MUHASARA kitap kapağı

9. bölüm / 20

MUHASARA

8

Vaveyla Yazarı: Whispearl 🤍

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 20Şu an: 8

Teoman, Bana Öyle Bakma

🪽

Denizin sert kokusunu içime çekerken, adımlarımız sahil şeridinde ağır ağır ilerliyordu. Saçlarım umarsızca esen rüzgâra karşı koyamadan yüzüme gözüme dağılıyor, ama bu dağınıklık içimdeki karmaşanın yanında hafif kalıyordu.

Sessizliği Alparslan bozdu. Bakışlarını hırçın dalgalardan ayırıp bana çevirdi. "Bugün çok fazla benden konuştuk, biraz da senden konuşalım."

Ne demek istediği gayet açıktı. Sabah yaşanan o kargaşayı, Kaan’ın kapıma dayanma rezaletini bir yerde açıklamak zorundaydım. Yani sonuçta adam resmen hiçbir karşılık beklemeden benim için kendini tehlikeye atmıştı.

Bakışlarımı önüme, adımlarıma kenetledim. "Kaan'la isteyerek evlenmedim."

Alparslan’ın adımları bir anlığına tekledi. Şaşkınlıkla bana doğru döndü. "Nasıl yani?"

Onunla göz teması kurmaktan itinayla kaçınıyordum. "Baya," dedim, iç çekerek. Sahil yolundaki boş banklardan birini gözüme kestirip yönümü oraya çevirdim. "Oturalım mı biraz?" Başını sallayarak beni takip etti. Yanyana oturduğumuzda, rüzgar aramıza sızarken anlatmaya devam ettim. "Kaan'la annem sayesinde tanıştım. Annemin kendi kendine gelin güvey olmasıyla da birkaç ay içinde kendimi nikah masasında buldum. Yaklaşık bir yıl evli kaldık. Gerçi bizimkisine evlilik denemezdi ya, orası ayrı. İki gün önce de beni aldattığını yakaladım; evdeki güvenlik kameralarından... Yani ben iki gün önce yakalasam da onun daha öncesi varmış ama benim haberim yokmuş. Pek de anlatılacak, gurur duyulacak bir yanı yok yani."

Alparslan’ın çene kaslarının kasıldığını, ellerini montunun cebinde yumruk yaptığını fark ettim. "Şerefsiz," dedi, kelimeyi resmen dişlerinin arasından tükürürcesine çıkararak.

Bu tepkisi içimdeki o kasvetli havayı hafifletti, burnumdan hafifçe güldüm. "Aynen öyle. Şimdi de boşanmaya çalışıyorum işte. Elimdeki deliller sağlam olduğu için mahkemenin davayı çekişmeliye çevireceğini düşünmüyorum."

Ne söyleyeceğini bilemez bir hali vardı. Bir askerin adalet duygusuyla, bir kadının kırılmışlığı arasında sıkışmış gibi duruyordu. Yüzüne mahcup, yumuşak bir tebessüm kondurdu. "Ne denir? Umarım en yakın zamanda kurtulursun o zaman."

"Ay hadi inşallah," dedim, nihayet rahat bir nefes alıp gülerek. Sessiz geçen birkaç saniyenin ardından, o boğucu havayı tamamen dağıtmak için konuyu değiştirdim. "Anlayacağın bende anlatılacak pek bir şey yok, asıl sen anlat."

"Ne anlatayım?" dedi, bakışlarını tekrar önümüzdeki uçsuz bucaksız denize çevirirken. Geriye yaslanmıştı.

"Yüzbaşı değil misin sen? Timin yok mu? Timdekileri anlat. Erkeklerin komik asker anıları olmaz mı hiç? En yakın arkadaşın kim mesela?"

Arka arkaya sıraladığım sorulara hafifçe güldü. Omzunu bankın arkasına hafifçe yaslarken, sadece en son soruma cevap vermeyi seçti. "En yakın arkadaşım Ertuğrul."

Konuyu çekici bulduğum için bankta hemen ona doğru yan dönerek oturdum, bacaklarımı altıma topladım. "Hani şu evdeyken mesajlaştığın Ertuğrul?"

Kafasını salladı, gözlerinde derin bir sevgi belirdi. "Hı hı. Anlaşılan devremi anlatacağız. Ertuğrul normalde Erzurumlu ama ailesi o küçükken İstanbul'a taşındığı için onunla aynı okuldan, akademiden mezun olduk. O normalde benden bir yaş küçük. Benim hiç kardeşim olmadı ama Ertuğrul yeri geldiğinde hem bir kardeş hem de bir abi oldu benim için."

Merakla dinliyordum, içimdeki o dedikoducu sivil damar kabarmıştı. "Rütbesi ne Ertuğrul'un?" diye sordum.

Rütbe önemliydi sonuçta!

"Kıdemli Üsteğmen."

"Ooo," dedim, sesimi hafifçe yükselterek. "İyiymiş. Peki... Eli yüzü düzgün müdür? Sevgilisi var mı?"

Alparslan bir anda sorduğum sorunun nereye varacağını kestiremedi. Beklemediği bu hamle karşısında derin bir nefes alırken kendi tükürüğü boğazına kaçtı, aniden öksürmeye başladı. "Öhö öhö!"

Tıkandı çocuk resmen.

Hafifçe öne eğilip sırtına bir iki kere vurdum. "İyi misin? Ne oldu bir anda?"

Kendine gelip öksürüğünü bastırınca bana döndü. Tek kaşı havaya kalkmış, gözlerinde oldukça sorgulayıcı ve muzip bir ifadeyle baktı yüzüme. "Ben iyiyim de... Sen ne yapacaksın Ertuğrul'un sevgilisi var mı yok mu? Hayırdır?"

Onun bu kıskançlığa ya da sorgulamaya benzer halini hiç umursamadan üsteledim. "Sen bir söyle sevgilisi var mı yok mu, ben de sana neden sorduğumu söyleyeceğim."

Ağzının içinde bir şeyler geveledi, tam duyamadım ama sesindeki o huysuz tonu yakaladım. "Yok."

