19. bölüm / 22
Öldüğüm Gün NişanlandımBölüm 18 — Ölü Adamın Acil Durum Kişisi Olmaz
Bölümler 22Şu an: Bölüm 18 — Ölü Adamın Acil Durum Kişisi Olmaz
- 1 Prolog-Kendi Cenazeme Geç Kaldım809 kelime
- 2 Bölüm 1 — Düğün Arabasını Takip Eden Cenazeler2.645 kelime
- 3 Bölüm 2 — Börek, Yalan ve On Yedi Dakika1.764 kelime
- 4 Bölüm 3 — Ölü Adamın Pijaması1.686 kelime
- 5 Bölüm 4 — İki Çatlak Kaburga, Bir Sağlam Yalan1.710 kelime
- 6 Bölüm 5 — Aileye Kısmi Bilgi Verilmez1.717 kelime
- 7 Bölüm 6 — Ölü Adamın Oturma Planı1.700 kelime
- 8 Bölüm 7 — Emekli Polise Eksik Cevap Verilmez1.664 kelime
- 9 Bölüm 8 — Ölü Adamın Koltuğu Boş Kalmaz1.693 kelime
- 10 Bölüm 9 — Ölü Adamın Pazar Mesaisi1.710 kelime
- 11 Bölüm 10 — Ölü Adamın Parası Geçmez2.518 kelime
- 12 Bölüm 11 — Ölü Adam Kuryeye Evrak Vermez1.667 kelime
- 13 Bölüm 12 — Ölü Adam Evden Plansız Ayrılamaz2.473 kelime
- 14 Bölüm 13 — Ölü Adamın Odasını Annesi Kilitler1.746 kelime
- 15 Bölüm 14 — Ölü Adam Acil Çıkışı Açık Tutar1.661 kelime
- 16 Bölüm 15 — Ölü Adam Kadraja Giremez1.670 kelime
- 17 Bölüm 16 — Ölü Adam Kız Kardeşini Arayamaz1.672 kelime
- 18 Bölüm 17 — Ölü Adam Onay Veremez1.743 kelime
- 19 Bölüm 18 — Ölü Adamın Acil Durum Kişisi Olmaz1.658 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 Bölüm 19 — Ölü Adamın Eşyası İkiye Ayrılır2.649 kelime
- 21 Bölüm 20 — Ölü Adam Her İşi Yapamaz1.699 kelime
- 22 Bölüm 21 — Ölü Adam Kalabalığa Karışmaz1.708 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öğle yemeğinden sonra ofise yeniden indiğimizde önümde yeni sözleşme yoktu.
Bu, işten çıkarıldığım anlamına gelmiyordu. Ece, sabah karşılaştırdığım üç dosyayı müşterilere göre ayırmış; bana da boş bir teslim kontrol formu bırakmıştı.
“Bunu çoğaltacağız,” dedi. “Ama önce herkesin anlayacağı hâle getir.”
“Mevcut hâli Türkçe.”
Arda kâğıda baktı. “Teslim yetkilisi teyidi yazıyor. Gönül teyze bunu okuyunca kimi arar?”
Gönül, “Yetkiliyi,” dedi.
“Hangisini?”
“Telefonu açanı.”
Ece kalemi bana uzattı. “İşte bu yüzden.”
Başlığı Teslimatı kim alacak? olarak değiştirdim. Altına ad, telefon ve giriş kapanış saati için üç ayrı kutu koydum. Eskiden bir şirket formunu sadeleştirmek için iki toplantı, bir hukuk görüşü ve herkesin anlamadığı yeni kelimeler gerekirdi. Burada Gönül’ün tek sorusu yeterliydi.
Saat bir buçuğa doğru temiz bilgisayara bankadan bildirim geldi.
Ece ekranı açtı ama dosyayı hemen indirmedi. Gönderen adresi, önceki güvenli bağlantının alan adı ve Derya Hanım’ın dosya numarası birbiriyle eşleşiyordu. Sonra Neriman’ı çağırdı.
“İç incelemeden ilk cevap,” dedi.
