15. bölüm / 20
MUHASARA14
Bölümler 20Şu an: 14
- 1 13.331 kelime
- 2 22.786 kelime
- 3 32.567 kelime
- 4 42.220 kelime
- 5 52.472 kelime
- 6 64.178 kelime
- 7 74.415 kelime
- 8 84.878 kelime
- 9 94.525 kelime
- 10 104.566 kelime
- 11 115.134 kelime
- 12 124.000 kelime
- 13 134.620 kelime
- 14 145.585 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 155.722 kelime
- 16 167.765 kelime
- 17 178.616 kelime
- 18 188.126 kelime
- 19 1910.463 kelime
- 20 2010.184 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bengü Beker, Sana Yıldızları Ödediğimden...
🪽
Alparslan ERALP
Barış'ın sorusu odanın soğuk havasında asılı kaldı. Anahtarlar avucumun içinde birer buz parçası gibi duruyordu; metalin tenime değdiği her nokta, sanki ruhumun en derinlerine sızan bir uyarı sinyaliydi.
Bakacak mıydık?
Elbette.
Ama o kilidi açmak, sadece bir kasayı değil, bildiğim tüm doğruları da yerle bir edecek bir uçurumun kenarına adım atmak gibiydi. İçimde, ismini koyamadığım o karanlık önsezi, bir yılan gibi kıvranarak göğüs kafesimi daraltıyordu. Zihnimde şimşekler çakıyor, her bir çakışta Nihal'in belirsiz silüeti bir görünüp bir kayboluyordu.
Bir an için zamanın durmasını istedim. Etrafımdaki ekibin heyecanlı solukları, koridoru aydınlatan loş ışık ve dışarıda uğuldayan gece... Hepsi birer fon gürültüsüne dönüştü. Kalbim, kaburgalarımı zorlayan düzensiz bir ritimle atarken, omuzlarımdaki rütbelerin her zamankinden daha ağır olduğunu fark ettim. Bir asker olarak görevlerin beraberinde getirdiklerine alışıktım, ama bu seferki kurşunlardan veya pusulardan ibaret değildi.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Kaçmak; o anahtarları fırlatıp atmak, bu operasyondan, bu şehirden, hatta kendimden uzaklaşmak gibi bir lüksüm yoktu. Olamazdı. Yüzümdeki o katı maskeyi, içimdeki fırtınayı gizlemek adına daha da sıkılaştırdım. Gözlerimi Barış'ın sabırsız bakışlarına diktiğimde, sesimin titrememesi için tüm irademi zorladım. Oysa içimde, bir çığ gibi büyüyen o merak duygusu çoktan yol almaya başlamıştı. Adaleti mi arıyorduk, yoksa kendi felaketime mi yürüyordum? Bu sorunun cevabı, o kasanın paslı dişlileri arasındaydı ve ben, birazdan o dişlilerin arasında ezilmeye gönüllüydüm.
Ben daha bir kelime edemeden İnci konuştu. "Tabii ki gidip bakıyoruz. Değil mi Yüzbaşı'm? Sonuçta bir daha bu kadar iyi bir fırsatı yakalayamayabiliriz."
Gerçek elinde sonunda ortaya çıkardı. O yüzden kaçmanın bir manası yoktu. Ne olacaksa olacak, ak koyun kara koyundan ayrılacaktı bu gece.
"Haklısın. Gidip bakalım, ne varmış." Derken aslında kafamda planlamıştım bütün olacakları. "Ertuğrul, Batuhan, Barış ve İnci siz alın bu anahtarı şirkete gidin. Ön tarafta güvenlik uyukluyor genelde o yüzden arka kapıdan giriş sağlayın, İnci yerini biliyor. İçeri girdiğiniz andan itibaren hepinizin bir görevi olacak. Barış, şalter odası sende, elektriği sen keseceksin. Batuhan, sen de etrafı kolaçan edeceksin. Ertuğrul ve İnci, asıl iş size düşüyor. Nihal'in ofisinin anahtarı İnci'de var zaten. Siz ofisine girip kasayı açacaksınız. Beliz sizi eş zamanlı olarak ne yapmanız gerektiği hakkında bilgilendiriyor olacak zaten. Bütün bunlar olurken kulaklıklarınız takılı olsun, saniye saniye ne olduğunu bilmek istiyorum. En önemlisi de o kasadan çıkanları an be an bana aktaracaksınız. Yalnız, tüm bunlar olurken arkanızda herhangi bir iz bırakmamaya çok dikkat edeceksiniz."
"Emredersiniz, Komutanım!"
Aynı cümlenin birden fazla sesle yankı bulup kulağıma gelmesiyle dudaklarımda tatmin olmuş bir gülümseme belirdi.
"Aferin."
Ben devam etmeden Beliz konuştu. "Komutan'ım o zaman evdeki kasayı biz sizinle beraber açacağız?"
"Aynen öyle. İçimden bir ses evdeki kasadan daha büyük bir şey çıkacak diyor." Derken sesim sonlara doğru fısıltı halini almıştı. "Her neyse. Ertuğrul siz çıkın, bir an önce şirkete gidin. Gider gitmez de arayın."
"Emredersiniz, komutanım." Der demez evden çıktılar.
Çok geçmeden Beliz'e döndüm. "Beliz, o malzeme çantasında eldiven var mı?"
Hafif sorgular parıltılar geçti gözlerinden ama soru sormadan yanıtladı. "Var komutanım, buyrun." Derken bana bir çift eldiven uzatıyordu.
"Al bakalım, Anıl."
"Bu ne komutanım?"
"Asansörü parmak izlerinden arındırırken kendi parmak izlerini bırakmanı engelleyecek olan eldivenler. Bugünkü boş konuşmanın cezası yani. Yalnız dip köşe dikkatlice temizle kontrol edeceğim."
"İyi de Komutan'ım, hem Beliz Komutan'ımın hem de Barış Komutan'ımın elinde zaten eldiven vardı. Yani asansörün hiçbir yerinde parmak izi olmasının ihtimali yok. Haksız mıyım?"
Bir kaşımı kaldırıp yaptığı açıklamanın geçersizliğini belirttim. "Haksızım, tabii ki. Nasıl haklı olayım? Baksanıza şu aynaya, kirden bebeksi suratımı göremiyorum. Ama siz hiç merak etmeyin Komutan'ım ben burayı öyle bir temizleyeceğim ki bal dök yala olaca–"
"Anıl!"
Dilini tutamadığı için pişman olduğu, anında birbirine bastırdığı dudaklarından bariz bir biçimde anlaşılıyordu. "Emredersiniz komutanım." Dediği gibi elimdeki eldivenleri alıp işe koyuldu.
Evde kalan ekibin diğer üyelerine görevlerini dağıtmak için bu sefer Gediz'e döndüm. "Gediz sen alt kattaki gizli mutfağa git, elektrik panosu orada olacak. İkinci bir emre kadar hiçbir şey yapma. Sadece benden gelecek emiri bekle."
"Emredersiniz, Komutan'ım." Der demez alt kata indi.
Ve son olarak yanımda kalan tek kişiye döndüm. "Beliz, biz de seninle Nihal'in çalışma odasına iniyoruz."
