Bölüm 1 — Düğün Arabasını Takip Eden Cenazeler

Vaveyla Yazarı: V.S KRAL

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Bölüm 1 — Düğün Arabasını Takip Eden Cenazeler

Cemil, Ece’nin peşine takılmak için acele etmedi.

Onu iyi bir şoför yapan şey buydu. İnsanlar takip edilirken arkalarındaki ilk araca bakardı; ikinciye çoğu zaman bakmazdı. Ece ara sokağın köşesinden döndükten sonra Cemil motoru çalıştırdı, iki taksinin geçmesini bekledi ve panelvanı ağır ağır trafiğe çıkardı.

“Gri takım da çıktı,” dedi.

Dikiz aynasına baktım. Kömür rengi kravatlı adam siyah bir sedana binmişti. Aramızda bir belediye otobüsü, iki taksi ve cenazeme yetişememiş üç adam vardı.

“Bizi gördü mü?”

“Görseydi şu an bu kadar sakin olmazdı.”

“Belki sakin biridir.”

Cemil homurdandı. “Sakin adam cenazede kadın fotoğrafı çekmez. Akrabasıysa zaten hiç çekmez.”

Ece’nin kullandığı aracı görünce birkaç saniye konuşmadık.

Beyaz şirket minibüsünün arka camında altın renkli harflerle Yalın Düğün ve Organizasyon — Mutluluğunuza Şahidiz yazıyordu. Sol stop lambasının yanında ezilmiş pembe bir plastik gül, aynasında da unutulmuş bir parça beyaz tül sallanıyordu.

Cemil bizim panelvana, sonra Ece’nin minibüsüne baktı.

“Arkamızda da siyah araba var,” dedi. “İki cenaze arabası bir düğün arabasını takip ediyor.”

“İstanbul’da bundan daha tuhaf konvoylar gördüm.”

“Ben kullanıyordum, biliyorum.”

Ece önce üç kere sağa döndü.

Kaybolmamıştı. Takip edilip edilmediğini kontrol ediyordu.

İkinci dönüşte hızını düşürdü, üçüncüde sarı ışıkta geçebilecekken durdu. Siyah sedan iki araç gerimizde kalınca aynasına uzun uzun baktı. Sonra Harbiye tarafındaki bir otelin yer altı otoparkına girdi.

“Bizi de fark etmiş olabilir,” dedim.

Cemil direksiyonu rampaya kırdı. “Kızı zeki diye seçmedik mi?”

“Biz kimseyi seçmedik.”

“Ölüler çabuk alınıyor.”

Otoparkın serin havası yüzüme çarptığında şakağımdaki dikiş biraz olsun sustu. Cemil aracı iki kolon geriye bıraktı. Ece, servis asansörüne yakın bir yere park etmişti. Minibüsün arka kapılarını açıp içeri uzandı. Katlanır sandalyeler, yapay çiçek kasaları ve üzerinde İyi ki Evlendik yazan neon bir tabela görünüyordu.

Telefonu araç hoparlörüne bağlıydı. Beton duvarlar konuşmayı bize kadar taşıdı.

“Ben bağırmadım hala.”

Telefondaki kadın sesi otoparkta yankılandı.

“Televizyondaki muhabir bile irkildi Ece. Annen görmeden eve gel. Bir de mafya cenazesine keten pantolonla gidilir mi?”

“Borç tahsil etmeye gittim, helva dağıtmaya değil.”

“Üç milyon dört yüz bini alırsan helvayı ben kavururum. Bademli.”

Ece başını minibüsün tavanına yasladı.

“Gönül hala, anneme bir şey söyleme.”

“Ben ispiyoncu muyum kızım? Yalnız annen şu an yanımda, sesi de hoparlörden dinliyor.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Ardından başka bir kadın sesi duyuldu.

“Ece Yalın.”

Cemil bana baktı. “Annesi.”

Bunu anlamak için istihbarat tecrübesi gerekmiyordu.

Ece telefonu kapattı. Otoparkta ilk kez gerçek anlamda endişeli görünüyordu. Cenazedeki onlarca Sancaktar’dan değil, annesinin adını ve soyadını birlikte söylemesinden korkmuştu.

