13. bölüm / 20
MUHASARA12
Bölümler 20Şu an: 12
- 1 13.331 kelime
- 2 22.786 kelime
- 3 32.567 kelime
- 4 42.220 kelime
- 5 52.472 kelime
- 6 64.178 kelime
- 7 74.415 kelime
- 8 84.878 kelime
- 9 94.525 kelime
- 10 104.566 kelime
- 11 115.134 kelime
- 12 124.000 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 134.620 kelime
- 14 145.585 kelime
- 15 155.722 kelime
- 16 167.765 kelime
- 17 178.616 kelime
- 18 188.126 kelime
- 19 1910.463 kelime
- 20 2010.184 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gerçek hayat neden ezberlediğim onca anayasa maddesi gibi monoton ve anlaşılabilir değil ki? Neden sürekli 'acaba'lar, 'olabilir mi'ler, ihtimaller var? Güvenmek bu kadar zorken ben neden her güvendiğimde sırtımdan bıçaklanmış halde buluyordum kendimi? Neden envayi çeşit salaklığı her seferinde bir öncekinden zerre ders almadan tekrarlıyordum? Şu yaşıma kadar başımdan bela eksik olmazken ben neden aynı şekilde burnumun dikine dikine hareket etmekten vazgeçmiyordum?
Bu kadarına da 'kaderdir' ya da 'yapım böyle, kolay inanıyorum-güveniyorum her şeye' deyip geçilemez ki artık. Herkesin, her şeyin bir sınırı, bir haddi hududu varken, kendimi inanması güç olayların içinde bulmam mantık dışı. Ama bunun önüne nasıl geçeceğim konusunda da sıfır alıp oturuyorum yerime.
Kendi evimde, tamamen kendi hür irademle, daha birkaç saattir tanıdığım bir adam tarafından resmen oyuna getirilmiştim. Belki zehirlendim belki de sadece uyuşturuldum. Hiçbir fikrim yok. Ama kanıma karışmış bir şeyler olduğu kesindi. Fakat sadece alkol olabilecek kadar da masum değildi.
Bazen bir şeylerin farkında olabilmek için duygularınızın dizginlerini avuçlarınızda tutmayı biliyor olmanız gerekiyormuş. Ama ne yazık ki bunda da eksiğim olduğunu öğrendim. Belki de, sadece eksiklerimi kapatabilseydim bugüne kadar, etrafımdakiler tarafından bu kadar kanatılmazdım. Cesaret edemezlerdi.
Her hayatın bir miladı vardır. Bundan henüz haberdar olmasam da, benim de asıl miladım, gerçek Alparslan'la tanıştığım gün olacaktı. Belki bugün değildi. Ama o gün geldiğinde kendimden feragat ettiğim her zerrenin hesabını sorduğum gün olacaktı.
Görüş açım bulanırken söylediklerini anlamıştım aslında ama anlamamak için birçok şeyden vazgeçebilirdim. "O... o ne demek?"
Yüzüne odaklanmakta güçlük çekiyordum ama bana yaklaştığını hissettim. "İçtiğin şey sadece bir kokteylden ibaret değildi. Şu an bir nevi sarhoşluk yaşıyorsun. Yani kısacası, sabah uyandığında aramızda geçen hiçbir konuşmayı hatırlamayacaksın demek."
Hatırlamaya çalışırcasına başımı önüme eğerken dudaklarımı ısırıyordum ve bunu ne ara yaptığını fark ettim. "Sen... arkanı döndüğünde-"
Haklı olduğumu ifade edercesine parmağını şıklattı ve işaret parmağını bana doğrulttu. "Zekisin ama dikkatsizsin Nihal. Ha bir de kontrolü fazla hızlı elden bırakıyorsun. Birkaç saniye sonra yapacağın ve söyleyeceğin şeyler gerçeği yansıtırken tamamen bilinç dışı gerçekleşecek."
Omuzlarım çöktü. Bedenen inanılmaz bir gevşeme hissettim. Hem hunharca kahkahalar atarak gülmek istiyordum hem de yarınlar yokmuşçasına hüngür hüngür ağlamak. Çakırkeyifliği de geçmiş, artık düşüncelerimi kontrol yetimi kaybetmiştim.
Olduğu yerden hareketlendi. Yanımdaki bar sandalyesi çekildi. Yan çevrildi ve Alparslan yüzünü bana dönecek şekilde oturdu. "Ee? Gecenin ilk itirafı ile başlayalım mı?"
İtiraz eden mırıltılar çıkardım. Dirseklerimle tezgahtan destek alarak tuttuğum başımı yanıma çevirdim. Hemen ardın da bedenimi yüz yüze gelebilecek şekilde döndürdüm. Sol elimi bar tezgahına yaslayıp başımı da elime yasladım. Kendimi hazır hissedince konuştum. "Söz verdiysen sözünde dur. İlk sen itiraf edeceksin." Dedim boynumu terleten saçlarımı geriye ittirmeye çalışırken.