"Emredersiniz, Komutan'ım."
Merdivenlerden inerken direktif vermeye devam ediyordum. "Timi ara, herkes bağlansın. Anıl hariç." Derken son iki kelimeyi duyması gereken asıl merciye ilettiğimden emin olmaya çalışıyordum.
"Siz nasıl isterseniz Komutan'ım." Dedi gülümsemesini bastırmaya çalışırken.
Nihal'in çalışma odasının kapısına geldiğimizde kapı kolunu aşağı indirdiğim an zorlamadan açıldığında kilitli olmadığını anladım. İçeri girdiğimizde sessizce geri kapattım. Beliz hemen yanımda, laptopunu masanın üzerine bırakmış, parmaklarını klavyede bir operatör hızıyla koşturuyordu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra kulağımdaki kulaklıktan gelen cızırtı, şirkete sızmaya çalışan ekibin nefes alışverişlerini doğrudan beynimin içine taşıyordu.
"Ertuğrul, durum ne?" diye fısıldadım, sesimin her zamanki otoriter tonunu korumaya çalışarak.
"Arka kapıdan giriş sağladık Komutan'ım," dedi Ertuğrul. Sesi, her zamanki gibi bir buz kütlesi kadar soğuk ve stabildi. "İnci benimle. Barış şalterlere ulaştı. Batuhan güvenlik görevlisini göz hapsinde tutuyor. Birkaç saniye sonra Nihal'in ofisindeyiz."
"Hızlı olun," dedim şakaklarımı ovarak. "Zaman bizim aleyhimize işliyor. Beliz, sende durum ne?"
Beliz, başını kaldırmadan cevap verdi. "Kasanın pil yataklarını boşaltarak dış korumasını bypass ettim Komutanım. Size daha önce de dediğim gibi Gediz ve Barış şalteri indirdiği an burada en az sekiz en iyi ihtimalle de otuz saniyelik bir boşluk oluşacak. O arada bu kapağı açtık, açtık. Yoksa alarm bütün mahalleyi ayağa kaldırır."
"Anlaşıldı." dedim. Gömme dolabın içerisine yerleştirilmiş kasaya yaklaştım. Elime aldığım o soğuk anahtar, sanki bir bombanın pimini tutuyormuşum gibi ağır geliyordu.
Batuhan araya girdi. "Güvenlik hala horul horul. Komutan'ım, Barış elektriği kesebilir."
Onların tarafında bu iş için görevlendirilen Barış iken bizim tarafta Gediz'di. Teyit etmek amaçlı seslendim. "Gediz, hazır mısın?"
"Her zaman komutanım."
"O zaman hazır olun aslanlar, üç dediğimde. Bir. İki. Üç!"
"Kesiyorum!" dedi Barış ve Gediz eş zamanlı bir şekilde.
Aynı anda odadaki ışıklar bir anlığına göz kırptı. Beliz "Şimdi!" diye bağırdı.
Ertuğrul'un "Kasanın önündeyiz." dediği o anla, benim elimdeki anahtarı Nihal'in evindeki kasanın kilidine sokup çevirdiğim an birdi. İçeriden gelen o mekanik 'klik' sesi, sanki dünyanın en yüksek gürültüsüymüş gibi çalışma odasında yankılandı.
"İnci, Ertuğrul? Açtınız mı?" Diye sordum, kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissederek. Kaçtığım gerçekle yüzleşmek üzereydim.
"Açıyoruz Yüzbaş'ım," dedi İnci. Sesi ilk defa bu kadar gergin geliyordu. "Dişliler dönüyor..."
Ben de kendi önümdeki kapağı yavaşça kendime doğru çektim. Beliz, omzumun üzerinden benimle aynı noktaya bakarken nefesini tutmuştu. Kapağın arkasındaki karanlık, nihayet içindekileri bize teslim etmek üzere aralanıyordu.
Telefonun diğer ucundan yankılanan o heyecanlı ses, bir haklılığın tescili gibi yükseldi. "Yüzbaşı'm, Nihal haklıymış. Kasada, bahsettiği gibi dava dosyaları falan va- Bir saniye burada bir kutu daha var."
İnci'nin cümlesi havada asılı kalırken, içimdeki merak duygusu bütün sinir sistemimi ele geçirmişti çoktan. Beliz'e döndüm. "Burası sende." Deyip kulaklığın diğer ucundaki İnci'nin sesine odaklandım. Sabırsızlık, sesimde keskin bir tınıya dönüştü. "Eee, İnci? Delirtme insanı kutunun içinde ne var?"
Telefonun diğer ucundan bir takım kağıt hışırtıları geliyordu. "Bir yetim koruma vakfına son dört ay boyunca havale edilmiş olan aylık 1.000.000TL'nin dekontları va- Bir dakika. Yok. Nasıl ya? Bu ne demek şimdi?"
Sesindeki tını o kadar açıktı ki sanki zihnindeki taşlar yerinden oynamış, anlamlandırma çabası sesindeki o kısa duraksamaya hapsolmuştu.
Belirsizliğin verdiği o huzursuz baskıyla üsteledim bu sefer. "Ne oldu? İnci cevap versene, n'oldu?"
İnci'nin sesi bu kez, gördüğü şeyin ağırlığı altında ezilir gibi, titreyerek döküldü dudaklarından. "Bu-burada bir ultrason kağıdı var."
Bu kelimeler ortama bir bomba gibi düştüğü an, Ertuğrul profesyonel bir refleksle, hiç vakit kaybetmeden direkt araya girdi. "Ultrason kağıdı mı? Ver, bakayım." Dedi ve kağıdın üzerindeki teknik detayları hızla tarayıp çok geçmeden devam etti. "E obstetrik ultrason bu."
Benim aksime onlarla aynı ortamın havasını soluyan tek kişi olan Batuhan, varlığını hatırlatır gibi konuştu. "Yani? Türkçesi nedir Komutan'ım?"
Sesi, benim boğazımda düğümlenen, lal olan dilime tercüman olan bir merakın dışavurumu gibiydi.
Ertuğrul, muhtemelen halen elinde olan, siyah beyaz kağıdı sarsılmaz bir gerçeklikle yorumladı. "Gebelik ultrasonu. Ama asıl olay, kesenin bomboş olmadığı. En az altı-yedi haftalık vardır."
Duyduklarımdan sonra sanki dünya durdu. Kuruyan dudaklarımı, içinde bulunduğumuz bu ağır gerçekliği yadsıma isteğiyle, zor da olsa hareket ettirdim. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu."Kiminmiş peki?"
Ertuğrul, sorduğum sorunun apaçık cevabını zihnime kazımak istercesine, alayvari bir biçimde yanıtladı bu yersiz sorumu. "Kağıdın üzerinde Nihal Hürkuş yazdığına göre benim olacak hali yok Komutan'ım."
Zihnimde yer yerinden oynadı sanki. Olabilir miydi böyle bir şey?
Kalbimi sızlatan bir ihtimalin soğuk nefesini ensemde hissettim.
Boşanmak üzere olduğu kocasının bebeğine hamile olabilir miydi?