Yüzümde anında beliren geniş bir gülümsemeyle ellerimi birbirine vurdum. "İyi! Nihan'la evlendiririz."

Alparslan bir an ne dediğimi anlamaya çalıştı, zihnindeki taşlar yerine oturunca da sahilin sesini bastıracak güçte bir kahkaha attı. "Ablanla mı?"

"Hı hı."

"Niye? Ne alaka?" Hala gülüyordu, gözlerinin kenarları kırışmıştı.

Ortada hiçbir şey yokken buna bu kadar gülüyor olması sinirimi bozmuştu. Kaşlarımı çatarak koluna hafifçe vurdum. "Asıl sana ne alaka? Niye bu kadar güldün, çok mu komik?"

Kahkahalarının arasından zorlukla konuştu. "Komik tabii. Çünkü Ertuğrul'un o taraklarda hiç bezi yoktur."

Bunu bu kadar emin ve gülerek söylemesiyle, sabahki o "Acaba?" sorumun gerçeklik payı olabileceğine kanaat getirdim. Bu sefer ciddi ciddi sordum. "Niye? Gay mi?"

Alparslan durmak bir yana, oturduğu bankta geriye doğru sarsılarak daha da çok güldü. İyice sinirimi bozunca bu sefer daha sertçe koluna bir tane yapıştırdım. "Susar mısın artık ya, neye gülüyorsun bu kadar? İnsanlar bize bakıyor!" Ve gerçekten de yürüyüş yolundan gelen geçen birkaç kişi merakla bizim tarafa bakıyordu.

Az önce sorduğum soruya hitaben, gülüşünü biraz olsun bastırmaya çalışarak konuştu. "Bu şakayı bugün ikinci kez yapıyorsun Nihal, artık bayatlıyor. Haberin olsun."

Kollarımı göğsümde bağladım, dudaklarımı büzmüştüm. "Ben şaka yapmıyorum. Sen beni ciddiye almıyorsun. Ayrıca olabilir yani, ne var bunda?"

Gülmesi nihayet kesilip yerini yüzüne yayılan geniş bir sırıtmaya bıraktığında bana doğru eğildi. "Ertuğrul'u tanısan sen de benim gibi gülerdin. Sayende adamı gay olarak hayal ettim ya..." deyip tekrar küçük bir kahkaha koyuverdi. "Bu dediğini ilk operasyondan önce kesinlikle anlatacağım ona. Güler, motivasyon olur."

Dümdüz, sinirli bir ifadeyle yüzüne bakmaya devam ettim. Olaydan keyif alanın sadece kendisi olduğunu anladığında nihayet boğazını temizleyip ciddileşti.

"Tamam, tamam, sustum. Şaka bir yana... Ertuğrul'un gerçekten o taraklarda bezi yoktur. Bir kere, evlenmek gibi bir planı yok onun. 'Tek tabanca geldik, aynen geri döneceğiz' kafasında yaşar. Mevzu profesyonellikse ondan ciddisi yoktur askeriyede. Ama yeri gelir, seni mutlu etmek için soytarı olur. Fedakarlığın vücut bulmuş halidir, merhametlidir. Şu hayatta sevdiği bir avuç insan için yaşar Ertuğrul. Gerekmedikçe konuşmaz, çok konuşandan da hiç hoşlanmaz. O yüzden sevgilisi olmuyor zaten. Hiçbir kızla muhabbeti sürdürmeye tenezzül etmiyor kendisi."

Arkadaşından, omuz omuza çarpıştığı devresinden bu kadar pozitif bahsetmesi gerçekten o kadar güzeldi ki... Arkadaştan öte, öz kardeşiymiş gibi konuşuyordu. Erkeklerin birbirleri hakkında böyle derin ve temiz konuşabiliyor olması beni anlamsız bir şekilde mutlu etmişti. Duygusuz damgası yapıştırılmış bir toplumun bu denli ince ruhlu istisnaları içinde barındırması ciddi anlamda çok hoştu. Geleceğe dair umut vaat ederken, insanın durup birkaç saniye de olsa dünyanın hala yaşanılabilecek bir yer olduğuna ikna ediyordu.

Yine de pes etmeye niyetim yoktu. Burnu havada bir edayla kafamı biraz yukarı kaldırdım, şımarıkça gülümsedim. "Yapacak bir şey yok, hoşlanmayı öğrenecek. Nihan çok konuşur."

Alparslan bu halime alayla sırıtmadan edemedi. "He, sen baya kararlısın yani?"

Başımı indirmeden, ona üstten üstten bakarak göz kırptım. "Herhalde yani. Ee, timde kaç kişi var toplamda? Sadece Ertuğrul yoktur diye düşünüyorum?"

Yüzündeki o gevşek ifade silindi, komutan kimliğinin o ağır ciddiyetine geri döndü. "Yedi kişiyiz. Ben, Ertuğrul, Batuhan, Beliz, Gediz, Barış ve Anıl."

Sahte bir üzüntüyle dilimi damağına vurup cıkladım. "Altı erkek, tek kadın... Beliz'e üzüldüm şimdi," dedim. "Sen yüzbaşısın, Ertuğrul kıdemli üsteğmen. Ee, diğerleri neci?"

"Batuhan üsteğmen. Beliz ve Gediz, teğmen. Barış, astsubay kıdemli çavuş. Anıl da timin en küçüğü, uzman çavuş."

Boş ellerimi montumun cebine sokarken hafifçe öne doğru eğildim. "Anıl'a da üzüldüm yazık, kesin bütün ayak işlerini ona yaptırıyorsunuzdur."

Bu gece yüzünden bir an bile eksilmeyen o hınzır sırıtışıyla beni cevapladı. "Askeriyede acımak diye bir kavram yok maalesef Nihal Hanım. Hem Beliz'e niye üzülüyorsun ki? Batuhan ona gayet iyi bakıyor."

İçimdeki çöpçatan radarları anında sinyal verdi. Hafif şaşkınlıkla karışık iki saniye kadar süren bir hayal kırıklığıyla, "Hadi be?" dedim. "Hayır ya... Ben onu bizim komiser Cenk'le düşünmüştüm."

