17. bölüm / 20
MUHASARA16
Bölümler 20Şu an: 16
- 1 13.331 kelime
- 2 22.786 kelime
- 3 32.567 kelime
- 4 42.220 kelime
- 5 52.472 kelime
- 6 64.178 kelime
- 7 74.415 kelime
- 8 84.878 kelime
- 9 94.525 kelime
- 10 104.566 kelime
- 11 115.134 kelime
- 12 124.000 kelime
- 13 134.620 kelime
- 14 145.585 kelime
- 15 155.722 kelime
- 16 167.765 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 178.616 kelime
- 18 188.126 kelime
- 19 1910.463 kelime
- 20 2010.184 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Alparslan Eralp
Gece, Beykoz'un üzerine çöken o gri ve ağır sisle birleştiğinde görüş mesafesi on metrenin altına düşmüştü. Zihnimdeki karmaşa da bu sisle yarışıyordu. Bir yanda rütbelerimin benden beklediği o keskin rasyonalite, diğer yanda bilinç altımın derinliklerinde çoktan yer edinmiş o ultrason kağıdının ağırlığı. Nihal'in babasının karanlık mirasını mı kovalıyorduk, yoksa kendi ellerimle kurduğum adalet kalesinin yıkılışını mı izleyecektim, bilmiyordum.
Botlarımın her adımında zemindeki çalıların hışırtısı, vicdanımdaki bir telin kopuşu gibi yankılanıyordu. Beliz'in daha önce öngördüğü gibi, nem oranı termal kameralarımızın menzilini ciddi şekilde kısıtlıyordu; bu durum, bizi birer hayalete dönüştürürken aynı zamanda görüş alanımızı daraltarak içimdeki o kör noktayı büyütüyordu. Operasyon emrini verirken sesimdeki otoriteyi korumaya çalışsam da, kalbimin çeperine çarpan o 'ya yanılıyorsak?' sorusu, operasyonel kamuflajımın altındaki en ağır mühimmattı.
Timin sessiz ama koordineli hareketleri, yılların verdiği o kusursuz makineleşmenin bir sonucuydu. Ertuğrul'un o babacan ama disiplinli duruşu, Batuhan'ın her zamanki sabırsız ama tetikte bekleyişi, Gediz'in her duruma adeta bir bukalemun gibi anında adapte oluşu, Barış'ın timin sahadaki teknik her durumu üstlenişi ve Anıl'ın genellikle çenesini tutamasa da operasyon dendiği an üzerindeki toyluğa rağmen bütün ciddiyetini kuşanması...
Her biri, benim bir işaretimle ölüme yürümeye hazırdı. Bu sorumluluk, bazen üzerimdeki kurşun geçirmez yelekten daha çok nefesimi kesiyordu. Fabrikanın dış çeperindeki jeneratör sesleri, devasa bir canavarın hırıltısı gibi ormana yayılırken; telsizden gelen o hafif cızırtılar, aramızdaki tek görünmez bağdı.
Beliz'in analiz ettiği o anlık sinyal sıçramasını beklerken geçen her saniye, namluya sürülmüş bir mermi gibi soğuk ve keskindi. Gediz, elindeki spektrum analizörüne bakarak işaret parmağını havaya kaldırdığında, timin tüm dikkati tek bir noktaya odaklandı. Saniyeler sonra, jeneratörün devir yükseltmesiyle oluşan parazit, telsiz rölelerini kör ettiğinde; "Şimdi!" emrini verdim. Bu kelime, sadece bir sızmanın başlangıcı değil, geri dönüşü olmayan bir yolun ilk adımıydı.
"Tim, sızma protokolüne geçiyoruz. Frekanslar şifreli, 446 MHz bandındayız," diye fısıldadım telsize.
"Kuzey kanadı temiz, ilerliyoruz Komutanım," diye yanıtladı Batuhan, sesindeki o hafif heyecan yerini profesyonel bir soğukkanlılığa bırakmıştı.
"Sinyal kesici aktif, çevre emniyeti bende. Gözüm üzerinizde," dedi Beliz dışarıdan, sesi kulağımda bir koruyucu melek fısıltısı gibiydi.
Adımlarımız, botlarımızın altına serdiğimiz kauçuk tabanlıklar sayesinde betonun üzerinde birer gölge sessizliğindeydi. Barış, lazer mesafe ölçerle arka rampanın mesafesini teyit ederken, Anıl yanıma sokulup fısıldadı. "Komutanım, jeneratör hattındaki dalgalanma içeride yüksek akımlı bir cihazın çalıştığını gösteriyor. Sadece ışıklandırma olamaz."
Beliz'in tarif ettiği atık su tünellerinin yanındaki servis kapısına ulaştığımızda, Ertuğrul elindeki termal monokülerle içeriyi taradı. "İçerisi sessiz Komutanım. Işık yalıtımı tam, jeneratör hattı stabil," dedi. Kapının paslı menteşelerini, gürültüyü minimize eden özel bir yağla sıvılayarak açtık. İçeriye ilk giren ben oldum.
Fabrikanın o genzi yakan, çürümüş deri ve pas kokan havası devasa beton blokları arasında sıkışıp kalmıştı. Saha keşfinden hemen sonraki gece, saat 02:45'i gösterirken, sisin sağladığı o puslu perdeyi kullanarak içeri sızmıştık. Operasyonel kamuflajlarımızın içindeki nabız sesimiz, binanın sağır edici sessizliğine karışıyordu.
"Kont, odaklan oğlum," diye fısıldadım. Barış'ın elindeki sevk kayışı gerildi. Kont, bir gölge gibi öne atıldı. Malinois cinsi köpeğin burnundan çıkan o hırıltılı, ritmik nefesler, zemindeki tozları havalandırıyordu. Pençeleri betonun üzerindeki paslı metal parçalarına her değdiğinde çıkan o metalik ses, zihnimdeki gerilimi bir yay gibi geriyordu.
Kont, tırların o devasa siyah gövdelerine doğru ilerledi. Burnunu lastiklerin jant boşluklarına, şasinin altına sokup derin kesik nefesler alarak havayı adeta parçalıyordu. Bir tepki bekliyordum; o meşhur, kan donduran oturma pozisyonunu veya keskin bir havlamayı... Ama Kont, sadece huzursuzca patilerini yere sürttü. Barış, ultraviyole fenerini zemine doğrulttuğunda dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim.
"Komutanım," dedi Barış, sesi bir mezar sessizliği kadar soğuktu. "Burada etkin madde var ama... bunlar fosilleşmiş. Fabrika zeminiyle bütünleşmiş, yıllanmış tozlar bunlar. Belli ki burası uzun sayılabilecek kadar zamandır bir uyuşturucu transferi noktası değil."
"Açın şu kapakları," dedim. Sesim, omuzlarımdaki rütbelerin ağırlığı altında eziliyordu.
Birinci tırın ağır mühürleri Batuhan ve Gediz tarafından sessizce kırıldı. Kapak açıldığı an, fabrikanın o ağır kokusunu dondurucu bir hava akımı yardı. İçerisi bir soğuk hava deposuydu; devasa un çuvalları, yağ tenekeleri, kuru bakliyatlar ve çocukların bağışıklığını güçlendirecek vitaminli atıştırmalıklar...
İkinci tırın kapakları aralandığında ise karşımıza çıkan manzara bir cephanelik değil, bir çocuk mağazasıydı. 0-18 yaş arası çocuklar için titizlikle kolilenmiş, üzerine yaş grupları yazılmış yepyeni botlar, montlar ve çiçekli elbiseler.
Üçüncü tırın kapağı açıldığında ise... O an zaman benim için tamamen durdu. Fabrikanın o lanetli kokusunu bastıran, genzime kadar işleyen o tanıdık koku yayıldı: Nihal'in evinde bizzat Nova'yı yıkarken kuklandığım duş jeli. Raflar dolusu kokulu sabunlar, şampuanlar, zeka oyunları ve peluş oyuncaklar...
Elde tuttuğum operasyon silahının kabzasını o kadar sıkıyordum ki, eldivenlerimin içindeki parmaklarımın sızladığını hissettim. Karşımda duran bu 'iyilik' tırları, benim günlerdir ilmek ilmek işlediğim tüm adalet kurgusunu bir çırpıda yerle bir etmişti.
Nihal... diye geçirdim içimden. Bu kadar mıydı? Beni bir askeri operasyonun tam ortasında, elimde bir çocuk boyama kitabıyla mı bırakacaktın? Sen sadece bir anne adayı değil, aynı zamanda bu kirli dünyanın en kusursuz illüzyonisti miydin? Bu kadar koruma, bu kadar gizlilik, termal kameralar ve frekans bozucular... Hepsi bu birkaç oyuncak ayıyı ve un çuvalını korumak için miydi? Yoksa sen, kendi vicdanını bu kolilerin arasına gömüp üzerini hoş kokularla mı kapattın?
Öfkem, bir yanardağ gibi içimde kabarıyordu. Adalet mi arıyordum, yoksa bir kadının masumiyetine çarptığım için kendi canavarımdan mı kaçıyordum?
"Dalga mı geçiyorlar bizimle?" diye gürledi Batuhan, sesi boş fabrikada yankılandı. "Bu kadar istihbarat, bu sızma... Hepsi bir hayır kurumu deposuna girmek için miydi?"
"Sakin ol Batuhan," dedi Ertuğrul, ama onun da sesindeki o buz kütlesi çatlamıştı. "Kasadaki dosyalar, sevkiyat rotaları... Hepsi burayı işaret ediyordu."