Siyah sedan rampadan indiğinde yüzündeki ifade değişti.

Endişe kayboldu. Yerine hesap yapan bir sakinlik geldi.

Ece telefonunu cebine koydu, minibüsün içinden uzun, metal bir dekor çubuğu çıkardı ve arka kapıyı kapatmadan bekledi.

“Bizi fark etmiş,” dedim.

“Onu fark etmiş.”

Kömür kravatlı adam arabasını Ece’nin iki araç ötesine bıraktı. Ceketinin düğmesini ilikleyerek yaklaştı. Sağ elini görünür tutuyor, sol elini cebinden çıkarmıyordu.

“Ece Hanım,” dedi. “Cenazede bıraktığınız evrakla ilgili konuşmamız gerekiyor.”

“Avukat değilsiniz.”

“Şirket adına—”

“Şirket adına çalışanların kartviziti olur. Sizin telefonunuzda benim fotoğrafım var.”

Adamın adımları yarım saniye durdu.

“Başka kopya aldınız mı?”

Ece’nin metal çubuğu tutan eli sıkılaştı. “Vergi dairesi mi merak etti?”

Adam birden öne atıldı.

Ece çubuğu savurdu. İlk darbe adamın ön koluna geldi; kötü değildi. İkincisine fırsat bulamadı. Adam bileğini yakalayıp onu minibüsün kapısına doğru itti.

Kapıyı açtığımda Cemil kolumu tuttu.

“Kaburgan.”

“Sonra ağrır.”

“Şu an da ağrıyor.”

Haklıydı. Yine de indim.

Adam beni ancak iki adım kala fark etti. Ece’nin bileğini bırakarak döndü. İlk yumruğunu sağ tarafıma bekliyordum; sola vurdu. Darbeyi omzumla karşıladım, kaburgam kararımı ağır biçimde eleştirdi.

Bileğini yakalayıp kolunu arkaya çevirdim. Dizini bükerek yere indirmem bir saniyeden kısa sürdü. Eskiden bunu yaparken düşünmezdim. Şimdi hangi hareketin canımı ne kadar yakacağını önceden hesaplıyordum.

Ölmek insanı temkinli yapıyordu. Hayatta kalmak daha da fazla.

“Cebindeki eli çıkar,” dedim.

Adam çıkardı. Elinde küçük bir sustalı vardı.

Ece, yerdeki metal çubuğu aldı ve bıçağın üstüne bastı.

“Bunu düğün paketine dâhil etmiyoruz,” dedi.

Adam başını kaldırıp yüzüme baktı. Beni tanıdığı an gözbebekleri büyüdü.

Bu hata ikimize de pahalıya mal olabilirdi.

“Sen…”

Dirseğimi ensesine bastırdım. “Devamını düşün.”

Cemil korna çaldı. Tek, kısa uyarı.

Rampadan ikinci bir siyah araç iniyordu.

Adam bütün ağırlığıyla geriye yüklendi. Kaburgamdaki ağrı nefesimi kesti. Bir anlık boşluk bulup kolumdan sıyrıldı, iki aracın arasından koşarak yangın kapısına yöneldi.

Ece peşinden gitmedi. Akıllıydı.

Onun yerine cebinden telefonunu çıkarıp kaçan adamın ve yeni gelen aracın görüntüsünü aldı.

“Bin,” dedim.

Telefonunu bana çevirdi. “Siz de kimsiniz?”

“Şu an yanlış soru.”

“Doğru soruyu da siz mi dağıtıyorsunuz?”

Yeni araç hızlanarak üzerimize gelirken Cemil panelvanı araya soktu. Lastik sesi otoparkta patladı.

Ece geri çekilmedi. Gözleri yüzümde, özellikle şakağımdaki dikişte dolaştı. Sonra kan lekesi çıkmış gömleğime baktı.

“Beni kurtarmadınız,” dedi. “Sadece sıraya girdiniz.”

Cemil yan kapıyı açtı.

Ece’ye doğru bir adım attım. O da metal çubuğu yeniden kaldırdı.