Alparslan haklı olarak kaşlarını çatıp sordu. "Sizin komiser Cenk?"

"Nihan savcı ya, Cenk'le hem mesai arkadaşı hem de en yakın arkadaşlar."

Kesin bir dille başını iki yana sallayıp önüne döndü. "Tıch. Yok. Senin o iki iş de olmaz."

"Niye ya?"

Manzaraya bakarken bir kolunu bankın arkasına, hemen omuz hizamın biraz üzerine atıp iyice yerleşti masadaki gibi. "Ertuğrul istemez öyle karşı cins yakın arkadaş falan. Gelemez öyle şeylere."

Bütün ciddiyetim ve umursamazlığımla ona doğru döndüm. "Onun istemesine gerek yok, sonuçta o arkadaş olmuyor. Hem o Nihan'ı bir görsün, bir dibi düşsün... Sonra konuşalım bunları."

Alparslan elini yasladığı yerde bileğinden kıvırarak havaya kaldırdı, teslim olur gibi bir jest yaptı. "Ben uyarımı yapayım da, gerisi beni alakadar etmez. Ayrıca... Sen Batuhan, Beliz'le ilgileniyor dedin. Batuhan'la Beliz birlikte gibi bir şey çıkmadı ağzından. Haksız mıyım?"

Omuzlarını kaldırıp indirdi, yüzünde düz bir ifade vardı. "Değiller çünkü."

Anın reaksiyonuyla yerimde hafifçe doğruldum. "Ay yoksa Batuhan platonik mi?"

Açıklaması mümkün olmayan, askeri disipline tamamen aykırı bir durumun içindeymiş gibi yüzünü buruşturdu. "Yani sayılır... Pek içinde tuttuğu da söylenemez ama."

"Nasıl ya? Şey gibi mi? Düşmana ateş etmeden önce, 'Beliz bu sana gelsin!' falan mı diyor?"

Alparslan, bu düşüncenin bile tüylerini diken diken etmesine izin verir gibi tiksinerek baktı yüzüme. "Tamam ya, örnek verdim sadece," diyerek geri bastım hemen. "Ee başka kim vardı? Heh, Gediz. Bu arada Gediz ile Beliz ikiz falan mı? İsimleri kulağa çok uyumlu geliyor."

"Beliz'le ikiz değiller. Hatta alakaları bile yok. Gediz Bursalı, Beliz Mardinli. Ayrıca Gediz'i hiç deme bana, yavşağın önde gindenidir kendisi."

"Hadi ya? O kadar mı?"

O anlar, timin kışladaki halleri aklına gelmiş olmalı ki kafasını iki yana sallarken çarpık bir gülüş belirdi dudaklarında. "O kadar. Hatta ne zaman bir operasyonun alt metninde bir kadını ele geçireceğimiz belirtilse herkes aynı noktaya bakar: Gediz Özcan, Bursa, emredin komutanım!"

Sesini taklit etmesine dayanamayıp sesli bir kahkaha attım. "Onu düze çıkaracak bir kadına bakar o iş. Hatta bizim kızlardan birini düşünüyorum şu anda da... Eylül harika olur! Baskın bir karakteri var, hem çok güzel hem de çok zeki kız."

Alparslan, dediklerime inanamıyormuş gibi, hayret dolu gözlerle bana baktı. "Yok artık Nihal... Çöpçatan mısın sen?"

Bu sefer de ben onun bu ithamına inanamıyormuş gibi omuz silktim. "Ne alakası var ya? İnsanlar mutlu olsun istiyor olamaz mıyım ben?"

Alparslan’ın yüzündeki o hayret, yerini acımasız ve düşüncesizce bir alaya bıraktı. Gülerek konuştu. "Mutsuz bir evlilik geçirmiş biri olarak mı?"

Dediği şeyle birlikte, boğazımdaki o hırçın dalgaların sesi aniden kesildi. Olduğum yerde donup kaldım. Göğsüme saniyeler önce oturan o sıcaklık, buz gibi bir kütleye dönüştü. Yüzümdeki gülümseme bir anda silindi ve yok oldu.

Alparslan, kelimelerin ağzından çıktığı an nasıl bir hayvanlık yaptığını, hangi yaraya bastığını fark etti. Bakışlarındaki o alaycı pırıltı anında söndü, yerini büyük bir pişmanlık aldı. "Özür dilerim," dedi sesi aniden kısılarak. "Ben... Gerçekten öyle demek istemedim."

Dediğini zerre umursamadan, banktan hızla ayağa kalktım. Üzerimdeki ceketi sıkıca önüme çekip, "Gidelim mi artık?" dedim, sesimin buz gibi çıkmasına engel olamayarak. Cevap vermesini beklemeden, arabayı bıraktığımız yöne doğru sert adımlarla yürümeye başladım.

Arkamdan hızlı adımlarla geliyordu, sesindeki o çaresiz ton rüzgara karışıyordu. "Nihal, gerçekten öyle demek istemedim. Bi' dinler misin beni?"

Dinlemeyeceğim! Tabii ki dinlemeyeceğim. Hayır ne sandım ki? Hepsi aynı değiller mi zaten? Aptal kafam ya! Aptal kafam! Bir de zekiyim diye geçinirsin Nihal Hanım. Sen bu salaklıkla yine iyi yaşıyorsun.

Taksi çağırmayı düşündüm ama onunla aynı arabaya binip sessizliğimle vicdan azabı çektirme fikri daha cazip geldi.

Arabaya bindiğimde hiç Alparslan'la muhatap olmadan kemerimi bağlayıp kendi tarafımdaki cama döndüm. O da arabayı çalıştırıp eve doğru sürerken konuşmadı. Arabada müzik dinlemeyi sevdiğimi anladığı için şarkı açtı. Şu anki melankolime tamamen zıt düşen notalar hoparlörleri aşıp kulağıma akın ettiler. Pamela, İstanbul.