Alparslan bunu fark ederek ayağa kalktı. Sanki beni bir hipnoza mahkum etmiş gibi gözlerim onu takip ediyordu. Arkama geçti. Daha yakından ciğerlerime çekebildiğim kokusu beni iyice mayıştırdı. Yan tarafımdan eğilerek kucağımın üzerinde duran sağ elimi kavradı. Bileğimdeki ipek tokayı nazikçe çıkardı. Birkaç saat önceki kızarıklık ilk anki gibi görünür olmasa da yine de kendini belli ediyordu. Alparslan tokayı aldıktan sonra elimi bırakmak yerine hiç beklemediğim bir şey yapıp bileğime tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu.
Ne? Niye? Neden? Niçin?
Bir sürü soru vardı aklımda. Cevapsız ve çaresiz. Sanki sorsam bile havada asılı kalacak. O bana böyle yaklaştığı her an içimden bir şeyler akıyordu sanki ona doğru. Bir bakışı, bir dokunuşu, bir lafı... Daha birkaç saat önce ismini bile bilmediğim birisi için bu denli yoğun hisler beslemem ne kadar akıl karıydı? Bu beni korkutuyor muydu? Belki biraz. Peki ona bakınca nasıl hissediyordum? Bence kesinlikle onun yanındayken bir nevi dünyanın en güvenli yerindeymişim gibi hissediyordum. Şu anı bana yaşatıyor olsa da Alparslan'ın bana zarar verebileceği fikri aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Neden bilmiyorum ama sanki elinden gelse beni kendinden bile korurdu.
Sen ve senin büyük konuşmaların be Nihal. Birisine zarar vermek sadece fiziksel boyutta mı olurdu?
Ama tabii sonradan öğrenecektim ardı arkası kesilmeyen, 'keşke' ile başlayan cümlelerin her birinin öznesinin o olacağını. Bildiğim bütün doğrularımın aslında birer yalan olduklarını öğrenecektim. Ama iş işten geçmiş olacaktı. O kadar ki, Alparslan beni ne kadar pamuklara sarıp sarmalasa da, kendinden de bana verdiği zarardan da koruyamayacaktı. Ard arda dilediği özürlerin bir değeri kalmayacaktı. Bazen o kadar çaresiz ve yalnız kalacaktım ki ondan başka kimsem olmayacaktı. Öyle ki gözyaşlarıma en yakından tanıklık eden bile o olacaktı. Gözümden akan her damla yaş için kahrolacaktı belki ama her bir damlanın sebebi de o olacaktı. Yeri gelecek zamanı geri alamadığı için lanetler yağdıracak, yeri gelecek 'yeter ki o iyi olsun' diyecekti. Gün, geceyi kovalarken zaman akıp gidecekti. Belki evlenecek, kendi hayatını kuracaktı. Ama beyninin köşesinde bir yerlerde hep beni hatırlayacaktı. Çünkü vicdan ağır bir yüktü. Bazen dilini düğümlerdi, bazen ise boğazında bir yumru olurdu. Ama yaşananlar gözlerinin önünden asla gitmezdi. Tıpkı bu gecenin de Alparslan'ın gözlerinin önünden asla gitmeyeceği gibi...
Kalp atışlarım hızlandı. Gözlerim kapandı. Yarı aralık olan dudaklarımdan kesik bir nefes firar etti. Gerçeklik algımı yitirdim. Geri çekilirken bakışlarımız kesişti. Birkaç saniye anı bozmadan o şekilde kaldı. Sanki bir şeylere anlam veremiyormuş gibi gözlerimin en derinine baktı. O an zor da olsa fark ettiğim şey bakışlarının gözlerim ile dudaklarım arasında gidip gelirken yutkunmasıydı. Minik bir boğaz temizlemeyle kendine geldi ve doğruldu.
Sarı saçlarımı nazikçe omuzlarımdan geriye sarkıttı. Yavaşça sağ kulağıma eğildi. Nefesi boynumu yalıyordu. "Sana ilk defa gerçekliğinden şüphe etmeyeceğin bir şey söyleyeyim mi?" Bu kadar yakınımda olması dilimi bağlayıp beni sus pus ederken sanki aklımı okuyormuşçasına cevap vermemi beklemeden devam etti. "Sen, beni hiç tanımıyorsun ama ben seni senden bile daha iyi tanıyorum."
Ne demek istediğini sorgulamak yerine yine kişiliğimden ödün vermeyerek onunla yok yere bir polemiğe girmeyi tercih ettim. "Tch. Tanımıyorsun. Hem de hiç tanımıyorsun." Gözüm boşlukta gezerken tam karşımda olan bilardo masasında durdu. Sırıttım. Elimle orayı işaret ettim. "Mesela o bilardo masası niye var biliyor musun?" Dedim. Dilim yavaştan dolanmaya başlıyordu. Kelimeler arasında kısa esler veriyordum.
"Oynamayı sevdiğin için?" Derken tavrı hem kendinden emin olmaya çalışıyordu hem de bunu belli etmemek için uğraşıyordu.
Bu haline sessiz kalamadım ve içimdeki ikilemden kurtulup kahkaha attım. İşaret parmağımı havaya kaldırıp iki yana salladım. "I-ıh. Yanlış cevap. O sadece oyun oynamak için oraya konmadı. Onun asıl amacı çok başka." Derken 'çok'u uzatmıştım.