Zaman, o an benim için doğrusal akmayı bıraktı; zihnimin içinde kırılan bir camın binlerce parçaya ayrılıp ruhuma batması gibiydi her şey. Nihal... Hamileydi. Göğüs kafesimin ortasına, tarifi imkansız bir ağırlık çöktü. Yıllarca cephede mermilerin arasında soluklanmış, ölümün soğuk nefesini defalarca ensemde hissetmiştim ama hiçbir namlu beni bu kadar savunmasız bırakmamıştı. İçimde bir yerlerde, adını koyamadığım o sızı, öfkeyle karışık bir merhamete evriliyor, ardından derin bir boşlukta kayboluyordu. Bir bebek... henüz gün yüzü görmemiş bir hayat, tüm bu kirli oyunların arasında sessizce bekliyordu. Masumiyetle kuşatılmış bir mucize miydi bu, yoksa sonu hazırlayan en acı şaka mı?
Gözlerim kararmaya başladı, odadaki eşyalar silikleşti; sadece Ertuğrul'un sesi zihnimde yankılanıyordu, "En az altı-yedi haftalık." Benim içim ise o an, tam aksine, uçsuz bucaksız bir boşluğa dönüşmüştü. Yüzbaşı kimliğim, omuzlarımdaki rütbeler, verdiğim emirler... Hepsi bir anda anlamını yitirdi. Birkaç kilometre uzağımda duran kasa, sadece demir bir yığını değil, bir kadının en korunmasız sırrını saklayan bir mezar gibi gelmeye başladı. Nihal'e dair bildiğim her şeyi yeniden kurgulamam gerekiyordu şimdi. Attığı her adımın, söylediği her yalanın arkasında bu gerçeği mi gizlemişti? Kendi canından bir canı, etrafındaki herkesin gazabından mı korumaya çalışmıştı?
Elimdeki eldivenlerin içindeki terin soğuduğunu hissettim. Kalbim, kulaklarımda ritmik ama düzensiz bir davul gibi vuruyordu. Profesyonelliğim, bir askerin sahip olması gereken o çelikten iradem, çatırdayarak kumdan bir kale gibi dağılıyordu. Bir yanımdan, 'bu bir tuzak olabilir' diyen o şüpheci ses yükselirken, diğer yanım o ultrason kağıdındaki silik karaltının bende yarattığı ne yapacağını bilememezlikle her şeyi yakıp yıkmak istiyordum. Bir askerin en büyük kabusu, düşmanının kim olduğunu karıştırmaktır derlerdi. Ben şu an sadece düşmanımı değil, kendimi de kaybetmiştim.
Ben daha kafamın içindeki paradoksu sonlandıramamışken Beliz'in kendini tekrarlayan sesi kulaklarıma doldu.
"Komutan'ım, komutan'ım?"
Gözlerimi bir-iki defa kırpıştırıp kafamı hafifçe iki yana salladıktan sonra kendimde konuşma gücünü buldum.
"E-efendim?"
"Buna bakmanız gerek." Elinde bir silah tutuyordu. "Buradan birçok tapu-mücevher, balya balya Amerikan doları, ruhsatlı bir silah ve vasiyetname çıktı. Ama bence en garip olanı da hepsine ek olarak bulduğum bu arşiv dosyası."
Elinde olan kalın, mavi dosyaya düştü bakışlarım. İki kapağın arasında onlarca kağıt vardı. Dışardan baktığınızda bile ne kadar ağır olduğunu tahmin edebiliyordunuz. Uzattığı vasiyetnameyi aldım direkt. İçinde, Nihal'in öldükten sonra bütün mal varlığının çeşitli çocuk koruma vakıflarına bağışlanacağı yazıyordu.
Aynı yerden hem bir silah hem de bir vasiyetname çıkması dengemi bozmuştu. "R-resmen, intihar etmeyi düşünmüş."
"Tam olarak bunu söylemek zor komutanım. Belki de sadece kendisini korumak için aldı, sonuçta bir ceza hukuku avukatı. Yani sizin dediğiniz de olasıklar dahilinde fakat tek neden budur diyemeyiz."
Vasiyetnameyi kenara bırakıp bana verdiği dosyayı açıp kağıtlar arasında göz geçirirken, o bana bilgilendirme geçiyordu.
"Dosyaya gelecek olursak, benim genel olarak anladığım şu ki, içeriği nedensizce gizli tutulmuş bir teslimatın son üç yıllık kayıtlarından oluşan bir arşiv dosyası bu. Kullanılan tırların plakaları, araçların doluluk oranları, şoförlerin isimleri, teslimat tarihleri, tırların kalktığı ve ulaştığı adresler gibi birçok şeyin kaydı tutulmuş. Teslimatların son bir yıllık kayıtlarına baktığımızda, istisnasız her ayın belirli bir günü İstanbul içi, başka bir günü de Türkiye genelinde herhangi bir şehire yapıldığı görülüyor. En önemlisi de iki gün sonra olacak olan teslimat için görevlendirilmiş üç tırın Beykoz'daki eski bir deri fabrikasından kalkacağı ve İç anadolu bölgesinde belirli noktalarda duracağı kaydedilmiş."
Mavi dosya parmaklarımın arasında sadece kağıt yığını değil, somut bir sızıya dönüştü. Beykoz'daki o deri fabrikası... Sadece bir sevkiyat noktası değil, belki de bunca zamandır peşinde olduğumuz o devasa ağın kalbiydi. Ama zihnim, dosyadaki plakalardan çok o 'altı-yedi haftalık' cümlesine takılıp kalmıştı. Beliz'in teknik açıklamaları odanın içinde yankılanıyor, ama kelimeler zihnime ulaşmadan önce o ultrason kağıdının yarattığı enkazın altında can veriyordu.
Nihal Hürkuş.
Adı zihnimde her yankılandığında, tanıdığımı sandığım o kadın siliniyor, yerine hiç görmediğim, yabancı ve yaralı bir kadın portresi oturuyordu. Bir hayat... İçinde büyüyen, henüz parmak uçları bile oluşmamış o minik can, bunca yalanın, bunca ihanetin arasında kendine nasıl bir yer bulacaktı? Ailesi ne kadar suçlu olursa olsun daha doğmamış bir bebeğin ne suçu ne de günahı olmazdı ki...
Göğsümdeki o katı asker zırhının, tam kalbimin üzerine gelen kısmında derin bir çatlak açılmıştı. Ama diğer bir yanda Nihal, bu puslu vadinin içinde sadece babasının masum kızı değil, dışarıdan zararsız göründüğü gibi kimsenin de sorgulamayacağı bir sığınaktı belki de...
Öyle bir ana sıkışıp kalmıştım ki sanki bir insan için en tehlikeli an, düşmanına acıdığı an değil, düşmanının taşıdığı yükün altında ezildiğini fark ettiği andı.
Beliz'in sesi, sanki suyun altından geliyormuş gibi boğuklaştı. "Beykoz'daki... deri fabrikası... Komutan'ım?"