Beliz, fabrikanın dışındaki kolumuz olarak telsizden araya girdi. "Komutan'ım, bu kadar koruma sadece bu koliler için olamaz! Bir baksanıza, sinyal bozucu jeneratörler, termal yalıtım... Kim bir yardım tırını 'kara delik' protokolüyle saklar?"
"Belki de Nihal Hürkuş, babasının günahlarını bu şekilde yıkıyordur." Dedi Anıl, telsiz cihazlarını toplarken.
Gözlerimi o siyah tırın üzerinde parlayan brandaya diktim. "Herkes toplansın," dedim, sesimdeki otorite bu kez bir cam kırığı kadar keskindi. "Burada bulamadığımız kanıt, aslında en büyük kanıtımız. Bu kadar profesyonel bir gizleme, sadece birkaç çocuk kıyafeti için yapılmış olamaz. Nihal, asıl gerçeği ambalaj kağıtlarına sarıp göstermek istediği sahteliği hazırlamış. Haklısınız, bu kadar güvenlik önlemi bile bulunduğumuz durumun saçmalığını gözler önüne seriyor. Ama hezimete uğramanın vakti değil. Bize düşen, yılmadan, gerekirse her yolu deneyerek suçluyu gün yüzüne çıkarmaktır!"
Elimdeki o soğuk silahın kabzasına dokundum. Kendi içimdeki o karanlık odayı artık kilitleyemiyordum; kapı çoktan kırılmış ve içeriye zaten var olan soru işaretlerine ek olarak yeni sorunlar sızmıştı.
"Kılıç Timi, toplan! Çıkıyoruz."
"Emredersiniz, Komutan'ım!"
🪽
Nihal Hürkuş
Geceyi geçirmek için tekrar Riva'daki eve gelmiştim. Uzun saatler boyunca flaş diskteki dosyalar üzerine çalışmıştım. İncileyebildiğim kısımdaki bazı dosyaların -ki bu neredeyse sadece yüzde otuzu falandı yüksek ihtimalle- içinde yüzlerce ses kaydı bulunurken bazılarının içinde karma karışık, şişirilmiş maaliyet dökümleri listelenmişti. Bugünlük yeterince didiklediğime kanaat getirip erken uyumaya çalılmıştım çünkü ertesi sabah normalden de erken kalkmam gerekiyordu.
Sevkiyat için...
Her zaman mutlaka son kontroller yapılırken orada bulunmaya özen gösterirdim ve yanımda daima Güzin de olurdu... Kendisi bizim vakfın okuttuğu öğrencilerden biriydi. Yaklaşık beş yıl önce, annemin zorla peşinde sürükleyerek götürdüğü bir vakıf etkinliğinde tanışmıştık. Sınıf öğretmenliğinden yeni mezun olmuştu. Bölüm birincilerinin ödül aldığı törende can sıkıntısından dalgın dalgın etrafta gezindiğim sırada yanıma gelip muhabbet açmasıyla tanışmıştık. O gün bugündür de sık olmasa da görüşmeyi kesmedik. Aksine birlikte bazı işlere bile birlikte imza atıyoruz. Kendisi benden daha da arka planda çalışarak ihtiyaca göre çözüm üretmekle mesuldü. Ben de bana düşen görevi yerine getirip bu çözümleri finanse ediyordum.
Gün doğmadan yola çıkacak olan tırlara yetişmek için saat 04:30'da kalktım. Hızlıca duş aldım. Bu evde olan gardrobumdan birkaç parça alıp üzerimi giydiğimde dışarıdaki ayaza rağmen hazırdım. Kalın, suni kürklü içiyle beni sımsıcak tutan ağır bir deri ceketi üzerime geçirdim. Kollarındaki kemer tokalarının birbirine çarparken çıkardığı o metalik sesi seviyordum. Beyaz balıkçı yakam, ceketin siyahıyla keskin bir tezat oluşturuyordu. Altımdaki simsiyah, vücudumu saran tayt ve kalın tabanlı botlarım sayesinde adımlarım yere sağlam basıyordu. Kafama siyah bir şapka geçirip saçlarımı şapkamın altından serbest bıraktım, güneş gözlüklerimi de burnumun üzerine yerleştirdiğimde hazırdım.
Riva'nın dolambaçlı ve boş yollarında, aracımın farları sabah sisini bir kılıç gibi yararak ilerliyordu. Deniz kıyısındaki o metruk, duvarlarına sinmiş deri kokusunu yıllardır üzerinden atamamış eski fabrikaya doğru yol alırken, içimdeki huzursuzlukla direksiyonun soğuk derisini daha sıkı kavradım. Tam o sırada telefonumun melodisi aracın içindeki derin sessizliği bıçak gibi kesti. Parmak ucumla ekrana dokundum; Güzin'in sesi, hoparlörlerden kabine bir neşe dalgası gibi yayıldı. Cızırtıların arasından bile o muzip tonu seçebiliyordum.
"Ortadoğu ve Balkanlar'ın en güzel, en dişli avukatıyla mı görüşüyorum?"
Dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme peydah oldu, az önceki kasvetli düşüncelerim dağılıp gitti.
"Buyurun Öğretmen Hanım," dedim, sesimdeki yorgunluğu bir kenara itip dikiz aynasından kendime göz kırparak. "Nasıl yardımcı olabilirim?"
"Sesin kesiliyor kuzum, bir dakika..." Telefonun öbür ucundan rüzgarın hışırtısı ve Güzin'in hızlı ayak sesleri geldi. "Beni duyabiliyor musun şimdi? Burası biraz daha açık."
"Gibi gibi, fena değil," dedim vites küçültürken.
"Nihal, eski depo daha iyiydi. Baksana burada telefon bile çekmiyor, her seferinde aynı sorunu yaşıyoruz!" Sesindeki o tatlı sitemi canlandırabiliyordum; muhtemelen telefonu havaya doğru kaldırıp sinyal arıyordu.
"Eski depo çıkan yangından sonra kullanılamaz hale geldi, sen de biliyorsun Güzin," diye hatırlattım, gözlerimi sisin içinden belirmeye başlayan fabrikanın karaltısına dikerek.
"Biliyorum, biliyorum da işte. Neyse... Geliyor musun diye sormak için aramıştım kuzum. Ama motor sesinden anladığım kadarıyla çoktan yola düşmüşsün, yanılıyor muyum?"
"Tam üstüne bastın, kaldır ayağını," diye kıkırdadım. "Bir beş-on dakikaya oradayım. Sen fabrikadasın anladığım kadarıyla?"
"Ohoo!" dedi, neşeli bir kahkahayla. Sesindeki enerji telefonun devresini ısıtacak cinstendi. "Ben geleli çok oluyor. Hatta şu an fabrikanın denize bakan cephesinde, martılara karşı sabah kahvemi yudumluyorum. Herkes burada, sadece seni bekliyoruz."
"Kahveden bana da bir tane ayırabilirsen harika olur. Çok az kaldı."
"Tamamdır. Dikkatli sür, yollar hâlâ çiğli, kaymasın lastikler. Öptüm, görüşürüz!"
Telefon kapandığında Güzin'in enerjisi sanki hâlâ arabanın içindeydi. Fabrikanın silüeti uzaktan belirmeye başladığında, o neşeli hava yerini, derinlerde kendini hissettiren bir huzura bıraktı.
Arabanın kapısını kapatınca Riva'nın o keskin, iyot kokulu soğuğu yüzüme çarptı. Botlarımın çakıllar üzerinde çıkardığı kıtırtılar, boş fabrika arazisinde yankılanıyordu. Güzin'i, rüzgarda uçuşan atkısı ve elinde dumanı tüten iki karton bardakla gördüğümde, içimdeki o düğümlenmiş gerginliğin çözüldüğünü hissettim.
"Ballı lokumum gelmiş!" diye seslendi, kollarını iki yana açarak. Gözlerinin içi gülüyordu.
Bardaklardan birini almak için uzandığımda kahvenin sıcaklığı parmak uçlarıma can verdi. Hiç vakit kaybetmeden ona sıkıca sarıldım; kazağına sinmiş o taze kahve ve hafif çiçeksi parfüm kokusu bana güven verdi. "Geldim tabii. Dile kolay bir aydır görüşmüyoruz. Özlemişim."
Güzin benden ayrılıp beni şöyle bir süzdü, kaşlarını muzipçe kaldırdı. "E yüzünüzü gören cennetlik Avukat Hanım. Dava dosyalarından başını kaldırabildin sonunda."
"Allah Allah? Sizin de benden altta kalır yanınız olduğu söylenemez Öğretmen Hanım," dedim omzumla ona hafifçe çarparak. "Sınav kağıdı okumaktan kendini alabiliyorsun sanki?"
Güzin gülerek fabrikanın paslı ama görkemli kapısını işaret etti. "Geç hadi, içeri geç."
İçerisi, dışarıdaki ayazın aksine tırların çalışan motorlarından yayılan ısıyla ve yoğun bir telaşla sarmalanmıştı... Güzin'le yan yana yürürken, devasa hangarın içinde yankılanan metalik sesler ve işçilerin hızlı hareketleri, az önceki sakin Riva yolculuğunu unutturmuştu.
"Her şey hazır mı?" Diye sordum, karton bardağımdaki kahveden dilimi hafifçe yakan sert bir yudum alırken. Gözüm, hangarın ortasında duran üç büyük tıra takılmıştı.
"Evet bütün koliler dün gece tırlara yüklendi," dedi Güzin, elindeki tableti bana doğru çevirerek. "Geçen ay benden istediğin gibi her zamanki standart şeylere ek olarak kıyafetler ve okuma kitapları özelinde skalayı biraz daha genişlettim." Anlatırken eş zamanlı olarak bana elindeki tabletin ekranından bahsi geçen şeyleri gösteriyordu. "Zaten önceden kararlaştırdığımız gibi bu ayki sevkiyatın varış noktası, Eşkişehir'de anlaşmalı olduğumuz üç yetimhane olacak."