Bi' ortak geçmişimiz var
Bir de hep açık yaralar
Kendine hatırlattığın
Fazla parlamış anılar

Karşıma her yerde çıkan
Otuz yaş üstü adamlar
"Hep seni sevmiştim" diyen
Bir şeyler bekler bakışlar

Ortak bir geçmişimiz olduğunu söyleyemem belki ama ikimizin de kendine özgü açık yaraları olduğu kesin. Otuz yaş üstü dediği an kendi kendime gülmeden edemedim. Acaba gerçekten otuz yaş üstü mü?

Yer çekimine yenik üstün başın
Bir de hep güzel tınlamış adın, adın
Cebinde bir tek numaran kalmış artık
Herkes için bir tadımlık

İstanbul seni hapsetmiş
Eski bir banda kaydetmiş
Yüzlerce, binlerce insan, aman Allah
Hep bu şarkıyı söylemiş

İsminin tınısını kulağa hoş geliyor. 'Alp' ve 'Arslan'. Alp; yiğit, kahraman, cesur savaşçı anlamına gelirken, Arslan; güçlü, yürekli, lider anlamına geliyor. Adını yansıtan bir insan kendisi. İstemeden de olsa öyle bir güven hissi yayıyor ki etrafına sanki onun yanındayken kimse bana zarar veremezmiş gibi. Ayrıca, İstanbul onu hapsedememiş. Dağ tepe geziyormuş Heidi gibi.

Ben kendi kendime saçmalarken iç sesim tamamen farklı bir noktaya odaklıydı.

Ya kimseye kalmadan o sana zarar verirse?

Öyle biriymiş gibi gelmiyor. Ya da ben öyle olmamasını umuyorum bilmiyorum.

Eşlik etmeye doyamadığım şarkıya onun yüzünden eşlik edemedim. Arada dönüp bana baktığını sırtımdaki bakışlarından hissediyordum ama ben asla ona dönmedim.

Kısa sürede eve geldiğimizde bahçeye girip arabayı park etti. İner inmez arka kapıyı açıp ona ihtiyaç duymadan bütün eşyalarımı aldım. Ve kapıya yürüdüm. Oldukça zor oldu ama kapıyı açtım ve içeri girdim. Tam merdivenlerden yukarı çıkacaktım ki dirseğimi kavrayan eliyle olduğum yerde kaldım.

"Nihal. Konuşabilir miyiz?" Diye sordu naif bir sesle.

Dirseğimi anında elinden kurtardım. Elimdekileri holün ortasındaki masanın üzerine bıraktım. "Konuşalım. Ne konuşacağız tam olarak?"

Yüzü sıkıntıyla düştü. "Nihal ben gerçekten öyle demek istemedim. Bir anda çıktı ağzımdan."

Yürüyüp dibine kadar girdim ve omuzlarım dik başım yukardayken konuşmaya başladım. "Kendine haksızlık etme ya. Bir yerde haklıydın aslında. Ben mutlu bir evlilik geçirmedim ki insanlara mutluluğu aşılayayım değil mi?" Alayla burnumdan güldüm önce, iki saniye sürdü ve sonra ciddi ifademi geri kazandım. "Ama her evlilik benimki gibi kötü olacak diye bir kural yok Alparslan. Her evlilikte partnerlerden biri aldatacak diye bir kural da yok. Ve en önemlisi hiç kimse kimseyle aynı değildir. Benim bir evliliğim kötü geçti diye evlenmeyi bir daha asla düşünmüyor değilim. Evlilik en çok ezber bozduran şeydir aslında çünkü hiç kimsenin birlikteliği bir başkasınınkiyle bir değil." Deyip bir şey söylemesine fırsat tanımadan onu orada bırakarak eşyalarımı olduğu yerden almayı bile düşünmeden merdivenleri tırmandım.

Odama girdiğimde kapımı ardımdan kapatıp kendimi sırt üstü yatağıma bıraktım. Biraz rahatlamaya ihtiyacım var. Yorgunluğum aksini iddia etse de kalktım ve banyoma yürüdüm. Bu evin banyosuna bayılıyorum. Küvet ile terası sadece boydan bir cam ayırıyor ve buradan bütün boğaz manzarasını seyredebiliyorum. Daha birkaç dakika önce birlikte manzarasını seyrettiğimiz boğaz...

Suyu açtım ve küveti doldurmaya başladım. O dolarken banyo dolabımdan okaliptüslü epsom tuzu, badem sütlü banyo köpüğü çıkarıp döktüm. Çekmecemden gül ve bergamot yağı çıkarıp onlardan da damlattım. Başka bir çekmeceyi açıp vanilyalı bir banyo bombasını alıp onu da küvete attım. Banyomdaki bütün mumları yakıp odamdaki mini mutfağa yöneldim. Dolabı açtım. Bir şişe rose vardı. Keyifli bir anımdan kalma büyük ihtimalle ama şimdilik bununla idare edeceğiz çünkü şu an hiç aşağı inemem. Onu alıp dolabı kapattım ve kendime bir kadeh doldurup mutfaktan çıktım. Telefonumdan odamın ses sistemine bağlanıp Spotify'dan 'bath time' listemi açtım. Sakin müzik kulaklarımı doldururken ben üzerimdekilerden kurtulmaya başlamıştım bile.

Küvetin yanına üzeri mermer olan altın kaplama iskeletli mini sehpamı yanaştırarak kadehimi onun üzerine koydum ve suyu içine girip kendimi köpüklerin kollarına bıraktım. Şu an itibariyle en fazla yarım saatim var. Çünkü fazlası cildime iyi gelmiyor.

Gözlerim camı aşıp manzaraya odaklandı. İstanbul bugün daha parlak sanki. İçimdeki karanlık bulutları savuşturmak istercesine inadına parlıyor gibi. 'Karanlık parlar mı?' deme. Parlıyor işte. Boğazdan yüzlerce insan geçiyor. Hiçbiri birbirini tanımıyor. Ama bir kazaya bakıyor bazen hayatlarınızın çarpışması. Bizimki de öyle oldu ama tek bir farkla. Bizde kader ağlarını çift dikiş atarak örmüş. Sadece bizim çarpışmamızı yeterli bulmayıp bir de babamın eski arkadaşının oğlunu seçmiş. Nihan beynimin derinliklerine o kadar iyi yerleştirmiş ki bu kader fikrini, artık 'sadece basit bir tesadüf' diyemiyorum.

