Nazlı Bebek kitap kapağı

9. bölüm / 15

Bozuk Ritim

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: Bozuk Ritim

•Selam canlarım, yeni bölümle sizlerleyim. Bu bölüm güzel şeyler olacak, kendinizi buna hazırlayın... Eğer beğenirseniz lütfen daha büyük kitlelere ulaşmam için beğenip, satır arası ve genel yorum yapmayı unutmayın. Sizi çok seviyorumm...
Ayrıca bundan sonra maalesef haftada 1 gelecek bölümlerimiz. Malum okullar açılıyor. Anlayışla karşılayacağınızı düşünüyorum. İyi okumalar🩷
🎧
Depresyon Güzelim
İkiye On Kala
(Beliz Alaca tam bu şarkı...)

--------

Hayatta aksiyon seven birisiyimdir. Durağan ve sakin hayat bana göre çok sıkıcı gelir. Kendimi aksiyon dizilerinde bulmayacak kadar olan aksiyon benim için yeterliydi, gerisinin cılkı çıkardı.
Annemin emriyle sabahın öğle saatlerinde dün yaptığım çorbayı daha küçük bir tencereye alıyordum. Çok şey isteniyordu benden.
İşlemimi sıkıcı bir hal ile yapıyordum. Çünkü fazlasıyla sıkıcıydı. Şu 3 gündür sıkıntıdan bulanıyordum. Barlas ile hâlâ hiç yüz yüze gelmemiştim. Artık bu konuya da bir açıklık getirmek istiyordum. Gerekirse evine baskın yapar özrümü diler daha sonra çekip giderdim. Yeter ki kafamdaki sesler sussundu.
"Anne!"
Anneme seslenmiştim çünkü çorbayı doldurmuştum. Değişikti bu saatte çorba ama annemin önemsediği biri olmalıydı, yoksa hayatta sabah sabah bu çorbayı göndertmezdi.
Annem elinde camsil ve bez ile yanıma geldi. Bana bunlar birazcık saçma geliyordu. Kendisi ev işi yapıyordu ve net bir şekilde aceleyle bana yaptırtıyordu bu işi. Neden bu kadar aceleyse kendi yapmıyordu ki? Ay belki bana çok güveniyordu! Daha sonra soracaktım.
Ne var dercesine bakan gözlerine bakarak "Koydum çorbayı." dedim.
Elinde ki bezi ve camsili masaya bırakarak yanıma doğru geldi.
"Tamam kızım, bir poşete koy öyle götür."
Başımı sallayıp poşet almak için olduğu yere doğru yöneldim. Elimde poşet ile geri yanına geldim.
Annemin yardımı ile poşete koydum çorbayı. Artık nereye götüreceğimi söyleyebilirdi. Söylemesini beklemek adına gözlerine baktım.
Bana baktı, benim bakışlarımın aksine oldukça boştu gözleri. Ne için böyle baktığımı bile düşünüyor olabilirdi. Şuan fena dalga geçerdim ama götüreceğim kişiye hızlıca götürüp eve dönmek istiyordum. Barlas'ı görebilirdim, bir tarafım fena şekilde görmek istiyordu onu. Sanki özlemişti... Diğer tarafım ise öyle değildi. Diğer tarafın tarafındayım ben!
Hem zaten üstümde kazak ve eşofman vardı. Pijama yoktu. Havalar soğumuştu iyice. Bir de üstüne montumu giyer çıkardım. Görsem selam verir miydim acaba?
Of! Miran da evde yoktu ki! Beyefendi arkadaşları ile buz hokeyine gitmişti. Daha düz yolda yürüyemiyor birde o ayakkabı ile mi oynayacaktı?
Annemin bakışlarına karşılık "Anne kime gidecek bu çorba?" diye söylendim.
Kadın aniden aydınlanma yaşadı. Kesinlikle Miran bu kadının kafasını ütülüyordu. Asla ben değil.
"Şey kızım..."
Eğer karşımda ki annem olmasa kime götüreceğimi söylemekten çekindiğini söylerdim.
"Evet buyurun benim."
Dudaklarını yalayarak konuşmaya başladı. Her söylediği şey kanımı dondurmaya yetmişti bile.
"Hani Nejla abla varya... onun bir altında ki daireye götüreceksin."
Nejla ablanın bir altında ki daire...
Barlas'ın eviydi.
Hassiktir ama!
Gerçekten yani! Bilseydik makyaj falan yapardık ayol! Bir rimel sürüp gidiyoruz.
Saçmalama zilli!
Düşüncelerden arınıp yüzümü nötr tutmaya çalıştım. Ama kalbim nafileydi, yine o günki gibi çarpıyor sinirimi bozuyordu. Kalbim kendinde değildi, bende değildim. Derin bir nefes verip kendime gelmeye çalıştım.
Boğazımı temizleyip poşetlediğimiz çorbayı elime aldım.
"Tamamdır çıkıyorum o zaman."
Benim büyük ihtimalle Barlas'ın evini bildiğimi bilmiyordu. Tesadüfen öğrenmiştim zaten. Anlamadığım şey neden onaydı? Umarım kötü bir şey olmamıştır diye defalarca geçirdim içimden. Kalbim bir yandan daralıyor bir yandansa deli gibi çarpıyordu.
Daha fazla dikkat çekmemek adına ayakkabılarımı giymeden evden çıkıp kapıyı kapattım. Oysa sesim bile değişmişti. Annemin de ses çıkarmamasından sesimdeki değişikliği anlamadığını düşünüyordum.
Daha önemli bir mesele vardı. Nasıl utanmadan yüzüne bakacaktım? Hiçbir şey olmamış gibi mi davranacaktım yoksa özür dileyecek miydim? Ya da belki direkt hiç onu görmeyecektim. Kardeşi de açabilirdi. Salak kafam sarıldığı kızı sevgilisi sanmıştım, kız kardeşiydi. Nereden bakılırsa bakılsın gerçekten gözünde koca bir salaktan ibaret olduğumu düşünüyordum. Bana iyi bile dayanmış, davranmıştı.
Kafamı kapıya yaslayarak gözlerimi kapattım. Daha önceden yaşadığım bir şey, bir duygu değildi bu. Arınmak istiyordum bu şeyden.
"Kendine gel Beliz." diye mırıldandım kendi kendime.
Bir kaç saniye öylece durdum orada. Elimde çorba ile mükemmel bir pozisyonla kaldım. Biri yukarıdan inse ve beni görse deli olduğumu sanabilirdi. Oysa ben sadece nefes alış verişimi düzene sokmaya çalışıyordum.
Öyle kaldıktan bir süre sonra gözlerimi açıp derin bir nefes aldım. Ayakkabılarımı giymedim. Elimde çorbayla siyah crocs giyip hızlıca merdivenleri inip binadan çıktım.
Çok akıllı bir varlık olduğum için üstüme mont almayı unutmuştum. O anın hengâmesiyle aklıma dahi gelmemişti. Hızlı gitsem iyi olacaktı.