“Cenazede seni fotoğraflayan adam buydu,” dedim. “Başka kopya sorduysa, borçtan fazlasını biliyorlar.”

Yüzündeki küçücük değişim yeterliydi.

Gerçekten başka kopya vardı.

“Sen de biliyorsun,” dedi.

“Artık biliyorum.”

Yeni aracın kapıları açıldı.

Cemil bu kez bağırdı. “Dem—”

Adımın ilk hecesini duyunca sustu.

Ama Ece duymuştu.

Yan kapıyı sonuna kadar açtım.

“İki seçeneğin var,” dedim. “Ya bize binersin ya da arkadakilere elindeki kopyaları anlatırsın.”

Ece yaklaşan adamlara, kendi minibüsüne ve bana sırayla baktı.

“Seçenek sunma konusunda çalışmanız gerekiyor.”

Metal çubuğu bırakmadan panelvana bindi.

Cemil gaza bastı. Ece karşımdaki koltuğa oturdu; sırtını kapıya vermemişti. Bu ayrıntıyı sevdim. Telefonunda çektiği görüntüyü açtı, kaçan adamı geçti ve yüzümün göründüğü karede durdu.

İki parmağıyla görüntüyü büyüttü.

“Az önce sana ne diyecekti?” diye sordu.

“Direksiyona bakmasını.”

“Dem diye başlayan ilginç bir direksiyonunuz var.”

Otopark rampasından gün ışığına çıktık. Ece telefonunu indirmedi.

“Adını söylemeyeceksen sorun değil,” dedi. “Ben bulurum.”

“Bulunca haber ver,” dedim.

Ece telefonu indirmedi. “Bulduğumda ilk sana söyleyecek değilim.”

“Kime söyleyeceksin?”

“Polise.”

Cemil önümüzdeki taksinin sağından geçti. Panelvanın arkasında tutunacak düzgün bir yer olmadığı için metal çubuk her virajda Ece’nin dizine çarpıyordu. Ece sonunda çubuğu yere bıraktı ama ayağını üstünden çekmedi.

“Polis iyi fikir,” dedim. “Kendi cenazemden çıkıp karakola giderim. Kimliğimi tabuttan alırlar.”

Yüzü ilk kez bir anlığına durdu.

Kelimeleri tarttı. Ben de yüzündeki hesabı izledim.

“Kendi cenazen,” dedi.

“Bir deyim.”

“Oldukça kişisel bir deyim.”

Cemil dikiz aynasından bana baktı. Bakışında, konuşmayı bırakmamı söyleyen kırk yıllık bir sabır vardı. Onu dinlemedim. İnsan, öldükten sonra büyüklerinden söz dinleme alışkanlığını kaybediyordu.

Arkamızdaki siyah araç kavşağa bizimle birlikte girdi.

“Telefonunu kapat,” dedim.

Ece ekrana baktı. “Neden?”

“Seni otoparkta buldular. Ya minibüsünde takip cihazı vardı ya telefonundan konum aldılar.”

“Minibüste takip cihazı var.”

“Bunu sakin söylemen hoşuma gitmedi.”

“Arda taktırdı. Şirket arabalarını düğün gecesi kaybetmeyelim diye.”

“Kardeşin mi?”

“Sorguyu ben yapıyordum.”

Telefonu çaldı.

Ekranda Annem yazıyordu. Ece’nin başparmağı cevap simgesinin üzerinde durdu.

“Açma,” dedim.

“Üç dakika içinde açmazsam annem polisi değil, bütün akrabaları arar. Hangisinin daha tehlikeli olduğuna henüz karar veremedim.”

Çağrıyı yanıtladı.

“İyiyim anne.”

Neriman Yalın’ın sesi hoparlör açık olmadığı hâlde panelvanın yarısına yetti.

“İyiysen neden minibüs Harbiye’de bir otoparkta? Arda ekrandan bakıyor. Sen nereden gidiyorsun?”

Ece bana baktı. “Başka bir araçtayım.”

“Kimin aracı?”

Cemil, aynadan yolu kontrol ederken alçak sesle, “Sola yat,” dedi.

