12. bölüm / 22
Öldüğüm Gün NişanlandımBölüm 11 — Ölü Adam Kuryeye Evrak Vermez
Bölümler 22Şu an: Bölüm 11 — Ölü Adam Kuryeye Evrak Vermez
- 1 Prolog-Kendi Cenazeme Geç Kaldım809 kelime
- 2 Bölüm 1 — Düğün Arabasını Takip Eden Cenazeler2.645 kelime
- 3 Bölüm 2 — Börek, Yalan ve On Yedi Dakika1.764 kelime
- 4 Bölüm 3 — Ölü Adamın Pijaması1.686 kelime
- 5 Bölüm 4 — İki Çatlak Kaburga, Bir Sağlam Yalan1.710 kelime
- 6 Bölüm 5 — Aileye Kısmi Bilgi Verilmez1.717 kelime
- 7 Bölüm 6 — Ölü Adamın Oturma Planı1.700 kelime
- 8 Bölüm 7 — Emekli Polise Eksik Cevap Verilmez1.664 kelime
- 9 Bölüm 8 — Ölü Adamın Koltuğu Boş Kalmaz1.693 kelime
- 10 Bölüm 9 — Ölü Adamın Pazar Mesaisi1.710 kelime
- 11 Bölüm 10 — Ölü Adamın Parası Geçmez2.518 kelime
- 12 Bölüm 11 — Ölü Adam Kuryeye Evrak Vermez1.667 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 Bölüm 12 — Ölü Adam Evden Plansız Ayrılamaz2.473 kelime
- 14 Bölüm 13 — Ölü Adamın Odasını Annesi Kilitler1.746 kelime
- 15 Bölüm 14 — Ölü Adam Acil Çıkışı Açık Tutar1.661 kelime
- 16 Bölüm 15 — Ölü Adam Kadraja Giremez1.670 kelime
- 17 Bölüm 16 — Ölü Adam Kız Kardeşini Arayamaz1.672 kelime
- 18 Bölüm 17 — Ölü Adam Onay Veremez1.743 kelime
- 19 Bölüm 18 — Ölü Adamın Acil Durum Kişisi Olmaz1.658 kelime
- 20 Bölüm 19 — Ölü Adamın Eşyası İkiye Ayrılır2.649 kelime
- 21 Bölüm 20 — Ölü Adam Her İşi Yapamaz1.699 kelime
- 22 Bölüm 21 — Ölü Adam Kalabalığa Karışmaz1.708 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ece bankadan döndüğünde elinde mavi klasör vardı.
Klasörü bana vermedi.
Neriman önce dış kapıyı kilitledi, sonra Ece’yle birlikte zemin kattaki ofise indi. Ben masanın karşısında beklerken Sabri merdivenin başında durdu.
“Seni çağırdılar mı?” diye sordu.
“Hayır.”
“Niye aşağı indin?”
“Çağırırlarsa yakın olayım diye.”
“Beklemeyi öğrenmişsin.”
“Sevmeyi öğrenmedim.”
Sabri mutfağa yöneldi. “İnsan sevmediği şeyi de yapabiliyorsa büyümüştür.”
“Otuz yaşında söyledin diye geçerli sayılmaz.”
“Mert kaç yaşında?”
Cevap vermedim.
Sabri çayı koyarken ağzının kenarı hareket etti. Gerçek adımı sormamıştı. Yaşımdaki yalanı da bana bırakmıştı.
Ece beş dakika sonra kapıda göründü. Mavi klasör artık elinde değildi.
“Belgeler kasada,” dedi. “Bir kopya da Sevil Hanım’da kaldı.”
“Aslı?”
“Talebin aslı bankada. Bankanın verdiği imzalı dökümün bir kopyası bizde.”
Kimin neyi aldığı açıktı. Onu yeniden sormadım.
Ece önümdeki sandalyeye oturdu ve çantasından benim sabah hazırladığım tek sayfalık listeyi çıkardı. Başlıkların altına kendi el yazısıyla saatler eklemişti.
Toplu ödeme dosyası 23.28’de yüklenmişti.
23.35’te onaylanmıştı.