Adımlarımı hızlandırarak binasının olduğu yere doğru ilerlemeye başladım. Attığım her adımda saçlarım rüzgara yenik düşerek uçuyor, kalbim daha da hızlı atıyordu. O an kalbime sövmek istedim fakat yapamadım.
Elimdeki çorbayı dökmemeye özen göstere göstere en sonunda binasının önüne sıkıntısız bir şekilde varmıştım. En büyük sıkıntım göğüs kafesimde çarpan organımdı. Onu görmezden gelerek binadan içeriye girdim.
Soğuk havanın etkisiyle burnumun kızardığına emindim. Neden bu kadar büyük bir olaymış gibi abartıyordum bilmiyordum. Kalbim abartıyor, oradan beynime vuruyordu.
Yine asansöre binemedim, korkuyordum çünkü. Katları çıka çıka artık üşümüyor bunalmaya başladığımı hissediyordum. En sonuncu merdivenleri çıktığımda artık kapısının önündeydim.
Derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştım. Binanın loş ışığında duyulan tek ses kalbimin atış sesiydi. Bu katta olan biri rahatlıkla duyabilirdi.
Boğazımı temizleyip çorbayı tek koluma sıkıştırıp kapıya iki defa tıklattım.
Ver ve git, hiçbir şey olmamış gibi davran! diye haykırdı bir yanım.
Saçmalama sonrasında nasıl yüzüne bakacak? diyen ise şüphesiz onu özleyen tarafımdı.
Bir süre kapı açılmadı. Gitse miydim acaba?
Düşüncelerimden sıyrılmamı sağlayan şey açılan kapıydı. Hemen gözlerimi açılan kapıya doğru çevirdim. Kalbim daha da atma şansı varcasına atıyordu. Streslenme sakin ol!
Kapıyı açan bal köpüğü saçlı olan kızdı. Miran'ın dediğine göre İpek'ti galiba adı. Barlas'ın kardeşiydi. Dağınık ev topuzu ve uzun kollu bir pijama ile aval aval bana bakıyordu. Şaşırmıştı, belkide hatırlamıştı beni.
Gözleri elimde olan çorbaya değip geri bana döndü. Miran yaşlarında çıtı pıtı bir kızdı. Şaşkınca bakmayı sürdürüyordu.
Daha fazla bu ortamda kalmamak için çorbayı ona uzattım.
"Annem gönderdi de."
Gözlerini çorba dolu tencereye odakladı. "Bizim için mi?"
"Şey evet."
Tekrardan gözlerini bana çevirdi. Daha duygusal bakıyordu bu sefer. Anlık bir şaşırdım ama hemen yüzümü nötr tutmaya çalıştım. Merak ediyordum, kardeşi de mesela teyzesi ile mi kalmıştı?
Soracak ne yüzüm ne de hakkım vardı.
Elimde ki çorbayı mahçup bir şekilde aldı. Barlas'ın nerede olduğunu sormak istedim. Sorularımın hepsini yutarak geriledim.
Konuşacak bir şey kalmamıştı. Veda etsem mi diye düşünüyordum. Sonuçta birbirimizi ilk görüşümüz değildi. İlk görüşümüz ne kadar rezil olsa da.
Mahçup bir şekilde "Şey.." dedi.
"Efendim?" diye atladım hemen. Belki o 'görüşürüz' derdi.
Yutkundu. "Abim hastalandı da..."
Yutkunamadım. Yaşadığım duygu değişiminin nasıl olduğunu ben bile anlayamadım.
"Nerede? Nasıl? İyi mi? Nesi var?"
Acele bir şekilde sorduğum sorulara karşılık olarak gözünden bir gözyaşı düşüverdi.
Dudaklarını gererek "Odasında." dedi. Ağlamamaya çalışıyordu. Fakat şuan kalbim telaştan atıyordu. İpek ile daha sonra ilgilenecektim.
"İçeri gelir bir bakar mısın ona?"
Genelde utanırdım ama o an gereksiz bir şekilde bütün duygularım işlevini yitirmiş gibiydi. Ayağımdakileri çıkarıp direkt içeriye girdim.
Ev temiz duruyordu. "Nerede odası?" diye sordum İpek'e.
"Sağında." diye cevap verdi.
Sağa baktığımda bir oda vardı. Yaklaştığımda yan odanın mutfak olduğunu gördüm.
Kapısı kapalıydı. İpek'e baktım. Dış kapıyı kapatıyordu.
Ne istediğimi anlamış olmalıydı. "Açabilirsin, uyuyor." dedi.
Başımı sallayarak odanın kapısını yavaşça açtım. Açtığımda ilk olarak burnuma direkt kokusu geldi. Odası o kokuyordu. Daha fazla içeri girdiğimde üstünde kalın bir yorgan vardı ve gerçekten de uyuyordu.
Yatağının önünde dolap, yanında komodin vardı. Odanın bir tarafı ise direkt boks için ayrılmıştı sanki. Eldivenler, madalyalar falan vardı. Hiçbirini yüzüm o an görmedi. Direkt yanına gidip yanına çömeldim.
Yüzü kızarık ve solgun duruyordu. Ateşi var mı diye baktım. Elim sıcalmıştı. Ateşi vardı ve bu kalın battaniye ile yatıyordu!
Elimi alnından çektiğim sırada İpek'te içeri girdi. Elindeki tencereyi mutfağa bırakmış olmalıydı. Yanıma doğru yaklaştı.
"Ateşi var değil mi?"
Sesi yorgun çıkıyordu.
"Evet, niye hastaneye gitmedi?" diye sordum.
Yatağın yanından geçip pencereyi açtı, araladı.
"Dün akşam hastalandı. İnatla gitmek istemiyor. Buraya en yakın hastaneye bu halle yürüyemez. Arkadaşlarını rahatsız etmek istemiyor."
İpek tekrardan yanıma geldi. Ben ise vicdan azabımla can çekişmek yerine mantıklı davranacaktım. Şuan hiçbir şeyin sırası değildi. İyileşmesi lazımdı.
Çömeldiğim yerden kalkıp direkt umursamadan üstündeki kalın yorganı üstünden attım. Üşüyordu hatta titriyordu ama maalesef böyle olması gerekiyordu. Uyanmazdı umarım.
"İpek'ti değil mi?"
"Evet."
Şuan utangaçlık duygusu yavaş yavaş yerine geliyordu ama yapmam gereken bir şeydi. Ateşi vardı ve acilen indirilmesi gerekiyordu. Havale bile geçirebilirdi.
İpek'e döndüm.
"Bak İpek yanlış anlama ama gerçekten ateşi var."
Anlamaz gözlerle nereye bağlayacağımı bekliyordu.Yüzümün kızardığını hissediyorum.
Üstünde kalın bir kazak vardı ve terlemiş gözüküyordu.
"Terlemiş, üstündekini çıkarmamız lazım. Sende ılık su ve bir bez getirir misin?"
Abartı bir tepki verir sanmıştım ama vermedi. Başını salladığında ben tekrardan Barlas'a döndüm. İpek ise odadan çıkmıştı. Barlas'ın yüzü solmuştu. Kalbim artık yerinden çıkacak gibi atmıyordu. Barlas'ın bu durumda olmasının sebebinin ben olma düşüncesi bütün bedenimi sarmıştı. Şuan bunları düşünemezdim ama, mantıklı olmalıydım. Mantık Beliz, mantık!
