Öldüğüm Gün Nişanlandım kitap kapağı

23. bölüm / 24

Bölüm 22 — Sonradan Düzeltilir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: Bölüm 22 — Sonradan Düzeltilir
  1. 1 Prolog-Kendi Cenazeme Geç Kaldım809 kelime
  2. 2 Bölüm 1 — Düğün Arabasını Takip Eden Cenazeler2.645 kelime
  3. 3 Bölüm 2 — Börek, Yalan ve On Yedi Dakika1.764 kelime
  4. 4 Bölüm 3 — Ölü Adamın Pijaması1.686 kelime
  5. 5 Bölüm 4 — İki Çatlak Kaburga, Bir Sağlam Yalan1.710 kelime
  6. 6 Bölüm 5 — Aileye Kısmi Bilgi Verilmez1.717 kelime
  7. 7 Bölüm 6 — Ölü Adamın Oturma Planı1.700 kelime
  8. 8 Bölüm 7 — Emekli Polise Eksik Cevap Verilmez1.664 kelime
  9. 9 Bölüm 8 — Ölü Adamın Koltuğu Boş Kalmaz1.693 kelime
  10. 10 Bölüm 9 — Ölü Adamın Pazar Mesaisi1.710 kelime
  11. 11 Bölüm 10 — Ölü Adamın Parası Geçmez2.518 kelime
  12. 12 Bölüm 11 — Ölü Adam Kuryeye Evrak Vermez1.667 kelime
  13. 13 Bölüm 12 — Ölü Adam Evden Plansız Ayrılamaz2.473 kelime
  14. 14 Bölüm 13 — Ölü Adamın Odasını Annesi Kilitler1.746 kelime
  15. 15 Bölüm 14 — Ölü Adam Acil Çıkışı Açık Tutar1.661 kelime
  16. 16 Bölüm 15 — Ölü Adam Kadraja Giremez1.670 kelime
  17. 17 Bölüm 16 — Ölü Adam Kız Kardeşini Arayamaz1.672 kelime
  18. 18 Bölüm 17 — Ölü Adam Onay Veremez1.743 kelime
  19. 19 Bölüm 18 — Ölü Adamın Acil Durum Kişisi Olmaz1.658 kelime
  20. 20 Bölüm 19 — Ölü Adamın Eşyası İkiye Ayrılır2.649 kelime
  21. 21 Bölüm 20 — Ölü Adam Her İşi Yapamaz1.699 kelime
  22. 22 Bölüm 21 — Ölü Adam Kalabalığa Karışmaz1.708 kelime
  23. 23 Bölüm 22 — Sonradan Düzeltilir1.803 kelime · Okuduğun bölüm
  24. 24 Bölüm 23 — Gömlek Beklemez1.763 kelime

Kurye cumartesi sabahı dokuzu on geçe geldi.

Zarfın üstünde Sancaktar Holding’in logosu vardı. Altında, artık ezbere bildiğim başlık: Kriz ve Hukuk Koordinasyon Birimi. Kendi şirketimin antetli kâğıdını bir yabancının kapısında görmek, kendi adımı bir mezar taşında okumaktan daha tuhaf geldi. Mezar taşını görmemiştim. Antetli kâğıdı ise yıllarca imzalamıştım.

Neriman kapıyı açmadan önce holdingin önceki yazısındaki santral numarasını aradı. Kurye adını, gönderi kodunu ve kimden aldığını söyledi; numaradaki kadın aynısını okudu. Neriman ancak o zaman kapıyı araladı, zarfı aldı ve teslim kâğıdına yalnız kendi adını yazdı.

Kurye içeri bakmadı. Bakmasına da fırsat verilmedi.

“Üç hafta önce olsa kapıyı açar, adama çay ikram ederdim,” dedi Neriman zarfı mutfak masasına bırakırken.

“Üç hafta önce adam da çay içerdi,” dedi Sabri.

Gönül zarfı ışığa tuttu. “İçinde para yok.”

“Nereden biliyorsun?”

“Para olsa bu kadar ince gönderilmez. Utanırlar.”

Ece zarfı Gönül’ün elinden aldı ve açmadan Neriman’a uzattı. Şirket annesinin adına kayıtlıydı. Mektup da annesine gelmişti. Bu evde bunun önemli olduğunu artık ben de biliyordum.