Neriman merdivenden inerken ellerini önlüğüne sildi. “İlk cevap, yarım cevap demek mi?”
“Muhtemelen.”
“O zaman yarısını okuyalım.”
Belgede bankanın kesinleştirdiği iki bulgu vardı.
İki yıl önceki gerçek yetki güncellemesi, bankanın dijital arşivinde taranmış kopya olarak duruyordu. Sahte formdaki imza görüntüsü yalnız Neriman’ın imzasıyla değil, bankadaki taramanın kenar ölçüsü, gri ton dağılımı ve kat iziyle de aynıydı.
Kopya Yalınların mavi klasöründeki kâğıdın yeniden çekilmiş fotoğrafından hazırlanmamıştı.
Bankanın arşiv taramasından alınmıştı.
Gönül masanın kenarına iki parmağını koydu. “Yani kâğıt bizden çalınmamış.”
Ece başını kaldırmadan cevap verdi. “Banka yalnız görüntünün kendi arşivindeki taramayla eşleştiğini söylüyor. Bizdeki kâğıda kimsenin bakmadığını söylemiyor.”
“İnsan rahatlayacak yer bulamıyor.”
“Belge o amaçla gelmemiş,” dedim.
İkinci bulgu daha dardı.
Arşivdeki eski belge 10 Temmuz günü saat 16.31’de görüntülenmişti. Sahte kullanıcı ekleme formu on bir dakika sonra, 16.42’de sisteme yüklenmişti. Banka, arşiv erişiminin bir ticari destek işlem kuyruğu üzerinden yapıldığını doğruluyor fakat inceleme sürdüğü için görevli adı, cihaz kaydı ve erişim yerini henüz paylaşmıyordu.
“İşlem kuyruğu insan mı?” diye sordu Neriman.
“Hayır,” dedim. “İşin sisteme düştüğü sıra. Ama o sıradaki kaydı bir insan açmış olabilir.”
“Olabilir mi, açmış mı?”
Belgeyi kendime çevirmedim. Ece’nin ekranından okudum.
“Bize verilen cevap açmış olabileceğini söylüyor. Kimin açtığını söylemiyor.”
Neriman sandalyeyi çekip oturdu. Kendi eski imzasının bir bankanın arşivinden çıkarılıp yeni karar gibi kullanılmasını öğrendiğinde bağırmadı. Formun altındaki saatlere baktı.
“Ben on altı otuz birde neredeydim?” diye sordu.
Arda telefonundaki takvimi açmaya yöneldi.
Ece eliyle durdurdu. “Şimdi kendimizi kanıtlamaya çalışmıyoruz. Banka işlemi sen yaptın demiyor.”
“Ama onlar sormadan ben bilmek istiyorum.”
Bu, savunma değildi. Kendi gününün kaydını başkasından önce kendisinin kurma isteğiydi.
Neriman mutfaktaki duvar takvimini getirdi. 10 Temmuz Cuma gününde iki teslim ve bir prova yazıyordu. Saat dörtte Üsküdar’daki düğün salonunda olduğu, Ece’nin iş çizelgesinde ve müşteriye kesilen otopark fişinde görünüyordu.
“Bunu bankaya gönderelim mi?” diye sordu Arda.
“Hayır,” dedi Neriman. “İsterlerse veririz. Şimdi onların kim olduğunu bulması gerekiyor, benim nerede olduğumu değil.”
Ece annesine baktı. “Aynen böyle yazacağım.”
Bankaya gönderilecek cevap üç maddeden oluştu: Eski arşiv kaydının erişim logları korunacak, işlem kuyruğundaki kullanıcı ve cihaz eşleştirmesi tamamlanacak, Neriman’ın konumuna ilişkin belge ancak resmî olarak istenirse paylaşılacaktı.
Ece metni yazdı. Neriman okudu. Gönder tuşuna da Neriman bastı.
Benden karar istenmedi.
Masadan kalkarken sol tarafım kısa süre gerildi. Elimi kaburgama götürmedim; sandalyenin arkasına da tutunmadım. Yalnız hareketi yarıda kesip yeniden oturdum.