Panelvan sertçe şerit değiştirdi. Siyah araç önümüzdeki belediye otobüsünün arkasında kaldı.

Telefonda kısa bir sessizlik oldu.

“Yanında erkek mi var?” Neriman’ın sesi bu kez daha sakindi. Tehlikeli anneler bağırmazdı; bilgi toplardı.

Ece gözlerini benden ayırmadan cevap verdi.

“Mert var.”

Bu defa telefondaki sessizlik uzadı.

Ardından uzaktan Gönül’ün sesi duyuldu. “Hangi Mert?”

Neriman sertçe, “Kaç tane Mert var?” dedi.

“Ben kızın sosyal takvimini tutmuyorum Neriman.”

Başka bir ses araya girdi. Genç ve fazla hevesliydi. “Görüntülü arasın.”

Ece gözlerini kapattı. “Arda, telefonu anneme ver.”

“Zaten annemde. Ben teknik destek veriyorum.”

Neriman yeniden konuştu. “Mert ne zaman geldi?”

Ece’nin bakışları şakağımdaki dikişe, kanlı gömleğime ve ellerimdeki kesiklere indi.

“Bugün.”

“Güzel. Akşam yemeğine getirin.”

“Anne, şu an uygun—”

“Sen mafya cenazesine gidip televizyonda borç bağırmaya uygun zaman bulduysan biz de damatla tanışmaya vakit buluruz.”

Telefon kapandı.

Panelvanda yalnızca motorun sesi kaldı.

“Mert kim?” diye sordum.

Ece telefonunu kapatıp cebine koydu. “Sen.”

Cemil’in omzu bir kez hareket etti.

“Gülersen seni indiririm,” dedim.

“Gülmedim,” dedi. “Allah mesut etsin.”

Ece, bu cümleyi sanki gün boyunca duyduğu ilk makul şeymiş gibi başıyla onayladı.

“Aylardır şehir dışında çalışan bir nişanlım var,” dedi. “Ailem öyle biliyor.”

“Gerçekte?”

“Gerçekte ailem her pazar kahvaltısında neden hayatımı yalnız geçirdiğimi soruyordu. Ben de bir pazar Mert’i icat ettim.”

“İnsan mı kalmadı?”

“O gün masada boş bir davetli kartı vardı. Üstünde Mert yazıyordu.”

“Romantik.”

“Senin cenazenden daha romantik.”

“Ailen hiç görmediği bir nişanlıya inandı mı?”

“Annem inanmak istedi. Gönül halam inanmadı. Arda, Mert’in yıl sonuna kadar ortaya çıkmayacağına iddiaya girdi. Dedem de tek soru sormadı.”

“En çok deden inanmış.”

“Hayır. En az o inandı.”

Başımı çevirip ön cama baktım. “Benimle ilgili ne biliyorlar?”

“Şehir dışında çalıştığını, çok yoğun olduğunu ve kalabalık aile toplantılarından hoşlanmadığını.”

“Sonuncusu doğru.”

“Bir de kibar olduğunu söyledim.”

“İlk çelişkiyi bulduk.”

Ece’nin ağzının kenarı belli belirsiz hareket etti. Gülümseme değildi. Bir insanın, karşısındakini hâlâ şüpheli bulurken iyi bir cümleyi isteksizce kabul etmesiydi.

“Gerçek adın ne?” diye sordu yeniden.

“Mert demedin mi?”

“Evdeki adın o. Mezarlıkta ne yazdığını soruyorum.”

Kaburgamdaki ağrıdan daha keskin bir cümleydi.

“Mezarlıklara meraklısın.”

“Bugün işim gereği fazla ilgilenmek zorunda kaldım.”

Telefonunu kapatmadan önce aldığı görüntüleri son kez açtı. İkinci siyah aracın plakasını büyüttü. Son iki rakam net değildi; ilk harfler görünüyordu.

“Bunu ezberle,” dedi Cemil’e.

Cemil plakaya aynadan bir kez baktı. “Ettim.”

“Fotoğrafı istemiyor musun?”

“Telefonunu kapat dedik.”