Duraksadım, tırların yanındaki işçileri izlerken aklımdaki fikri paylaştım. "Ben diyorum ki, Eskişehir'e yapılacak bir sonraki sevkiyat ne zamansa o zaman internet ağı ve tablet-laptop gibi güvenli iletişim cihazları gönderelim. Okula giden çocuklar için ek kaynak olur."
Güzin'in gözleri parladı, elindeki tablete hızlıca bir not düştü. "Harika fikir! Ben bunun için küçük bir araştırma yapıp maliyet kalemlerini dökümler sana gönderirim."
"Tamamdır. Bu arada, bu ay kaç çocuğun doğum günü varmış?"
"Kırk üç," dedi Güzin, hiç duraksamadan. Bu detaylara olan hakimiyeti ona hayran kalmam için yeterliydi. "Üç yetimhanede toplam kırk üç çocuk kutlama bekliyor."
"Güzel. Sen burada bekle. Ben hemen geliyorum." Deyip kapının önündeki arabama ilerledim.
Bagajı açıp kenardaki siyah çantadan her birinin içinde yüz dolar ve güzel doğum günü dilekleri içeren yaklaşık yüz adet beyaz zarfı aldım ve vakit kaybetmeden tekrar fabrikanın içine, Güzin'in yanına adımladım.
Zarfları ona uzatarak konuştum. "Yüz tane falan zarf var burada."
"Fazladan olanları ne yapayım?" Diye sordu, zarfları çantasına yerleştirirken.
"Birleştirip Serdar'a ver."
"Neden diye sorabilir miyim?"
"Bu sefer tırlarla sen değil Serdar gidecek çünkü. Bu kez işler biraz daha... karışık." Güzin'in yüzündeki neşeli ifade yavaş yavaş silindi, yerini endişeli bir gerginliğe bıraktı. Tam ağzını açıp itiraz edecekken elimi kaldırıp onu susturdum. "Sen sormadan ben söyleyeyim, henüz bir açıklama yapamam maalesef. Ama sadece şunu bil, peşimde bir takım adamlar var ve sana zarar gelmesini istemiyorum. O yüzden böylesi daha iyi."
Yavuz Meridyen'in peşimi bu kadar çabuk bırakacağına asla ihtimal vermiyordum. Bu yüzden de etrafımdaki herkesin benden olabildiğince uzak durması gerekiyordu.
Hangarın o gürültülü havasına bir anda ağır bir sessizlik çöktü. Güzin'in gözlerindeki korku, içimdeki huzursuzluğu daha da harladı. "Nihal, sen ne dediğinin farkında mısın? Ne adamı? Ne zararı? Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?"
"Güzin, n'olursun..." dedim, sesimdeki sertliği yumuşatmaya çalışarak ama bakışlarımı ondan kaçırdım. Onu bu şekilde durduramayacağımı, o sorgulayan bakışların altından kalkamayacağımı biliyordum. "Daha fazla irdeleme, gerçekten anlatamam. En azından şimdi değil." Bakışlarımı devasa tırlara dikip konuyu kestirip attım: "Hadi, tırları bir an önce yola çıkaralım. Vakit daralıyor."
Birkaç saniye yüzümde oyalandı bakışları; yalanımı ya da sakladığım şeyi yüzümdeki çizgilerden okumaya çalışıyordu. Sonunda omuzları çöktü, yenilgiyi kabul ederek iç çekti. "Peki," dedi, kelimenin altını bir uyarıyla doldurarak. "Sen nasıl istersen."
Güzin istemeye istemeye elindeki zarfları Serdar'a teslim etmek üzere uzaklaştığında, hangarın devasa metal kapıları gıcırdayarak açılmaya başladı. Sabahın o gri, puslu ışığı içeri süzülürken tırların egzoz dumanı havada asılı kalıyordu.
İlk tır ağır ağır hareket edip fabrikanın bahçesine çıktığında, telefonum cebimde titredi. Ekrandaki numara kayıtlı değildi ama içimdeki korku kırıntıları bunun kim olduğunu tahmin edebiliyordu.
Açmadım. Telefonu sıkıca kavrayıp tırların gidişini izledim.
"Nihal!" Kafamı sesin geldiği yöne çevirdiğimde Güzin'in hızlı adımlarla bana doğru geldiğini gördüm. Yanıma ulaştığında konuşmaya devam etti. "Ben sana bir şey söylemeyi unuttum."
"Çok önemli değilse sonra da söyleyebilirdin."
"Yok valla bütün aklımdakileri tek seferde dökmeliyim, o kadar meşgulsün ki bir dahakine seni bulamayabilirim."
Güldüm. "Anlat bebeğim, full odak sendeyim."
"Kuzum bence bu fabrika bizim için hiç elverişli değil. İçerideki ağır kokunun tırlardaki eşyalara sinme olasılığı çok yüksek. Her şeyi geçtim, gıda malzemeleri de aynı yerde. Üstüne üstlük haberleşmede de sıkıntı çekiyoruz."
Durumun farkındalığıyla suratım asıldı. "Farkındayım, Güzin. Ama alel acele oldu, biliyorsun. Bizim depoda yangın çıkınca babamdan geçici bir süreliğine bir yer tahsis etmesini istedim o da burayı verdi. Ama sen merak etme, ben en kısa sürede daha iyi bir yer bulmaya çalışacağım." Cebimdeki telefonu çıkarıp saati kontrol ettim. "Ben çok geç kalmadan gideyim. Ablama uğrayacağım buradan çıktıktan sonra, işe gitmeden yakalamam lazım."
"Tamam bebeğim. Kendine çok dikkat et. Aklım sende kalmasın."
Güzin'le vedalaşıp arabama bindiğimde, dikiz aynasından fabrikanın puslu silüetine son bir kez baktım. Beykoz'dan çıkıp Etiler'e gitmek için yola koyulmuştum. Ama Nihan'ın evine gitmeden önce bir yere uğrayıp kahvaltılık bir şeyler almayı planlıyordum. Fakat arabayı sürerken zihnim durmak bilmiyordu. Flaş disk, onu kimin gönderdiği, içindeki o karmaşık deliller, Yavuz Meridyen'in tehditleri.
Resmen kelle koltukta yaşıyorum son birkaç saattir. Korku bedenimi terk etmek için an kolluyordu ama bu şu an için pek de mümkün değildi.
Yol kenarındaki pastanenin önünde durup taze sıcak bir şeyler aldım. Kağıt torbanın sıcaklığı parmak uçlarıma işlerken, bunun hayatımdaki tek 'normal' detay olduğunu düşündüm.
Daha öncesinde de dediğim gibi ablam, benim sığınağımdı. Ama şu an o sığınağa giderken peşimde koca bir şehri yakabilecek sırlar taşıyordum.
Arabaya tekrar bindiğimde, gözüm yan koltukta duran çantama kaydı. Flaş disk oradaydı. Değil hepsi, yüzde otuzu bile Yavuz Meridyen'i bitirmeye yetecek o dosya yığını... Geri kalan yüzde yetmişin içinde ne olduğunu düşünmek bile şakaklarımdaki ağrıyı tetikliyordu.
Etiler'e giden yolda, dikiz aynasını her saniye kontrol etmekten boynum tutulmuştu. O siyah, camları filmli araç görünürlerde yoktu ama bu beni rahatlatmıyordu. Görünmüyor olmaları, orada olmadıkları anlamına gelmezdi; sadece daha iyi saklandıkları anlamına gelirdi.
Ablamın evine yaklaştıkça, içimdeki o huzursuz sesin biraz olsun dinmesini umuyordum. Etiler'in dik yokuşlarından birine saptığımda, önümdeki trafik ışığı aniden kırmızıya döndü. Ayağımı refleksle fren pedalına uzattım.
Pedal, hiçbir direnç göstermeden, sanki boşluğa basıyormuşum gibi sonuna kadar zemine yapıştı.
Bir anlık bir duraksama yaşadım. Belki de yanılmıştım. Pedalı pompaladım; bir, iki, üç... Yok. Boştu. Araba yavaşlamak yerine, yokuşun eğimiyle birlikte daha da hızlanmaya başladı. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başlarken, o pastanedeki birkaç dakikalık boşluğumda neler döndüğünü o an anladım.
"Frenleri kestiler," diye fısıldadım kendi kendime. Sesim arabanın içinde bir yabancıya aitmiş gibi yankılandı.
Önümdeki araç kuyruğuna çarpmamak için direksiyonu sertçe sola kırdım. Lastiklerin asfaltta attığı o acı çığlık, feryadıma eşlik ediyordu. Hız göstergesi yukarı doğru tırmanırken şakaklarımdan süzülen soğuk ter, gözlüklerimin altına girdi.
"Eğer ben bugün buradan sağ çıkarsam, kaçacak delik ara Meridyen piçi!" Diye bağırdım; sesim arabanın içindeki o ölümcül sessizliği yırttı. "Andım olsun, sana dünyada cehennemi yaşatacağım!"
Gözlüklerimi sertçe çekip aldım ve nereye gittiğine bakmadan yan koltuğa fırlattım. Kelle koltukta yaşamak bir deyimdi; ama şu an o kelleyi gerçekten kaybetmek üzereydim. Araba kontrolden çıkmış bir mermi gibi yokuş aşağı süzülürken direksiyonu iki elimle, parmak boğumlarım beyazlayana kadar sıktım.
"Hadi Nihal, düşün!" diye bağırdım bu sefer.