"Neymiş?" Diye fısıldadı kulağıma.
Kolumu indirdim, kucağıma düştü. "Ben bu evi yaptırırken hep hayalini kurardım. Bir gün bir adamla tanışıp ona çok aşık olacaktım ve evlenip çok mutlu olacaktık. Bu eve gelip bu kata her indiğimizde kahkahalarımız farklı köşelerde yankılanacaktı." Aklıma dolan sahnelerle güldüm kendi kendime. "O bilardo masasını farklı amaçlarla kullanacaktık. Ben atış yaparken o beni öperek rahatsız edecekti. İlk önce sızlanacaktım konsantrasyonumu bozduğu için ama sonra ben de onu öpecektim. Arkada Mey çalacaktı, 'Özlemek bu dokunmakla geçmiyor' diyecektim. Beni belimden tutup kendine çekecekti sonra kucaklayıp masanın üzerine oturtacaktı." Olduğu yerde sessizce bekliyor ve beni dinliyordu ama nefes alışverişlerinin hızlandığını boynumun gıdıklanmasından anlayabiliyordum. Yıllar önce hayalini kurduğum sahneler bir bir gözümün ucuna geliyordu ve ben zerre utanıp sıkılmadan yanımdaki adama bunları anlatıyordum. Tabii yüzümdeki arsız sırıtmam ve kıkırtılarım da eksik olmuyordu. Bir sır verir gibi sesimi alçalttım ve tıpkı onun gibi fısıldadım. "Belki masayı bile kırardı-" Diyemeden dudaklarım Alparslan'ın eliyle kapatıldı.
"Yeter. Duymak istemiyorum." Dedi sanki tahammül edemediği bir işkenceye maruz kalıyormuş gibi.
Elini tutup dudaklarımdan uzaklaştırdım. "Ama daha en heyecanlı kısmına gelmedim ki." Dedim dudaklarımı büzerek. Sesim o kadar masum çıkmıştı ki sanki az önce onun hipnoz etkisi altında olan ben değilmişim gibi şu an bana karşı koymakta güçlük çekiyor, gözlerimin derinliklerinde kayboluyordu. Bu boşluğundan faydalandım ve o beni tekrar durdurmadan devam ettim. "Masanın arkasındaki şarap mahzeni neden orada ve bar tezgahına daha yakın bir yerde değil biliyor musun?" Diye sordum bu sefer. Kulakları, dudaklarımın arasından çıkacak kelimelere odaklıydı. Ne diyeceğimi az çok tahmin ettiği için gözlerini kapayıp kendine geldiğinde tekrar açtı. Bu sefer konuşmaya devam edemeden kati suretle beni susturmaya kararlıydı.
Halbuki konuşmamı isteyen de oydu.
Elini tekrar dudaklarımın üzerine kapattı. "Sen... sen çok fena bir kadınsın." Derken nefes alışverişleri normalden daha derindi.
Dediğiyle kaşlarım çatıldı. Dudaklarımın üzerindeki elini umursamadan dudaklarımı araladım ve dilimi çıkardım. Hiç çekinmeden avuç içini yaladım. Hissettiğiyle elini, ateşe değmiş gibi anında geri çekti.
"Fena ne demek? Çirkin bir kadın mıyım yani ben?" Dedim kızgın olduğumu belirttiğini düşündüğüm bir yüz ifadesiyle.
Yüzüme baktıkça gülme isteğini bastıramadı. "Sinirli bir yavru kediden farkın yok." Derken işaret parmağıyla iki kaşımın ortasındaki çatıklığı düzeltti.
Onun bu hali sinirimi iyice bozarken sorduğum sorunun cevabını almaya niyetliydim. "Soruma cevap versene ya! Çirkin bir kadın mıyım ben?" Diye yineledim.
Kaşlarını havaya kaldırıp indirdi. Dilini damağına vurarak cıkladı. "Tch. Sen çirkin bir kadın olmanın yakınından bile geçemezsin."
"Yani güzelim. Değil mi?" Çoktan yüz yüze olduğumuz için gözleri gözlerimden bir saniye olsun ayrılmıyordu. Sorularımı cevapsız bırakması beni tekrara düşürüyordu. "Güzelim. Değil mi?"
"Güzel değilsin." Tam dönüp vücudumda bulduğum son güçle onu ittirecektim ki tekrar fısıldadı. "Çok güzelsin... Saçların, kokun, gülüşün, ama en çok da gözlerin çok güzel. Hem de tahmin edemeyeceğin kadar çok..." Yalan olamayacak kadar gerçek hissettiriyordu. Her kelimesini gerçekten öyle düşündüğü için söylüyor gibiydi.
Dedikleriyle yüzümde anında beliren sırıtma, hoşnutluğumu gözler önüne seriyordu. "Biliyordum ki. Ben güzel olduğumun gayet farkındayım. Sadece, sen itiraf et diye söylettim." Dedim gülerken.