Onun bana mutsuz bir evlilik geçirmiş olmamı hatırlatması bana aslında neyi hatırlattı? Ne hissettirdi de bu kadar içerledim daha yirmi dört saat önce tanıdığım birine?

Bazı şeyleri dalgaya alabiliyor olmam lazım artık. Fazla ciddiyetle yürümüyor hiçbir şey.

🪽

Alparslan Eralp

"Komutanım yalnız dediğiniz hiç hoş olmadı."

"Ertuğrul komutanım haklı, Alparslan Yüzbaşı'm. Ben size daha önce de dedim, Nihal naif ve zarif biri diye. Gereksiz hareketlere, patavatsızlığa, boş boğazlığa gelemez diye."

Dedikleri içimdeki sıkıntıyı iyice körükledi. "Kendine gel istersen İnci! Senin asıl amacın Nihal Hanım'ın asistanı Dilara Soner olmak değil. Sen MİT mensubu İnci Eralp'sin ve bu senin ilk saha görevin. Nihal'in suçlu olup olmadığından emin olmamamız onu aklayabileceğimiz anlamına gelmiyor. Sen o pozisyona neden sızdırıldığını tekrar hatırla istersen." Diyerek bir şeylerin farkında olmasını istedim.

Ben sustuktan iki saniye sonra Gediz atladı. "İnci'ciğim sen üzülme komutanım şu an kendi hatasının farkında olduğu için sinirli. Seninle bir alakası yok. Ayrıca bana 'yavşak' dediğinizi unutmadım komutanım. Hayır yani kadınlar cazibeme dayanamıyorsa benim suçum mu? Kırıldım, gücendim. Haberiniz olsun."

Gevşekliği sinirimi iyice hat safhaya taşıyordu. "Cazibeni de seni de si- Tövbe estağfurullah. Gediz kes sesini! Ertuğrul!" dediğim an okkalı bir ses yükseldi karşıdan.

"Ah! N'apıyorsunuz Ertuğrul komutanım ya?"

Ertuğrul'un keyifli kahkahası geldi bu sefer. "Emir büyük yerden geldi."

Ciddiyetimi geri toplayıp konuştum. "Tamam yeter bu kadar şamata. Odaklanın. İnci sen bana Nihal'in bu haftaki programını at."

"Tamam yüzbaşım."

Yüzünün düştüğü sesine yansıyordu ama fazla üstelemedim çünkü gerçekten bazı şeylerin farkında olması gerekiyordu bu çömezin.

"Beliz sen Necmi'yi takip ediyorsun hâlâ değil mi?"

"Evet komutanım. Dediğiniz gibi her adımından haberdarız fakat şu anlık olağanüstü bir durum yok."

"Geçen gün odasına yerleştirdiğim ses dinleme cihazından bir şey çıktı mı?"

Beliz bizim IT işlerimizi yürütürdü genelde. Operasyona çıkarken hangi rotayı takip edeceğimizden üzerimizde bulunduracağımız teknolojik aletlere kadar o ilgilenirdi. Bu tarz işler ondan sorulurdu yani.

"Henüz değil. Anladığım kadarıyla pis işlerini şirket sınırları içerisinde yaparak kendini riske atmaktan korkuyor."

"Tamam siz Batuhan'la, Necmi'yi uzaktan takip etmeye devam edin. En ufak anormal olayda da bana bildirin."

Beliz ve Batuhan aynı anda, "Emredersiniz komutanım!" dedi. Ama Batuhan devam etti. "Beliz'i benim gözetimime verdiğiniz iyi oldu komutanım. Hataya ihtimal vermem. Gözünüz arkada kalmasın."

Beliz'in arkadan 'ya sabır' diye sayıkladığını duyabiliyordum ama bu hallerine alıştığımdan mıdır bilinmez, umursamadım. Ve timdeki görev dağılımına devam ettim.

"Barış ve Anıl, siz şu Hürkuş yalısına bir bakın bakalım oradan bir şey çıkacak mı."

Anıl anlamayan bir ifadeyle, "Nasıl gireceğiz komutanım. Orası nasıl korunuyor sizin haberiniz var mı? Ancak uçarsak gireriz o kadar yani." dedi.

Bu sefer sabır çekme sırası bendeydi.

"Anıl."

"Efendim komutanım?"

"Kızların yanında küfretmek istemiyorum ama senin beynin nasıl çalışıyor oğlum. Sen özel kuvvetlere nasıl girdin? Sen bunun için eğitim almadın mı? Karadan olmuyorsa havadan! Gerekirse uçacaksın!"

"Affedersiniz komutanım!"

Anıl'ın gereksiz sorularının ardından Barış araya girdi. "Siz merak etmeyin komutanım o iş bende. Gerekirse evin tesisatını patlatıp sonra tamir etmeye gireriz. Siz Anıl'a bakmayın."

"İyi. Sana güveniyorum Barış. Fazla dikkat çekmeyin."

"Emredersiniz komutanım!"

"Komutanım ben ne yapayım?"

"Sen de Nihan'ı göz hapsine al şimdilik Gediz. Bakalım onda var mı normal dışı herhangi bir şey."

"Komutanım her şeyleri anormal zaten. Hayır bir Cumhuriyet Savcısının ne kadar geliri olabilir ki böylesine şatafatlı bir hayat yaşıyorlar? Ama siz merak etmeyin bende o iş."

Aklıma gelen detayla konuştum. "Ha bu arada Beliz, Nihal'in kullandığı çelik kasa İspanyol menşeiliymiş. Büyük ihtimalle şirkette kullandığı da aynı. Şifreyi o fark etmeden nasıl kırarız bir araştır. İnci'yle de irtibatta olun. O kasada ne var öğrenmemiz lazım."

"Nihal genelde yüksek gizlilik gerektiren dava dosyalarını koyduğunu söyledi." dedi İnci.

"Hiç senin yanındayken açmadı mı?" Diye sordu Ertuğrul lafı ağzımdan alıp.