Giydiği siyah kazağın eteklerinden tutup yukarıya doğru kaydırdım. Karın kasları gözükmeye başlamıştı. Şuan onu umursayamazdım.
Sıyıra sıyıra kollarının oraya kadar getirdim. Şimdi en zor yerdi. Uyandırmadan yapmayı umuyordum.
Sağ kolunu hareket ettirip çıkarmayı başarmıştım. Gece boyu belki de hiç uyumamıştı. Yoksa kesinlikle uyanması gerekiyordu. Bir ara nefes alıyor mu diye burun deliğine bile parmağımı yaklaştırarak bakmıştım. Çok dizi izliyorum evet.
Sol kolunu da çıkarttıktan sonra bütün vücudu önümde ben ise onun yüz hizasındaydım. Kasları göz kamaştıran cinstendi. Bana 'az boks hayatım var' demişti. Katiyen yalandı, yunan tanrısı gibiydi.
Kafasından üstünü çıkarmadan saçlarımı bileğimde ki tokayla gelişi güzel topladım. Yüzüne değip uyanmasını istemiyordum. Yüzü yüzüme yakındı, hatta nefesim onun yüzüne çarpıyordu. Anın yakınlığıyla kalbim tekrardan sanki en normal işleviymiş gibi hızlıca çarpmaya başladı.
Vücuduna bakmadan direkt kafasından çıkarmaya çalıştım. Şuan şu şekilde uyansa beni yanlış anlayabilirdi. Gerçi zaten uyanacak ve kendini bu halde gördüğünde şaşıracaktı. Rahatsız bile olabilirdi. Ama gerçekten isteyerek yapmıyordum. Ateşi vardı ve terliyordu. Nefesi ise düzenli değildi. Sanki kabus görüyordu. Uyandırmak içimden geçti ama yapamadım. Hangi yüzle uyandıracaktım ki?
Kafasından çıkaracağım sırada korktuğum şey oldu. İlk başta homurdandı, daha sonra ise yavaş yavaş kirpiklerini araladı. Ben ise mantık devrelerim çökmüş halde göz kırpıştırarak ona bakıyordum. Kollarım kafasının iki tarafında, yüzü ise utandıracak cinste yakınımdaydı. Yatağının kenarında resmen salak gibi uyanmasını bekliyordum, utanmıştım.
Gözlerini açtığında haklı olarak beni burada beklemiyordu. 'Ne yapıyorsun burada?' ya da 'Sen ne alaka?' diye sormasını bekledim. Sormadı, oysa sorması oldukça mantıklıydı. Zihninde nasıl yer edindiysem adam beni gördüğü an önce bütün yüzümü inceliyor, daha sonra ağzını açıp konuşmaya başlıyordu.
Yine öyle oldu, uykulu ve hafif şiş gözleriyle bütün yüzümü inceledi. Gözlerinde şaşkınlık aradım ama yoktu, sadece nasıl olduğumu bilmek ister gibi bakıyordu. Yüzümü inceledikten sonra yakınlığımı farketmişcesine adem elması hareketlendi. Benim ise gerdanımdan akan sıcaklık yanaklarıma akın ediyordu.
Hâlâ ben ona bakıyordum, o ise bana bakıyordu. Kafasını hareket ettirdi. Kazağı daha çıkartamamıştım, kafasında duruyordu. Bunu farkettiğinde kafasını havaya kaldırdı, yüzü yüzüme daha da yaklaştı. Ben anın şaşkınlığıyla öylece kalmışken o bu seferde yakından yüzümü inceliyordu.
"Beliz."
Sesi kalın ve çatallı çıkıyordu. Bu bana fazla çekici geliyordu. Lan bu adam hasta, kendine gel Beliz!
Saçma bir şaşkınlık içerisindeydim. Etkilenmem, kalbimin çarpması, herşey... Fazla saçmaydı ve ben bunu durduramıyordum.
"Hm?"
Ses çıkarmam ile gözleri dudaklarımı bulup tekrar gözlerime çıktı.
"Kaldır şu kazağı, kafam ağrıdı böyle kalmaktan."
Salak kafam! Amacını şimdi anlamıştım. Hızlıca kazağı elimle bir tarafa atıp onu anın utancıyla iki parmağımla koluna dokundum, yastığa doğru ittirip yatmasını sağladım. Çarpan kalbimin sesini duymamasını umuyordum.
Dudaklarımı yalayıp biraz daha yatağın ucuna kaydım. Yüzüne bakacak yüzüm yoktu. Odasına bakacak izne sahip değildim. Vücuda bakma işine hiç girmeyelim!
Şuan üstü tamamen çıplaktı. Üşüyordu, farkediyordum çünkü ellerini yumruk yapmış direnmeye çalışıyordu. Yaptığım şeyin doğruluğunu bildiği için ses çıkarmıyordu ama yinede utanıyordum.
Kısa bir süre sonra elinde ılık su kovasıyla ve bezle içeriye kardeşi İpek geldi. Odağımız ona kayarken İpek kovayı komodinin üstüne bıraktı.
Bezi alıp kovadaki ılık suya soktum. Su bezi ıslatırken odağı bendim biliyordum, bütün vücudumu suçluluk duygusu tekrardan kaplamışken ona hiçbir şey olmamış gibi davranamazdım. Kişiliğim, karakterim bu değildi.
Nemli bezi katladım. Odağımı arkamızda duran İpek'e verdim.
"İpek buraya yakın bir eczane var biliyor musun?"
Odağı zaten yaptığım işteydi. Başını salladı.
"Eğer evde yoksa oraya gidip parasetamol alır mısın?"
Parasetamol ateş düşürücü bir ilaçtı. Islak bez tam olarak işe yaramayabilirdi. İşimi riske atamazdım.
Kafasını sallayarak abisine baktı. "Var mı abi?"
Refleks olarak ben de kafamı döndürüp ona baktım. İpek'e bakıyordu. O sırada elimde olan bezi alnına koymak için tekrardan yakınlaştım.
"Yok abicim."
"Tamam o zaman gidiyorum ben."
İpek odadan çıkıp gitti. Odada tek kalmıştık. Kısa bir süre sonra dış kapının açılıp kapanma sesi geldi, İpek gitmişti. Islak bezi alnına koyup elimi tekrardan geri çektim. Odağımı ise asla ona vermiyordum. Bezdeydi odağım. Bez.
"Beliz."
Bakmamaya gayret ediyordum. Ellerini hâlâ sıkıyordu. Vücudunda terler vardı, oraya bile odaklanabilirdim ama ona bakamayacaktım.
"Beliz."
Sesi yumuşaktı. Cevap vermeyeceğimi anlayınca derin bir nefes vererek gözlerini kapattı. Ben ise elimle oynuyordum.
"Niye böylesin Beliz?" diye söylendi kısık bir sesle.