Gözleri yine dudaklarıma düşerken orada gördüğü masum ve çocuksu tebessüm onun da gülmesine neden oldu. "Allah Allah?" Dedi alayvari bir biçimde ve işaret parmağıyla hafifçe burnuma vurdu. Olduğu yerden doğrulup tekrar arkama geçti. Saçlarımı iki elinde toplamaya başladı. Ne yaptığını anlamak için kafamı çevirmek istedim ama eliyle başımı ittirip buna engel oldu. "Hareket etme."
"N'apıyorsun?" Dedim meraklı bir tonda.
Derin bir nefes alıp verdiğini işittim. "Kıpırdamazsan saçını örüyorum."
"Sen saç örmeyi biliyor musun ki?" Derken aynı zamanda amacım arkamı dönüp onunla yüz yüze gelmekti ama yine eliyle başımı ittirip önüme dönmemi sağladı.
"Rahat dur."
"Soru sordum. Cevap ver. Ben de rahat durayım."
"Kıpırdamazsan zaten anlayacaksın örmeyi bilip bilmediğimi." Dedikten sonra sessizce saçımı örmeye devam etti. Birkaç dakika sonra işini bitirdiğini ve tokamı saçıma taktığını hissettim. Saçımın ucunu sağ omzumdan ileri sarkıttı. "Al bak bakalım biliyor muymuşum."
Omzumun üzerinden sarkan örüğü görünce mutlulukla ellerimi birbirine vurarak minik bir alkış tuttum. "Oha! Biliyormuşsun." Diye heyecanla sesimin desibelini umursamadan konuştum. Bir nevi çığlık da atmış olabilirim. Gözlerim saçımdaki örüğü tararken farkındalığına vardığım şeyi sordum. "İyi de senin saçın yok ki niye saç örmeyi biliyorsun?"
Sandalyemin arkasında dikilmeyi bırakıp kendi yerine geçti. "Birincisi benim gayet de saçım var. Sadece seninkisi kadar uzun değil. İkincisi kız kardeşimin saçlarını örmek için öğrenmiştim."
Dilimi damağıma vurarak cıkladım. "Senin kız kardeşin de yok ki." Derken ellerimi, avuçlarım yukarıya bakacak şekilde iki yanımda havaya kaldırıp omuz silktim.
Kaşları havaya kalkıp indi. Bu sefer o cıkladı. "Var. Ama sen bilmiyorsun." Ben, benim bilmediğim kız kardeşi hakkında aklımda beliren soruları sormaya yelteniyordum ki ağzımı açamadan devam etti. "Her neyse sen onu boş ver, benim sana sormam gereken çok başka şeyler var." Dedi ama devam edemedi.
Çünkü bu sefer ben onun konuşmasına izin vermedim. "Adı ne?"
"Kimin adı ne?"
Öne doğru eğildim ve işaret parmağımı yüzüne doğrulttum. "Sen biraz şapşal olabilir misin acaba? Kardeşinin adı ne işte?"
Doğrulttuğum parmağımı kendine doğru çekti ve ısırdı. Evet baya baya ısırdı. Hayvan!
"Ah! N'apıyorsun ya? Aç kö-" Diyecekken parmağımı dişlerinin arasından kurtardım.
"Sakın! Devam etme istersen çünkü sabah kalktığında parmağını yerinde bulamayabilirsin." Dediği an korkuyla parmağımı diğer elimin altına sakladım sanki varlığını ortadan kaldırmış gibi.
Ne olur ne olmaz şimdi bu dediğini yapar.
"Şapşal ha?"
"Evet şapşalsın yalan mı?"
"Bak hala!"
Kaşlarımı korkutucu olduğunu düşündüğüm bir biçimde çattım. "Senden korkan senin gibi olsun!"
"Allah Allah?"
"Yallah Yallah, canım."
Sandalyemin altından tutup kendine doğru çekti. Dizlerimiz birbirine değiyordu. Yine ve yine dip dibeydik.
"Nihal!"
"Alparslan!"
"Kaşınma."
"Kaşınırsam ne olur?" Dememle tek kaşı havaya kalktı ve elimin altına gizlediğim parmağımı işaret etti.
Mesaj alınmıştır.
"He öyleli diyorsun. Tamam ya sen niye hemen oraya çekiyorsun ki konuyu Allah Allah. Hem bak unutuyorduk. Sen bana ne soracaktın?"
Böyle bir R görülmemiştir dünyada. Canım tatlı ne yapayım?
"Ne saklıyorsun?"
"Efendim?"
"Ne saklıyorsun?" Duymadığımı düşünmüş olacak ki sorusunu yinelemişti. Halbuki olay çok başkaydı ama haberi yoktu.
"Gizli özneli, sadece yüklemden ve 'Ne' soru zamirinden ibaret iki kelimelik bir soru cümlesinden ne anlayıp sana ne anlatabilirim? Biraz açık ol." Hala dilim arada dolansa bile bu kadar uzun bir cümleyi nasıl tek nefeste söyledim ben de bilmiyorum.
