indirdi. “Şimdilik fotoğraf yok.”
Sesi bağırmıyordu. Yine de tartışma bitti.
Beni saklamayı refleksle seçmişti. Bunun güven mi, tedbir mi yoksa ailesini koruma alışkanlığı mı olduğunu bilmiyordum.
Muhtemelen üçü de değildi.
Şimdilik yalnızca doğru karardı.
Ece yeniden telefonuna yöneldi. Ben elimde başka bir adamın düğün pantolonuyla kaldım.
Bir gün önce kendi cenazeme geç kalmıştım.
Şimdi nişanlımla doktora yetişmeye çalışıyordum.
Hayatımın kontrolünü kaybetmemiştim.
Kontrol, yalnızca Yalın ailesine geçmişti.