Sağ tarafımda binalar, solumda ise karşı şeritten gelen arabalar vardı. Etiler'in o dar ve dik yokuşlarından birinde, kontrolsüz bir gülle gibi aşağı süzülüyordum. Vitesi düşürmeye çalıştım, motor acıyla bağırdı ama devir o kadar yüksekti ki araba yavaşlamıyordu. Dikiz aynasına bir anlık göz attığımda, o tanıdık siyah aracı gördüm. Birkaç araç arkamdaydı. Beni kendi elleriyle değil aracılarla öldürmek istiyorlardı; beni izlemek, panikleyişimi ve bir duvara toslayışımı seyretmek istiyorlardı. Flaş diskin içinde olduğu çantam, yan koltuktan aşağı düştü. Eğer burada ölürsem, Yavuz Meridyen o diski de beni de aynı mezara gömecekti.
Ama o işler öyle kolay olmuyordu, son ana kadar pes etmeyecektim. Direksiyonu var gücümle kırarak ara sokaklardan sıyrıldım ve kendimi bir şekilde Levent üzerinden TEM bağlantı yoluna attım. Otoban, şehir içine kıyasla daha geniş ve bu saatlerde daha boş olurdu. Hayatımda ilk defa böyle bir şey başıma geldiği için tam olarak ne yapmam gerektiğini bile bilmiyordum, sadece içgüdülerimi takip ediyordum.
TEM otoyolunda hızım saatte 180 kilometreye çıkarken tek amacım, arabayı bir yere vurup kaza yapmadan, açık bir alan bulmaktı. En azından bu yöntemle şehir içinde masum insanların canını yakmazdım. Gözüm ilerideki tabelalara çarptı: 'Kuzey Marmara Otoyolu/Yavuz Sultan Selim Köprüsü'. Orası daha yeni, daha geniş ve en önemlisi şehir trafiğinden tamamen kopuktu. Daha önce hiç ihtiyacım olmadığından varlığından habersizdim ama belki de orada bir kaçış rampası bulabilirdim.
Ayağım hâlâ hiçbir işe yaramayan fren pedalındayken, ellerim direksiyona kenetlenmiş, gözlerim dikiz aynasındaki o siyah gölgedeydi. Ölümle aramda sadece birkaç vites ve bitmek bilmeyen bir asfalt vardı.
İçimdeki korku arşa tırmanırken kendimi ablamı ararken buldum. Hoparlörlerden telefonun çaldığına dair uzun tınlamalar geliyordu fakat cevap veren yoktu. Bir zaman sonra telesekreterin bahsettiği sinyal sesi duyuldu. Sesli mesajımı bırakmak için kemirilmekten kanamış kuru dudaklarımı araladım.
Kendimi ölüme o kadar yakın hissediyorum ki sol gözümden bir damla yaş düştü. "A-abla. Şimdi panik yapmadan beni dinle." Sesim o kadar çatlaktı ki ağladığım hemen anlaşılıyordu.
"Arabamın frenleri tutmuyor ve peşimde beni öldürmek isteyen birkaç tekinsiz adamla Kuzey Marmara yolundayım." Ağzımdan bir hıçkırık firar etti. "Eğer başıma bir şey gelirse, bil ki süikastimi planlayan Yavuz Meridyen'dir. Peşime taktığı adamların derdi ben değilim, elimdeki flaş disk. Ama boşuna uğraşıyorlar çünkü içindeki dosyaların kopyalarını çoktan çıkarttım. Biri de Riva'daki sayfiye evinde, şöminenin önündeki halının altında."
Konuşmaya devam etmek için derin nefesler almam gerkiyordu çünkü vücüduma yayılan adrenalin çoktan nefeslerimi sıklaştırmış beni bir krizin eşiğine sürüklemeye yemin etmiş gibiydi. "Dosyaların içeriğini açıklayacak kadar vaktim yok. Ama vasiyetimdir, benden sonra sakın o Yavuz'un peşini bırakma." İstemsizce güldüm. "Vasiyet demişken, Tarabya'daki evin kasasında da vasiyetnamem var, unutma. Şifresi 250625. Parmak izimin kopyasını almak senin için zor olmaz diye düşünüyorum."
Gülüyordum... ama bu sefer gerçekliğin farkında olan, ölümün eşiğinde, acıklıklı ve titrek bir gülümsemeydi. "A-abla? Olur da eğer kaza yaparsam araba patlamaz değil mi? Y-yanarak... ölmek istemiyorum."
Göğsüm daralıyor, ciğerlerim havaya aç birer kuyuya dönüşüyordu. Titreyen parmaklarımla torpidoya uzanıp inhalerı yakaladım. Direksiyonu dizimle sabitlemeye çalışarak ilacı dudaklarıma yasladım. İkinci dozla birlikte ciğerlerime sızan o yapay hava, bilincimi açık tutmamı sağladı. Ablama giden sesli mesaj hâlâ kaydediyordu.
"Allah'ım n'olur bir mucize olsun. N'olur..." Dörtlülerin ritmik sesi, ölümün geri sayımı gibi arabanın içinde yankılanıyordu. "Abla, seni seviyorum. Bunu sakın unutma," diye fısıldadım, sesimde kalan son umut kırıntısıyla.
Telefonu kapattığım an, arabanın içindeki o ölümcül sessizlik ardı arkası kesilmeyen, kulak tırmalayan korna sesleriyle parçalandı. Bakışlarım hızla dikiz aynasına kaydı. Siyah bir Porsche 911... Meridyen'in köpeklerine benzemiyordu; çok daha asil ve bir o kadar da tehditkar duruyordu. Hemen arkasında, ona sadık birer gölge gibi eşlik eden iki siyah SUV vardı. Sanki koca bir konvoyun merkezindeki bir kral gibiydi. Durmadan selektör yapıyor, kornasıyla otoyolu inletiyordu.
"Geç işte, kocaman yol!" diye bağırdım direksiyona vurarak. Ben de hırsla kornaya abandım.
Arkamdaki araç, sanki düşüncelerimi okumuş gibi aniden hızlanıp yanıma yapıştı. Aramızda santimler varken kendi camını indirdi; rüzgar saçlarını savururken eliyle bana camımı indirmem için sert bir işaret yaptı.
"Ölürken bile rahat yok!" diye fırtına gibi kendi kendime bağırırken, beynim durmuş gibi gaza daha da yüklendim.
Yakıt tankı sıfırılanana kadar yol bitmezdi değil mi?
Malsın kızım sen, süzme mal!
Şu an yaşadığım şey, ancak o yüksek bütçeli Amerikan aksiyon filmlerinde başınıza gelebilirdi. Yanımdaki lüks araç, bir santim bile geriye düşmemekte kararlıydı. Merakım korkuma baskın geldi; sağ ön camı sonuna kadar indirip rüzgarın içeri dalmasına izin vererek avazım çıktığı kadar bağırdım.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?!"
"Bir sorun mu var?" Sesini rüzgarın arasından seçebiliyordum; şaşırtıcı derecede sakin ve otoriterdi.
"Pardon?!"
"Bir sorun mu var, diyorum!" diye yineledi, gözlerini yoldan ayırmadan bana kısa bir bakış atarak. "Dörtlüleri yakmışsın, en sol şeritte kontrolsüzce basıyorsun?"
"Öyle ya da değil! Sana ne kardeşim, yoluna baksana sen!"
"Yardımcı olmaya çalışıyorum burada!"
"Korna çalıp selektör tacizi yaparak mı?"
"Dikkatini çekmeye çalışıyordum. Bu konuda beni yargılayamazsın."
"O kadar iyisin ki, sağ ol gerçekten!" diye tersledim. Ama ölmek üzereydim ve bu adam şu an tek canlı temasımdı.
"Neyse ne! Sorun ne tam olarak?"
Denize düşen yılana sarılırdı. Başka yol kalmamıştı. Ciğerlerime dolan rüzgarla birlikte itiraf ettim. "Frenlerim tutmuyor!"
Adamın maskülen yüz hatlarında bir anlık bir ciddiyet dalgası yayıldı. "Tamam, önce bir sakin ol."
"Sakinim ben zaten!" diye bağırdım, ellerimin titremesini gizlemeye çalışarak.
"Emin ol buradan hiç öyle görünmüyor," dedi buz gibi bir sesle.
"Yardım etmeyeceksen beni kaderimle baş başa bırak, bir zahmet!" diye çıkıştım tekrar.
"Yardım ettiğim için azar yiyecek değilim. Kurtulmak için tek şansın var gibi görünüyor, o da benim. Ölmek istiyorsan söyle, kendimi daha fazla yormayayım!"
Kahretsin ki köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek şarttı. Ve şu an kelimenin tam anlamıyla bunu deneyimliyordum.
"Tamam. Anlat, dinliyorum."
"Şimdi beni çok iyi dinle, ikinci bir şansımız yok. İletişim kurabileceğimiz bir cihaz olmadığı için bir kere anlatacağım. İyi dinle! Önce beraber sağ şeride geçeceğiz. Daha sonra ben senin tam önüne geçeceğim. Beni hareketli bir bariyer gibi düşün. Senin araban benim tamponuma dokunduğu an vitesini boşa al. Gerisi tamamen bende."
"Delilik bu!" diye bağırdım rüzgarın uğultusuna karşı. 190 kilometre hızla bir tampona yaslanmak intihardan farksız geliyordu. Ama başka çarem yoktu. Eğer Yavuz'un adamları hala peşimdeyse, bu yabancı benim için şu an Azrail'den önceki son duraktı.
"Şimdi!" diye işaret verdi bir anda nereden geldiğini bile anlayamadığım kurtarıcı meleği kılıklı adam.