"Peki, daha açık olayım." Dedi ve boğazını temizleyip devam etti. "Bu kadar üst düzey güvenlik önlemine sahip bir çelik kasaya koyduğun şey ne olabilir? Yani tekrar aynı yere geliyoruz. Ne saklıyorsun Nihal?"
"He sen onun diyorsun." Derken 'diyorsun'u uzatarak söylemiştim. Tamamıyla iki dudağımın arasından çıkacak şeye pür dikkat odaklanmış ne diyeceğimi merak ediyordu. İyice yaklaştım ve kulağına eğildim. "Sa-na-ne?" Deyip kendimi tutamadım ve kıkırdadım.
Geri çekildiğimde Alparslan'ın kaşları çatılmıştı ve gözlerini deviriyordu. "Ben de burada oturmuş ne diyecek diye bekliyorum." Deyip eliyle yüzünü ovuşturdu. Kendi kendine 'Hasbinallah' diye mırıldandı ve bana döndü. Ciddiyetini koruyarak konuşmaya devam etti. "Nihal, ben ciddiyim. O kasalarda ne var?"
"Alparslan, burada oturup sana çelik kasamda ne kadar ziynet eşyam var bunu mu sayayım? Hem sıkıldım ben." Deyip ayağa kalkacaktım ki bölüm sonu canavarı engeline takıldım.
"Yok öyle sıkıldım deyip kaçmak." Deyip ellerini sandalyemin arkasına yasladı ve üzerime eğildi. Bense kolları arasında kaldım. "Tekrar soruyorum o kasalarda ne var?"
Elleri sandalyemin arkasında olduğu için yeterince dip dibeydik ama ben bunun da ilerisine giderek kafamı kaldırınca yüzlerimiz arasında santimler vardı. "Ben de diyorum ki SA-NA-NE! Niye bu kadar uzattın ya?"
"Sen şimdi söylemiyor musun?"
Kaşlarımı kaldırıp indirdim. "I-ıh"
"İyi. Bunu sen istedin. Ben kendim öğrenirim."
Güldüm. "Açamazsın ki."
"Emin misin?"
"Çoook."
"Peki. Eğer anahtarın yerini söylemezsen bebeğini senden alır, bir daha onu bulamayacağın bir yere götürürüm." Der demez gözlerim yanmaya başladı. Cevap vermedim. Sadece korktum sandı. Ama bu sefer o gerçeklerden bir haberdi.
"Ee? Bi' sustun bakıyorum."
"Götüremezsin!"
"Sen hala benim neyi yapıp yapamayacağımı anlamadın herhalde? Şimdi, söylüyor musun yoksa-"
Pürüzlü sesimle dudaklarımın arasından tek bir kelime döküldü. "A-asansörde."
Konuşmamı beklemiyordu. "Anlamadım? Asansör ne alaka?"
Omuz silktim sadece. "Anlasaydın bana ne? Şimdi çekil şuradan uykum geldi, gidiyorum ben." Dediğim an gevşeyen kollarının hapsinden kurtuldum.
"Bu kadar kolay olacağını bilseydim daha önce tehdit ederdim." Diye sayıkladı kendi kendine.
Kaçmaktaki tek amacım gözlerimin daha fazla dolup gözyaşlarımın firarını görmesini engellemekti. Kalkmaya çalıştığımda bu sefer beni engellemedi. Sandalyemden kalkıp arkamı döndüğümde üzerimden çıkardığım ve yere düştüğüne emin olduğum gömleğim yerden kaldırılmış ve başka bir sandalyenin üzerine konmuştu. Umursamadım. Almaya da yeltenmedim. Birkaç adım attıktan sonra olduğum yerde sendeledim. Yere kapaklanmayı beklerken belimden yakalandım. Başımı soluma çevirdiğimde Alparslan yanı başımdaydı.
Ellerimi ellerine götürüp tutuşundan kurtulmaya çalıştım. "Bırak ben kendim giderim."
Bırakmaya pek de niyetli değildi. "Keşke benimle inatlaşmak yerine adım bile atamadığını anlayacak kadar ayık olsaydın." Deyip kollarını sırtımdan ve dizlerimin arkasından geçirerek beni kucağına aldı.
Dişlerimin arasından tısladım. "Sana bırak dedim!"
Hala ne dediğimi umursamıyordu. Ama ne yazık ki en başta beynim olmak üzere bütün uzuvlarım yeterince uyuşmuşken ona karşı koyacak gücüm yoktu. "Ne bu sendeki, katır inadı mı keçi inadı mı?"
Sinirle, gözlerim saniyeliğine kapanıp açıldı ve burnumdan güldüm. "Bana içirdiğin o şey her ne zıkkımsa onu içmeseydim gösterirdim sana katır inadı mı, keçi inadı mı."
Çoktan salondan çıkmış, yukarıya çıkan merdivenleri adımlıyordu. "Ah! Bak bilseydim içmeden önce sorardım. Neyse bir dahaki sefer ayık olursan gösterirsin. Şimdilik şansımıza küselim."
