3. bölüm · MUHASARA

2

Whispearl 🤍

Arabamın içi tıpkı içimdeki kaos gibi; karışık, gergin ve aşırı gürültülü. Arka tarafta koltukların arasında dağılmış dosyalar, arka koltuğun üzerinde buruşturulmuş bir adet cübbem, ön tarafta kahve lekesi olmuş ama yıkanmayı unutulan termosum. Her köşe, sanki son birkaç haftanın kargaşasının özetini tutuyor. Radyo son ses, Nil Karaibrahimgil'den "Seviyor Sevmiyor" çalıyor. Sözleri arabanın hoparlörlerinden yükselip göğsüme çarpıyor; sanki her kelime, kalbimin duvarına çivilenmiş birer pişmanlık gibi yankılanıyor.

Kendimi bunun için mi yorucam ben?

Kalbimi bunun için mi kırıcam ben?

Hakikaten ama ya... Kendimi bunun için mi yorup kıracağım ben? Yoo. Ama niye hala gözümdeki yaş, çenemden aşağı süzülmek için an kolluyor o zaman? Niye o son damla, sanki beni ele verecekmiş gibi titriyor kirpiğimin ucunda?

Düşüncelerim, beynimde birbirini ezen arabalar gibi. Motor sesleri, fren çığlıkları, küfürler - hepsi içimde dönüp duruyor. Kaan'ın o salak suratını. Bana, "beni buna sen mecbur bıraktın" derken ki utanmaz halini, "fazla abartıyorsun" cümlesini... Hepsini tekrar tekrar oynatıp duruyor zihnim. Sanki beynimde biri geri sar tuşuna basmış da sahne sonsuza dek orada takılı kalmış gibi.

O anda içimdeki öfkeye tam anlamıyla teslim olsaydım, ona gününü çok daha yerinde bir şekilde gösterirdim belki. Ama arabamın kaportasına yazık, değil mi?

Yine de gaza bastığım o anki ses, egzozun içimi yankılayan tok sesi. Bana kendimi canlı hissettirdi. Öfke bile nefes almak gibiydi o saniye.

Bu yüzden yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır diyerek beş yıllık avukatlık deneyimimle ilgili mercilere sesleniyorum:

Sadakat ihlali, yani aldatma bir suçtur ve mağdur açısından ezici, onur kırıcı bir zarardır. Böyle bir ihlalin karşılığı yalnızca boşanma davasına bağlı maddi tazminat veya basit idari yaptırımlar olmamalıdır. Suçlara uygun cezalar belirlenirken, faillerin "ne kadarsa öderiz" veya "bir süre cezaevinde yatıp çıkarım" şeklindeki düşünceleri cesaretlendirilmemelidir. Anayasa ve hukukun temel ilkelerine uygun olarak, mevcutta uygulanan asgari yaptırımların yetersiz olduğu açıktır. Suçu hafife alma tutumu kesinlikle cezanın önüne geçemez. Bu nedenle, kendi beyanımca ve içinde bulunduğum durum esas alınarak; sadakat ihlalleri başta olmak üzere, tüm cürümlerin etkin, orantılı ve mağdur üzerindeki ağır etkisini gözeten yaptırımlarla ele alınması açık bir biçimde zorunludur.

Arz ederim...

İçimdeki sinir patlamasıyla tüm hırsımı almayı amaçlayarak elimin içiyle direksiyona sert bir şekilde birkaç kez üst üste vurduğumda deri kaplamadan çıkan o tok ses dizisi, sanki içimdeki patlamanın dışarı taşmış haliydi. Dudaklarımın arasından bir feryat koptu, dizlerim titredi. Direksiyonun üzerine eğilip gözlerimi birkaç saniye kapattım.

"Derin nefes Nihal... Sakin, sakin... Güçlü kalmak zorundasın."

Ama kandırılmak... hatta aptal yerine konmak, o kadar koyuyor ki insana...