Direksiyonu sağa kırdım. Lastiklerim asfalta tutunmak için can çekişirken kalbim ağzımda atıyordu. Adam, cerrah titizliğiyle arabasını tam önüme kırdı. Otoyolun boşluğu bizim için devasa bir sahneye dönüşmüştü. Gözlerimi kıstım ve ayağımı tamamen gazdan çektim.
Güm!
Korkunç bir sarsıntıyla öne savruldum. Emniyet kemeri göğüs kafesimi ezerken arabamın burnu, önümdeki lüks makinenin çelik gövdesine gömülmüştü.
"Vitesi boşa al! Hemen!"
Adamın bağırdığını duymuyordum ama camdan dışarı çıkardığı elini kullanrak verdiği işaretten demek istediğini buna yoruyordum. Titreyen elimle vitesi boşa attım. Şimdi iki araç, birbirine kenetlenmiş tek bir metal kütlesi gibiydi. Önümdeki aracın fren lambaları kıpkırmızı yandı. Balatalardan yükselen yanık kokusu ve o keskin sürtünme sesi otoyolu doldurdu. Sarsıla sarsıla, devasa bir devin diz çökmesi gibi yavaşlamaya başladık.
Araba tam durma noktasına geldiğinde, emniyet şeridine iyice yanaşmıştık. Porsche'nin arkasındaki o iki SUV arabadan biri önümüzde diğeri ise birkaç metre gerimizde zınk diye durdu.
Kapım dışarıdan zorlanarak açıldı. Kurtarıcı meleği kılıklı adamdı. Koyu renkli gözlüklerini çıkarmış, yüzünde garip bir sakinlikle bana bakıyordu.
"İn aşağı. Hemen," dedi emir kipiyle.
"S-sen... Kimsin?" Sesim çıkmıyordu.
Adam SUV'lerdeki adamlara bir bakış attı, bir nevi direktif verdi, sonra tekrar bana döndü. "Benim kim olduğumdan ziyade, arkandakilerin kim olduğuyla ilgilenmelisin, küçük hanım. Takip ediliyorsun."
Şaşkınlıktan nefesim kesilirken, adam elimi kavradı ve beni arabadan adeta sökerek çıkardı. Tam o sırada Meridyen'in adamlarının araçları hızla bize yakın bir yerde durdu. Kapılar açıldı ve içinden elleri belinde adamlar inmeye başladı.
Daha ne olduğunu anlamadan, otoyolun sessizliğini yırtan o kulak tırmalayıcı ses duyuldu.
Tak-tak-tak!
Arabamın arka camı büyük bir gürültüyle patladı. Binlerce kristal parçası saçlarımın arasına, omuzlarıma döküldü. Korkudan çığlık bile atamadım, sadece olduğum yerde büzüldüm. Yanımdaki yabancı, hiç istifini bozmadan beni olduğum yerden kaldırıp önüme siper oldu.
"Vaktimiz yok," dedi, beni kendi arabasına doğru çelik bir pençe gibi çekiştirirken. "Ya şimdi bu arabaya binersin ya da kendi hurda yığınının içinde paket servis olursun. Karar senin!"
Kuzey Marmara Otoyolu'nun ortasında, dumanı tüten iki lüks arabanın arasında kalmıştım. Bir yanda frenlerimi kesen cellatlarım, diğer yanda adını bile bilmediğim, Azrail'e kafa tutan gizemli bir kurtarıcı...
Gözüm yan koltukta kalan çantama, flaş diske kaydı. Onu kaptığım gibi kendimi adamın arabasının deri koltuğuna attım.
"Bas!" dedim sadece. "Gidelim buradan."
Arkamızdan ateş etmeye devam ediyorlardı. Geride kalan SUV'ler onlara büyük ölçüde engel olmuştu fakat kolay pes edecek gibi durmuyorlardı.
Yanımdaki adam, soğukkanlılıkla torpidoyu açıp simsiyah, ağır bir silah çıkardı. Tek eliyle direksiyonu tutarken, gövdesini hafifçe dışarı çıkarıp arkaya iki el ateş etti. Silahın sesi kapalı alanda bir patlama gibi yankılandı.
"Niye silahın var? Neden korumalarla geziyorsun? Mafya mısın sen?!" diye bağırdım, sesim korku ve öfkeyle titreyerek.
Adam, dikiz aynasından arkadaki durumu kontrol ederken dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. "Sadece silahım yok, çok iyi bir nişancılığım da var," dedi buz gibi bir sesle. "Şimdi o kafanı sakın kaldırma!"
Araba, motorun o vahşi kükremesiyle yerinden fırladı. Spor aracın ivmesi bizi mermilerden daha hızlı bir şekilde uzaklaştırırken, ben koltuğun üzerinde iyice büzülmüş, dışarıdaki dünyanın üzerime çökmesini bekliyordum. Lastiklerin asfalttaki o tiz çığlığı ve rüzgarın uğultusu, kafamın içindeki sesleri bastırıyordu.
"Kafanı kaldırma dedim!"
Adamın sert uyarısıyla titredim. Yan aynalardan gördüğüm kadarıyla, Meridyen'in köpeklerinden biri pes etmemişti; lastikleri yakma pahasına bizi kovalıyordu. Yanımdaki yabancı, vitesi sertçe değiştirip otoyolun ayrımından son anda saptı. Manevrayla birlikte savruldum, başımı torpidonun kenarına sert bir şekilde çarptım ama canımın yanışını hissetmeyecek kadar uyuşmuştum.
Birkaç dakika süren o sessiz ama yüksek hızlı kovalamacanın ardından, otoyolun ana akışından tamamen koptuk. Orman yoluna benzer, loş bir yola girdiğimizde silah sesleri kesilmişti. Sadece bizim hızlı nefes alışverişlerimiz ve motorun soğumaya çalışan o çıtırtılı sesi kalmıştı.
Arabayı tenha bir ağaçlık alanın gölgesinde durdurdu. Ellerim hâlâ çantama, o flaş diskin olduğu deriye kenetliydi. Titreyen ellerime bakıp derin bir nefes aldı. Güneş gözlüklerini çıkartıp kenara koydu ve bana doğru döndü. Elini uzattı.
"Altuğ Hanzade. Kabul, garip bir tanışma oldu ama bununla yetineceksiniz artık, küçük hanım."
Son birkaç saatin birikmiş stresi ve otoyoldaki o baş döndüren hız, mideme sert bir yumruk gibi indi. Boğazımdan yükselen safrayı daha fazla tutamadım. Hızla kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Dizlerim toprağa çarptığında, midemdeki her şeyi boşalttım. Vücudum sarsılıyor, bomboş midemin öz suyu boğazımı yakıyordu.
"Midemi bulandırıyorsun demenin fiziksel boyutu mu bu?" diye mırıldandı Altuğ kendi kendine. Sesinde alaydan ziyade garip bir gözlemcilik vardı.
Ağzımdaki o iğrenç metalik ve buruk tatla doğrulmaya çalışırken, gözlerimden istemsiz yaşlar süzülüyordu. Altuğ, arabadan inip yanıma geldi. Beklediğim o klasik "iyi misin?" sorusu gelmedi. Onun yerine, cebinden çıkardığı bembeyaz, köşesinde A.H. harflerinin işlenmiş olduğu ütülü bir mendili adeta bir lütuf gibi bana uzattı.
"Adını hâlâ söylemedin?" dedi, ciddiyetini hiç bozmadan.
Şaka mı yapıyor diye yaşlı gözlerle yüzüne baktım. Gayet ciddi duruyordu, sanki az önce bir suikast girişiminden kaçmamışız da bir kafede oturuyormuşuz gibi.
Sesimi toparlamaya çalışarak konuştum. "Kendime, tanımadığım insanlara karşı mesafeli olacağıma dair bir sözüm var,"
Ne zamandır?
"Yani... Tam olarak tanımıyor sayılmazsın," dedi, arabanın kapısına yaslanıp kollarını göğsünde kavuştururken. "Daha birkaç dakika önce hayatını kurtardım. Hem üstüne üstlük adımı da biliyorsun artık."
"Teşekkür ederim. Ama kurtarmış olman, kim olduğunu bildiğim anlamına gelmez," dedim, uzattığı mendille ağzımı silerken. "Hukukta eylem, failin niyetini her zaman tam olarak açıklamaz. Belki de beni daha büyük bir bela için canlı tutuyorsun."
Altuğ'un yüzünde o sinir bozucu ama merak uyandıran yarım gülümseme belirdi. Gözleri üzerimde bir tarayıcı gibi geziniyordu. "Analitik düşünmen takdire şayan ama şu an fazla şüpheci davranıyorsun, Avukat Hanım. Eğer niyetim kötü olsaydı, o mermilerden birine nezaket gösterip yol verirdim."
Mendili avucumda sıktım ve gözlerimi doğrudan onunkilere diktim. "Nihal," dedim sadece. "Nihal Hürkuş. Memnun oldun mu?"
İsmimi duyduğunda bakışları bir anlığına uzaklara daldı, yüzündeki o sert ifade yumuşadı. "Alin," dedi fısıltı gibi.
"Anlamadım?"
"Boş ver," diyerek kendini topladı hemen. Bakışlarını tekrar yola çevirdi. "Sadece bir tanıdığıma... Çok benziyorsun."
"P-peki." Bir anda gözlerimin önünde o kadar garip bir duygu değişimi geçirmişti ki ne diyeceğimi şaşırmıştım.
"Her neyse. Seni nereye bırakayım, nereye gideceksin?" Diye bir soru yöneltti. Ve ben o an arabada can havliyle neden olduğum saçmalığı düzeltmem gerektiğini hatırladım.
"Ablam! Ablama gitmem lazım benim hemen. Çok korkmuştur o şimdi."
"Ablan ne alaka? O niye korksun? Az kalsın ölen sendin."