Şu an o kadar sinirimi bozuyordu ki kelimeler kifayetsiz kalıyordu anlatmaya. Ama aynı zamanda o kadar uyku bastırmıştı ki onunla laf dalaşına girmek mantıklı bir seçenek gibi gelmedi. Kendimi tutamayıp esnedim. Ki bunu yaparken Alparslan'ın kucağına biraz fazla yerleşmiş olabilirim. Gözleri gözlerimi buldu. İstemsizce gülümsedim. Ani değişen ruh halimin hızına yetişemediğini anlamak zor değildi. Siniri bozulmuş gibi güldü.
Şu an yapacağım şey resmen bilinç altımın oyunuydu çünkü aklım yerinde olsa asla böyle bir şey yapamazdım. Omzundaki sol elim boynuna uzandı ilk önce, sonra da yüzüne çıktı. Yanağındaki gamzesine odaklıydı gözlerim. Parmak uçlarımla okşadım yeni çıkmaya başlamış sakallarını. Tenimde bıraktıkları hissi sevmiştim. Yaptığımı fark ettiği an ilk önce ayakları yere çakıldı. Gülümsemesi yüzünde asılı kalmıştı ama o da yavaş yavaş solup gitmişti. Şu an benim ona baktığım gibi o da bana fazlasıyla derin ve dikkatli bakıyordu. Parmaklarım tekrar hareketlendi ve benimkinden bile uzun olduğunu düşündüğüm kirpiklerine uzandılar bu sefer. Okyanus gözlerini gölgeleyen kirpiklerine.
Kendimi tutamayıp yarım ağız bir gülümseme ve uykulu bir sesle konuştum. "Gözlerin... çok güzeller. Okyanustaki dalgalar gibi, içine çekiyor. Söyle onlara böyle bakmasınlar, kalbim hızlanıyor."
Gözlerini yavaşça kapattı. Yüzünü elimden kurtarıp önüne döndü ve yukarıya kaldırdı. Elim boşluğa düştü ve teninin sıcaklığı kayboldu. Derin bir nefes alıp verdi. Sabır dileniyor gibi bir hali vardı. Hiçbir şey demedi. Hiçbir şey yapmadı. Birkaç saniye sonra kendine geldiğine kanaat getirmiş olacak ki tekrar yürümeye devam etti. Holden geçmiş odama çıkan merdivenleri tırmanıyordu.
Odamın önüne geldiğimizde kapalı olan kapıyı açtı. Birkaç adımda yatağıma ulaştı. Beni nazikçe yatağın sağ tarafına bırakırken yüzü yüzüme çok yakındı. Tam geri çekilip odayı terk etmeye hazırlanıyordu ki bileğini yakaladım.
"Alparslan." Diye fısıldadım.
Daha bana cevap bile veremeden ellerim boynuna dolandı ve o ne olduğunu anlayamadan kendime çekip dudaklarına kapandım. Göz kapaklarım yeşillerimi perdeledi. Alt dudağını dudaklarımın arasına alarak yavaşça emdim. Bana karşılık vermek şöyle dursun şu an o kadar şaşkındı ki anın gerçekliğinden bile şüphe ettiğinden emindim. Alparslan'dan öpüşüme geri dönüş alamayacağımı anladığım dördüncü saniyede usulca dudaklarından ayrıldım ve gözlerimi tekrar açtım ama ellerimi boynundan ayıramadım.
Aklıma gelenle fısıldadım, "Şakayıklar." diye. Ama o az önce yaşananların etkisinden hala çıkamadığı için dediğime de odaklanamıyordu. "Ben belki sabah uyandığımda ya da bir daha asla bu geceyi ve bu gece olanları hatırlamayacağım. Ama sen ne zaman bir şakayık görsen bu geceyi hatırlayacaksın."
İnsan beyni böyle çalışırdı. Beklenmedik bir olay yaşadıktan sonra duyduğu veya gördüğü şeyi asla unutmazdı. Alparslan da aynı şeyi yaşayacaktı. Bundan sonra ne zaman bir şakayık görse veya şakayık dendiğini duysa bu geceyi hatırlayacaktı. Artık her hatırladığında pişman mı olurdu yoksa farklı mı düşünür ya da hissederdi orasını ben bilemezdim.
Ellerimi boynundan çekip sağıma döndüm ve başımı yastığıma gömmeden önce, "Şakayıklar güzeldir. O da şakayıkların altında." diye mırıldandım kendi kendime.
Uykuya dalmadan önce hissettiğim son şey ayakkabılarımın çıkarıldığı ve üzerimin örtüldüğüydü.
🪽
Alparslan ERALP
İlk defa damarlarımda akan kan cesaretten değil korkudan dolayı hızlı akıyor. İlk defa bu kadar çok korkuyorum. Bana yasak, hatta imkansız olan bir kadının yaralarını saran olmak isterken bunun ne kadar yanlış olduğunu bilmek beni bu kadar korkutmamalıydı. Yüzündeki masumiyeti, ben gerçeğim diye bağırırken, zaten bir enkazı sırtlayan bir kalbi daha fazla kıracak olduğumu bilmek canımı bu kadar acıtmamalıydı. Gerçekleri öğrendiği gün yüzüme tükürecek kadar benden nefret edecek olduğunu bilmek beni o kadar çaresiz hissettiriyordu ki.