Ece bu cevaptan memnun oldu. Nedenini anlamamış gibi yapmadım. Birinin neyi sorduğundan çok, hangi cevabı sınamak için sorduğuna bakardım. Ece de aynı şeyi yapıyordu.

Arkamızdaki araç yeniden göründü. Cemil bir servis yoluna saptı, iki kamyonun arasından geçip ana caddenin ters yönüne bağlandı. Siyah araç dönüşü kaçırdı.

Ece arkaya bakmadı. Telefonu kapalı olmasına rağmen avucunda tutuyordu.

“Beni ailemin yanına götüreceksiniz,” dedi.

“Hayır.”

“Kopya orada.”

“Nerede?”

“Yalın Organizasyon’un kasasında. Ofis, yaşadığımız apartmanın zemin katında.”

“Bunu bana neden söylüyorsun?”

“Çünkü peşimdekiler şirketi zaten biliyor. Ben ortadan kaybolursam ailem korunmuş olmayacak; sadece neyle karşı karşıya olduklarını bilmeden kalacaklar.”

Haklıydı. Bundan hoşlanmadım.

“Diski alır, aileni başka yere çıkarırız.”

“Biz derken?”

“Ben ve Cemil.”

“İkinizin de soyadı yok, aracın plakası çamurlu ve biri kendi cenazesine deyim diyor. Güven veriyorsunuz.”

“Sen de tanımadığın bir adamı ailene nişanlın diye götürüyorsun.”

“Tanımadığım için götürüyorum. Tanısaydım muhtemelen kapıyı açmazdım.”

Bir süre birbirimize baktık.

Gözlerinde korku vardı; iyi saklanmıştı ama yok değildi. Buna rağmen kararını korkusu vermiyordu. Ailesini korumak için benim kim olduğumu öğrenmesi gerektiğini anlamıştı. Ben de diske ulaşmak için onun kurduğu masaya oturmak zorundaydım.

“Kurallarım var,” dedi.

“Benim de.”

“Seninkiler suikastçıları etkileyebilir. Annemi etkilemez.”

Cemil, “Bu kısmı doğru olabilir,” dedi.

Ece öne doğru eğildi. “Evde adın Mert. Bana dokunmayacaksın. Aileme emir vermeyeceksin. Dedem soru sorarsa kısa cevap vereceksin. Gönül halam soru sorarsa hiçbir cevap vermeyeceksin; çünkü cevaptan üç yeni soru üretir.”

“Deden kim?”

“Emekli polis amiri.”

Cemil ilk kez açıkça güldü.

Başımı koltuğun arkasına yasladım. Kaburgam zonkluyor, gömleğimdeki kan büyüyor, şehirdeki herkes beni ölü biliyordu. Şimdi bir de emekli polisin evine sahte damat olarak gidiyordum.

İnsan bir günde iki kez hayatını kaybedebiliyordu.

Ben öğlen gömülmüştüm. Akşam olmadan nişanlanıyordum.

Ece’nin nişanlısı olmadan önce kanlı gömleğimi değiştirmem gerekiyordu.

Bu, günün en makul gelişmesiydi.

Cemil bizi Üsküdar’a geçmeden önce ara sokaktaki küçük bir eczanenin karşısına bıraktı. Motoru kapatmadı. Ece kapıyı açarken elimi uzattım.

“Telefonun.”

“Kapalı.”

“Bende kalsın.”

“Nişanlılığımızın ilk dakikasında telefonuma el koyarsan ailem seni geleneksel yollarla öldürür.”

“Seni bulanlar açtığın anda konumunu alabilir.”

Ece telefonu cebinden çıkardı, arka kapağını açıp SIM kartı tırnağıyla söktü. Kartı bana değil, gömleğinin göğüs cebine koydu.

“Başka isteğin?”

“Kamerasız bir gömlekçi.”

“Senin boyunda olup kamerası olmayan tek şey çınar ağacı olabilir.”

On dakika sonra elinde eczane poşetiyle döndü. Diğer kolunda açık mavi, sade bir erkek gömleği vardı.

“Bedenimi nereden bildin?” diye sordum.