Neriman gözlüklerini taktı ve okumaya başladı.

İlk sayfa beklediğimiz dildeydi. Saygılarımızla. Talebiniz doğrultusunda. Ekte sunulmuştur. Kurumsal Türkçe, bir şey vermiyormuş gibi görünürken aslında hiçbir şey vermemenin sanatıydı.

İkinci sayfa bir cari hesap ekstresiydi.

Üçüncü sayfa bir iç mahsup fişiydi.

Neriman fişi masanın ortasına koydu. Ece eğildi. Arda telefonunun kamerasını açtı, sonra annesine baktı.

“Çek,” dedi Neriman.

Arda çekti.

Fiş, on iki Temmuz tarihinde Yalın Organizasyon’un 3.400.000 liralık faturasının kapatıldığını gösteriyordu. Karşılığında üç tahsilat satırı vardı. Üçü de o gece Yalın hesabına giren ve yirmi üç dakika sonra altı şirkete dağılan aynı paraydı.

Yani holdingin defterine göre borç ödenmişti. Yalınların kendi hesabından geçen kirli parayla.

“Bizim paramızla bizim borcumuzu ödemişler,” dedi Gönül.

“Bizim paramız değildi,” dedi Ece.

“Daha kötü. Başkasının parasıyla bizim borcumuzu ödemişler.”

Sabri sandalyesini masaya çekti. “Dekont var mı?”

“Yok,” dedi Neriman. “Gönderen hesap da yok. Sadece kendi defterlerinin bir sayfası.”

Ece fişi kendine çevirdi. Kalemin ucuyla satırları teker teker indi. Fiş numarası. Belge tarihi. Hesap kodu. Açıklama. Onaylayan birim.

Sonra durdu.

Sayfanın en altında, gri ve küçük harflerle, sistemin kendiliğinden bastığı bir satır vardı. Muhasebecilerin bile çoğu zaman okumadığı türden.

Kayıt oluşturma: 16.07.2026 17:42.

Ece başını kaldırmadı.

“Belge tarihi on iki Temmuz,” dedi. “Ama kayıt on altı Temmuz’da açılmış.”

Neriman gözlüklerini burnunun ucuna indirdi. “Bu ne demek?”

“Ödeme on ikisinde yapılmış gibi gösterilmiş,” dedim. “Ama biri bu kâğıdı dört gün sonra oturup yazmış.”

Masadaki herkes bana döndü.

Mert olarak lojistik danışmanıydım. Lojistik danışmanlarının muhasebe fişi okumasına kimse itiraz etmiyordu. Bu evde benim hakkımda en az sorgulanan şey, her şeyi biraz fazla bilmemdi.

Ece, Sevil Hanım’ın gönderdiği klasörü dolaptan çıkardı. On üç Temmuz sabahı alınmış, kaşeli açık alacak dökümünü fişin yanına koydu.

“On üç Temmuz’da Sevil Hanım bu faturayı açık görmüş,” dedi. “Biz de açık biliyoruz. Holding de on dört, on beş, on altı Temmuz’a kadar açık biliyormuş. Sonra biri on altısında, saat beşi kırk iki geçe, faturanın dört gün önce kapandığına karar vermiş.”

“Ne oldu on altı Temmuz’da?” diye sordu Gönül.

Kimse cevap vermedi.

On altı Temmuz Perşembe’ydi. Ertesi gün öğle namazından sonra Teşvikiye’de bir tabut kaldırılacaktı. Kapalı bir tabut. Benim adımla.

Neriman fişi eline aldı. Uzun süre baktı. Sonra çok sakin bir sesle konuştu.

“Borcumuzu, o rahmetli oğlanın cenazesinden bir gün önce ödemişler yani.”

Rahmetli oğlan masanın karşı ucunda oturuyordu. Hakan’ın gömleğini giymişti ve çayı soğumuştu.

Gönül iç çekti. “Yazık. Ölmeden önce borcunu kapatmak istemiştir belki.”

“Öldükten sonra,” dedi Sabri.

“O zaman daha da yazık.”

Arda telefonunu masaya bıraktı ve bana bakmamak için bütün dikkatini fişe verdi. Ece bakmadı. Ben bir şey söylemedim.

Neriman fişi zarfına koydu. “Sevil Hanım’a gönderiyorum. Pazartesi bankaya da götürürüz. Bu kâğıdı biz yazmadık, biz imzalamadık. Kimse bize kâğıt üstünde ödendi diye bir şey ödetmeye kalkmasın.”