Ben bir askerim, en önemlisi bir yüzbaşıyım. Mantığının, duygularının önüne geçmesine asla izin vermemesi gereken kişiyim. Ama ilk defa bunu beceremiyorum. Mantık diye bir şey bırakmadı bir kadın, sikip attı bütün doğrularımı. O bana yaklaştığı an kendimi ondan uzak tutamıyorum. Yeşil harelerinin ardından bana baktığı an sanki dünya duruyor, sadece bana baksın istiyorum. İster sussun, ister konuşsun ama gözlerini gözlerimden bir saniye çekmesin istiyorum. Bu yaşımda bana bencilliği tattıran oldu o kadın.
Ona, ne ara bu kadar bağlandım, ne zamandan beri onunla ilgili bu kadar derin düşünüyorum bilmiyorum. Hatta anlamıyorum. Sanki tek bakışıyla kalbimi göğsümden söküp avcuna almış da o nasıl isterse öyle atıyor. Ona karşı ne hissettiğimi tam olarak anlamlandıramıyorum. Ama basit bir şefkat duygusundan çok daha öte olduğunu biliyorum.
Ertuğrul, 'aşık olmuşsun' diyor. Ama ben bu ihtimalden o kadar çok korkuyorum ki. Gerçek olmaması için Allah'a yalvarıyorum.
Gülümsediğinde etrafına ışık saçan yüzüne her baktığımda içimdeki saf duyguları uyandırıyor. Hoş, o gülmese bile ona baktığımda benim dudaklarım kendiliğinden iki yana kıvrılıyor. Nitekim şu anda da olduğu gibi.
Odasına getirdiğimde, onu yatağına bırakır bırakmaz çıkıp gitmekti amacım. Ama o buna da engel oldu. Bütün gece olması gerektiği gibi davranışlarımı tartarak hareket ederken o bir anda bütün duvarlarımı yıktı geçti. Tuttu öptü beni. Öyle saniyelik bir şey de değil. Dört saniye, tam dört saniye boyunca bir karşılık almadan öptü beni. Geri çekilemedim. O beni öptüğü an geri çekilmem gerekirdi. Yapamadım. Allah kahretsin ki yapamadım. Anlayadım ki. İhtimal vermedim. Olmaz herhalde, ben rüya görüyorumdur dedim. Onu ilk gördüğüm andan itibaren yağtığı gibi yine tüm ezberlerimi bozdu. Geri çekildiğinde sessiz kalmadı. Şakayıklar, dedi. Yok yere travma bıraktı bende zalimin kızı. Şimdi geriye kalan ömrüm boyunca şakayık kelimesini duymamak için bütün çiçekçilerin yanından geçerken kulaklarımı tıkayacağım. Ama bunu yaparken bile neyden kaçtığımın bilincinde olacağım.
Yüzünü yastığına gömüp uykuya daldıktan hemen sonra ayakkabılarını çıkarıp üstünü örttüm. Ama arkamı dönüp odasından çıkamadım. Yatağının etrafında dolanıp boş kalan kısıma onu rahatsız etmeden yüzünü görebilecek şekilde sessizce oturdum. Yavaşça uzanıp yüzüne düşen perçemlerini nazikçe kulağının arkasına ittirdim. İnci, 'güzelin derdi çok olur' derdi de güler geçerdim. Güzelin derdi çok mu olur bilemem ama Nihal kadar güzel ve naif bir kadının hayatına bu kadar fazla acı sığdıracak olması çok adaletsiz geliyordu. Daha kendisinin bile bir haber olduğu yalanlar silsilesini kandine hayat edinmiş ve bu yalanların onu çevrelediği sınırlar içerisinde çeşitli maskelerin ardına saklanarak var olmaya çalışıyordu.
Aldatmak, yüreğinde biraz ahlak duygusu olanın aklından geçmezdi. Nihal gibi birçok konuda bilgi sahibi, başarılı bir kadını aldatmak da hangi akla mantığa sığardı bilmiyorum.
Derler ki; kalpler çift yaratılırmış, biribirlerini bulana kadar da karşılarına çıkan engeller onların elinde sonunda buluşmalarını imkansızlaştıramazmış, sadece ertelermiş. Karşımda her şeyden habesiz uyuyan kadının benim hayatımdaki yeri ne bilmiyorum. Ama hiçbir şeyin onu incitmeyeceğini garanti edebileceğimi bilseydim eğer, elimde olsa onu bir ömür korumaya çoktan razıydım.
İçimdeki düşüncelerin tek şahidi dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdu. Yargılamayan, sadece dinleyen tek şahitti. Ama aynı zamanda beni zihnimin puslu sokaklarından çekip alan ve gerçeği, karşımdaki kadının bana yasak olduğunu hatırlatan tek şahitti.