Yeni terk ettiğin evde, bir yıl boyunca kendini kandırdığın bir evliliğin izleriyle baş başaysan... her köşesi bir hiç uğruna kabullendiğin pişmanlıkları fısıldıyorsa... Gözyaşları illaki burnunun ucuna kadar gelir. Benimki de gelmişti. Ama inatla düşmüyordu. Ne de olsa ağlayacak zaman değil. Kurtulmuşum. Yanlışımı geç de olsa fark etmişim. Kutlanacak bir şey bu, değil mi? Ama kendimi durduramıyorum. Resmen psikolojim alt üst olmuş durumda; ne kadar güçlü görünürsem görünecek olayım, içimdeki enkaz hâlâ duman duman.

Aynaya bakıyorum, güzelim. Banka hesabıma bakıyorum, gelirim yerinde. Önümdeki hayata, yaşayabileceklerime bakıyorum, hala geç kalmış değilim. Panamera'm altımda, adrenalinim yerinde. E daha ne olsun?

Belki de sadece biraz sessizlik... biraz huzur... biraz da gerçek bir sevgi.

Motorun sesiyle birlikte torpidoya uzanıp sigara paketimi alıyorum. Bir tane çıkarıp yakıyorum; duman camdan dışarı süzülüyor. Astımım olduğu için sigara bana iyi gelmese de kendimi gerçekten köşeye sıkışmış hissettiğim anlarda bir tane yakmak sanki ciğerimden değil, zihnimden duman çıkarıyor gibi geliyor.

Hava soğuk ama içim hâlâ yanıyor.

Nil'in sesi hâlâ arka planda, radyodan fısıldıyor:

Kendimi bunun için mi yorucam ben?

Ben de fısıldıyorum kendi kendime,

"Artık değil..."

Beykoz'da başlayan ve yirmi dakika sürmesini beklediğim yolculuğumda, tam köprü trafiğinden çıkmış, Etiler'e doğru kıvrılan o dar, nemli, taş duvarlı yollara girmiştim ki...

BİİİİİPPP!

Asfaltı ağlatan lastik sesi, ardından metalin tırmalayan o uğursuz çığlığı...

Fren pedalı ayağımın altından bir anlığına kaydı; göğsüm sanki kaburgalarımı delip çıkacak gibi sıkıştı. Ve hemen ardından: arabamın sol aynasında bir sarsıntı.

Küçük ama kalp hızlandıracak cinsten bir çarpma.

Şu erken konuşma huyunu da bir kenara bıraksan olacak da...

İç sesim, sinirle karışık bir öz-savunma gibi yankılandı beynimde.

Yüreğim ağzıma geldi desem abartı sayılmaz. Ellerim hâlâ direksiyondaydı ama parmaklarımın ucunda hafif bir titreme. Hemen ileriye baktım; yolun kenarında bir araba daha sağa yanaşmıştı. Kaputun üstünde bile toz yoktu - belli ki arabasına âşık bir tipti.

Farları bile göz kırpıyordu resmen.

Yeni ayrılmış olmanın verdiği özgürlük zehirlenmesinden midir bilmiyorum ama... Gözümde gayet de yakışıklı duruyordu. Bir doksan boyuyla, insanın başında resmen kavak yelleri estirecek türden. Okyanus gibi mavi gözleri, dik ve ölçülü duruşu... O anki adrenalinle, beynim resmen kortizol zehirlenmesi yaşarken, bu saçma detaya odaklandım. Ama o bakışlar - o kadar sertti ki, iyi şeyler söylemediği kesindi.

Bir an kalbim hızlandı.

Yani, korkmadım desem yalan olur... ama sanırım sadece korku da değildi hissettiğim. İçimde karışık bir elektrik; sinir, merak, biraz da - evet, saçma bir şekilde - çekim.

Ya ben ne diyorum Allah aşkına?

Kendime kızarak derin bir nefes verdim.

Camdan dışarı eğildi, sesi yolun uğultusuna karışarak geldi.

"Hanımefendi ne yapıyorsunuz siz? Uyuyor musunuz direksiyon başında?"