Kalktı. Masada ilk karar verilmişti ve verilirken kimse benim fikrimi sormamıştı. Bu, bir zamanlar beni rahatsız ederdi. Şimdi yalnız doğru sıralamaydı.

Ofise inerken Ece önden yürüdü. Kapıyı kapattı, perdeyi indirdi. Masanın kenarına yaslanıp kollarını kavuşturdu.

“Söyle,” dedi.

“Neyi?”

“Mutfakta yüzün bir şey biliyordu.”

Anlaşmamızın bir maddesi vardı. Yalınları doğrudan ilgilendiren tehlikeyi saklamayacaktım. Bu kâğıt, Yalınların adı yazılı bir yalandı.

“Holdingde geriye tarihli mahsup herkesin açabileceği bir şey değil,” dedim. “Muhasebe açamaz. Mali işler açamaz. Nazan bile açamazdı. İki yıl önce yetki tablosunu ben imzaladım. Geçmiş tarihe kayıt açma yetkisini tek bir birime bıraktım. Kriz anlarında hukuki düzeltme gerekirse diye.”

“Hangi birim?”

Antetli kâğıt masada duruyordu. Ece başlığı benden önce okudu.

Ben yine de söyledim.

“Selim’in.”

Ece bir süre konuşmadı. Kollarını çözmedi. Gözü fişin altındaki gri satırdaydı.

“Kendin mi verdin bu yetkiyi?” dedi sonunda.

“Kendim.”

“Neden?”

İki yıl önceki toplantı odasını hatırladım. Uzun masa, su şişeleri, hukuk biriminden üç kişi. Yetki tablosunu ben hazırlatmıştım; amacım tam tersiydi. Kimsenin geçmişe dönüp defter düzeltememesini istiyordum. Selim tabloyu okumuş, kalemini tek bir satırın yanına koymuştu.

“Bir kapı bırakın,” demişti. “Kriz anında hukuki düzeltme gerekir. Mahkeme kararı, yanlış girilmiş bir fatura, bilmediğimiz bir dava. Her şeyi baştan yazamazsınız ama bazen sonradan düzeltmek zorunda kalırsınız.”

Mantıklıydı. Selim’in bütün önerileri mantıklıydı. Yirmi yıl babamın yanında oturmuş, hiç sesini yükseltmeden her krizi kapatmıştı. Ben de kalemi aldım ve o satırı imzaladım.

“Mantıklı geldiği için,” dedim.

Ece masadan doğruldu. Fişi zarfına geri koydu. Zarfı kasaya kilitledi, anahtarı cebine attı.

“Annem kopyasını Sevil Hanım’a gönderecek, pazartesi bankaya da gidecek,” dedi. “Aslını ben bugün bir avukata götüreceğim. Bu kâğıt artık bir avukatın masasında durmalı.”

“Selim’in adını avukata söyleyecek misin?”

“Hayır. Kâğıdın üstünde zaten yazıyor. Benim söylememe gerek yok.”

Bu cevaba bir şey ekleyemedim. Doğruydu.

Kapıya yürürken durdu.

“Bir şey daha,” dedi. “Yukarıda Selim adını yüksek sesle söyleme. Annem bir ismi bir kere duyarsa, o adamın annesine kadar soy ağacını çıkarır.”

“Annesini tanıyorum.”

“İşte bu yüzden.”

Çıktı. Ofiste yalnız kaldım.

Kasanın kapağına baktım. İçinde benim imzamla açılmış bir kapıdan geçirilmiş bir yalan duruyordu.

Selim o gün toplantı odasından çıkarken omzuma dokunmuş, babamdan duyduğum bir cümleyi tekrarlamıştı.

“Krizler önceden yazılmaz, Demir. Sonradan düzeltilir.”

On altı Temmuz’da saat beşi kırk iki geçe, biri benim ölümümü düzeltmişti.

*

Öğleden sonra Gönül, televizyonda yemek programı ararken kendi cenazemden sonraki ikinci törenime rastladı.

Neriman markete inmişti. Sabri öğle uykusundaydı, Arda zemin ofiste yazıcıyla kavga ediyordu. Salonda Gönül, ben ve kapı eşiğinde elinde bir dosyayla duran Ece vardı. Ece avukattan dönmüştü. Yüzünden ne duyduğunu okuyamadım, sormadım da.