Vicdanım rahat değil çünkü. Kırdığım insanın yüzüne kolay kolay bakamazdım. Omzunun düşüşünden bile kırıldığını anlamışken nasıl normal davranıp onunla öylece konuşabilirdim?
Ben işlemime devam ettim. 15 dakika boyunca bezi 4 defa yenileyip alnına koydum. Yüzüme öyle bir bakıyordu ki kendimi onun için özel biriymiş gibi hissettim. Konuşmadı, konuşmadım. Ateşi nispeten düşmüş, daha iyi görünmeye başlamıştı. Bezi alnından alıp tekrar geri koyduğum sırada nefesim yüzüne vuruyordu, rahatsız olmuşa benzemiyordu. Belkide bunu dışına vurmuyordu.
Son olacak şekilde alnından bezi alıp kovaya attım ve elimin tersini alnına koydum. Daha iyiydi. Ayağa kalkıp ellerimi belime yerleştirdim. Kalkmam ani olduğu için şaşırmıştı. Bu sefer ona baktım. O zaten bana bakıyordu.
"Düşmüş ateşin, kalk biraz soğuk su altında duş al. Sonra yemek yer ilaç içersin."
Sesim beklediğimden durgundu. Derin bir nefes alarak bacaklarını yere koydu ve yatakta oturur vaziyete geçti. Nefesi düzensizleşmişti, zorlanıyordu galiba. Elim ona doğru kalktı.
"İyi misin?"
Zorlandığını fark edince yanında bitmiştim. Yakındık şuan. Hafif eğilmiş vaziyette ona bakıyor, cevap vermesini bekliyordum.
Yine bütün yüzümde gezindi gözleri. Durumumu yüzümden anlamaya çalışıyordu sanki.
"Değilim Beliz."
Söylediği söz ile bu sefer benim gözlerim yüzünde oyalandı. Elim tekrar alnına gitti, onun ise bu sırada gözleri kapandı. Ateşi düşmüştü sanki, ben mi öyle hissediyordum?
"Ateşin düşmüş ama..." diye mırıldandım. Gözleri yavaşça açıldı.
Derin bir nefes vererek bana değil bu sefer önüne bakarak konuştu. "Ne mutlu bana."
O kadar sahte bir tonla söylemişti ki dalga geçiyor gibiydi. Üstelemedim. Ayağı kalktığında bende vücudumu dikleştirerek ona baktım.
"Ben çıkayım sen kendine üst al. Kalın bir şeyler alma ama."
Başını salladığında morali bozulmuş gibiydi. Anlam veremeden odadan çıktım. Yan taraftaki mutfağa geçeceğim sırada kapı çaldı. İpek gelmiş olmalıydı.
Sanki ev benimmiş gibi gidip kapıyı açtım. Tahmin ettiğim gibi gelen İpek'ti. Minik bir gülümsemeyle içeriye girdi. Bende ona gülümsedim. Bu sırada Barlas odasından çıkmış banyoya diye tahmin ettiğim şekilde sağa yönelmişti.
"Hoşgeldin buldun mu?" dedim yüzümde gülümsemem ile.
"Evet... şey buldum."
Sesi garip çıkmıştı sonlara doğru.
"Sana ne diyeceğim?" diye sordu.
Adımı biliyor olmalıydı. Barlas adımla seslenerek bağırmıştı. Belki de ondan sonra benden kardeşine bahsetmemişti, zaten niye bahsedecekti ki?İncinmemem gerekiyordu ama sanki incinmiştim. Yine, aynı yer.
"Adım Beliz. Adımla seslenmen yeterli."
Başta afallamış bir şekilde gözükse de hemen kafasını sallayarak gülümsedi. Gülümsedim, iyi birine benziyordu.
Beraber mutfağa geçtik. Yaptığım çorba ocaktaydı ama altı açık değildi. İpek'e baktım.
"Çorbayı ısıtır mısın? Yoksa ısıtayım mı?"
Çekinerek söylemiştim. Mutfağına girmemden rahatsız olabilirdi.
"Zahmet olmazsa sen ısıtır mısın? Ben üstümü değiştireyim."
Başımı sallayarak ocağa doğru ilerledim. O ise başka bir odaya geçti. Belki burada her zaman yaşıyordu, bilmiyordum. Ama geçen gün Barlas ile sarıldıklarını gördüğümde yanda bir valiz de görmüştüm. Onun olmalıydı. Burada yaşamayıpta kısa süreliğine gelmiş olması daha yatkın geliyordu.
Mutfakları çok küçük değildi. Beyaz tonları hakimdi ve buzdolabının üstünde birkaç magnet vardı ama detaylı bakmadım. Tezgahın önünde, duvarın dibinde dikdörtgen küçük bir masa ve etrafında 3 adet sandalye vardı.
Ocağı açıp tencerenin kapağını açtım. O sırada banyodan su sesleri geliyordu. İpek üstünü değiştirmiş yanıma gelmişti.
"Kaşıklar solundaki ilk çekmecede."
Onu onaylayıp çekmeceyi açıp bir kaşık aldım. Yaşadığı eve gelmemi yadırgamıyordu. Normal bir misafirmişim gibi davranıyordu ve bu azda olsa beni rahatlatıyordu. Çünkü normal bir misafir değildim. Doğru düzgün tanışmamıştık bile.
Ocaktaki çorbayla ilgilenirken kapı açılma sesi geldi. Ben odağımı oraya çekerken İpek oturduğu sandalyeden kalkıp direkt abisinin yanına koştu. Buradan göremiyordum ama sarılıyor olmalıydılar.
"İyi misin abi?"
"İyiyim güzelim. Daha iyiyim."
Yutkundum. Ne yapacaktım şimdi? Daha iyiydi işte, gitmeliydim. Kalbimin atışı yine artmaya başladı. Çorba kaynadığında ocağı kapatıp kaşığı tezgâha koydum. Ne yapacağımı düşünüyordum.
"Beliz?"
Barlas'ın bana seslenmesiyle aniden kendime geldim. Yanıma gelmişti. Yüzüne baktığımda az önceki halinden daha iyi olduğunu gördüm. Derin bir nefes verdim.
"Efendim?"
"İyi misin?"
Sesi yorgundu. Konuşmak istiyordum onunla. Eğer beni kovmazsa yüzsüz gibi karşısındaki sandalyeye oturacak konuşacaktım.
Başımı salladım ve odağımı tekrardan çorbaya çevirdim.
"Kase verir misin?"
Üst raflardan 2 kase çıkarıp bana verdi.
Dediğimi uygulamıştı, üstünde kısa kollu bir tişört altında ise eşofman vardı. 2 kaseyi de doldurduktan sonra o masaya koydu. Masaya oturduğunu gördüm.
"Otur Beliz bir şeyler ye."
Sesi artık ruhsuz gibi çıkmıyordu. Yumuşaktı ve kırmak istemiyor gibiydi.
Senin aksine.
Yüzsüz gibi oturdum karşısına, önüme çorbayı itekledi. Yüzüne baktım.
"İpek nerede?"
"Odasında."
Başımı sallamakla yetindim.