Ece bunu gördü. “Kaç?”
“İki.”
“Ne yaptın?”
“Kalktım.”
Gönül, “Onu da yasaklayalım,” dedi.
“Oturmak için önce kalkması gerekiyor,” dedi Arda.
“O zaman hep otursun.”
Sabri, “Gönül’ün sağlık planında insan eşya oluyor,” dedi.
“Eşya kırılınca tamire götürülüyor. İnsan söz dinlemiyor.”
Ece bana doğru gelmedi. Ağrı geçene kadar cümlesini bekletti. Bunu artık yardım etmemek gibi okumuyordum. Ayağa yeniden kalktığımda nefesim değişmemişti.
“İstersen yukarı çık,” dedi.
“İstemiyorum.”
“O zaman oturarak devam et.”
Emir değildi. Seçtiğim kalışın fiziksel koşuluydu.
Sandalyeyi ekrana biraz daha yaklaştırdım. Birkaç gün önce bunu güç kaybı sayardım. Şimdi yalnız mesafe hesabıydı.
Yalnız Ece, ekranı kapattıktan sonra sordu.
“Bu neyi değiştiriyor?”
“İmza görüntüsünün kaynağını,” dedim. “Yalın arşivinden alınmış olma ihtimalini bu form için kaldırıyor. Bankadaki erişimin kim tarafından ve nereden yapıldığını hâlâ bilmiyoruz.”
“Başka?”
“Formun yüklenmesinden on bir dakika önce eski belgenin açılması tesadüf ihtimalini zayıflatıyor. Ama işlem kuyruğuna erişen kişiyle formu yükleyen kişi aynı olmayabilir.”
Sabri kapının yanında kollarını bağladı. “Bir insanın yaptığı işi iki kişi yapmış gibi mi düşünüyorsun?”
“Bir kişinin yaptığı işi tek kişi yaptı diye varsaymıyorum.”
Gönül, “Ben bir işi iki kişiye verince ikisi de yapmıyor,” dedi.
“Bankacılık güvenlik modeli olarak kullanılmamalı,” dedim.
Neriman belgeyi mavi klasöre koymadı. Bankadan gelen dijital cevabın yazıcı çıktısını ayrı, şeffaf bir dosyaya yerleştirdi.
“Eski imzam eski yerde,” dedi. “Bunu onun üstüne koymayacağız.”
Ece dosyanın üzerine tarih ve inceleme numarasını yazdı. Sonra kasayı açıp iki belgeyi yan yana değil, ayrı bölmelere yerleştirdi.
Bir saat önce teslim formundaki karmaşık başlığı herkes anlasın diye değiştirmiştim. Şimdi önümüzdeki bankacılık cümlelerini sadeleştirince geriye çok basit bir hareket kalıyordu.
Birisi Neriman’ın eski imzasını bankanın arşivinde bulmuştu.
On bir dakika sonra o imza, vermediği bir kararın altına konmuştu.
Artık kâğıdın nereden geldiğini biliyorduk.
Kimin eline gittiğini bilmiyorduk.
Bankanın cevabını kasaya kaldırdığımızda saat dördü geçmişti.
Annem eski yetki belgesini mavi klasöre, yeni cevabı şeffaf dosyaya koymuştu. İki kâğıdın aynı rafta birbirine değmemesi ona yetmedi; kasanın ayrı gözlerine yerleştirdi.
“Eski imzamın yeni belgeden haberi olmasın,” dedi.
Gönül hala kasanın kapağı kapanırken başını salladı. “Ben olsam imzaları küstürmezdim. Sonra hiçbir yere atmazlar.”
Arda, “İmzaların sendikası mı var?” diye sordu.
“Olmalı. İnsanlar onları çok çalıştırıyor.”
Demir sandalyeden yavaş kalktı. Ağrısının geçtiğini söylemedi; yüzünden anlamamızı da beklemedi. Birkaç dakika önce iki dediği ağrı için hareketini küçültmüş, sonra dosyaların kasaya girmesini izlemişti.
Onu ilk eve getirdiğim gece yarasını saklamaya çalışıyordu. Şimdi saklamıyordu ama göstermeyi de görev edinmiyordu.