"Uzun hikaye, ama kısacası arabadayken o anki panikle ablamı aradım. Peşimdeki adamların kim olduğunu falan söyledim."
"Polis falan mı ablan da ona söylüyorsun peşindeki adamları?"
"Hayır, çok daha da iyisi: savcı. Yani bana bir şey olsaydı eğer, onların peşini asla bırakmazdı."
"Freni patlamış ve peşinde silahlı adamlar olan biri için polisi aramak daha mantıklı bir seçenek gibi geliyor hala."
"Ne yapabilirim? O anki panikle aklıma gelmedi."
"Peki, tamam. Çokta önemli değil zaten. Ama seni ablanın yanına götüremem."
"Nedenmiş o?"
"Peşinde silahlı adamlar varken seni yakınlarının etrafında arayacaklardır mantıken. O yüzden benimle geliyorsun."
"Pardon? Birincisi, bundan sanane? İkincisi, madem dediklerimi umursamayacksın neden bana soruyorsun?"
"Birincisi, bir kadının göz göre göre ölüme gitmesine sessiz kalacak değilim. İkincisi, o fikrini almak için değil, formaliteden, sormuş olmak için sorulan bir soruydu. Sana seçme şansı tanımışım gibi düşündürtüp kendini güvende hissetmen için. Yani günün sonunda ben nereye dersem oraya gideceğiz."
"Ya sen kendini ne zannediyorsun? Sen kimsin ki, sen ne dersen onu yapacağım. Canımı kurtardın diye sana borçlanmış olabilirim. Ama bu demek değil ki bana istediğini yaptırabilirsin. Şimdi ablamı arıyorum, bana bir araç gönderiyor ve biz bir daha asla karşılaşmıyoruz."
Ellerim refleksle ceketimin ceplerine gitti. Boşluk... Parmaklarım sadece kumaşın soğuk dokusuna çarpınca, otoyoldaki o cam kırıkları arasında bıraktığım tek bağımın telefonum olduğunu anladım. Şafağın yeni sökmeye başladığı, gökyüzünün kirli bir griyle turuncu arasında can çekiştiği o ıssız yolun ortasında, dünyayla olan bütün iletişimim o hurda yığınının içinde kalmıştı.
"Ee? Hani ablanı arıyordun ne oldu? Vaz mı geçtin?"
"Telefonunu kullanabilir miyim?" diye mırıldandım. Sesim, sabahın nemli havasında buharlaşıp giden zayıf bir fısıltı gibi çıktı.
Altuğ, cebinden çıkardığı telefonun metalik gövdesini parmaklarının arasında bir süre çevirdi. Cihazın ekranından yansıyan donuk ışık, yüzündeki o sinir bozucu derecede sakin hatları aydınlatıyordu. "Tabii ki kullanabilirsin- diyemiyorum maalesef." dedi alaycı bir tavırla, telefonu tekrar cebine hapsederken. "Telefonumu kullanmana izin veremem ama seni tek bir şartla ablana götürürüm."
Öfkeden dişlerimin birbirine çarptığını hissettim. Ormanın sabah serinliği, çam iğnelerinin keskin kokusuyla birleşip genzimi yakıyordu. "Uzatma da söyle," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
"Seni ablana bizzat ben götüreceğim. Ama orada kalmayacaksın. Ortalık durulana kadar benim dediğim yerde olacaksın."
Duyduklarımla bir adım geri çekildim. Ayaklarımın altındaki nemli toprak ve kurumuş dallar çatırtıyla ezildi. "Ya sen hayal aleminde falan mı yaşıyorsun? Bak bir daha soruyorum. Sen kimsin ki, ben senin dediklerini yapayım?"
Altuğ, arabasının kaportasına rahat bir tavırla yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı; kolundaki damarlar, az önceki kovalamacanın adrenaliniyle hâlâ kabarıktı. Gözlerini üzerime diktiğinde, bakışlarının ağırlığını omuzlarımda fiziksel bir baskı gibi hissettim.
"Dur bir düşünelim. Issız bir yerdesin." dedi, eliyle etrafımızı saran, sis çökmüş devasa ağaçları işaret ederek. "Üzerinde ne telefonun, ne de paran var. Ki arabanı söylemiyorum bile. Ha tabii bir de peşinde seni öldürmek için can atan bir takım adamları da es geçmemek lazım." Yavaşça üzerime doğru yürüdü. Sabahın o çiğ serinliğinde, tenine sinmiş pahalı parfümün kokusu genzime doldu. "Yani bu tabloya bakınca benim gibi bir iyilik meleğinin kim olduğu pek de önemli değil sanki. Haksız mıyım?"
Haklılığının yarattığı o buz gibi gerçeklik, mideme bir yumruk gibi oturdu. Rüzgar, saçlarımı savururken kollarımı kendime sardım. "Tamam, haklısın! Hem de harfi harfine. Ama ben de sana diyorum ki, ben niye senin dediğin yerde kalayım? Her şey bir yana sana nasıl güveneyim? Hayır sen, ablam beni gördükten sonra öylece bırakır falan mı sanıyorsun?"
Dudaklarında o karanlık, her şeyden emin gülümseme yeniden filizlendi. Gözleri, gözlerimin en derinindeki o saklayamadığım korkuyu yakalamış gibi parladı. "Daha birkaç dakika önce yaşadığın aksiyonun ortasından seni ben çıkarıp almamışım gibi konuşma. Ablana gelince, insan sevdiğine zarar gelmesin diye her şeye razı olur. Sen merak etme. Ee? Şartımı kabul ediyor musun?"
Teslimiyetin o buruk tadını yutkundum. Bakışlarımı onun sarsılmaz özgüveninden kaçırıp, Porsche'nin kaportasında parıldayan ilk güneş ışıklarına diktim. "Ben ne dersem diyeyim, ablamın yanına gittiğimizde kendi gözlerinle göreceksin zaten olacakları." Dedim, sesimdeki son direnç kırıntılarını da kaybederek.
Altuğ, zafer kazanmış bir komutan edasıyla arabanın kapısını açtı. Motorun soğurken çıkardığı o metalik çıtırtılar, birazdan başlayacak olan yeni fırtınanın habercisi gibiydi. "Bana uyar," dedi, sesi sabahın sessizliğini bıçak gibi keserken. "Görelim bakalım şu Savcı Hanım'ı."
Altuğ, vitesi sert bir hamleyle atıp direksiyonu kırdı; aracın lastikleri altımızdaki nemli toprağı hırsla eşeledi. Kuzey Marmara Otoyolu'nun o uçsuz buçaksız, ruhsuz betonundan ayrılıp şehre doğru süzülürken güneş artık bulutların arasından tamamen sıyrılmıştı. Gökyüzü o çiğ sabah aydınlığına bürünürken, camdan dışarıyı seyrediyordum ama gördüğüm tek şey, dikiz aynasında uzaklaşan otoyolun gri çizgileriydi.
Arabanın içindeki o yoğun deri ve Altuğ'un parfümü karışımı koku, az önceki barut kokusunu bastırmaya çalışıyordu ama zihnim hâlâ o patlayan camların gürültüsüyle doluydu. Altuğ tek eliyle direksiyonu kavrayıp sanki bir yarış pistindeymişiz gibi soğukkanlılıkla şerit değiştirirken, ben koltuğumda iyice küçülmüştüm. İstanbul'un karmaşasına, trafiğin o tanıdık uğultusuna yaklaştıkça kalbimdeki çarpıntı daha da hızlanıyordu.
"Geriye bakmayı bırak." dedi Altuğ, bakışlarını yoldan ayırmadan. "Arkada kimse kalmadı."
Cevap vermedim. Sadece kucağımdaki çantayı, içindeki o kıymetli flaş diski korumak ister gibi daha sıkı kavradım.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nü geçip Etiler sapağına girdiğimizde şehrin çehresi bir anda değişti. Otoyolun o vahşi hızı, yerini Etiler'in o yüksek duvarlı sitelerine, her köşesi özenle budanmış ağaçlıklı yollarına bıraktı. Sabahın bu erken saatlerinde semt, henüz o akşamki şatafatına bürünmemişti; sadece spor yapan birkaç kişi ve dükkanlarının önünü süpüren esnaflar vardı. Altuğ, bu sokaklarda bir yabancı gibi değil, aksine buranın asıl sahibiymiş gibi altındaki canavarla süzülüyordu.
"Şu köşe başından sağa sap," dedim sesim çatallanarak. "Beyaz taşlı, geniş bahçeli olan bina."
Altuğ, dediğim yöne saptığında ablamın evinin bahçesine girerken Nihan'ın kendi arabasına hızla koştuğunu fark ettim. Motorun o vahşi kükremesi sustuğunda, Etiler'in o yapay sessizliği bir anda üzerimize çöktü. Dışarıdaki o huzurlu hava, benim içimdeki fırtınayla o kadar uyumsuzdu ki bir an için her şeyin bir kabus olduğunu sandım. Ama Altuğ'un hemen yanımda, direksiyonun üzerindeki elleri ve keskin bakışları, bu kabusun en gerçek parçasıydı.
Arabadan indiğim an Nihan adımı bir feryat gibi boşluğa bıraktı resmen ve derhal koşar adımlarla bana doğru gelmeye başladı.
"Nihal!"
Sesi, sabahın sakinliğini bir cam gibi tuzla buz etti. Ayaklarımın yere bastığını hissetmiyordum bile; sanki boşlukta yürüyordum. Ablamın gözleri kan çanağına dönmüştü, yüzü ise bir ceset kadar solgundu. Bana ulaştığı an kollarını etrafıma öyle bir sardı ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Beni göğsüne gömmek, dünyanın bütün mermilerinden saklamak ister gibiydi. Geri çekildiğinde elleri yüzümü bir porselenmişim gibi titreyerek kavradı.