Beni tam olarak göremediği için içimden, "Sakin ol Nihal, kuyruğu dik tut," dedim.

Sonra kapıyı açıp arabadan indim.

Adam, cilasından ışık yansıyan koyu gri bir Defender'dan çıktı. Yeni yapılmış traş, biraz soğuk ama düzenli bir ifade, sinirle karışık o dikkatli bakış. Boyu uzun, omuzları geniş, adımlarını ölçerek atıyor - sanki her hareketi hesaplı. Bir avcının sabrı vardı o yüzünde; tetikte, kontrollü ama tehditkâr bir dinginlik.

"Az kalsın birbirimize giriyorduk," dedi, ses tonu kalın ama netti. "Dalgınsınız."

"Biliyorum," dedim, soğuk ama kibar bir sesle. "Kusura bakmayın. Son 24 saatte başıma saçma sapan şeyler geldi. Kafamı toparlayamıyorum. Yoğun bir gün."

Adam önce anlamaya çalışır gibi sustu.

Sonra başını hafif yana eğdi; dudak kenarına belli belirsiz bir kıvrım yerleşti - gülümseme değil ama sertliğin arasından sızan bir yumuşama gibiydi.

"Yan aynanızda ufak bir çizik var sadece," dedi. "Benimki temiz. Kaza sayılmaz bile."

Soluma döndüm, aynadaki minik sıyrığı fark ettim. "Oh, şahane. Arabalar sağlam, ben darmadağın... böyle anın ben-" Dedim. Cümlem sonuna doğru fısıltıya döndü, kendi sesimi bile zor duydum.

Ama o duymuştu. Yüz hatlarındaki o yumuşama bir anda sinire dönüştü.

Kaşları çatıldı, gözleri delici bir soğuklukla üzerime dikildi.

"Yüzüme bakar mısınız? Alay mı ediyorsunuz şu an? Anlayamıyorum."

Demek ki duymuş. Ve belli ki yanlış anlamış. Adamın kulağı neyse, dikkatine helal olsun - yarasa gibi.

"Yok, ben sadece... Neyse. İyi günler."

Bir adım geri çekildi. Bakışları hâlâ üzerimdeydi, ama sesi biraz yumuşamıştı.

"Dikkatli olun," dedi. "Her­kes bu kadar sabırlı değil."

Bir şey demedim. Sadece başımla onayladım, sessizce arabama bindim.

Kapıyı kapattığımda dışarıdaki hava sessizliğe büründü ama kalbim hâlâ gürültülüydü. Motoru çalıştırdım, aynadan bir kez baktım. O hâlâ oradaydı.

Sanki bakışları, arabamın arkasına yapışmış gitmemi izliyordu. O gözlerde bir şey vardı - sinirle karışık bir merak, belki de tanımadığı biriyle aynı anda yaşadığı o kısa kaosun bıraktığı iz. Benimkinde ise sadece yorgunluk ve o yorgunluğun içine sızan, adını koyamadığım bir kıpırtı.

Direksiyona dokundum, içimden geçirdim. "Hayat bile bazen böyle çarpar insana. Habersiz, hafif ama iz bırakacak kadar."

Gaz pedalına bastım, şehrin ışıkları camdan içeri dans ederken, Nil hâlâ fısıldıyordu radyoda.

Yok ki senin bir yedeğin.

Ve ben yine, sessizce kendi kendime cevap verdim -

"Artık olabilir..."

On dakika sonra, valizlerimle birlikte ablamın evinin kapısındaydım.

Hava griydi, sokak lambaları yeni yanmıştı; Etiler'in sakin sokaklarını ince bir yağmur kokusu sarmıştı.

Bahçe kapısından geçerken, topuklu ayakkabılarımın taş zeminde çıkardığı tok ses yankılanıyordu -her adımda biraz daha tükenen bir gururun sesi gibi.