"Hayır. İki ay önce bundan şüphelenip kamera kayıtlarına baktım. Nadir zamanlarda gece yarısı kimse şirkette yokken arka kapıdan şirkete girip odasında bir saat kadar kalıyormuş. Ve son dört aydır bu böyle devam ediyor."

"E ne yapıyormuş?" Diye sordu bu sefer Beliz.

"Sorunda orada zaten. Ne yaptığını bilmiyorum çünkü odasında kamera yok. Sadece kasanın içinde olduğu dolapta hareket sensörü var. Gizli kamera koymayı düşündüm ama anlaşıldığı an kimin yaptığı çok belli olacak."

"Sen." Dedi Batuhan.

"Aynen öyle. Çünkü odasının sadece iki anahtarı var ve biri bende."

Derin bir nefes aldım. "Tamam. Anlaşıldı. Dediğim gibi Beliz sen araştır. İnci sen de Nihal'in şirkette olmadığı bir zaman kasayı açmaya çalışacaksın. İşiniz bittiği an kamera kayıtlarını tekrara düşürün hiçbir iz bırakmayın arkanızda."

"Emredersiniz komutanım!"

"Dikkatli olun Kılıç Timi. İlk defa bu kadar yaklaştık. Şu andan itibaren hiçbir hata kabul edilemez. Anlaşıldı mı?"

Herkes bir ağızdan, "Emredersiniz komutanım!" dedi.

"Allah'a emanet olun." Deyip telefonu kapattım. Tam kenara koyacaktım ki Ertuğrul aradı.

Açar açmaz, "Rütbeden çıkabiliyor muyuz komutanım?" dedi.

"Söyle Ertuğrul." Dedim uzatmadan.

"Oğlum biz sana kızın güvenini kazan, kendini sana yakın hissetsin dedik. Hayır boşuna mı kocasını ayartıp duygusal anını kovaladık? Bak şu an tam sırası. Kendini duygusal bir boşluk içinde hissediyor. Dayanacak bir omuza ihtiyacı var. Saçma sapan hareket etmeyi bırak istersen. Hayır kendi yaptığına bakmadan bir de time, 'şu andan itibaren hiçbir hata kabul edilemez' diyorsun."

Arka arkaya sıraladıkları sinirime dokundu. "Yeter Ertuğrul! Ne bu çocuk gibi azarlamalar? Rütbede değiliz diye bu kadar rahat konuşma istersen. Yanına gelmem uzun sürmez. Ayrıca hatırlattığın iyi oldu. Zehra'ya söyle, eğer Nihal talep ederse mahkemede komşusu İclal olarak şahitlik yapsın."

"Söylerim de sen hayırdır?"

"Ne hayırdır?"

"Niye durduk yere böyle bir iyilik peşine düştün, onu soruyorum."

"Ne durduk yeri. Kızın kocasını biz ayarttık demedin mi sen? Bari bir faydamız dokunsun."

"He o yüzden diyorsun yani. Yalnız tam olarak biz ayartmış da sayılmayız. Sadakatli olan hiçbir adam ne olursa olsun eşini aldatmaz. Demek ki o piç sadakate önem vermiyormuş."

"Orası beni ilgilendirmez. Ben üzerime düştüğüne inandığım sorumluluğu alıyorum."

"Anladım."

Bir iki saniye duraksadı ve, "Alparslan?" dedi. Belli ki ağzında çıkarmaya çekindiği bir bakla vardı.

"Söyle Ertuğrul." Dedim direkt bu hallerini ezbere bildiğim için.

"İnci haklı olabilir mi?"

"Nasıl yani? Ne demek istiyorsun?" Dedim devam etmesi için.

"Yanisi şu devrem, acaba Nihal gerçekten masum olabilir mi? Kızın sicili ufak tefek trafik cezaları hariç temiz oğlum. İnci aylardır asistanlığını yapıyor, bir kere bile sesini yükseltmedi kıza. Sen bir buçuk aydır takip ediyorsun yamuk bir olay yok. Bir şu kasa olayı var işkillendiren ama eğer o da dediği gibi yüksek gizlilik içeren dosyaların olduğu bir kasaysa eğer kızın gerçekten hiçbir faul yanı yok."

Sıkıntılı bir nefes aldım. "Bildiklerimi bana anlatma Ertuğrul. Benim de tek korkum o ya zaten. Babasının pisliğinde boğulsun istemiyorum. Bir görsen var ya insanın gözlerine öyle masum bakıyor ki küçük bir kız çocuğu gibi. Yüzünde gülünce ortaya çıkan gülümseme ve kısılan gözlerinin gerçekliği nefesimi kesiyor. Umarım diyorum, umarım göründüğün kadar masum değilsindir ve ben vicdanımla arada kalmam." Telefon kulağımda, odanın içinde bir ileri bir geri gidiyorum. "Oğlum, o kadar ki Kaan şerefsizinin o gün şirkette yaptığı adilikten sonra ağzından tek bir kötü kelime çıkmadı o piçe rağmen. Nihal öyle biri ki sanki ona ne zarar verirsen ver o belki seni affetmez ama kısasa kısas da yapmaz. Sanki hakkı olan intikamın bile peşine düşmez. Sanki çocukluğunda o kadar bastırılmış ki şu anda başına kötü bir şey geldiği zaman nasıl tepki vermesi gerektiğini bilmiyor. Bunu hissettikçe daha çok onu koruma ihtiyacıyla doluyorum." Hatırladığım anlarla yüzümde istemeden bir gülümseme ortaya çıktı. "Ama bazen de öyle bir cesaretle çıkıyor ki karşıma, böyle kılıcını kuşanmış ben de buradayım diyor. Hatırlıyor musun? Babasının ofisinde ilk kez yüz yüze geldiğimiz an nasıl da çıldırmıştı beni ilk gördüğünde. Bir prenses kadar zarif ama bir savaşçı kadar da güçlü. Kendini maskelemeyi o kadar iyi öğrenmiş ki zayıf yanlarını kimse bilmesin istiyor." Aklıma dolan düşüncelerle yüzümdeki tebessüm silindi. "Her şey bittiğinde karşısına çıkıp 'senin baban böyle biri' diye nasıl diyeceğimi bilmiyorum? Benim sınavım da bu mu Ertuğrul? Niye Gediz'in değil de benim bu görev?"