“Düğün sektöründeyim. Damadın gömleğini, gelinin sinir krizini ve kayınvalidenin bütçesini uzaktan tahmin ederim.”

Cemil panelvanı terk edilmiş bir otoparkın en arka sırasına çekti. Ece dışarıda beklerken gömleğimi değiştirdim. Kaburgamın üzerindeki morluk belime doğru yayılmıştı. Cemil bandajı kontrol etti, yeniden sardı.

“Doktora gitmen lazım,” dedi.

“Bugün cenazem vardı.”

“Randevu almak için geçerli mazeret sayılır.”

Yeni gömlek omuzlarıma tam oturdu.

Ece kapıyı açıp içeri baktı. Önce gömleğe, sonra yüzüme baktı.

“Oldu,” dedi.

“Bunu iltifat kabul edeyim mi?”

“Kan görünmüyor. Beklentim buydu.”

İltifat değildi.

Yine de son iki günde duyduğum en dürüst değerlendirmelerden biriydi.

Yalın Apartmanı, Anadolu Yakası’nda birbirine fazla yaklaşmış eski binaların arasındaydı. Altı katlı, krem rengi, balkon demirleri koyu yeşile boyanmış bir yapıydı. Zemin kattaki dükkânın tabelasında altın harflerle Yalın Düğün ve Organizasyon yazıyordu. Vitrinde yarım bırakılmış bir gelin masası, üç yapay zeytin ağacı ve üzerinde Sonsuza Kadar yazan ışıklı bir pano vardı. Panonun “kadar” kelimesi yanmıyordu.

Sonsuzluk, elektrik tesisatına yenilmişti.

Cemil sokağa girmeden önce iki tur attı. Park hâlindeki araçları, karşı binanın camlarını ve dükkân girişini izledim. Aynı yüzü veya aracı iki kez görmedim.

Bu, kimsenin bizi izlemediği anlamına gelmezdi. Yalnızca iyi izledikleri anlamına gelebilirdi.

“Ben yakında olacağım,” dedi Cemil.

“Ararsam?”

“Telefonun yok.”

Ece araya girdi. “Nişanlısına telefon almayan damat tarafını ilk kez görüyorum.”

Cemil bana küçük, tuşlu bir telefon uzattı. “Tek numara kayıtlı.”

Ekranda Cemil yazıyordu.

“Romantik,” dedi Ece.

“Senin Mert hikâyenden daha inandırıcı,” dedim.

Apartmanın arka girişine yürüdük. Ece önden gidiyor, ben iki adım gerisinde çevreyi kontrol ediyordum. Kapıya ulaşmadan durdu.

“Yanımda yürü.”

“Böyle daha güvenli.”

“Böyle nişanlı değil, koruma gibi görünüyorsun.”

“Belki Mert ilgili biridir.”

“Mert’in en belirgin özelliği bugüne kadar burada bulunmamasıydı. Fazla karakter ekleme.”

Yanına geçtim.

Ece zile basamadan kapı açıldı.

Neriman Yalın fotoğraflarda olduğundan daha kısa, telefondaki sesinden daha sakindi. Önce kızına baktı. Ece’nin yüzünde ve bileğinde gözlerini gezdirdi. Sonra bana döndü. Şakağımdaki dikişi gördüğünde kaşları hafifçe birleşti ama tek soru sormadı.

“Hoş geldin,” dedi.

“Hoş bulduk.”

Arkasından Gönül başını uzattı. Beni tepeden tırnağa inceledi.

“Bu mu Mert?”

“Hala,” dedi Ece.

“Ne var? Adam aylardır hayal ürünüydü. Gerçeği daha uzunmuş.”

Neriman kapıyı biraz daha açtı. “İçeri girin. Komşuların da nişanlanmasına gerek yok.”

Antreye adım attığım anda telefon kamerası yüzüme döndü. Arda, merdivenin ilk basamağında durmuş bizi çekiyordu.

“Belgesel mi?” diye sordum.

“Kanıt,” dedi. “Mert’in gerçekten var olduğuna dair.”

Ece elini kameranın önüne koydu. “Sil.”