Bakışlarımı dosyadan ayırmadan derin bir nefes aldım. Aldığım hava toz, kağıt ve odaya sinmiş Nihal'in o hafif kokusuyla birleşince genzim yandı. "İki gün," dedim fısıltıyla. Sesim, kendi kulaklarımda bile kırık bir cam parçasının yerdeki sesi gibi yabancıydı. "İki gün sonra o fabrikadan sadece tırlar çıkmayacak Beliz. Belki de günlerdir peşinde olduğumuz kanıtın ta kendisi olacak. İşte o zaman da Necmi'yi ve yancılarını elimizi kolumuzu sallaya sallaya alacağız."
Hızla kendimi topladım. Yılların verdiği o disiplin, içimdeki kaosu şimdilik karanlık bir odaya kilitledi. Şirketteki ekibe dönmem gerekiyordu. Duygusallık, bir askerin lüksü değildi. En azından görev tamamlanana kadar. Sesimdeki o insani titremeyi rütbelerimin altına gizledim.
"Ertuğrul," dedim, sesim şimdi daha tok, daha bıçak gibiydi. "Kasadaki tüm belgeleri fotoğraflayın. Hiçbir şeyi yerinden oynatmayın, sanki hiç orada olmamışız gibi kapatın o kasayı. Nihal, o kasanın açıldığını hissederse iki gün sonraki sevkiyatı asla yapmaz. İçerideki her şeyi hafızanıza kazıyın ve çıkın oradan." Aslında devam etmeyecektim ama bir anlığına kendimi tutamadım. "İnci, özellikle... o kağıdı olduğu gibi bırak. Onu kimsenin gördüğünü düşünmemeli."
"Anlaşıldı Komutanım," dedi İnci fısıltıyla. "Ama, bu durum planı değiştirir mi?"
"Planı değiştirmez," dedim dişlerimi sıkarak. "Planı hızlandırır. İki günümüz var. O deri fabrikasından çıkacak tırlar bizim son şansımız bile olabilir. Şimdi oradan hemen ayrılın. Güvenlik uyanmadan temiz bir çıkış yapın. Sonra da toplanma noktasına."
"Emredersiniz komutanım," dedi Ertuğrul. Sesi, bir ölünün vasiyetini yerine getirir gibi huşu doluydu.
Odanın içinde bir hayalet gibi dolaşmaya başladım. Parmaklarımı masanın cilalı yüzeyinde gezdirdim. Nihal burada oturmuş, bu dosyaları incelerken kim bilir neler geçirmişti aklından. Belki de bunca planın, yalanın ve oyunun içinde hayallere kapılıp karnındaki bebeğiyle huzurlu bir gelecek istemişti. Bencilce... Bu düşünce, bir kurşun yarasından daha fazla yaktı canımı. Adalet dediğimiz şey, bazen ne kadar da zalimleşebiliyordu?
Timin diğer üyeleriyle olan telefon konuşmasının son bulduğundan emin olduğumda Beliz'e döndüm. Zekasının yansıması olan gözlerinde ilk kez bir tereddüt kırıntısı gördüm. "Plakaları, isimleri ve rotayı hemen merkez sunucuya değil, benim özel şifreli alanıma aktar. Bu dosyada gördüğümüz hiçbir şey, ben 'tamam' demeden resmi kayıtlara girmeyecek. Anlaşıldı mı?"
Beliz duraksadı. "Ama Komutan'ım, protokol-"
"Protokolleri siktir et Beliz!" Diye çıkıştım, sesim odanın duvarlarında yankılanınca kendim de irkildim. "Şu an protokolleri değil, bir insanın hayatını, henüz doğmamış bir bebeğin kaderini tutuyoruz elimizde. Dediğimi yap."
Beliz başını hafifçe eğdi, parmakları klavyede daha sert bir ritimle dans etmeye başladı.
Nihal Hürkuş... Bu gece seni sadece bir potansiyel suçlu olarak değil, bir anne adayı olarak tanıdım. Ve bu, benim için savaş alanını tamamen değiştirdi. Artık sadece adaletin tecellisi için aradığım gerçeği değil, o gerçeğin ortasındaki masumiyeti de kurtarmak zorundaydım.
Merdivenlerden yukarı, Anıl'ın asansörü temizlediği kata doğru çıkarken, omuzlarıma çöken ağırlık sanki tonlara ulaşıyordu. Koridordaki o loş ışık, zihnimdeki puslu havayı aydınlatmaya yetmiyordu. Bu gece ak koyun kara koyundan ayrılmıştı belki ama, hangimizin daha kara olduğunu zaman gösterecekti.
Karşımdaki asansörü temizlemeye çalışan Anıl'ın yanından geçerken durdum. "Bitti mi?"
Anıl, alnındaki teri eldivenli koluna silerek, "Pırıl pırıl komutanım. Parmak izi uzmanı gelse kendi yansımasını görür." Dedi hafif bir buruklukla.
Her şeyi yerli yerinde bırakıp hiçbir şey olmamış gibi bu evden çıkmamız gerekiyordu. "Güzel. Bin arabaya. Gidiyoruz."
Dışarı çıktığımızda gece her zamankinden daha karanlıktı.
Arabaya bindiğimde motorun sesi gecenin sessizliğini yırttı. Direksiyonu sıkarken zihnimde iki görüntü savaşıyordu: Nihal ve o mavi, kalın dosya.
İki gün...
Ya her şeyi çözecektik ya da o küçük kalp atışı daha dünyaya gözlerini açmadan büyük bir fırtınanın içinde susacaktı.
Yaklaşık yarım saat sonra, Beykoz'un nemli sırtlarına tırmanan siyah minibüs, taş duvarlarla çevrili bahçe kapısından içeri süzüldüğünde motorun hırıltısı kesildi. Far ışıkları bir anlığına bahçedeki o yaşlı palmiyenin sert gövdesini ve yerdeki düzensiz taş döşemeleri yalayıp söndü. Dışarıda, Boğaz'ın üzerinden çöken gri, ağır bir hava vardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nün silüeti pusun içinde hayalet bir gemi gibi asılı duruyordu.
Arabadan indiğimde taş binanın soğukluğu yüzüme çarptı. Burası alt katı kaba yontma taştan, üst katı ise koyu tuğladan örülmüş, dışarıdan bakıldığında sivil bir konut gibi duran ama duvarlarının içinde sağır edici bir sessizlik barındıran operasyonel bir toplanma yeriydi.
Botlarımın taş zemindeki tok sesi eşliğinde veranda kısmındaki ahşap masanın yanından geçtim. Kapıdaki dijital kilide kodu girip içeri adım attığımda, evin içindeki o karakteristik rutubet, onlarca elektronik cihazın kısık ama tekrar eden sesi, monitörlerden yansıyan ışıklar ve eski evrak kokusu karşıladı beni.
"Durum?" dedim, daha montumu çıkarmadan. Sesim, taş duvarlarda yankılanıp salondaki ekibe ulaştı.
Salonda ağır bir hava vardı. İnci, elindeki tabletin ekranına kilitlenmiş, başını kaldırmadan, "On dakika önce geldik Komutan'ım. Şirketteki kasanın imajını Beliz'in ana terminaline aktarıyoruz." dedi. Sesi stabildi ama tableti tutan parmak boğumlarının beyazlamış olması, bugün öğrendiklerimizin yarattığı depremin artçılarının devam ettiğini gösteriyordu.