Üç para girişi 23.41 ile 23.42 arasında hesaba geçmişti.
Altı çıkış 00.04 ile 00.05 arasında tamamlanmıştı.
Para gelmeden önce nereye gideceği belliydi.
“Kullanıcı kodunu da gördük,” dedi Ece. “Ad değil. Merkez güvenlik birimi kodun kime ait olduğunu ve hangi yöntemle giriş yapıldığını araştıracak.”
“Kod ne?”
“Onu sana söylemeyeceğim.”
İlk dürtüm, kodu bilmeden sistemdeki yetki türünü ayıramayacağımızı söylemekti. İkinci dürtüm, Ece’nin neden sakladığını sormaktı.
İkisini de yapmadım.
“Benden ne istiyorsun?” dedim.
“Bu saatlerin kesin olarak neyi gösterdiğini söylemeni.”
“Yalnız bunu mu?”
“Yalnız bunu.”
Kâğıdı kendime çektim. “Altı alıcı, tutarlar ve açıklamalar para hesaba girmeden önce sisteme yüklenmiş. Dosya sonradan değiştirilmemişse, talimatı hazırlayan kişi ne kadar para geleceğini ve nasıl bölüneceğini önceden biliyordu.”
“Gönderen üç şirketi de biliyor muydu?”
“Kayıt bunu kanıtlamaz.”
“Talimatı hazırlayanla onaylayan aynı kişi mi?”
“Kullanıcı kayıtlarını görmeden bilmiyoruz.”
“Sancaktarlarla bağlantılı mı?”
“Saatler bağlantıyı göstermiyor.”
Ece her cevabın yanına kısa bir işaret koydu. Bilmediğim şeyleri eksik cevap saymıyordu. İlk kez bir sorguda cehaletimi saklamak zorunda hissetmedim.
Neriman iki bardak çayla içeri girdi. “Tehlike arttı mı?”
Sorunun hedefi para değildi. Aileydi.
“Yeni bir saldırı işareti yok,” dedim. “Ama hesabınızın rastgele seçilmediğini artık daha güçlü biçimde biliyoruz. Kullanıcı kimliği gelmeden o şirketleri aramayın.”
“Aramayacağız,” dedi Ece. “Bankadan da şimdilik başka belge istemeyeceğiz.”
Neriman çayları masaya bıraktı. “O zaman bekliyoruz.”
“Aile olarak bu kelimeyi fazla kullanmaya başladınız,” dedim.
“Sen gelmeden önce de kullanıyorduk. Yalnız sen her bekleyişi kişisel hakaret sayıyorsun.”
Üst kattan metal sürtünme sesi geldi. Ardından Gönül bağırdı.
“Beyaz gelin koltuğunu kim duvara sıkıştırdı?”
Ece gözlerini kapattı. “Dün satılacak malzemeleri ölçecektik.”
“Bugün hâlâ buradayım,” dedim.
Bana baktı. Cümlenin içinde kalma sözü aramadı. Ben de ondan istemedim.
“O zaman listeyi çıkaralım.”
Depoda iki gelin koltuğu, üç farklı renkte fon perdesi ve yalnız sağ kolçağı bulunan bir sandalye vardı. Gönül, kolçağın eşinin kesinlikle başka bir kasada olduğunu savunuyordu.
“Tek kolçaklı sandalye satılmaz,” dedi Arda.
“Vintage diye yazarsın.”
“Kırık.”
“Kırık Fransızca söylenince vintage oluyor.”
Ece beyaz koltuğun fotoğraflarını çekti. Ben mezurayı tuttum; Arda ölçüleri yazdı. Koltuğu kaldırmaya uzanmadım. Ece de beni durdurmak zorunda kalmadı.
İkinci koltuğun arkasına geçerken kaburgam sızladı. Sandalyeye oturdum ve geçmesini bekledim. Kimse bunu yenilgi ilan etmedi. Gönül yalnız önümdeki tek kolçağı aldı.
“Buna yaslanma, o da sakat.”
Arda beyaz koltukların fotoğraflarını çekerken Ece satış fiyatını yazdı. Rakam, koltukların işçilik maliyetinden düşüktü.