Kırmıştım onu ama umursamıyor gibiydi. Neden ben böyleydim o zaman? Ben mi abartıyordum? Şuan ağlayabilirdim mesela. Bağırmalıydı bana, öyle rahatlardım. Dişlerimi sıktım. Aptalın tekiydim zaten. Yaptığım her boktan sonra bir sineye çekilip ağlayan, hiçbir şey olmamış gibi yaşamına devam eden kaliteli aptallardan.
Dudaklarımın içini ısırarak zihnimi ve gözyaşlarımı durdurmaya çalıştım. Yemiyordu yemeğini. Bana bakıyordu biliyordum, gözüm önümdeki çorbanın üstünde olmasına rağmen biliyordum. Kaldım bir süre o şekilde. Elimdeki kaşıkla çorbayı karıştırıp oyalanıyor, ona bakmıyordum ama zihnim oyalanmıyordu.
'Onunla aynı kefedesin Soykan'
Susmuyordu işte, lanet gelsindi onada. Çorbayı karıştırmayı durdurup buğulu gözlerle ona baktım.
O zaten tahmin ettiğim gibi bana bakıyordu. Gözlerimin dolduğunu görünce gözlerinden çok şey geçti. Okuyamadım, fakat sinirli gibiydi. Bağırsa, çağırsa çok güzel olurdu. Hakediyordum.
"Beliz."
Gözlerinin aksine sesi öyle yumuşaktı ki... Karşımda ki o olmasaydı ağlayabilirdim.
Sandalyesini yana doğru çekti, önünde -ortamızda- boş bir sandalye vardı. Onu geriye doğru ittirdi ve yüzünü yüzüme yaklaştırmak için bana doğru eğildi. Fevri hareketi karşısında ne yapacağımı bilemedim. Aniden sandalyemi kendisine doğru çekip beni kendisine yaklaştırdı. Gözlerim şaşkıntan açılmış, refleks olarak elim koluna gitmişti.
Önümde duruyordu ve ayağı ayağıma değiyordu. Asla rahatsız olmuyordum, ona güvenmemi sağlayan neydi bilmiyordum ama güveniyordum işte. Sıkıntı olan ise ona olan güvenim de beni rahatsız etmiyordu.
Derin bir nefes vererek konuştu. "Anlat bakayım derdini."
Zaten anlatacaktım ama nereden başlayacağımı bilmiyordum. Ellerimi kucağımda birleştirip onlarla oynamaya başladım.
"Yalan attım." dedim ellerime bakarak. Sesim hafiften çatallı ve ağlamaklı çıkıyordu.
"Ne yalanıymış bu?"
Burnumu çektim. "Sana 'Onunla aynı kefedesin' demiştim ya..." durdum ve yüzüne baktım. Göz kırpışımla eşit olarak bir yaş düştü gözümden. "Yalan attım işte. Tırnağın bile olamaz."
Gözleriyle çok şey anlattı gibi geldi. Benim düşündüğümün aksine sanki bana kırılmamıştı, yorgundu sadece. Belki yoran bendim.
"Özür dilerim." dedim açıkça. Gözümden tekrardan bir yaş aktı. Gözleri o yaşı takip etti.
Rahatladığımı hissediyordum. Kendimi ilk defa pek yakından tanımadığım birinin yanında ağlarken görüyordum. Utanmıyordum, alışmıştım resmen artık.
Yüzünde minik bir tebessüm oluştu. Dürüst olmak gerekirse özlemiştim gamzesini, olduğu yere gitti gözlerim. Tam belli değildi ama oradaydı.
Sandalyemin iki kolunu tutarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Ağlamasana Beliz. Neden düşüyor o yaşlar?"
Gözlerim dolu bir şekilde kehribar gözlerinin içine baktım. Güzeldi gözleri, bir kızın kıskanacağı derecede. İlk defa bu kadar ayrıntılı bir şekilde bakıyordum.
"Kırdım çünkü seni." dedim ağlamaklı sesimle. Ağlamamaya çalışan birine 'neden ağlıyorsun' denmezdi ama! Daha çok ağlayasım geliyordu.
"Nç nç. Hayır Beliz. Kırılmadım. Hem ben hangi kefedeyim söylesene onu bana sen."
"Kırılmadın mı?"
"Nç."
"Zoruna gitmedi mi?"
Bütün yüzümde gezindi kehribarları. Bu kadar fazla bakmamalıydı. Zaten kalbim çarpıyordu, bir de böyle bakması daha da heyecanlandırıyordu. Ağlamamak için dudağımı büzdüm. Aşırı iğrenç bir huyumdur kendisi fakat soruma cevap vermemişti. Zoruna gitmişti işte.
Dudağımda takılı kaldı gözleri. "Büzme dudağını Beliz."
Omuz silktim. Nazlanıyordum resmen ona. Gözümden tekrar yaş düştü.
"Özür dilerim. Öyle demek istememiştim, sen öyle bağırınca aptal gibi zoruma git-"
Cümlemi yarıda kesen şey aniden sandalyesini geriye çekip ayağa kalkmasıydı. Bir anda belimden tutup ayağa kaldırıp sarıldı bana. Kalbim yine at olmak istermişcesine atıyordu. Atmasına izin veriyordum, şaşırmıştım çünkü.
"Senden özür mü, açıklama mı istedim Beliz? Yapma şunu. Zaten ağladığında sinirim bozuluyor."
Göğsünde nefes alıyordum. Kokusu ferahtı, rahatlatıyordu beni. Buna da lanet ediyordum. Çenesi saçlarımın üstündeydi. Gerçekten onu sinir etmiş gibi duruyordum.
"Tamam ya ağlamam, bunalırsın demişt-"
"Bunalmıyorum!"
Bu sefer gerçekten afallamıştım.
Yüzümü göğsünden çekip yüzüne bakmak için kafamı kaldırdım. Kafamı kaldırmamla yüz hizama eğildi. Kafamı tekrardan indirdim.
Eli hâlâ belimdeydi, vücudum onun koluyla sarılıydı, direkt gözlerinin içine bakıyordum.
"Küs müyüz şimdi?" diye mırıldandım.
İstemiyordum küs olmak. Konuşmak istiyordum onla. Acayip bir şekilde 3 gündür gözlerim mahallede onu arıyordu. Sürekli balkonda olmamın sebebi oydu. Belki bir ihtimal mahalleden geçer diye hep oradaydım.
Güldü, gamzesini gördüm. Özlemim bitmişti işte. İnsan 1 aydır tanıdığı birini özleyebilir miydi? Bence özleyemezdi. Fakat etkisi büyüktü.
"Nç değiliz."
Gözlerim gamzesinden kayıp gözlerine kilitlendi. Anın yakınlığını yeni fark ediyordum. Fark edişimle yanağım sıcalmaya başladı.
"He tamam şey o zaman..."
"Ne o zaman?"
Çorba! Çorba soğumuştu.
"Çorba soğudu, çok ayıp senin için yapmıştım!"
Ağzımdan çıkanlarla gözlerim açıldı. Barlas'ın yüzünde ise müzip bir gülümseme oluştu. Teknik olarak doğruydu, ona yapmıştım fakat söylemenin ne manası vardı? Daha da utanmamdan başka bir boka yaramamıştı!