Ertuğrul, salonun köşesindeki o geniş taş şöminenin yanında duruyordu. Yanına yaklaştığımda bakışlarını benden kaçırmadı ama omuzlarındaki o her zamanki dik duruşta bile tarif edilemez bir yük vardı. Masanın üzerinde, kasanın içinden çıkan o mavi dosya, dekontlar ve geriye kalan diğer evrakların kopyasının içinde olduğu birkaç flaş disk duruyordu.
"Komutan'ım," dedi Ertuğrul, sesini sadece benim duyabileceğim bir tona indirerek. "Kasadaki her şeyin kopyasını aldık. Arkamızda tek bir iz bırakmadık. Zaten Beliz, biz daha binaya girmeden kameraları döngüye almış. Yani kısacası, şüphelenmesi bile imkansız."
Başımı salladım. Gözlerim duvara yansıtılan o devasa haritaya, Beykoz'daki deri fabrikasının uydu görüntülerine kaydı.
"Beliz," dedim masaya doğru ilerlerken. "Fabrikanın çevresindeki termal kameraları ve giriş-çıkış sensörlerini bypass edebilir miyiz?"
Beliz, gözlerini ekrandan ayırmadan parmaklarını klavyede gezdirdi. "Deri fabrikası eski bir yapı Komutan'ım. Analog sistemlerle hibrit çalışıyorlar. Binanın herhangi bir elektrik aboneliği yok, birden fazla jeneratör kullanarak elektriğe erişim sağlıyorlar. Yani maalesef uzaktan bağlantı kuramadığımız için bypass etme ihtimalimiz de düşük."
Ceketimi sandalyenin arkasına bıraktım. Masanın üzerindeki flash disklere dokunmadan önce duraksadım. Nihal'in kokusu, sanki o evin içinden buraya, bu taş binanın soğuk salonuna kadar peşimizden gelmişti.
"Herkes dinlesin," dedim, timin diğer üyelerine dönerek. "İki gün sonra o fabrikadan üç tır çıkacak. İçindeki malın nereye gittiğiyle değil, ne olduğuyla ilgileniyoruz. Ama bir şey daha var..."
Duraksadım. Salondaki herkesin nefesini tuttuğunu hissettim.
"Bu operasyon artık sadece bir uyuşturucu tacirciliği davası değil. Bu, içinde doğmamış bir çocuğun nefesinin olduğu bir mayın tarlası. Adımlarınızı ona göre atın. Hata istemiyorum. Duygusallık istemiyorum. Ama en önemlisi... o tırlar o fabrikadan çıkmadan sevkiyatın içeriğini öğreneceksiniz."
Pencereden dışarıya, köprünün sisler içindeki ışıklarına baktım. Bu taş evin duvarları bizi dış dünyadan saklıyordu ama bariz bir şekilde ortada olan o karanlık gerçeği saklamaya yetmeyecekti.
Beliz, masanın üzerindeki monitörlere bir uydu görüntüsü yansıttı. Daha sonra, fabrikanın mimari projesini eski bir belediye arşivinden çekip ekranın yanına iliştirdi. Uydu görüntüsünden fabrikanın çatısındaki pas lekeleri ve çürümüş betonun pürüzleri net seçiliyordu.
"Fabrikanın yeri rastgele seçilmemiş," dedi Beliz, ekranın sol tarafındaki topografik haritayı işaret ederek. "Burası vadi tabanında kalıyor. Telsiz sinyallerinin çevre yerleşimlere sızmasını engelleyen doğal bir parazit bölgesi. Ayrıca fabrikanın atık su tünelleri, doğrudan sahil şeridindeki eski bir iskeleye açılıyor. Tırlar çıkmasa bile, acil durumda denizden tahliye imkanı var."
Barış, elindeki tableti masaya bırakıp teknik bir saptama yaptı. "Asıl mesele koku değil Komutanım, asıl mesele kimyasal atıklar. Deri işleme tesislerinde kullanılan krom ve sülfür kalıntıları, toprağın ve binanın elektromanyetik imzasını bozuyor. Dışarıdan yapılacak bir yer altı radarı taraması, bodrum kattaki gizli bölmeleri veya o kaçak elektrik hattını asla göremez. Yani kısacası Nihal, fabrikayı bir 'kara delik' olarak kullanıyor."
"Giriş çıkış protokolleri nasıl?" Diye sordum, gözlerimi fabrikanın ana nizamiyesindeki paslanmış demir sürgüye dikerek.
"Nizamiye kullanılmıyor, Komutan'ım." Dedi Batuhan. "Tırlar arka taraftaki sevkiyat rampasına, binanın içine tamamen gömülerek giriyor. Yani tırın yüklenmesi dışarıdan ne gözle ne de drone ile takip edilebilir. İçerideki ışık yalıtımı tam. Ayrıca sevkiyatın çıkacağı iki gün sonra, bölgede yoğun sis bekleniyor. Nem oranı yükseldiğinde bizim termal kameraların menzili %30 düşecek. Yüksek ihtimalle de bunu bildikleri için o günü seçmişler."
Gediz, telsiz frekans analizini ekrana yansıttı. "Komutanım, alanda herhangi bir GSM sinyali yok. Haberleşmeyi 446 MHz bandında, düşük güçlü ve şifreli el telsizleriyle yapıyorlar. Menzili kısa tutuyorlar ki ana yoldan geçen bir araç sinyale takılmasın. Ama jeneratör devreye girdiğinde telsiz rölesi de anlık bir sinyal sıçraması yapacaktır. Bizim sızma anımız da o kısa süredeki parazit olacak."
Masadaki mavi dosyanın açık olduğu tableti önüme çektim. Artık stratejilerle hareket etme vaktiydi.
"Herkes dinlesin," dedim, sesimi teknik bir soğukkanlılığa sabitleyerek. "Operasyon parametrelerimiz net. Beliz, fabrikanın kaçak hattını besleyen ana trafoyu uzaktan izlemeye devam et. Akım şiddetindeki en ufak artış, tırların motor ısıtma işlemine başladığını gösterir. Barış, timin ekipman listesini revize et. Sis yoğunluğu için lazer mesafe ölçer ve aktif gürültü engelleyici kulaklıklar öncelikli olacak." Dosyayı kapattım. "İki gün sonra o paslı kapılar açıldığında sadece hedefe odaklanacaksınız. Şimdi herkes mühimmat ve optik kontrolüne geçsin. Yarın sabah 04:00'te fabrikanın dış çeperinde saha keşfi yapacağız."
"Emredersiniz, Komutan'ım." Sesi duyuldu hep bir ağızdan.
Daha sonrasında herkes toparlanıp odalarına çekilirken ben de koridorun loş ışığında kendi odama doğru ağır adımlarla yönelmiştim ki, rütbemin tınısını taşıyan o ses havada asılı kaldı.
"Yüzbaşı'm?"