“Aile arşivi.”

“Arda.”

“Tek kopya bende.”

Ece’nin ona bakışından, bunun yanlış güvence olduğunu kardeşi dışında herkes anladı.

“Ayakkabılarını çıkar oğlum,” dedi Neriman.

Hayatım boyunca silahlı toplantılara, polis baskınlarına ve iki kez pusuya hazırlıksız yakalanmıştım. Bir eve girerken ayakkabılarımı çıkarıp kapıya sırtımı dönmek bunların hepsinden daha rahatsız ediciydi.

Ece bunu fark etti.

“Mert biraz titizdir,” dedi.

“Mert biraz tuhaf,” dedi Arda.

“Mert duyuyor,” dedim.

“İşitmesi de varmış,” dedi Gönül. “Dosyaya ekleyelim.”

Ayakkabılarımı çıkardım. İçeriye çorapla girerek otorite kurmak zordu. Babamın bana öğretmediği liderlik sorunlarından biriydi.

Neriman salona geçerken sordu. “Yolculuk nasıl geçti?”

“Hızlı.”

Ece aynı anda, “Uzun,” dedi.

Gönül arkamızda durdu. “İkiniz aynı araçta mıydınız?”

“Trafik uzundu,” dedi Ece. “Yolculuk hızlı geçti.”

“Aşk,” dedi Gönül, hiç inanmadan.

Arda telefonunu cebine koymadı. “Mert abi ne iş yapıyor?”

Ece bu kez benden önce davrandı. “Lojistik danışmanı.”

Doğruya tehlikeli derecede yakındı.

“Nerede?”

“Şehir dışında.”

“Şehir dışında şirket adı mı?”

“Arda, çocuk nüfus memuru gibi soru sorma,” dedi Neriman.

“Nüfus memuru soyadı sorar. Ben sosyal medya hesabını soracaktım.”

“Kullanmıyorum,” dedim.

Arda’nın yüzündeki şüphe derinleşti. Onun kuşağı için sosyal medya hesabı olmayan bir insan, parmak izi olmayan biri kadar güvenilmezdi.

Neriman beni salona yönlendirdi. Masada çay, peynirli börek ve cenazeden dönmüş bir adama fazla neşeli gelen çiçekli tabaklar vardı. Odanın en uzak köşesinde Sabri Yalın oturuyordu.

Ayağa kalkmadı.

Yetmiş beş yaşındaydı; fakat gözleri odadaki herkesten genç çalışıyordu. Önce kapıya ne kadar yakın durduğuma, sonra sağ elime, ardından gömleğimin altında saklamaya çalıştığım bandaja baktı.

Ece aramızdaki sessizliği bozdu.

“Dede, Mert.”

Sabri çayından bir yudum aldı. “Soyadı yok mu?”

Ece cevap vermek için nefes aldı.

“Kaya,” dedim. “Mert Kaya.”

Ece bana dönmedi. Yalnızca çenesindeki kas bir kez gerildi. Yeni soyadımı beğenmemişti ya da daha iyisini kendisi bulmak istiyordu.

Sabri elini uzattı. Yanına gidip sıktım. Tutuşu yaşına göre güçlüydü. Elimi bırakmadan önce kesiklerime baktı.

“Ne oldu?”

“Kaza.”

Ece aynı anda, “İş kazası,” dedi.

Salonda sessizlik oldu.

Gönül börek tabağını masaya bıraktı. “İyi. Daha ilk dakikada iki ayrı kaza oldu.”

Arda kamerayı yeniden kaldırdı.

Neriman bu kez Ece’nin bileğini tuttu. Saldırganın parmak izleri kızarmaya başlamıştı.

“Bu da mı iş kazası?” diye sordu.

Ece cevap vermedi.

Sabri hâlâ bana bakıyordu. Yüzünde öfke yoktu. Şüphe, yıllarca taşındığında öfkeden daha sessiz bir şeye dönüşüyordu.

“Ben yalanı sevmem, damat,” dedi.

“Ben de sevmem.”

Elimi bıraktı.

“O zaman ikimiz de bu evde çok rahatsız olacağız.”