Bu, güven değildi.
Yine de yalanın azalmasının her zaman gerçeğin çoğalması demek olmadığını onunla öğrenmiştim. Bazen yalnız daha az yorucu bir sessizlik kalıyordu.
Yukarı çıktığımızda annem çayı koydu. Sabri dede salondaki pencerenin kolunu söküp masaya bırakmıştı.
“Neden söktün?” dedim.
“Gevşekti.”
“Şimdi pencere açılmıyor.”
“Gevşek de değil.”
Arda tornavidayı aldı. Gönül hala, pencere kolunun vidalarını kaybolmasın diye boş şekerliğin içine koydu. Annem de kimsenin şeker ararken bina güvenliğini yutmayacağını umduğunu söyledi.
Demir çayını alıp masanın ucuna oturdu. Tuşlu telefonu önüne bıraktığında ekranında pil uyarısı vardı.
“Şarj aleti aşağıdaki çekmecede,” dedim.
“Birazdan alırım.”
Telefon kapansaydı Cemil’e ulaşamazdı. Cemil de ona ulaşamazdı. Bu iki cümleyi düşündüğüm anda başka bir eksik daha ortaya çıktı.
“Sen bayılırsan Cemil’i kim arayacak?” diye sordum.
Masadakiler bana baktı. Annemle Gönül hala, Cemil’i onu hastaneye götüren eski tanıdığı sanıyordu. Sabri dede daha fazlasını tahmin ediyor olabilir ama tahminlerini aile toplantısına getirmiyordu.
Demir cevap vermeden önce sağ başparmağını işaret parmağına bastırmadı.
“Telefonumdan aranabilir.”
“Telefonun yanında olmazsa?”
“Yanımda olur.”
“Bu bir plan değil. Alışkanlık.”
Arda araya girdi. “Şifresi var mı?”
“Yok.”
Gönül hala dehşetle baktı. “Telefonuna şifre koymamış mı?”
“Tuşlu telefon,” dedi Arda.
“Tuşların da sırası var. O da şifre sayılır.”
Demir telefonu eline aldı. “Numarayı sana verebilirim.”
Verebilirim, onun ağzında bazen tekliften çok tamamlanmamış emir gibi duruyordu. Bu kez devamını bekledim.
“Hangi durumda arayacağım?” dedim.
“Bana ulaşamazsan.”
“On dakika mı, iki gün mü?”
Annem çay kaşığını tabağa bıraktı. “Kız haklı. İnsan kaybolacaksa saat versin.”
Demir anneme baktı. “Kaybolmayı planlamıyorum.”
“Planlamadığın şeyler de başına geliyor.”
Bu cümleye masada kimse itiraz etmedi.
Demir telefonu yeniden bıraktı. “Bilinçsizsem veya kendim konuşamayacak durumdaysam ararsın. Dışarı çıktığımda verdiğim haber saatini iki saat geçirirsem ve telefona cevap vermezsem ararsın. Birisi benim adıma gelip sizden bilgi, belge ya da hareket isterse önce Cemil’i ararsın.”
“Cemil de açmazsa?”
“Acil tehlike varsa polisi veya 112’yi. Yoksa kimsenin talimatını uygulamazsınız. Beni aramaya çıkmazsınız.”
Son cümleyi söylerken bana değil, masadaki herkese baktı.
“Senin eski çevrenden biri gelip Cemil’in adını verirse?” diye sordum.
“Cemil’i siz ararsınız. Gelen kişinin telefonundan konuşmazsınız.”
“Senin sesini telefonda dinletirlerse?”
Arda başını kaldırdı. Annem de sorunun fazla olmadığını, çünkü son iki haftada fazla saydığı her şeyin daha sonra gerçek çıktığını söyledi.
Demir birkaç saniye düşündü. “Benden geldiği söylenen kayıt, mesaj veya görüntü tek başına talimat sayılmaz. Konuşabiliyorsam sizin bildiğiniz bu telefondan ararım. Konuşamıyorsam zaten sizden bir şey isteyemem.”