Adımlarım kendiliğinden durdu. Topuklarımın üzerinde yavaşça döndüğümde, İnci'yle göz göze geldim. Gözlerinde, çözülmeyi bekleyen bir düğüm gibi duran o sorgulayan parıltılar vardı. Bakışlarındaki anlamı deşifre etmeye çalışırken, sesimdeki merakın dışarıya sızmasına engel olamadım.
"Efendim?"
"Konuşacaktık?" Dedi, sesi bir hatırlatmadan ziyade bir temenni gibiydi.
"Şu an mı?" Diye sordum, gecenin sessizliğini bölmek istemezcesine.
"Mümkünse, evet."
Kısa bir an duraksadım. Dışarıdaki keskin gece ayazını düşünerek, "Peki." dedim sesimi biraz daha otoriter bir tona çekerek. "Üzerine bir şey al, bahçeye çıkalım."
Hafifçe omuz silkti, inatçılığı her halinden belliydi. "Önemli değil. Üşümem ben."
Gözlerimi onunkilere diktim. Bu sefer sesimdeki ton, bir ricadan çok sarsılmaz bir emirdi. "İnci. Üzerine bir şey al."
Yalancı bir bıkkınlıkla, "Offf!" diye hayıflandı. "Tamam, senin dediğin gibi olsun. Ama bir yere kaçmak yok. Hemen odama gidip montumu alıp geri geleceğim. Tamam mı? Bak, söz ver."
Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir tebessüm peydah oldu. "Altmış saniyen başladı." Dememe kalmadan, koridorda yankılanan hızlı ayak sesleriyle depar atarak gözden kayboldu.
Onu içeride beklemek yerine dışarı çıktığımda gecenin ayazı yüzüme sert bir kamçı gibi çarptı. Ellerimi cebime sokup, ayaklarımın altında varlığını hissettiren taş zeminin çıkardığı ritmik sesler eşliğinde bahçedeki palmiye ağacının olduğu tarafa doğru yürüdüm. Gökyüzü bulutluydu hatta ay bile soğuktan donmuş gibi mat görünüyordu.
İçimden saniyeleri sayıyordum. Elli beş, elli altı...
Tam elli dokuzuncu saniyede, binanın ağır demir kapısının hafif bir gürültüyle açıldığını duydum. Ardından taş zeminde yankılanan aceleci, ritmik ayak sesleri...
İnci, üzerine alelacele geçirdiği montun önünü bile kapatmaya fırsat bulamamış halde, nefes nefese yanımda bitti. Yanakları soğuktan mı yoksa koşmaktan mı bilmem, hafifçe kızarmıştı.
"Yetiştim!" Dedi, zafer kazanmış bir edayla. Sesi, gecenin durağanlığını yırtıp geçmiş, yanıma bir parça enerji getirmişti. "Sözünü tutmuşsun, buradasın."
Durup ona baktım. Saçları rüzgardan hafifçe dağılmış, göğsü aldığı hızlı nefeslerle inip kalkıyordu. Otoriter bir tavır takınmaya çalışsam da, bu çocuksu inadı karşısında bakışlarımdaki sertliğin biraz olsun kırılmasına engel olamadım.
"Söz verdiğime dair hiçbir şey söylemedim ama sen bilirsin." Dedim, başımla az ilerideki oturma grubunu işaret ederek. "Ayrıca, geç kalacağını sanıyordum?"
"Asla! Zira, çok meşgul olduğu için kendisiyle sadece randevu aracılığıyla görüşebildiğim, Yüzbaşı bir abim var."
Hafifçe güldüm. Bahçedeki fenerlerin loş ışığı, İnci'nin muzip yüzünde oynaşıyordu. "Allah Allah?" dedim, alaycı bir tavırla kaşlarımı kaldırarak.
"Yaa. Ne kadar zor bir durumdayım görüyor musun?"
"Görmez miyim, ayıp ediyorsun." Diyerek oturduğu sandalyenin sırtına elimi yasladım. Metalin buz gibi dokusu avucumdan koluma doğru bir ürperti yaydı.
"Geç sen dalganı. Şurada ciddi bir şey konuşmaya çalışıyoruz."
Bakışlarımı bahçenin karanlık köşelerine çevirdim. Uzaktan bir baykuşun sesi duyuluyor, rüzgar palmiye yapraklarını birbirine çarparak hışırtılı bir melodi yaratıyordu. "Anlat, İnci. Sen konuşmak istediğin için buradayız. Yoksa ben çoktan rüyamda yarınki saha keşfinin provasını yapıyor olurdum."
İnci'nin yüzündeki o oyuncu ifade aniden silindi. Bakışları ciddileşti, ses tonu gecenin ayazı gibi keskin bir hal aldı. "Yok. Bence bugün gördüklerini bir kenara itip yarınki operasyona o kadar çabuk odaklanamazdın."
Boğazımda bir yumru oluştuğunu hissettim. Konunun buraya geleceğini biliyordum ama bu kadar doğrudan bir saldırı beklemiyordum. "Anlaşıldı senin karın ağrın. Ben gidiyorum." Dedim, vücudumdaki gerginliği saklamak istercesine ayağa kalkarak.
"Hayır, hiçbir yere gitmiyorsun." İnci, hızla koluma yapıştı. Parmakları montumun kumaşını sıkıca kavradı. "Abi, ben ciddiyim. Nihal hakkında tam olarak ne düşünüyordun? Yani demek istediğim, birkaç saat önce gördüğümüz o sevkiyat arşivi... hatta o ultrason kağıdı..." Duraksadı, gözlerimin içine adeta bir fener tutuyormuş gibi bakıyordu. "Ona olan bakış açını ne yönde değiştirdi?"
Sırtımdaki terin soğuduğunu hissettim. Bahçenin sessizliği üzerime yıkılıyor gibiydi. "Yan dal olarak psikoloji mi okuyorsun, yoksa ben kafamda mı kuruyorum?" diye geçiştirmeye çalıştım.
"Abi! Düzgünce cevap versene ya."
"Ne dememi istiyorsun?" Sesim, kontrolüm dışında kısıldı.
"Benim ne istediğimi değil, senin ne hissettiğini konuşuyoruz burada. Ne bileyim belki... küçük bir itiraf?"
"Neyin itirafı? O dosyayı görene kadar Nihal'in masum olduğuna inandığımın itirafı mı?"
"Gibi." Dedi İnci, başını yana eğerek. "Ama bu benim düşündüğümden daha yüzeysel oldu. Her neyse. Benim asıl demek istediğim şu abi, sanki Nihal'in karşısına çıktığından beri bocalıyorsun. Daha birkaç gün önce bana, 'o da potansiyel bir suçlu' diyordun, ama şu anki halin... o andan çok farklı. Bak ben aptal değilim, anlayışsız hiç değilim. Aklıma türlü türlü senaryolar geliyor ama hiçbirisinin gerçekliğini kabullenmek istemiyorum. Sen söyle abi, ne oluyor?"
Tam o sırada, karanlığın içinden tanıdık bir siluet ve neşeli bir ses yükseldi. Adımları taş zeminde ağır ve kendinden emin yankılanıyordu.
"Fındık tanesi? Sen de mi buradaydın?"