“Bu fiyata satarsan yenisini almak istediğinde iki katını ödersin,” dedim.
“Şu anda yenisini almak istemiyorum. Cuma günü depo kirasını tamamlamak istiyorum.”
“Kiralarsanız iki işte aynı para çıkar.”
“O iki iş için müşteriyi de sen mi bulacaksın?”
Bulabilirdim. Eski çevremde tek telefonla salon, araç ve müşteri bulunurdu. Aynı telefon, Yalınların adresini de bulurdu.
“Hayır,” dedim.
Ece ilan ekranını kapatmadı. “O zaman bildiğin piyasa bilgisi ne?”
Soruyu itirazımdan ayırmıştı.
“Fotoğraflarda aşınan köşeleri saklama. Ölçüleri yaz. Nakliyeyi alıcıya bırak. İki koltuğa ayrı fiyat koyarsan tekini alıp diğerini elinde bırakırlar.”
Arda çektiği yakın planı gösterdi. “Şu leke görünsün mü?”
“Görünsün,” dedi Ece. “Sonra kapıda pazarlık çıkmasın.”
“Bir de ‘az kullanıldı’ yazalım,” dedi Gönül.
Ece koltuğun sırtındaki simi gösterdi. “Sekiz yıldır bizimle.”
“Aileden sayılır. Aile kusuru ilana yazılmaz.”
Neriman kapıda belirdi. “Aile satılmaz da ondan.”
Gönül beyaz koltuğa baktı. “Fiyata göre fikrim değişebilir.”
Ece rakamı değiştirmedi. Ben de onun kararını kendi hesabımla düzeltmeye çalışmadım. Yalnız ilan metnindeki ölçüleri kontrol ettim.
Liste tamamlandığında Ece telefonundaki satış ilanına iki beyaz koltuğu ekledi. Altın olanları bırakmıştı.
“Gönül halanın moda tahminine güvendin,” dedim.
“Hayır. Beyazları satarsak depo kirasının daha büyük kısmı çıkar.”
“Duygularımı incitme,” dedi Gönül. “Ben kararın estetik tarafıyım.”
Ece ilanı yayımladıktan sonra sabahki soru listesini bana geri uzattı. Kullanıcı kodunu kapatan siyah bir çizgi vardı. Altında kendi el yazısıyla tek cümle eklemişti:
Cevap gelene kadar kimseyi aramayacağız.
Kâğıdı aldım. Kodun üstündeki çizgiyi ışığa tutmadım. Telefonu Cemil’i aramak için çıkarmadım. Üç şirketin adını öğrenmenin başka bir yolunu düşünmedim.
Bir zamanlar bilgi önümden çekildiğinde onu saklayan kişiyi tehdit sayardım.
Ece bilgiyi benden saklamıyordu.
Bilginin kime ait olduğuna karar veriyordu.
Bu kez kararına dokunmadım.
Beklemek hâlâ bana göre değildi. Fakat ilk kez beklerken bir başkasının kapısını zorlamıyor, yalnız açılmasını istediğim kapının önünde kendi ellerimi tutuyordum.
***
Bankadan cevap gelmeden banka kapımıza geldi.
Saat üçü yirmi iki geçiyordu. Ece ile Arda depodaki beyaz koltuklardan birini fotoğraf için ışığa çekerken zemin kattaki ofisin zili çaldı.
Kapıda lacivert montlu bir adam duruyordu. Temmuz ayında mont giymesi, üzerindeki banka logosundan daha dikkat çekiciydi.
“Yalın Düğün ve Organizasyon?” diye sordu.
“Evet,” dedi Ece.
Adam boynundaki kartı kaldırdı. “Merkez güvenlik biriminden geliyorum. Sabah açılan inceleme için sizdeki imzalı işlem dökümünü ve kurumsal kullanıcı kodunun bulunduğu sayfayı teslim almam gerekiyor.”
Ben ofisin iç tarafında, arşiv dolabının yanında duruyordum. Adam kapıdan bakınca beni görebilirdi. Yine de öne çıkmadım.
Ece kartı eline almak için uzanmadı. “Adınız?”
“Onur Şen.”
“Hangi birim?”