Bu gece onu konuşturmak için içkisine ilaç karıştırmıştım. Bunu yapmadan önce İnci'ye, herhangi bir şeye alerjisi olup olmadığını da sormuştum. Tabii ki bu yaptığımı asla aklamazdı ama zorundaydım. Emin olmak zorundaydım. Nihal'in suçsuz olduğundan emin olmak zorundaydım. Adı, Necmi'nin karıştığı yasa dışı hiçbir işte geçmiyordu hatta o kadar ki şirketin yönetim kurulunda bile yoktu Nihal. Hatta evlenmeden önce banka hesaplarının şirketle bağlantısı da kesilmişti tamamen bağımsızdı. Sadece, hem onun hem de ablası Nihan'ın hesabına her ay birer milyon dolar transfer ediliyordu. Necmi'nin bunu, Nihal'i pis işlerinden uzak tutmak için yaptığı belliydi. Herhangi bir sorun çıktığı an, Nihal şirkette sadece bir çalışan profiline sahip olacaktı. Böylelikle hapse girmesi söz konusu bile değildi. Belki iyi bir baba olmuştu ama iyi bir insan olmanın yakınından bile geçememişti. Yıllar boyu yüzlerce paravan şirket kurarak yasa dışı uyuşturucu ticareti yapmıştı. Sayısız gencin hayatına kast etmişti.
Devlet güçleri yakalamak için uzun zamandır peşindeydi. Her nakliyat sırasında farklı farklı saklama teknikleri geliştiriyorlardı ve şahit olabildiğimiz en sonuncuda koli koli ayakkabıların her birinin tabanı önce kesilmiş daha sonra da uyuşturucu paketleri konup kapatılmıştı. Özellikle yüksek tabanlı ayakkabılar tercih edilmişti, hacmi daha büyük olacaktı. Fakat Necmi o kadar gözü karaydı ki.
İki ay önce izini sürdüğümüzde Etiler civarında bir ankesörlü telefondan yapıldığını öğrendiğimiz ihbarla, doğruluğuna zerre güvenemesek de yola çıktık. Çünkü kaybedecek bir şeyimiz yoktu. Yapacağımız baskınla yakalayacaktık ama sırf yakalanmamak için koskoca uyuşturucu dolu iki tırı yakıp küle çevirmeye razı oldu.
Üstlerim de son çare olarak yakınına sızmanın en mantıklı seçenek olduğunda karar kıldılar. İlk önce, İnci'yi asistan olarak şirkete yerleştirdik. Asıl amacımız Necmi'nin asistanı olmasıydı ama herif o kadar kimseye güvenmiyor ki bir asistanı olması fikrine bile karşı. Biz de bu yüzden, ondan sonra şirkette ona en yakın kişinin yani Nihal'in yanına yerleştirmek zorunda kaldık.
Ve şimdi, buradayız... Asla tahmin bile edemeyeceğim bir noktada. Profesyonelliğimi neredeyse tamamen rafa kaldırdığım anda.
Dışarıda yağan yağmurun sesiyle Nihal'in yüzüne dalmışken cebimdeki telefonum titredi. Sessizdeydi. Beliz'den mesaj vardı.
Teğmen Beliz: Komutanım, biz dışarıdayız.
Onlara, bu akşam ben çağırana kadar kapının önünde beklemelerini söylemiştim.
Siz: Tamam, geliyorum.
Herkes burada mı?
Teğmen Beliz: Ertuğrul komutanım, Gediz ve İnci şirketin önündeler, sizden gelecek emri bekliyorlar. Geri kalan herkes burada.
Siz: Çağır, buraya gelsinler.
Anahtarlar şirkette değil, burada.
Teğmen Beliz: Emredersiniz komutanım.
Telefonumu cebime geri koyup olduğum yerden sessizce hareketlendim. Pencereye yaklaşıp perdeleri çektim. Loş odada uyuması daha rahat olurdu. Tam odasından çıkmak için kapıyı açtığımda kapının önündeki Nova'yı fark ettim. Beni gördüğünde cılız bir miyavlamayla karşılık verdi. Yere eğildim ve nazikçe karnından tutup kaldırdım. Başını bir buse kondurdum.
"Gel bakalım seni de annenin yanına bırakalım." Diyerek fısıldadım. Nihal'in yatağındaki boşluğa koyduğum an nevresimin üzerine kıvrılıp bir nevi tüy yumağına döndü.
Onları orada bırakıp aşağı indim. Dışarıya çıktığımda bizimkilerin bahçe kapısının karşısındaki siyah minibüste olduklarını anladım. Oraya ilerlediğimde kapı elektrik aksamı sayesinde çoktan aralanmaya başlamıştı. Adımımı attığım gibi araca bindim. İçerideki herkes bir ağızdan, "Hoş geldiniz komutanım." Dedi. Kısa bir, "Hoş bulduk." ile karşılık verdim.
Beliz'e döndüğümde, bilgilendirme geçmesini istediğimi direkt anladı. "Birazdan burada olurlar komutanım." Dedi elinin altındaki laptopta bir şeyler yaparken.
Ben önüme dönerken Batuhan sessizliği bozdu. "Anahtarları nerede saklıyormuş komutanım?"
Nasıl olduğuna dair hiçbir fikrim olmamasına rağmen sadece Nihal'in dediğinin aynısını söyleyerek tek kelimeyle cevap verdim. "Asansörde."
🪽
Bölüm etkileşimi