Belimdeki eli daha da sıkılaştı. Utanmam hoşuna gidiyordu resmen. Arkadaki çorbaya baktı. Tekrardan kehribarları bana döndü.
"Hadi ya... Bu kadar sevildiğimi bilmiyordum."
Gözlerim tekrardan açıldı. Arkaya doğru ilerlemeye çalıştığımda belimdeki eli sanki bunu yapacağımı biliyormuş gibi ayrıldı belimden. Bu detaya sonra düşebilirdim.
Ne düşmesi kız kendime gel!
Gerçekten!
"Ne sevmesi be! İnsanlık yapıyorum yani..."
Utanayım diye yapıyordu bunu. Başka açıklaması olamazdı.
Boğazımı temizleyip tekrardan konuştum. "Geç iç şu çorbayı. Sonra ilaç içeceksin."
Yüzünde tebessüm ile başını hafifçe sallayarak yerine geri oturdu. Ben ise karşısına geçmek yerine sandalyeyi çaprazına koyarak masaya hizaladım. Oturduktan sonra ona baktım. Çorbayı içiyordu.
"Soğumuş mu?"
Bakışlarını çorbadan çekip bana baktı. "Hayır."
"Ya aslında sabah sabah çorba içmek biraz saçma ama iyi gelecektir. Zorla içmiyorsun değ-"
"Saçmalama Beliz."
Yüzümdeki gülümseme arttı. O bunu görmedi. Adımla seslenmesini özlemiştim. Farklı bir aksanla dillendiriyordu ve hoşuma gidiyordu. Salak gibi ona bakıyordum.
Omzumdaki yüklerin hepsi gitmişti, sebebi bendim o yüklerin. Sebebi ben olmama rağmen tek cümlesiyle yüklerin uçup gitmesi acayip gelmişti. Dalgınca çorbayı içişine bakıyordum. Küçük bir çocuk gibiydi şu anda.
Kendine gel salak...
Çorbayı kaşıkla ağzına götürecekken bir anda bana baktı. Ellerimi birleştirmiş dirseklerim masada, çenemi ellerime koymuş onu izliyordum. Hümeyra'nın yaptığı gibi. Ona baktığımı görünce yüzünde çapkınca bir gülümseme oluştu. Salak adam dalga geçecekti kesin. Rezilsin rezil!
Ne yapacağımı bilemeyip ellerimi ayırdım, bana koyduğu çorbayı içmeye başladım. Oysa çorba önümde bile değildi. Önüme çekip kaşıkladım çorbayı. Soğuktu ama güzeldi tadı. Bol utanç eşliğinde soğuk çorba... En sevdiğim, en sevdiğim, en sevdiğim!
Ona bakmıyordum ama bildiğimiz gür bir kahkaha atmıştı. Bakma gamzesine Beliz, bakma! Kendime içimden bunları söyleyerek bakmadım. Bana bakıyordu biliyordum, lanetki tanımaya başlıyordum. O da beni tanımaya başlıyordu.
Hoşumuza mı gidiyor?
Hayır tabikisi!
Emin miyiz?
Evet.
Neden kalbin çarpıyor o zaman?
Onu bilmiyorum.
Utançlık tekrardan ağır bastı. Gözlerimi kapatıp perçemlerim ile yüzümü saklamaya çalıştım. Saçım hâlâ topluydu ve rezil bir haldeydim. Nasıl katlanıyordu bana anlam gerçekten veremiyordum.
"Noldu Beliz?" dedi. Sesi mutlu çıkıyordu.
Cevap vermedim. Yüzüne baktım. Zaten bana bakıyordu. Dudağımı yalayıp konuştum.
"Ne olacak? Hiçbir şey olmadı! Çok sakinim, çok iyiyim."
"Hm?"
Kaşları havalanmıştı. Eğleniyor gözüküyordu. Ben eğlenmiyordum!
"Evet çok iyiyim."
"Bende bende."
Yüzüne baktım. Gerçekten iyi gözüküyordu. Yüzünün rengi gelmişti. Şuan fark ediyordum, saçları ıslaktı, kurutmamıştı.
Saçlarına bakarak konuştum. "Saçlarını neden kurutmadın?"
Siyahtı saçları ve yumuşak gözüküyordu. Yakışıklıydı işte. Gereksiz ve çabasızca hemde. Benim halim yanında net bir şekilde soluk kalırdı.
Yüzünü yaklaştırdı. "Beni mi düşünüyorsun?"
Tebrikler Beliz. Bok çukuruna bir adım daha bastın. Go Beliz go!
"Ha?"
Bütün yüzümde gezdi yine gözleri. En son banyoya gidip yüzümde bir şey var mı diye bakacaktım. Ama o şekilde bakmıyordu ki. Farklı bakıyordu, kelimelere sığdıramayacağım kadar garip, garipliğini hissettirebilecek kadar güçlü bakıyordu. Gözlerimi gözlerine kenetledim.
Yüzünde tebessüm oluştu. Yine gözlerim gamzesine gitti. Alışkanlık olmuştu artık, isteyerek bakmıyordum. Güldüğünde otomatik olarak aklıma ilk gamzesi geliyordu. Güzeldi gamzesi, fazla güzel.
Gamzesine fazla bakmıştım galiba. "Bence kesinlikle daha fazla gülmeliyim pijamalı." dedi imalı bir sesle.
Gamzesinden sıyrılıp gözlerine baktım. İlk karşılaştığımız güne gönderme yapıyordu beyefendi. "Biraz daha güleyim mi pijamalı? " diye sormuştu. O an cevap vermemiştim diye hatırlıyordum. Bu sefer ben yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Kaşınıyordum.
"Gönderme mi yapıyorsun Barlas?" dedim. Adının üstüne basa basa.
Adıyla seslenmiştim. Gerçekten adından nefret ediyor mu merak ediyordum. Ne olursa olsun bir daha soy adıyla seslenmeyecektim.
Dudağının ucu kıvrıldı. Ani yakınlaşmamdan irkilmedi bile. Başka kızlar da mı böyle yapıyordu? Belki alışmıştı kızların yakınlığına.
"Tam isabet pijamalı."
Gözlerim dudaklarına kaydı. Tekrardan gözüne çektim, pür dikkat beni izliyordu. Benden bu kadardı. Gözlerimi bakışlarından çekip önündeki bitirdiği çorbayı aldım, kendi bitiremediğim kaseyi de üstüne koydum ve ayağı kalktım.
Kaseleri tezgâha bırakıp derin bir nefes verdim. Etkisi insanı deli eden cinstendi. Bakışları her insana mı böyleydi bilmiyordum ama kesinlikle beni etkisi altına alıyordu. İstemiyordum böyle bir etkiyi.
Kanma Beliz. Her kıza böyledir belki de.
Oysa hiç görmemiştim yanında bir kız. Belki de yoktu konuştuğu ya da sevgilisi. Beni ilgilendirmemeliydi. Boğazımı temizledim.
"1 kase daha alır mısın?"