“Bunu kabul etmek zor mu?” dedim.
“Neyi?”
“Sen konuşamıyorsan dünyanın senin adına hareket etmemesini.”
Bakışı bende kaldı. Soruyu aile önünde ne kadar anladığını belli etmemeyi seçebilirdi. Bunun yerine çay bardağını tabağa koydu.
“Eskiden adamlarım beklemezdi,” dedi. “Ben ulaşılmazsam önceden verilmiş düzen işlerdi.”
Gönül hala kaşlarını çattı. “Ne düzeni?”
“İş düzeni.”
Yalan söylememişti. Yalnız bütün işi anlatmamıştı.
“Burada önceden verilmiş düzen yok,” dedim.
“Var,” dedi annem. “Kimse kimsenin adına imza atmıyor. Bugün onu öğrendik.”
Demir’in yüzünde kısa, yorgun bir ifade belirdi. “O zaman o düzen işler.”
Bir insanın yokluğuna rağmen süren düzen ile onun yokluğunu kullanarak kurulan düzen aynı şey değildi. Bankadaki form, bu farkın parasını anneme ödetmişti. Demir’in şimdi kurduğu sınır ise ilk kez kendi yokluğunda başkalarının iradesini serbest bırakıyordu.
Eskiden aynı cümleyi kursa sonuna güzergâh, araç, görev ve yasak listesi eklerdi. Şimdi ne yapacağımıza değil, neyi onun adına yapmak zorunda olmadığımıza sınır koyuyordu.
“Numarayı ortak deftere yazmayacağız,” dedim.
Annem başını salladı. “Aileyi ilgilendiren bilgi, evet. Herkesin okuyacağı bilgi, hayır.”
Arda temiz bir kâğıt getirdi. Demir numarayı bana söyledi. Ben yazdım, ona geri okudum. Sonra kâğıdı katladım.
“Önce Cemil’e sor,” dedim.
Demir kaşını kaldırdı. “Numarasını vermeme mi?”
“Acil durumda aranacak kişi olmasına.”
Bu ayrımı gereksiz bulduğunu yüzünden gördüm. Yine de Cemil’i aradı.
“Numaranı Ece’ye vereceğim,” dedi. “Ben konuşamayacak durumdaysam ya da haber saatini iki saat geçirirsem seni arayacak.”
Telefondan Cemil’in sesi geldi. “Ben kabul etmezsem ölmeyecek misin?”
“Konuyu dağıtma.”
“Numaramı ver. Ama beni doktor sanmasın.”
“Sanmıyorum,” dedim.
Kısa bir sessizlik oldu. Cemil, benim de konuşmayı duyduğumu bilmiyordu.
“Hoparlördesin,” dedi Demir.
“Bunu başta söylemek insanlık hâlidir.”
Sabri dede pencere kolunu masadan aldı. “Yeni öğreniyor.”
Cemil güldü mü, hat mı cızırdadı anlayamadım. Demir aramayı kapattı.
Kâğıdı güvenlik defterinin içine koymadım. Küçük bir zarfa yerleştirip üstüne yalnızca Acil durumda — Ece / Arda yazdım. Annem zarfı kasanın aile belgeleri bölümüne koydu. Arda numarayı kendi telefonuna kaydetmedi; ben de günlük kullandığım cihaza geçirmedim.
Demir bunu denetlemedi.
“Senin için kimi arayacağız?” diye sordu Gönül hala bana.
“Annemi.”
“Ben daha yakında oturuyorum.”
“Aynı evdesin.”
“İşte daha yakınım.”
Annem çayını aldı. “Herkes hayattayken böreği ısıtalım.”
Mutfakta tabaklar çıkarılırken Demir masada kaldı. Telefonunu şarja takmış, kabloyu pencere kolunun vidalarının durduğu şekerlikten uzağa çekmişti.
Bana hayatının anahtarını vermemişti.
Yalnız kapısı kapanırsa kimi arayacağımı söylemişti.
Şimdilik ikisi arasındaki fark, güvenebildiğim tek şeydi.
Bölüm etkileşimi