"Çok korktum... Sana bir şey olacak diye çok korktum. Seni bir daha göremeyeceğim diye çok korktum." Bakışları üzerimde, kurşun yarası arar gibi delice geziniyordu. "İyi misin? Bir şeyin var mı? Yaralandın mı? Bir yerin acıyor mu?"
Baş parmağı şakağımdaki o sızlayan noktaya değdiğinde, acı bir elektrik akımı gibi beynime sıçradı. "Ah!" diye tısladım istemsizce.
"Alnın morarmış. Nasıl oldu bu?" diye sordu, sesi bir savcının sorgu tonu ile bir ablanın çaresizliği arasında gidip geliyordu.
Ben henüz kelimeleri toparlayamadan, arkamdan o buz gibi, kendinden emin ses yükseldi. "Onunla kurtulduğuna dua edin. Allah korusun, morgda da bulabilirdiniz."
Ablam irkilerek doğruldu ve bakışlarını benim arkamdaki karaltıya, Altuğ'a dikti. Bakışları anında profesyonel bir zırha büründü. "Siz kimsiniz?"
Altuğ, arabanın kapısına yaslanmış, güneşten parlayan o koyu yeşil gözleriyle bize bakıyordu. "Altuğ Hanzade ben. Kardeşinizin canını borçlu olduğu kişiyim. Bir nevi kurtarıcı melek de diyebilirsiniz." Dedi, sesindeki o hafif alaycı ama güven veren tonla.
Ablam, bir saniye bile tereddüt etmeden elini uzattı ama gözlerindeki şüphe sönmemişti. "Cumhuriyet Savcısı Nihan Hürkuş. Sağ olun. Çok teşekkür ederiz. İçeri geçip size bir şeyler ikram etmeyi çok isterdim fakat Nihal'i hemen hastaneye götürmem gerekiyor. Travmaya bağlı bir iç kanama ihtimalini riske atamam."
"Yok artık, abartma istersen abla? Hiçbir şeyim yok benim," diye mırıldandım, başımın dönmesini gizlemeye çalışarak.
"Üzgünüm Savcı Hanım ama Nihal sizinle gelemez," dedi Altuğ. Sesi o kadar netti ki, Etiler'in o pahalı binaları bile bu otorite karşısında susmuş gibiydi.
"Anlamadım? O ne demek?" Ablamın kaşları çatıldı, omuzları dikleşti. Bir savcıyı kendi kapısının önünde durdurmak her babayiğitin harcı değildi.
"Nihal'in peşindeki adamların kolay kolay pes edeceğini düşünmüyorum. Belli ki derin bir meseleleri var. Eğer sizinle kalırsa burayı bulmaları uzun sürmez." Dedi Altuğ, bir adım öne çıkarak. Aramızdaki mesafe daraldığında ablamla göz göze geldiler. "O yüzden en azından bir-iki gün ortalık yatışana kadar göz önünde olmaması onun için daha iyi."
"Yani? Size ne bundan? Kardeşimin korunmaya ihtiyacı varsa eğer ben bunu en iyi şekilde yerine getiririm zaten."
"Lütfen, biraz mantıklı düşünün. Nihal'in husumetli olduğu adamlar beni tanımıyor. Benimle olabileceği ihtimalini düşünemezler bile. Ayrıca etrafımda onlarca korumam var. Yani neredeyse imkansız ama, oldu ki nerede olduğunu buldular, ona ulaşamazlar."
Ablam, bir süre Altuğ'un yüzündeki her bir çizgiyi analiz etti. "Hayatımda ilk defa gördüğüm bir adama, bu durumdayken kardeşimi nasıl emanet edebilirim acaba? Sizin de Yavuz'un bir adamı olmadığınızı nereden bileceğim?"
Altuğ hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme gözlerine ulaşmadı. "Siz abla-kardeş olarak çok gereksiz yerleri sorguluyorsunuz. Nihal'e söyledim, size de söyleyeyim. Eğer kötü bir niyetim olsaydı; onu ne mermilerin hedefi olmaktan kurtarırdım, ne de sizin yanınıza getirirdim. Emin olun Savcı Hanım, Nihal'i kaçırmak isteseydim eğer kapınızın önünde sizinle pazarlık yaparak vakit kaybediyor olmazdım."
Ablamın bakışlarındaki o katı duvarın çatladığını gördüm. "Kabul, haklı olduğunuz yerler var ama merak ettiğim bir şey de var. Sizin çıkarınız ne bu durumdan? Nihal'i, hatta daha açık olmak gerekirse, tanımadığınız bir kadını korumak sizin için neden bu denli önemli?"
"Her geçen gün artan kadın cinayetlerine bir yenisi daha eklenmesin diye uğraşıyorum." dedi Altuğ, sesi ilk kez bu kadar samimi ve ağırdı. "Bu sizin için yeterli bir neden mi?"
"Tamamen iyi niyetinizden yani? Öyle mi?"
"Kesinlikle."
Ablam derin bir nefes aldı. Gözleri benimle Altuğ arasında gidip geldi. Sonunda, omuzları mağlubiyetle çöktü ama sesi hâlâ bir savcı kadar otoriterdi. "Tek bir şartla."
"Abla!" diye bağırdım, kendimi bir eşya gibi hissetmeye başlamıştım artık. "Siz ikiniz," derken elimle onları işaret ediyordum. "Ağzınızdan çıkanları kulağınız duyuyor mu acaba?"
Altuğ bile beni zerre umursamadan ablamla konuşmaya devam etti. "Dinliyorum?"
"Benim korumalarım da size eşlik edecek."
Onun için hiçbir sıkıntı teşkil etmedğini belirticesine omuzlarını kaldırıp indirdi. "Nasıl isterseniz."
Sarkastik bir kahkaha attım. "İkinizde kafayı yemişsiniz! Üzerine konuştuğunuz şey benim hayatım ve siz basit bir şeymiş gibi oradan oraya taşımayı falan tartışıyorsunuz. Şaka mısınız?!"
Nihan bana döndü; az önceki profesyonel savcı maskesi, yerini paramparça olmuş bir ablanın yüzüne bırakmıştı. Titreyen ellerini yanaklarıma yerleştirdiğinde parmak uçlarının buz kestiğini hissettim.
"Nihal, bebeğim..." Diye fısıldadı, sesi boğazındaki o düğüme çarpıp geri dönüyordu. "Ablacığım, Altuğ Bey ne kadar hak vermek istemesem de haklı. Nasıl bir bataklığın içine düştüğünü tam olarak bilmiyorum ama bugün olanlardan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranamayız." Bakışları bir anlığına sertleşti, savcı kimliği bir zırh gibi yeniden üzerine büründü. "Şunu da es geçemeyeceğim, Yavuz Meridyen dosyasını ben üstleniyorum. Sen bu işe daha fazla karışmayacaksın."
"Asla!" Diye bağırdım, kendimi geriye çekerek. "Ben onu eğer bana bir şey olursa diye söyledim. Şimdi sapasağlam karşında olduğuma göre senin bir şey yapmana gerek yok."
"Hala bana bir şey olsaydı diyor ya!" Nihan'ın sesi Etiler'in sessiz sabahını bir kırbaç gibi yardı. Gözlerinden akan yaşlar artık saklanmıyordu. "Daha ne olabilir acaba? Daha ne olabilir, Nihal? Senin gözünde bir şey olması için benim gelip mezarının başında mı ağlamam gerekiyor? O mesajı dinlediğimde ben ne hissettim biliyor musun? Deliye döndüm, ödüm koptu. Gözümün önünde senin canına diyet olarak asıp kestiğim silüetler belirdi." Ellerini hırsla havada savurdu, öfkesi çaresizliğinden besleniyordu. "O yüzden çıldırtma beni! Ben ne dersem öyle olacak ve sen bir süre gözlerden uzak olacaksın. Şu Yüzbaşı'na da rica edeceğim burada olduğu süre boyunca sana yakın korumalık yapsın."
Kafamdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. "Ha, yok! Sen iyice saçmaladın!" Kalbim az önce otoyoldakinden daha hızlı çarpmaya başladı. "Sakın abla... Sakın Alparslan'a böyle bir şey söyleyeyim deme. Bak, bu sefer gerçekten bozuşuruz!"
Nihan, gözlerindeki yaşları elinin tersiyle sertçe sildi. Dudaklarında küçük, ama kararlı bir gülümseme belirdi. "Neden öyle diyorsun? Madem babamın eski dostunun oğlu, madem aramızda o kadar hukuk var... O zaman küçük bir iyiliği çok görmez diye düşünüyorum."
"Bırak Allah aşkına ya!" diye gürledim, sesimdeki çaresizlik yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. "Ben de salak gibi birinin beni dinlemesini bekliyorum. Ne haliniz varsa görün. Gidiyorum ben! Sakın peşimden gelmeye kalkmayın!"
Arkamı dönüp hışımla bahçe kapısına doğru birkaç adım attım. Taş zemini döven botlarımın sesi, kalp atışlarımın sesini perdelemeye yetmiyordu.
"Araban yok, bir şeyin yok," diye seslendi Nihan arkamdan, sesi hem endişeli hem de 'mantıklı ol' der gibiydi. "Nereye gidiyorsun acaba?"
"Ayaklarım hâlâ yerli yerinde çok şükür!" Dememin üzerinden iki saniye ya geçmişti ya geçmemişti. Arkamda rüzgarın yarılma sesini duydum. Daha ne olduğunu anlamadan güçlü bir el kolumu kavradı, vücudum ekseni etrafında döndürüldü ve dünya bir anda tersine döndü. Altuğ, sanki bir tüy yumağını kaldırıyormuş gibi beni omzuna, baş aşağı fırlatıverdi.