Onaylamaz bir ses çıkardı. Başımı salladım, belki beğenmemişte ses çıkarmamış olabilirdi. Utanmadan süngeri alıp üstüne deterjan sürdüm. Delici bakışlarını arkamda hissediyordum. Belki yine saçlarıma bakıyordu, oysa normal saçtı işte.
"Bırak Beliz yapma ben yaparım."
Umursamadım onu. Netti cevabım.
"Sus."
Bir süre sonra bir odadan çıkıp İpek geldi yanımıza. Abisine göz ucuyla bakıp bana döndü.
"Niye yapıyorsun Beliz abla? Ben yapardım."
Gülümsedim ona.
"Gerek yok elime mi yapışacak." diye söylendim.
Abla demesi hoşuma gitmişti. Saygılı birine benziyordu. Çok güzeldi ve açıkçası Barlas'a benzemiyordu. Fındık burnu ve yeşil gözleriyle abisinin tam zıttı diyemezdim ama kardeş olduklarını bilmesem kardeş olduklarını düşünmezdim.
Düşünmedin zaten salak! Sevgilisi sandın.
Haklı.
İpek birkaç defa daha söylendi ama bırakmadım. Bu kadar söylenmesinin sebebi kaseler harici 3-5 adet daha tabak, çanak olmasıydı. Onu umursamadan bulaşıkları yıkamaya devam ettim. Barlas ise bizi yüzünde küçük bir gülümsemeyle izliyordu.
İpek en sonunda bıkıp buzdolabının başına geçti. Yemek arıyordu galiba. Abisinin çorbasından içmesini söylediğimde Barlas karşı çıkmıştı. Çorbayı sahiplenmişti sanki. Hoşuma gidiyordu ama gitmesi saçmaydı.
"Abi sarma var ister misiniz?" diye sordu İpek buzdolabının içini karıştırırken.
Barlas'ın haberi yoktu galiba. "Kim getirdi ki?" diye sordu.
Buzdolabından tabak çıkardı İpek. İnce ince sarılmış sarmalar ve üstünde limon dilimi vardı. Masanın üzerine bırakıp ellerini belinin iki tarafına yerleştirdi.
"Yukarıda ki Nejla ablanın kızı getirdi. Senin için elleriyle hazırlamış, öyle demişti."
Bulaşık yıkayan ellerim durdu. İçimde yanmaya meyilli bir yerin yandığını hissettim. Arkamı dönüp baktığımda Barlas göz kırpıştırarak sarmaya bakıyordu. Daha sonradan gözleri beni buldu.
Sarmaya baktığımda özene bözene yerleştirildiğini gördüm. Yuh ama artık! Bu kızın bir Barlas'a yürümediği kalmıştı. Annesinin yaptığına yemin edebilirdim. O böyle saramazdı!
Sana noluyor canım?
Kes sesini, haklıyım!
İçimdeki yanan şeyi yüzüme vurmamaya çalıştım. Yumuşak bir sesle konuştum. "İstersen ısıtayım, çorbayla doyduğunu sanmıyorum."
Oysa sesim bile değişmişti. Şaşırdım ama içimde tuttum. Noluyordu be bana? Vücut kendine gel!
Cevabı netti. "İstemem."
"Niye?"
"Tokum."
"Çorbayla doydun mu?" diye inatla sordum.
"Hmhm doydum."
Sanmıyordum doyduğunu. Üstelemedim, yaptığı şey sanki içimdeki yangını söndürmüştü. Oysa sarma lezzetli duruyordu. Neden yemediğini anlamadım.
İpek'e baktı.
"İpek sen sarma sevmezsin. Ben de yemem. Onlara geri götürebilir misin? Nejla abla şuan evde değil. Kızı açar sana kapıyı. Üstüne basa basa de ki 'Abim istemiyor.' "
Gözlerim açıldı. Kalbim hızlandı. Hadi ama salak kalp! Seninle ne ilgisi var?
İpek'te şaşırmıştı ama bana bakıp yüzünde sırıtışla kıvıra kıvıra elindeki sarma ile dış kapıya doğru yöneldi. Niye bana bakmıştı ki? Kızardığımı hissediyordum.
Kendinden küçük kızdan utandın ya! Utanılacak birisin gerçekten.
Barlas'a baktım. Düz bir şekilde odağındaydım.
"Şimdi toksun diye yemiyorsun, sonra yerdin niye istemedin ki?"
Ağzını seveyim Beliz. Bir sus artık.
"Her yemeği yemem Beliz..."
Olduğum yerde kaldım. Benim getirdiğimi yemişti. Kalbim bu farkındalıkla hızlandı. Hoşuma gidiyordu ve kesinlikle bunu yapmayı kesmesi gerekiyordu. Yanlış düşünceler arasında boğulmak istemiyordum.
"Acıktığımda çorbam var, onu içerim." diye devam etti.
Gözlerim açıldı. Yanlış anlamak istemiyordum ama ne tarafa baksam aynı anlamı yüklüyordum. Yüzümü inceledi. Utanmıştım ama!
Daha fazla bakmasın diye arkamı dönüp bulaşıkları yıkamaya devam ettim, o sırada İpek eve gelmiş. Tahminimce tekrardan odasına gitmişti.

Bulaşıkları sıcak sudan geçirdiğimde her ikimiz de sessizdik. Ben bulaşıkları yıkıyor, o da büyük ihtimalle beni izliyordu. Sesi çıkmıyordu.
Bulaşıkları bitirmiştim. Arkamı döndüğümde eş zamanlı olarak o da ayağı kalktı. Gözlerimi gözlerine diktim.
Utanmam biraz azalmıştı, yüzümün kızarıklığının gittiğini umuyordum. Adamın yanında renkten renge giriyordum. Bukalemun gibiydim resmen.
Boy farkımızdan nefret ediyordum. Kendimi yanında küçük hissediyordum.
Hiçbir şey söylemeden elimin tersini alnına yaslamak için parmak ucumda hafifçe yükseldim. Olduğu yerde duruyordu, ne yaptığımı izliyordu.
Elimi alnının ortasına koydum, elim sıcak sudan dolayı sıcaktı ve hiçbir şey anlamamıştım. Ayaklarımı yere basarak yüzüne baktım.
"Bir dakika bekle, hiçbir şey anlamadım. Elim sıcak, kurutayım geleyim." dedim. Yanından ayrılmaktı planım. Nafileydi, bileğimden tutup tekrardan olduğum yere geri çekti beni. Yüzünü yüzüme hizaladı, buna alışıktım. Alışık olmadığım şey, yanağını yanağıma yaslamasıydı. Bildiğimiz yanağını yanağıma hizalayıp kenetlemişti.
Ateşini ölçmem için yapmıştı bunun farkındaydım fakat kalbim hızlanmıştı yine. Hep böyle mi olacaktı? Yanağı yanağımdayken de faydası yoktu. Yanağımda alev alıyordu!