“Dijital Güvenlik İnceleme.”
“Teslim talebini kim açtı?”
Adam elindeki tablete baktı. “Merkezden yönlendirildi. Dosyanız acil.”
Ece’nin sabah öğrendiği kullanıcı kodu banka kayıtlarında vardı. Asıl talep de şubede kalmıştı. Bankanın merkez birimi gerçekten inceleme başlatabilirdi.
Ama bizim kopyamıza ihtiyacı yoktu.
Ece de aynı yere ulaştı.
“Derya Hanım bizi aramadı,” dedi.
“Şube işlemlerine merkez bakıyor. Belgeleri kapalı zarfla alacağım, size teslim tutanağı bırakacağım.”
Adam acele etmiyordu. Sesi ölçülüydü, kartı düzgün basılmıştı ve tablet ekranında Ece’nin şirket unvanı yazıyordu. Kötü yalanlar insanı rahatlatırdı. İyi hazırlanmış olanlar, kapıyı açtırırdı.
Ece bana bakmadı.
“Bekleyin,” dedi. “Şubeyi arayıp doğrulayacağım.”
Adam ilk kez durdu. Yüzünde bir değişiklik olmadı; sağ eli tabletin kenarını biraz daha sıkı tuttu.
“Merkez görevlendirmeleri şubede görünmeyebilir.”
“O zaman merkez numarasını bankanın sitesinden bulup ararım.”
“Gecikirse inceleme süreniz uzar.”
“Uzasın.”
Ece kapıyı kapatmadı. Adamı da içeri davet etmedi. Aradaki eşikte bıraktı.
Arda bilgisayara yönelince elimi kaldırıp onu durdurdum. Kendi cihazımızdan banka sitesine girmek yerine, Ece cebindeki tuşlu olmayan günlük telefonla kartın arkasındaki numarayı değil bankanın kayıtlı şube numarasını aradı.
Bu kez karar vermem gerekmiyordu. Yalnız adamı izledim.
Ayakkabılarında sokak tozu yoktu. Ofisin önüne araçla gelmişti. Montunun fermuarı göğsüne kadar kapalıydı; yaka altında kravat veya banka kıyafeti görünmüyordu. Sol kulağında iz yoktu. Kömür kravatlı adam değildi.
Bu bilgi onu güvenilir yapmıyordu.
Ece telefonda bekleme müziğini dinlerken adam geri çekildi.
“Aşağıdaki araçta başka teslimlerim var,” dedi. “Siz belgeleri hazırlayın.”
“Burada bekleyebilirsiniz,” dedi Ece.
“Park yasağı var.”
Sokağın o tarafında park yasağı yoktu.
Adam arkasını döndü.
Onu izlemek için kapıya yöneldiğimde kaburgam kısa ve sert bir ağrıyla itiraz etti. Adımımı yine de durdurmadım.
Sabri merdivenin altından çıktı ve önümde durdu.
“Nereye?” diye sordu.
“Plakasını göreceğim.”
“Arda yukarıda.”
Sabri bunu söylerken hedefi açıktı. Arda ikinci kat penceresinden sokağı görebilirdi; benim yaralı hâlde adamın arkasından çıkmam gerekmiyordu.
Ece telefonu kulağında tutarken bana baktı. “Peşinden gitme.”
“Sadece sokağa çıkacağım.”
“Adam seni görmedi. Böyle kalsın.”
Doğru karardı.
Kararı benim vermemiş olmam bu kez daha az rahatsız etti.
Kapının yanında kaldım. Lacivert montlu adam kaldırımın sonundaki gri hafif ticari araca bindi. Araç hareket ettiğinde Arda üst kattan seslendi.
“Plakayı çektim!”
Gönül’ün sesi hemen arkasından geldi. “Beni de çektin, silerken dikkat et.”
“Hala, camın önünden niye el salladın?”
“Adam bizi görsün diye.”
“Gizlice fotoğraf çekiyorduk.”
“Bana kimse gizli dedi mi?”
Ece’nin telefonundaki bekleme sesi kesildi. Şubeden Derya Hanım açmıştı.