"Alparslan? Sen kafayı mı yedin kardeşim? Ben sana bir soru sordum sen bana resmen ateş bacayı çoktan sardı dedin. Sakın! Bak sakın Alparslan. Ne yeri, ne zamanı, ne de doğru kişi. Eğer sen şimdi aşık olursan operasyon büyük tehlikeye girer. Yapma kardeşim. Albay'a ne diyeceğiz lan!"

Dediği şeyle sanki vücudum bir elektrik dalgasına kapılmış gibi titredi. Kalbim sancılandı. "Ne aşkı Ertuğrul saçmalama Allah aşkına! Benimki vicdanımla olan bir savaş sadece."

"Umarım öyledir Alparslan. Ayrıca bu görevde Gediz yerine senin olman spontane gelişen bir durumdu hatırlatırım. Necmi seni Nihal'e paslamasaydı böyle bir durum gelişmezdi. Hürkuş kardeşler bizim B planımızdı."

O görmese bile kafamı salladım. "Haklısın. Bakalım Nihan da sicilinde olduğu gibi görüntüde de Nihal kadar masum mu? Yarın öğreneceğiz." Aklıma bugün Nihal'in sahilde dedikleri gelince gülmeden edemedim. "Nihan demişken, Nihal senin baldızın olmaya talip, haberin olsun."

"Hee. Duydum hakkımda konuştuklarınızı. Sizin yüzünüzden timdekiler benimle dalga geçiyor! Hak mı lan bana bu yaptığın? Kardeş dedik sağda solda arkamızdan ne dedirtiyor!"

Bu burnundan soluyan haline kahkaha atmadan edemedim. "Ayıp ediyorsun devrem. Hem fena mı, benim de yeğen sevme yaşım geldi geçiyor."

"Sen benden daha büyük değil misin? Asıl sen bana versene yeğeni. Hem ben evlenmeyi düşünmüyorum dediğin gibi."

Dediğiyle buruk bir ciddiyet yüklendi sesime. "Yapma be Ertuğrul. Bir gün bizim de bir ailemiz olmaz mı? Aşkından divane olacağımız bir eşimiz, kokusunu içimize çekerek öpebileceğimiz bir çocuğumuz olmaz mı?"

Derin bir iç çektiğini duydum telefonun diğer ucunda. "Olmaz kardeşim. En azından benim olmaz. Beni biliyorsun, ben canım elimde gezerken masum bir kadına beni bekle diyemem. Şehitlik nasip olursa çocuğumu başkalarının insafına bırakamam. Mutluluk haram bana."

"Niye haram olsun oğlum-" Diyecekken üst kattan gürültülü bir ses geldi.

"Ne oldu?"

"Kapat ben seni arayacağım." deyip telefonumu kapattım ve bir saniye daha beklemeden odadan çıkıp üst katın merdivenlerini tırmandım. Nihal'in odası olduğunu düşündüğüm kapının önüne gelip tıklattım.

"Nihal? İyi misin?"

Ses yok. İki kez daha tıklattım.

"Nihal, orada mısın? Geliyorum. Müsait misin?"

Kapı kilitli olmadığı için kırmama gerek kalmadı. Hiçbir ışık yanmıyordu. Sadece etrafına loş ışık yayan mumlar vardı, odanın belirli yerlerine konumlandırılmış. Odaya girer girmez bir şarkı kulağıma çalındı. Nihal odanın ana kısmında yoktu. Uyumadan önce üzerini değiştirmek istemiştir diye düşünerek giyinme odasına yöneldim. Burada da yoktu. Giyinme odasından çıkınca, oradakinden ayrı bir tane de oda büyüklüğündeki banyo ile karşı karşıya kaldım.

Bu odada neden iki tane banyo vardı?

Sorgulamayı bırakarak banyonun açık kapısına ilerledim. Yine etrafta yanan mumlarla aydınlatılıyordu, bir de dev gibi camdan yansıyan şehrin ışıkları. Ben hala içeri adımımı atmadan kapıdan bakıyordum. O an Nihal'i fark ettim üstünde dizlerinin bir karış üzerinde biten bir bornoz vardı. İçli içli ağlarken yere düşmüş bir sehpanın yanında dizlerinin üzerine oturmuş cam kırıklarını topluyordu. Elinin tersiyle gözlerinden akan damlaları sertçe sildi. Kendi kendine konuşuyordu hırsla. Göz yaşlarına sitem ediyordu ama aslında hayatındaki kırgınlıklara sitem ettiğinin farkında değildi.

"Akmasanıza siz de! Hiçbir şey göremiyorum. Zaten canım yeterince acıyor! Hak etmedim ki ben bunları. Ben. Bunları. Hak etmedim ki!"

Aynı zamanda da eli kanıyordu. Yere damlayan kan damlaları bornozuna ve bacaklarına da bulaşmıştı. Fark eder etmez yanına koştum. Omuzlarından tutup kaldırmaya çalıştım.

"Nihal! Nihal, tamam bırak elin kanıyor."

Artık daha güçlü ağlıyordu. Onu yerden kaldırma çabalarıma karşı geliyordu. Omuzlarındaki ellerimden omuz silkerek kurtulmaya çalıştı.

"Hayır! Bırak! Sen niye geldin ki? Bıraksana! Benim yüzümden oldu. Benim toplamam lazım. Çok dağınık, cam var her yerde." Ellerini suçlu bir çocuk edasıyla daha rahat görebilmem için kaldırdı. Bükülmüş dudağı ve titreyen sesiyle konuşmaya devam etti. "Ellerim de kanadı zaten."

Bileklerinden tutup kaldırdım. Ayağa kalktığında dizlerindeki kanın ellerinden damlayan kan olmadığını ve dizlerinde de kesikler olduğunu fark ettim. Gözlerime bakmasını sağladım. Yumuşak ve güven verici olduğunu düşündüğüm bir sesle konuştum. "Nihal, bana bak. Senin suçun değil. Beraber toplarız."