Nefesini saçımda hissediyordum. Bir eli bileğimdeyken diğer eli nazikçe toplu olan saçımdan tokayı aldı. Saçıma dokunuşu o kadar nazikti ki sanki mücevhere dokunuyordu. Saçımı açtıktan sonra sırtıma dağıttı. Saçımı açan eli belime gittiğinde bende pes edip öylece bekledim. Rahatsız olmuyordum ondan. Oysa böyle yapan birinin malum bölgesine vurmuş, kaçmış olmam gerekiyordu. İstisnaydı sanki o beynimde. Kendimi negatif kutup, onu pozitif kutuba benzetiyordum. Çekiyordu, ben de ona doğru gidiyordum.
Yanağım yanıyordu resmen utançlıktan. Hissetmemesi imkansızdı. Yanağını yanağımdan çekerek yanaklarıma baktı. Gülmemek için zor duruyor gibiydi.
"Var mıymış ateşim?"
Kaşlarımı çatarak söylendim. Utanıyordum ama utanmıyordum da. Garip bir durumdu, alışmıştım dokunuşlarına.
"Anlamış gibi mi duruyorum!"
Güldü salak. Gülerken gözleri kısılıyordu, bu gülüşünde gözleri kapanmıştı resmen. Komiğine gitmiş olmalıydım. Kaşlarım düzelirken tekrardan gamzelerine odaklandım. Büyüleyiciydi gamzeleri, gülüşü...
Gülmesi bittiğinde yüzüme baktı.
Belimdeki eli yavaşça yanağıma gitti. Elini ittirmemi bekliyordu, ittirmedim. Elinin tersiyle yanağıma dokundu.
Eli yanağımdayken "Sen de mi hap içsen?" diye sordu durgun ve sevecen bir sesle.
Kaşınıyordum. Yakınımda ve yüz hizamdaydı zaten. Yüzümü yüzüne yaklaştırdım.
"Seni boğmamı mı istiyorsun!?" diye sordum.
Dişini dudağına geçirerek gülmemek tuttu kendisini. Ciddi değildim. O eğleniyorsa benim ne eksiğim vardı? Bende eğlenecektim.
Yüzü yüzüme 1 karış uzaklığında ya vardı ya da yoktu. Gözlerimin içine baka baka konuştu.
"Sana 'boğ' dediğimi hatırlıyorum Beliz."
Evet demişti. Nefesi nefesime karışırken tezgâha yaklaştım, ondan uzaklaştım. Çekici bir sesle konuşuyordu. Afallıyordum. Çabuk etkilenen birisi asla değildim, sanki yavaş yavaş kendisine çekmeye çalışıyordu beni.
Gidiyorsun sende.
Olduğu yerde durmuş beni izliyordu. Kalbimin sakinleşmesini bekliyordum, yüzüne değil göğsüne bakıyordum.
"İyi misin Beliz?"
Sorduğu soruyla kendime geldim.
"Ha?"
Yuh salak! Kibar ol biraz, hanzo musun?
İyi olduğumu sorarken sesi ciddiydi ama cevabım karşısında yüzünde tekrar bir gülümseme oluştu. Kaşlarımı çattım.
"Ne gülüyorsun?"
Daha da güldü.
"Gülmeyeyim mi?"
Eğlenceli bir sesle sormuştu. Yüzünde dolandı harelerim. 'Gülme' desem yalan söylemiş olurdum. Tezgâhın önünden ayrılıp mutfaktan çıkmak için kapıya yöneldim. Gözleri bendeydi biliyordum ve her saniyemi takip etmesi sinirimi bozacak şekilde hoşuma gidiyordu.
Arkamdan "Nereye gidiyorsun?" diye sordu.
Arkamı dönmeden "Evime." diye cevap verdim.
Adam yerinde durmuyordu. Hole, kapının önüne geldiğimde bileğimden nazikçe tutup ona dönmemi sağladı.
"Böyle mi geldin?"
"Evet."
Bir şey demeden yanımdan ayrılıp odasına girdi. Orada, beni bıraktığı yerde öylece kaldım. Önümde oturma odası vardı, gözüm oraya gitti. Ferah duruyordu ve gri renkte koltuklar vardı. Fazla bakmak istemedim, sonuçta onun isteğiyle gelmememiştim. Kısa süre sonra ise yanında ceketiyle geldi. Ne yapacağını anlamıştım.
Yavaş yavaş çözüyoruz sankisi.
"Gerek yo-"
Umursamadı bile beni. Bebekmişim gibi ilk kollarımdan geçirdi, sonra ise fermuarı boğazıma kapattı. Elleriyle ceketin altında kalan saçlarımı nazikçe çıkartıp gerdanıma yaydı. Kocaman gelmişti ceket. Kolları ellerimden sarkıyor, diz kapağımın 1 karış üstünde bitiyordu. Adam kalıplıydı. Ben ise onu izliyordum. Sanki ciddi bir iş yapar gibiydi. İşini hallettikten sonra eğildi, yüzünü yüz hizama eğdi.
"Teşekkür ederim."
Güldüm. Gözleri gülüşüme gitti.
"Rica ederim keko."
Bu sefer o güldü. Biraz yüzümde gezindikten sonra normal bir şekilde dikleşti. Beli ağrımış olma ihtimali oldukça yüksekti.
Çekingen bir sesle "İstersen gelebilirim seninle." dedi.
"Sen ilaçlarını iç." Aydınlanmış gibi elim tekrardan alnına gitti. O sırada parmak ucumda yükseldim. Elim artık kendi sıcaklığındaydı, o yüzden sıkıntımız yoktu. Elimin tersini alnına koyduktan sonra usulca gözlerini kapattı.
"Biraz daha iyi. İlaçlarını içtikten sonra daha iyi olursun. Kendine dikkat et."
Söylediklerimle gözlerini açtı. Adem elması kavislendi. Aynı duyguyla bakmıyordu bu sefer. Daha hüzünlü bakıyordu, İpek'in çorbayı alırken baktığı gibiydi. Kötü geçen çocukluğuna bağladım yine. Doğruysa doğruydu, yanlışsa yanlış. O an içimden sarılmak geçti. Sarılmadım, vücuduna iyice yaklaşıp yüzümü göğsüne koydum. Kalbim deli gibi çarpıyordu, onu da umursamadım. Bu duyguyla bırakıp gitmek istemiyordum. Gülsündü.
İlk başta bedeni donakaldı, fakat sonra elleri bel oyuntularımı buldu. Kollarım öylece oldukları yerdeyken Barlas bütün vücudumu kollarının içine almış, yadırgamadan kollarını vücuduma sarmıştı. Nefesini saçımda hissediyordum, kokluyordu sanki saçımı. Gözlerimi kapattım ve göğsüne yaslı bir şekilde kaldım.
Tehlikeli ve tuzaklıydı, ben ise daha yolun başındaydım. Yaslandığım yer bana hem bir nefes kadar yakın hem bir sevgi kadar uzaktı.
Beliz ve Barlas'ın çarpan kalpleri ise şüphesiz en belalı alanlardı.

---
🧡🧡
Devam edecek...

Arkadaşlar çok minik bir detay var, onu bilerek yazmadım. Bakalım bulabilecek misiniz? Eğer bulunmazsa yorumlara yazarım.
Yorum yazmayı ve beğenmeyi unutmayın! Sizi seviyorum...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

870okunma 39beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…