Ece adını ve şirketini söyledikten sonra kapıya gelen kişiyi anlattı. Sorularını kısa tuttu: Merkez bir kurye gönderdi mi? Bizdeki kopyalar isteniyor mu? Kullanıcı kodunun bulunduğu sayfa teslim edilmeli mi?
Üç cevabın üçü de hayırdı.
Derya Hanım, bankanın merkez güvenlik biriminin müşteriden habersiz kurye göndermediğini ve ellerindeki imzalı kopyaların Yalınlarda kalması gerektiğini söyledi. Ece görüşmenin saatini not etti; Derya Hanım da sahte görevli ihbarı açacağını bildirdi.
Telefon kapanınca kimse konuşmadı.
Bankadaki talebimizi bilen biri, iki saat geçmeden kapımıza adam göndermişti.
Bu ihtimal güçlüydü.
Fakat tek ihtimal değildi.
Ece kapının önüne çıktı, adamın durduğu yere baktı ve yeniden içeri girdi.
“Ofisten ne gördü?” diye sordu.
“Seni, beni ve arşiv dolabını,” dedim. “Kasanın yerini görmedi. Belgeleri çıkarmadık. Arda’nın yukarı çıktığını fark etmiş olabilir.”
“Seni tanımış olabilir mi?”
“Yüzüme bir kez baktı. Mert’i daha önce görmediyse hayır. Demir’i arıyorsa sakal, morluk ve bu ışık kesinlik vermez.”
Sabri kapının dışındaki paspasa baktı. “Ayakkabı izi?”
“Kuru. Araçtan doğrudan geldi.”
“Mont?”
“Kimlik veya başka bir şeyi saklıyor olabilir. Silah gördüğümü söyleyemem.”
Gönül yukarıdan seslendi. “Ben montun kesimini beğenmedim.”
“Bu güvenlik bilgisi değil,” dedi Ece.
“İnsan sahte bankacı olacaksa bari mevsime uygun giyinir.”
Adamın bildikleri kadar bizden ne öğrendiğini de ayırmıştık. Korku, kapıdan giren her şeyi delile çevirmiyordu.
“Adam şirket adımızı ve hangi belgeleri aldığımızı biliyordu,” dedi Arda, merdivenlerden inerken.
“Evet,” dedim. “Ama bilgiyi bankanın içinden mi, bizi şubeden izleyerek mi, yoksa konuşmalarımızın başka bir yerinden mi aldığını bilmiyoruz.”
Ece başını salladı. “Bildiğimiz tarafa yalnız kapıya geleni ve bankanın kurye göndermediğini yazacağız.”
Neriman kasanın anahtarını getirdi. Belgeleri yerinden çıkarmadı. Yalnız kasanın kilidini ve ofisin arka penceresini kontrol etti.
Gönül aşağı indiğinde elinde bir tabak kek vardı.
“Gerçek kurye olsaydı ayıp olmasın diye getirdim.”
“Sahte çıktı,” dedi Arda.
“O zaman biz yeriz. Suç yüzünden yiyecek ziyan edilmez.”
Ece, Arda’nın çektiği fotoğrafa temiz ve çevrimdışı cihazdan baktı. Plaka okunuyordu. Aracın üzerinde şirket yazısı yoktu. Adamın yüzü yan açıdan görünüyordu; kartındaki isim fotoğraftan doğrulanamazdı.
“Plakayı Cemil’e göndereyim mi?” diye sordum.
Ece düşündü. Bu defa cevabı hazır değildi.
“Hayır,” dedi sonunda. “Önce bankanın ihbar numarasını alacağız. Plakayı resmî kayda ekleteceğiz. Cemil’i, kaynağını bilmediğimiz bir aracın peşine göndermeyeceğiz.”
“Kabul.”
Sabri bana baktı. “Çabuk söyledin.”
“Kaburgam ağrıyor.”
“Ahlakla ilgisi yok yani?”
“Ahlakın zamanlaması kötü.”
Gönül keki kesti. “İyileşince yeniden bozulur.”
Kapıya gelen adam hiçbir belge alamamıştı. Yüzümü de görmemişti.
Ama bankadaki sorumuz artık yalnız bizim değildi.
Bölüm etkileşimi