"Bu kadar inatçılık bu bünyeye fazla, küçük hanım." Dedi Altuğ. Sesi, attığı o ritmik ve sarsılmaz adımlar kadar dengeliydi.
Kan beynime hücum ederken, sırtındaki kasların her hareketini karnımda hissedebiliyordum. "Beni düzgünce yere bırakman için tek şansın var!" Diye bağırdım, yumruklarımla sırtını döverken. Ama sırtı, sanki etten değil de çelikten örülmüş bir duvardı.
"Bırakmayacağım için sorun yok." Dedi, alaycı bir tavırla.
O an gözüm döndü. "İyi," dedim dişlerimin arasından. "Benden günah gitti o zaman!"
Tekvando, sadece güç değil, momentumu kullanma sanatıydı. Altuğ bir sonraki adımını atmak üzereyken, vücudumu yay gibi gerip aniden yukarı doğru kastım. Beklemediği bu ani ağırlık değişimiyle dengesi bir anlığına sarsıldı. Bunu fırsat bilip sağ dizimi hızla karnına geçirdim.
"Ah!" diye sert bir nefes verdi Altuğ. Tutuşu gevşediği saniyede, ellerimi omuzlarına dayayıp kendimi geriye doğru iterek üzerinden takla atarcasına sıyrıldım.
Ayaklarım yere değer değmez, mükemmel bir dengede durdum. Altuğ daha doğrulmaya fırsat bulamadan, o meşhur Dollyo Chagi vuruşu için kalçamı çevirdim. Sağ bacağım havayı bir kırbaç gibi yırtarak yükseldi ve ayağımın üstü, Altuğ'un tam sol omzuna ve boyun boşluğuna patladı.
Çıkan tok ses, bahçedeki kuşları havalandırmaya yetmişti. Altuğ, aldığı darbenin şiddetiyle iki adım yana sendeledi. Yüzünde, az önceki alaycı ifadeden eser kalmamıştı; sadece şaşkınlık ve hafif bir acı vardı. Elini boynuna götürüp hafifçe ovuştururken, gözlerini üzerime dikti.
"Vay anasını..." Diye mırıldandı, sesi bu sefer ciddiyetle kısıktı. "Tüy kadar hafif olmana aldanıp seni kolay lokma sanmıştım ama pençelerin varmış."
"Allah'tan senin aksine kendini bilmez biri değilim." Dedim, gardımı bozmadan. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, saçlarım yüzüme dağılmıştı ama o an kendimi otoyoldaki kovalamacadan daha canlı hissediyordum. "Şimdi o ellerini benden uzak tut, yoksa bir sonrakinde omzun yerine çeneni hedeflerim."
Nihan, elleri ceplerinde, sakin bir tavırla bizi izlerken rahattı. Çünkü beni böyle görmeye alışıktı. Altuğ'a vurucu bir bakış atıp dudaklarını araladı. "Haketmediğini söyleyemem." Deyip omuz silkti.
Altuğ, boynunu kütürdetip bana doğru bir adım attı. Bu seferki bakışı öfkeli değildi; daha çok, karşısında dişli bir rakip bulan bir avcının heyecanını taşıyordu. "Tamam," dedi, ellerini teslim olur gibi kaldırdı ama gözlerindeki o tehlikeli parıltı sönmemişti. "Teknik güzel, hız etkileyici. Ama unutma küçük hanım, gerçek bir kavgada rakibin senin kurallarına göre oynamaz."
"Hadi ya?" dedim, çenemi hafifçe yukarı kaldırarak. Zaferin verdiği o sıcak karıncalanma hala damarlarımdaydı. "O zaman sen de şunu unutma Altuğcuğum; rakibini hafife aldığın an, kibrine yenildiğin andır. Tıpkı biraz önce olduğu gibi."
Altuğ'un bakışları, az önce darbe aldığı boynundan yüzüme tırmandı. Dudaklarında beliren o belli belirsiz tebessüm, yenilginin kabulü değil de, daha çok benim tepkilerimi derinlemesine incelemeye çalışıyormuş hissiyatı veriyordu.
"Tabii, ne demezsin," dedi, ceketinin önünü düzeltip omuzlarını dikleştirirken. "Her neyse. Madem seni ne konuşarak, ne de zor kullanarak götürebiliyoruz... O zaman sen söyle, ne istiyorsun?"
"Seninle konuşma fırsatı bulduğum ilk andan beri kibarca defolup gitmeni söyledim. Ama bakıyorum ki sen hala ısrarla buradasın. Vazgeçmeyeceksin herhalde?"
Altuğ, derin bir nefes alıp başını hafifçe yana eğdi. "Emin ol, kolay vazgeçen biri olsaydım eğer, şu an sahip olduğum hiçbir şey benim olmazdı."
Onunla laf dalaşına girmenin dipsiz bir kuyuya taş atmaktan farkı yoktu. Bakışlarımı ondan çekip ablama döndüm. Göz ucuyla bahçede park halindeki arabasını işaret ettim. "Anahtarlar?"
Nihan, sanki bu anı bekliyormuş gibi elini cebine attı. "Yakala." Metalik bir şıkırtıyla havalanan anahtarlık, sabah güneşinde parlayarak avucuma düştü.
"Çağlar'a söyle on beş kişilik silahlı bir koruma ekibi ayarlasın." Dedim, anahtarı parmaklarımın arasında sıkıca kavrarken. Sesimdeki otoriteyi Altuğ duysun istiyordum. "Çünkü ben hala bu adama güvenmiş değilim."
Ablamın yüzünde, planı tıkır tıkır işleyen birinin o huzurlu ifadesi belirdi. "Yoldalar, bir iki dakikaya burada olurlar."
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. "Ne ara haber verdin?"
Göz ucuyla ayaklarımı işaret etti. "Hala yerli yerinde olan ayaklarınla gitmeye karar verdiğinde." Dedi Nihan, dudaklarında hafif bir alayla.
"İnanılmazsın, gerçekten." Bir an duraksadım; otoyolda bıraktığım parçalanmış hayatım aklıma geldi. "Bu arada arabamı... gerçi artık neredeyse bir hurda yığını ama, neyse işte arabamı aldırıp sigortanın vereceği aracı şimdilik sen kullansan olur mu?"
Nihan yaklaşıp elimi tuttu, bakışlarındaki o korumacı şefkat geri gelmişti. "Sen önce kendini bi' güvenceye al, ben de bundan emin olayım. Gerisi önemli değil, hallolur."
Tam o sırada, sokağın başından iki siyah minibüs ve iki SUV'nin motor sesi duyuldu. Lastiklerin asfalt zemindeki tok sesi, bahçedeki gergin havayı bıçak gibi ikiye böldü. Çağlar ve ekibi, siyah ceketleri ve kulaklarındaki kablolarla birer gölge gibi minibüslerden inerken; Altuğ, elleri ceplerinde bu profesyonel gövde gösterisini izliyordu.
Yüzünde ne bir korku ne de bir rahatsızlık vardı; sanki her sabah bahçesinde onlarca korumayla uyanıyormuş gibi rahattı.
"Görünüşe göre takviye kuvvetlerin geldi." Dedi Altuğ, gözlerini bir an bile benden ayırmadan. Sesinde, Nihan'ın bu hamlesini takdir eden gizli bir tını vardı.
Arkamı dönüp ablamın arabasına doğru kararlı adımlarla ilerlerken, omuzlarımın üzerinden seslendim. "Önden buyur. Tam arkanda olacağım."
Altuğ, kısa bir süre duraksadı. Dudaklarında o sinir bozucu ama bir o kadar da etkileyici yarım gülümseme yeniden filizlendi. Cebinden anahtarlarını çıkarıp havada bir kez çevirdi; güneş ışığı üzerinde tek bir toz zerresi bile bulunmayan arabasının kaportasında son bir kez parladı.
"Pekala, küçük hanım." Dedi Altuğ, sesini rüzgara emanet ederek. "Ama dikkat et, aynalardan arkanı kolaçan ederken yolu kaçırma."
Cevap vermedim. Kapıyı açıp kendimi koltuğa attım ve motoru hırsla çalıştırdım. Altuğ, arabasına binip motoru o vahşi kükremesiyle uyandırırken; Çağlar yanıma gelip camı tıklattı.
"Hazırız Nihal Hanım. İki araç ön ve arkanızda, iki araç da sağ ve solunuzda; tam abluka düzenindeyiz." Dedi Çağlar. Bakışları, hemen önümüzde dumanı tüten Altuğ'un arabasındaydı. "Bu beyefendiye güveniyor muyuz?"
"Güvenmiyoruz Çağlar," dedim, direksiyonu parmak boğumlarım beyazlayana kadar sıkarak. "Sadece... şimdilik aynı yöne gidiyoruz diyelim. Gözünüz üstünde olsun."
Altuğ'un arabası, bahçeden asfaltın üzerine bir ok gibi fırladı. Ben de hemen arkasından gazı körükledim. Arkamızda Nihan'ı ve Etiler'in o çiğ huzurunu bırakırken, önümüzde bilinmezliğe doğru uzanan siyah bir asfalt ve her an patlamaya hazır sırlar vardı.
🪽
Selammm🫠
Bölümün sorusu:
Ula kim bu Altuğ Hanzade?
Hemen gösteriyorumm...👇🏻
Altuğ HANZADE
Bu arada spoi gibi bir şey olacak ama Altuğ baya derin bir kişilik...
Şimdi düşünün durun kim olabilir diye
Son bombamı da attım kaçıyorum😝
Bölüm etkileşimi