Yeşil hareleri derinden bir üzüntüyle bakıyordu. Ben susunca boynuma sarıldı ve daha çok ağlamaya başladı. Elim sırtını buldu. Hafif hafif sıvazladım. Hıçkırıkları boğazına diziliyordu.

"Şhhh. Sakin ol. Geçti." sırtından destekleyerek onu odasındaki oturma grubuna yönlendirdim.

"Sen burada otur ben pansuman malzemelerini alıp geliyorum."

İç çekişlerinin arasından konuştu. "Banyoya girince sağdaki dolabın üçüncü çekmecesinde." Bu yavru kedi gibi halini görünce gülümsemeden edemedim.

Hemen banyoya gidip dediği gibi sağdaki dolabın üçüncü çekmecesinde olduğunu görünce aldım ve geri döndüm. Bıraktığım yerde gözleri penceredeyken hala ağlıyordu. Yanına gidip oturdum. Ellerine uzandım. Yaralarının dikişlik bir yanı yoktu ama yine de çok sayıda kesik olduğu için fazlaca kanıyordu. Cam kırıklarını bir eliyle tutup diğerinin avucunda topladığı için iki elinde de kesikler vardı. Çantanın içinden çıkardığım bir parça pamuğa biraz tentürdiyot döküp temizlemek için eline dokundurdum. Kısık bir inleme döküldü dudaklarından.

Tedirgin ve endişeli halimle sordum. "Özür dilerim. Özür dilerim. Çok mu acıttım?"

Kafasını iki yana salladı. Buruk bir tebessüm kondurdu dudaklarına. "Acımadı. Benim canım acımaz ki."

Bugün bir kez daha anlıyordum. Nihal gerçekten olmak istemediği biri gibi davranıyordu. Kalıplaşmış maskelerin altına gizleniyordu. Kırgınlıklarını sırtına bir yük gibi eklemeye devam ediyordu. Her şeyi içine atıyordu. Ve içine attıkları birikip birikip bir yerde patlak veriyordu. Şu anda da o anlardan birindeydik.

Bir süre ellerindeki yaralarını temizlemeye devam ettim ve sardım. Ayağa kalktığımda kafasını kaldırıp aşağıdan melül melül bana baktı. Ondan izin almadan ayaklarının dibinde diz çökersem tedirgin olur diye açıklama gereksiniminde bulundum.

"Dizlerin. Onlar da cam kırıklarından nasibini almış. Temizleyebilir miyim?"

Bakışları ilk önce dizlerine düştü. Sonra dudaklarını dişleyerek sargılı elini dizinin üzerine kapatıp tüm gücüyle bastırdı.

Hemen elini çekmek için uzandım ama yine karşı geliyordu. "Nihal! N'apıyorsun? Kafayı mı yedin?"

İşkence ettiği dudaklarını serbest bıraktı ve kısık çıkan sesiyle konuştu. "Bana öyle bakma!"

Şaşırmış bir şekilde, "Nasıl bakıyormuşum?" diye sordum.

Dizinin acısına katlanamayan gözlerinden bir damla yaş düşerken cevapladı sorumu. "Acıyarak! Niye öyle bakıyorsun?" Benim cevaplamama izin vermeden gözleriyle dizini işaret etti. "Bak. Benim canım acımaz dedim sana. Acımıyor. Sen de acıma bana. Kimsenin acımasına ihtiyacım yok benim."

Kafamı hızla iki yana salladım. "Acımıyorum. Acımıyorum ki ben sana. Sadece yardım etmeye çalışıyorum." Onu inandırmaya çalışırken önünde diz çöktüm. Elimi onu tedirgin etmemeye özen göstererek dizinin üzerindeki elinin bileğine koydum ve yavaşça uzaklaştırdım. "Gerçekten. İnan bana."

Gözlerimiz buluştuğunda bu sefer ben ona aşağıdan bakıyordum. Yeşilleri öyle kırgın bakıyorlardı ki sanki kalbimi avucuna alıp sıkıyordu. Gülmek yakışıyordu ona. Gülsündü. Hep gülsündü.

Çantaya tekrar uzanıp bir parça daha pamuk alıp tentürdiyot döktüm üzerine. Bu sefer dizlerine yaklaştırdım pamuğu. Canını acıtmamak için o kadar yavaş olmaya çalışıyordum ki bir an lokal anestezi yapmayı bile düşündüm. Dizlerini de temizleyip sardıktan sonra. Olduğum yerden kalktım ve tekrar yanına oturup ilk yardım çantasını topladım.

Gözlerim tekrar gözlerine çıkınca avuçlarımı tatlı bir karıncalanma sardı. Yüzünü gölgeleyen yaşları silmek istiyordum. İçimdeki bu isteğe karşı koyamadım, elim yanağını buldu. Gözleri kapandı. Pürüzsüz tenindeki ıslaklığı parmak uçlarımla uzaklaştırdım. Ağlamak ona o kadar yakışmıyordu ki. İnsan onu hep gülerken görmek istiyordu. Güldüğünde, adeta bir ormanın silüeti olan yeşillerinden yükselen ışığa şahit olmak istiyordu.

İşte ilk o an anladım... Bu yeşillerin sahibiyle başım büyük dertteydi.

🪽

Selamm.
Sizi en şaşırtan ne oldu?

Dilara ajan çıktı😱😱
QPDKQLLDLELQLFLWÖS

Son sahnede Nihal kuşum :')

Aşağıya Kılıç Timi üyelerinin modelini bıraktım👇🏻

Kılıç Timi⚔️

Yüzbaşı Alparslan ERALP
(Trabzon, 30)

Kıdemli Üsteğmen Ertuğrul SOYKAN
(Erzurum, 29)

Üsteğmen Batuhan SAYGINER
(Rize, 28)

Teğmen Beliz KÖSEOĞLU
(Mardin, 26)

Teğmen Gediz ÖZCAN
(Bursa, 26)

Astsubay Kıdemli Üstçavuş Barış MİR
(İzmir, 25)

Uzman Çavuş Anıl İLBEY
(Ankara, 23)

Ya bu tam bi' fırlama ısırıcammm

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

283okunma 36beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18