Ekranın altında beyaz harflerle bir satır geçiyordu: Sancaktar Vakfı’nda Demir Sancaktar Anı Köşesi Açıldı.

Gönül kumandayı koltuğun koluna bıraktı ve sesi açtı.

“Mert,” dedi, “sen bunların yanında çalışmıştın. Bak, adamı köşeyle anıyorlar. Bizim zamanımızda helva kavrulurdu.”

“Helva da kavrulmuştur,” dedim. “Kameraya girmemiştir.”

Vakfın Nişantaşı’ndaki binasını tanıyordum. Lobideki mermeri babam seçmişti, merdiven korkuluğunu ben değiştirtmiştim. Şimdi o lobinin bir köşesine cam bir vitrin konmuştu. Vitrinin önüne beyaz çiçekler dizilmiş, üstüne siyah çerçeveli bir fotoğrafım asılmıştı. Fotoğrafı da tanıyordum. Holdingin yıllık raporu için çekilmişti. Fotoğrafçı üç kere gülümsememi istemiş, ben üç kere gülümsememiştim.

“Yakışıklı çocukmuş,” dedi Gönül. “Biraz asık.”

“Fotoğraf çekilirken canı sıkılmıştır.”

“Sen nereden bileceksin?”

“Yüzünden belli.”

Ece kapı eşiğinden ayrılmadı. Bana bakmadı. Ekrana baktı.

Kamera vitrine yaklaştı. İçinde iki eşya vardı.

Birincisi gümüş bir çakmaktı. Kapağında babamın baş harfleri vardı, F ve S, yıllar içinde parmak izleriyle yumuşamış. Babam sigarayı ben on beş yaşındayken bırakmış ama çakmağı bırakmamıştı. Toplantılarda masanın üstünde çevirir, kapağını açıp kapatırdı. Öldüğü gün çekmecesinden ben almıştım. O günden beri benim masamın sağ çekmecesindeydi. Hiç yakmamıştım.

İkincisi lacivert bir kahve fincanıydı. Yıllar önce Londra’da, havaalanına giderken bir dükkânın vitrininde görüp almıştım. Ofise koymuş, bir kere bile kullanmamıştım. Neden aldığımı da hatırlamıyordum.

Üç gün önce özel ofisimden bir kutu çıkmış, Lale’nin arabasına yüklenmişti. Kutuda ne olduğunu bilmiyordum. Artık iki parçasını biliyordum.

“Fincanla mı anıyorlar adamı?” dedi Gönül.

“Öyle görünüyor.”

“Hiç kullanılmamış fincan. Bak, içi pırıl pırıl. Bir fincanın hiç kullanılmaması, başlamamış bir hikâye gibidir.”

“Gönül hala,” dedi Ece, “yemek programını bul istersen.”

“Bulacağım kızım. Şuna bir bakayım.”

Kamera geri çekildi. Vitrinin yanında küçük bir kürsü vardı. Kürsüye Lale çıktı.

Siyah bir döpiyes giymişti. Saçları her zamanki gibi enseden toplanmıştı. Yanında Vedat duruyordu, onun yanında Kerem. Kerem’in kravatı yamuktu ve kimse düzeltmemişti. Perihan bir adım geride, ellerini önünde birleştirmişti.

Duru yoktu.

Kalabalığı iki kere taradım. Kamera her açı değiştirdiğinde yeniden baktım. Duru yoktu.

Lale konuşmaya başladı. Sesi sakin, cümleleri kısaydı. Bu bir cenaze konuşması değildi; daha kısaydı, daha az ağlamaklıydı. Yas için değil, kayıt için yapılıyordu.

“Demir, babasından devraldığı emaneti son nefesine kadar taşıdı,” dedi Lale. “Bu vitrin, o emanetin artık bu çatının altında, hepimizin gözü önünde durduğunu hatırlatsın diye kuruldu.”

Alkış başladı. Vedat alkışladı, Kerem alkışladı, salondaki davetliler alkışladı.

Perihan alkışlamadı.

Ellerini birbirinden ayırmadı. Gözü kürsüde değil, vitrindeydi. Çakmağa bakıyordu.

Kamera ona üç saniye kaldı, sonra yeniden Lale’ye döndü.