İnci, derin bir nefes alarak geri çekildi. "Gel, Ertuğrul abi. Gel. Biz de abimle konuşuyorduk."
Ertuğrul, her zamanki rahat tavrıyla yanımıza geldi, bir gözü bende, bir gözü İnci'deydi. "Rütbeden çıkabiliyor muyuz Komutan'ım?"
"Bu sincap yüzünden ortada rütbe mi kaldı Ertuğrul?" Dedim, üzerimdeki baskıdan kurtulmanın verdiği rahatlıkla ama içten içe hala gergin bir biçimde.
"Bu abin niye yine senden şikayetçi bakayım?"
"Sanki bilmiyorsun, klasik abim işte." Dedi İnci, montuna biraz daha sarınarak. "Ben doğup, onun evdeki saltanatını yıktığımdan beri şikayetçi o."
Ertuğrul güldü, ama bakışlarındaki o delici pırıltı geçmedi. "Diyorsun? Ee, siz ne konuşuyordunuz?"
"Son zamanlardaki tek gündemimiz olan Nihal'i."
Ertuğrul'un yüzünde tuhaf, muzip ve biraz da tehlikeli bir gülümseme yayıldı. Ellerini cebine sokup gökyüzüne baktı. "Ooo. Sen öğrendin mi?"
"Neyi?"
"Senin bu abin var ya," dedi Ertuğrul, sesini bir sır verir gibi alçaltarak ama her kelimenin üzerine basarak. "Aşık olmuş."
Sanki zaman durdu. Bahçedeki rüzgar kesildi, palmiyelerin hışırtısı sustu. Sadece Ertuğrul'un o tek cümlesi havada çınlıyordu.
"Ertuğrul!" diye kükredim ama sesimdeki o öfke, içimdeki paniği gizlemeye yetmedi.
İnci, taş kesilmiş gibi bana bakıyordu. "Yok... Olmaz öyle şey." Dedi fısıltıyla, sanki kendi kendine ikna olmaya çalışıyor gibiydi.
"Ben de aynısını dedim." Dedi Ertuğrul, sanki çok normal bir şeyden bahsediyormuş gibi omzunu silkerek. "Albay'a ne deriz, saçmalama oğlum dedim. Ama olmuş."
Ertuğrul'un cümlesi, bahçenin ayazından daha sert bir şekilde çarptı ortama. 'Ama olmuş,' dediğinde, sesindeki o lakayıt ton sanki damarlarımdaki kanı dondurdu.
Gözlerimi Ertuğrul'a diktim. Öfkeden ziyade, bir uçurumun kenarında itilmişim de aşağı düşerken bir dala tutunmaya çalışıyormuşum gibi hissediyordum. "Ağzından çıkanı kulağın duysun Ertuğrul." Dedim, sesim bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da tehlikeliydi. "Şu an neyle uğraştığımızın farkında mısınız siz?"
Ertuğrul geri adım atmadı. Aksine, bir adım daha yaklaşıp elini omzuma koydu. Avucunun sıcaklığı, montumun kalın kumaşına rağmen oraya bir mühür gibi basıldı. "Farkındayım devrem. Tam da bu yüzden söylüyorum. Gözlerindeki o bakış... O dosyaya her baktığındaki, o ultrason kağıdından bahsettiğimizdeki halin... O bir askerin stratejik planlama bakışı değildi."
İnci, hala taş kesilmiş gibi bizi izliyordu. Bakışları benimle Ertuğrul arasında gidip gelirken, gözlerindeki o çocuksu parıltının yerini derin bir endişe almıştı. "Abi?" Dedi, sesi rüzgarın hışırtısında kaybolacak kadar cılızdı. "Doğru mu bu? Yani... Nihal'e karşı gerçekten böyle bir şey mi hissediyorsun? Yok, değil mi öyle bir şey? O bir şüpheli, abi. O boşanmak üzere olsa da hala evli ve hatta hamile bir kadın. Ve belki de bizim en büyük düşmanımızın kız-"
"İnci, yeter!" Diye kükredim bu seferde.
Sesim bahçenin duvarlarında yankılandı, uzaktaki bir ağaçtan birkaç kuşun kanat çırparak kaçışmasına sebep oldu. Göğsüm, aldığım sert nefeslerle inip kalkıyordu. Palmiye yapraklarının birbirine vuran sesi, şimdi zihnimdeki kaosun ritmine eşlik ediyordu. "Kimseye, hiçbir şeye aşık olduğum falan yok. Ben görevimi yapıyorum. Nihal'e yakın olup aileye sızmam gerekiyordu, ben de yaptım. Bu sayede de bu gece bulduklarımıza ulaştık. İki gün sonra o tırlar o fabrikadan çıkacak, buna odaklanın! Saçma sapan konuşmaya devam ederseniz kalbinizi kırarım. Anlaşıldı mı?"
Ertuğrul hafifçe sırıttı, ama bu seferki gülüşünde acı bir gerçeklik vardı. "Emredersiniz Komutan'ım. Ama unutmayın, en iyi askerler bile bazen kalplerindeki pusulayı şaşırır. Özellikle de karşıdaki düşman, savunmasız bir kadınsa. Merhamet işte, ne yaparsın?"Arkasını dönüp ağır adımlarla taş binaya doğru yürümeye başladı. Postallarının çakıl taşlarında çıkardığı o ritmik ses, sanki her adımda sinir bozucu bir şekilde 'aşık-oldun, aşık-oldun' diye tempo tutuyordu.
Dayanamadım. Arkasından seslendim. "Ertuğrul!"
Önce bir duraksadı, omuzları hafifçe dikleşti. Sonra yavaşça topukları üzerinde döndü. "Efendim, Komutan'ım?"
"Yarın sabah erken saatlerde Kaan'ı bir ziyaret et." Dedim, sesime tüm soğukkanlılığımı geri yükleyerek. "Boşanma kağıtlarını imzalamayı reddediyormuş. Bir bak bakalım, derdi neymiş?"
Ertuğrul acı acı tebessüm etti. Bakışlarında 'mesaj alındı' der gibi bir ifade vardı. Diretmedi. Başını onaylar biçimde hafifçe salladı. "Emredersiniz, Komutan'ım." Dedi ve gecenin koyu gölgelerine karışıp usul usul gitti.
İnci ile baş başa kaldığımızda, gecenin ayazı artık sadece tenimi değil, ruhumu da sızlatıyordu. İnci bana bakmadı. Bakışlarını ayaklarının dibindeki soğuktan büzülmüş yeşil çimlere dikti. Parmaklarıyla montunun uçlarıyla oynuyordu. "Umarım haklısındır abi." Dedi fısıltıyla. "Umarım sadece görevini yapıyorsundur. Çünkü eğer Ertuğrul abi haklıysa... Hepimiz o fabrikanın olmayan enkazı altında kalırız."
Boğazımdaki o kuru yumruyu yutkunarak aşağı ittim. "Olur, İnci. O da olur." Gözlerimi bir-iki saniye kapatıp açtım. "Onu bunu bırak da ben sana bir şey soracaktım."