“Kapatayım mı?” dedi Gönül. Sesinde ilk defa merak değil, bir şey sezmiş gibi bir yumuşaklık vardı.

“Hayır,” dedim. “Bitsin.”

Gönül kumandayı kucağına aldı ve kapatmadı.

Tören dört dakika daha sürdü. Lale çiçekleri düzeltti. Vedat bir gazeteciyle el sıkıştı. Kerem kravatını sonunda kendi düzeltti, yanlış tarafa. Sonra yemek programı başladı ve bir aşçı soğan doğramaya girişti.

“İşte,” dedi Gönül, gözlerini sildi. “Soğan.”

Kimse ona soğanın televizyondan göze gelmeyeceğini söylemedi.

Ece dosyayı koltuğun arkasına bıraktı ve mutfağa geçti. Bir süre sonra iki çay getirdi. Birini Gönül’e verdi. Öbürünü elinde tuttu, bir saniye durdu, sonra bana uzattı.

Bu evde çay, bir karar gibi verilirdi. Kabul ettim.

Gönül soğanlı tarifi bir kâğıda yazmaya koyulunca Ece pencerenin önüne geçti. Ben de kalktım. Aramızda bir metre vardı, salonla aramızda koltuğun sırtı.

“Çakmak,” dedi alçak sesle. “Senin miydi?”

“Babamındı. Sonra benimdi.”

“Fincan?”

“Benimdi. Hiç kullanmadım.”

Bir süre sustu. Sonra sordu, çok sade bir soruydu:

“O konuşmada doğru olan bir şey var mıydı?”

Emanet. Son nefes. Taşımak.

“Babamdan bir düzen devraldım,” dedim. “Bazı parçalarını kapattım. Bazılarını kapatmaya hazırlanıyordum. Geri kalanı hâlâ beni taşıyor. Lale’nin dediği gibi değil. Ama tamamen yanlış da değil.”

Ece bunu düzeltmeye çalışmadı. Beni temize çıkarmaya da çalışmadı. Bu, ondan öğrendiğim bir şeydi: bilmediği bir şey için hüküm vermiyordu, ne lehime ne aleyhime.

“Hangi parçaları kapattığını bilmiyorum,” dedi. “Hangilerinin seni taşıdığını da bilmiyorum.”

“Biliyorum.”

“Ama o vitrinin seni anlatmadığını biliyorum.”

Çayını içti. Bardağı pervaza bıraktı.

“Avukat ne dedi?” diye sordum.

“Kâğıdı aldı. Fotokopisini çekti. Aslını kasasına koydu.” Durdu. “Bir şey daha söyledi. Böyle bir fiş tek başına bir şey kanıtlamaz, dedi. Ama böyle bir fişi kim yazdıysa, ikincisini de yazar.”

Gönül arkamızdan seslendi. “Ece, kekik mi dedi bu adam, kimyon mu?”

“Kekik, Gönül hala.”

“Ben kimyon koyacağım.”

Ece pencereye döndü. Dışarıda Ağustos’un ilk cumartesisi, apartmanların arasında kurumaya asılmış çamaşırlar vardı. Bir yerlerde bir çocuk top sektiriyordu.

“Çakmağı geri istiyor musun?” dedi.

“Evet.”

“Neden?”

Cevabı biliyordum ama söylemesi zordu. Söyledim.

“Çünkü o vitrinde benim değil, Lale’nin hikâyesi duruyor. Ve babamın çakmağı onun hikâyesinin süsü olmamalı.”

Ece başını salladı. Bir şey vaat etmedi. Ben de istemedim.

Akşam Neriman marketten döndüğünde salonda soğan, kimyon ve çay kokusu vardı. Gönül tarifini anlatıyordu. Sabri uyanmış, radyoyu açmıştı. Arda yazıcıyı yenmişti ve bunu herkese ayrı ayrı haber verdi.

Ben pencerenin önünde, kapalı televizyonun siyah ekranına baktım. Cebimdeki tuşlu telefonla bir töreni yeniden açamazdım. Gerek de yoktu.

O üç saniye aklımdaydı. Perihan çakmağa bakıyordu.

Yirmi yıldır o evde her şeyi alkışlayan kadın, bugün alkışlamamıştı.

Ve ben ilk defa, Perihan’ın ne bildiğini merak ettim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…