"Dinliyorum." Dedi, başını kaldırıp gözlerindeki o hüzünlü sorgulamayı yüzüme çarparak.
"Nihal'in yarın herhangi bir işi var mı? Anahtarları yerine bırakmam lazım."
"Öğleden sonra önemli bir duruşması var."
"Kiminmiş?"
"Alp Erkin dosyası."
"Şu 25 milyar doları yurt dışına kaçıran holding sahibi Alp Erkin mi?" Dedim, kaşlarımı çatarak. Zihnimdeki askeri haritaların yanına şimdi hukuki labirentler eklenmişti.
"Öyle değilmiş... Yani en azından Nihal öyle diyordu. Benim de pek bir bilgim yoktu, ta ki bugün kasadan çıkan dosyaların arasında 1200 sayfalık Alp Erkin'in dosyasını görene kadar. Adam dışarıdan bakınca tam bir suçlu profili gibi. Ama Nihal'in bu adamı nasıl savunacağını, o kürsüde ne söyleyeceğini merak etmiyor değilim."
"Anladım." Dedim, bakışlarımı uzaklardaki köprünün cılız ışıklarına dikerek. Nihal her adımda daha da derinleşiyordu. "İnci, bir şey daha var."
"Söyle, abi."
"Ayça'ya söyle doktor raporunu detaylı tutsun, gerekirse Beliz'le üzerinden geçsinler. Hiçbir kusur veya eksik olmasın. Nihal'e de, Ayça'nın doktor raporunu hazırlayıp mail olarak ilettiğini, bir de şu kaçak avukatın Portekiz'de yakalandığını anlat. Fazla uzamasın. Böyle tek bir dava ile aileye sızmamız zor olacak gibi. Başka bir yönteme başvurmamız lazım."
"Peki, hallederim. Ama umarım başka bir yöntemden kastın yine Nihal'den geçmiyordur."
"Ya ne olacaktı? Ama dur sen de haklısın. Nihal olmasaydı en fazla Nihan'ın peşine çakma mafya takıp o piç Ertuğrul'un onu kurtarmasını sağlar, Nihan'ın kahramanı yapardık bir şekilde, fındık tanesi." Derken ağzımı eğerek Ertuğrul'un kötü bir taklidini yapmıştım.
"Çok ayıp. Ertuğrul abim ona piç dediğini duysaydı ne kadar üzülürdü kim bilir? Ayrıca, fındık tanesi onun lafı abicim biraz özgün ol." Yalandan çattığım kaşlarımla ona dönüp konuşacakken bana izin vermeden devam etti. "Tabii, yine de siz nasıl isterseniz Yüzbaşı'm. Neyse, başka bir şey yoksa eğer iyi geceler sana. Ben gidiyorum."
"Sana da iyi geceler. Bu arada... Yarın sabahki saha keşfine katılmana gerek yok. Nihal'in yanında kal. Gözün üzerinde olsun. Olağan dışı bir şey, en ufak bir huzursuzluk hissedersen haber verirsin."
"Tamam." Dedi ve o da sessizce taş binanın kapısına doğru süzüldü.
O da yanımdan ayrıldığında, bahçede sadece ben ve o baykuşun uğursuz sesi kaldık. Ellerimi cebime soktum, parmaklarım hala o kasanın soğuk anahtarını arıyordu. Ama artık açmam gereken kilitler sadece demir yığınlarından ibaret değildi. Kendi içimdeki o karanlık odayı nasıl kilitleyecektim? Ya da daha önemlisi, o odanın içinde sakladığım Nihal'i nasıl yok edecektim?
🪽
Ertesi sabah 03:45. Beykoz'un o meşhur, görüş mesafesini on metreye düşüren ağır sisi vadiye çökmüştü. Bu sis, Nihal'in tırları için ne kadar avantajsa, bizim fabrikanın dış çeperine sızmamız için de o kadar kusursuz bir perdeydi.
İki siyah arazi aracını ana yoldan yaklaşık iki kilometre uzakta, bitki örtüsünün tamamen kapattığı bir çukurda bıraktık. Işıkları ve tüm elektronik sinyalleri kestik. Ormanlık araziden fabrikaya doğru, üzerimizde operasyonel kamuflajlar ve gece görüş sistemleriyle ilerlemeye başladık.
Adımlarımız, fabrikanın o meşhur kimyasal kokusuna yaklaştıkça daha da dikkatli hale geliyordu. Zemindeki çürümüş yapraklar ve paslı metal parçaları, her an bir ses çıkartmaya meyilli birer mayın gibiydi.
"Batuhan, saat yönünde 30 derece, yaklaşık 150 metre. Görüyor musun?" diye fısıldadım telsizin düşük frekanslı kanalından.
Batuhan, elindeki lazer mesafe ölçer ile fabrikanın arka rampasını taradı. "Görüyorum Komutanım. Bahsettiğimiz radyo frekansı sensörleri, paslanmış boru hatlarının arasına, yerden yaklaşık yarım metre yüksekliğe gizlenmiş. Pasif kızılötesi ışınlar birbirini çapraz kesiyor. Bir insanın buradan görünmeden geçmesi imkansız."
Barış'ın daha önce bahsettiği o 'kara delik' stratejisini şimdi kendi gözlerimizle görüyorduk. Fabrika, zifiri karanlığın içinde tamamen terk edilmiş, ölü bir dev gibi duruyordu. Ama gece görüş sistemlerinin o yeşil dünyasında, arka rampanın kapısındaki ısı sızıntısı net bir şekilde parlıyordu. İçeride jeneratörler düşük devirde çalışıyor, ortam ısısını belirli bir seviyede tutuyordu.
"Batuhan ve Anıl, siz dış çevredeki sinyal bozucu noktalarını belirleyin. Tırlar çıktığında haberleşmelerini kesmemiz gerekebilir." Dedim.
Yere çömelip fabrikanın o devasa taş duvarlarına baktım. Bir zamanlar deri işlenen bu binanın içinde şimdi ne tür bir zehrin -ya da Nihal'in durumunda olduğu gibi, ne tür bir hayatın- saklandığını düşünmemeye çalıştım. Ama her adımımda o ultrason kağıdındaki silik karaltı, beynimin bir köşesinde zonkluyordu. Askerlerimi bu konuda uyarırken, daha ben kendi duygularımı bir kenara bırakmakta zorlanıyordum.
"Komutan'ım, hareket var!" dedi Gediz aniden.
Nefesimi tuttum. Rampanın o devasa, paslı demir kapısı, hiçbir yağlama yapılmadığı için metalin metale sürtünme sesiyle yavaşça aralandı. İçeriden sızan loş, sarı ışık sisin içinde dağılırken, ertesi günki sevkiyatı beklemek üzere getirilen o siyah tırlardan birinin burnu göründü.
"Görüntü al," dedim dişlerimin arasından. "Sadece tırı değil, şoförü ve nizamiyedeki o hareketliliği de."
İki gün sonra bu sisin içinde her şey çok daha kanlı olacaktı. Ve ben, bu fabrikanın paslı duvarları arasında adaleti mi yoksa kendi sonumu mu bulacağımı henüz bilmiyordum.
🪽
Bölüm etkileşimi