Zili çaldım. Evden, içeriden gelen ayak sesleri; tanıdık, güvenli, sıcak. O ritim bile kalbimi bir nebze rahatlattı. Ablam kapıyı açtığında, üzerimdeki sinir, stres ve Kaan'ın sözleriyle boğuşmaktan oluşmuş bütün yük omuzlarımdan bir anda düştü.

Kapı eşiğinde öylece kalakaldım. Sanki nefes almak bile lükstü o an.

"Nihal? Ne bu hal?"

Dehşetle, ama içinde şefkat barındıran bir tonda çıktı ağzından kelimeler.

Kelimeler güçlükle döküldü dudaklarımdan. "Hiçbir şey sormadan sarılır mısın bana? Çünkü buna her şeyden çok ihtiyacım var."

Ve o, hiçbir şey sormadan kocaman sarıldı. Sıcacık teni, saç diplerime kadar işleyen lavanta kokusu... Bir anlığına, çocukluğumdaki gibi, tüm dertlerin geçtiği o kısa ana geri döndüm. Saçlarımın arasına bir öpücük kondurdu. Yüzünde kıyamayan bir tebessüm belirdi.

"Gel hadi içeri. Eşyalarını üst kattaki odana bırakabilirsin. Sonra üzerini değiştirip hemen aşağı geliyorsun. İfadeni almam lazım." Dedi, o klasik savcı mizahıyla.

İçeri girdik. Artık ayaklarımı sıkmaya başlayan topuklularımı bir tekmeyle fırlattım, yere düştüğünde çıkan o küçük ses bile içimi hafifletti. Çantamı vestiyere bıraktım, montumu çıkarırken sordu.

"Melisa çayı mı, kahve mi?"

"Şarap," dedim.

"Anlatırken çay, bitince şarap," diye güncelledi kararlılıkla.

Ablam işte... hep o dengeyi bulan, hep o kontrolü elinde tutan kadın. O benim sığındığım limanım. Aramızda sadece bir yaş bile olsa, o hep benim koruyucu meleğim olmuştu. Küçükken okulda tartıştığım arkadaşlarımdan beni o korurdu, ergenlikte annemle ettiğim kavgaların ardından kaçıp sığındığım limandı. Şimdi de beni aldatan kocamın arkasında bıraktığı enkazı sessizce toparlayacaktı.

Bazen düşünüyorum; o olmasa kim olurdu yanımda? Benim lise ve üniversite zamanlarım, deli dolu, kimseye eyvallahı olmayan bir çocuğun hikayesiydi. Hani derler ya "erkek olacakmış sabaha kalmış," aynen öyleydim ben. Evin dışında boyuna yaramazlık ama evin içinde nizamiyeye girmiş asker gibi...

Arkadaşlarım yok mu? Var elbette.

Eylül, Ada, Duru... Ama kimse bir Nihan Hürkuş'un yerini dolduramaz.

Eşyalarımı alıp üst kata çıktım. O her daim benim için hazır tuttuğu odaya girdim; lavanta kokulu nevresimler, beyaz perdelerin arasında süzülen akşam güneşini pekiştirmeye yemin etmiş sarı bir gece lambası...

Hiçbir eşyamı yerleştirmeye yeltenmeden hepsini giyinme odasının önüne bıraktım. Dolaptan, burada bıraktığım saten pijama takımını alıp üzerime geçirdim.

Banyoya yöneldim, aynadaki yüzümle göz göze geldim. Makyajımın bir kısmı çoktan akmıştı; kalanını da ilk önce makyaj temizleme suyu ve pamuk ped yardımıyla silip daha sonra yıkama jeliyle bir güzel arındırdım. Gözaltlarımda morluklar, yorgunluk... ama garip bir ferahlık da vardı. Su yüzümden akarken, sanki bir şeyler de yavaşça arınıyordu içimde.

Yüzümü kurulayıp, mermer merdivenleri çıplak ayakla inmeye başladım. Ayak seslerim evin sessizliğinde yankılanıyordu. Aşağı inince, salondaki L koltuğa kendimi bıraktım. Yumuşacık kumaşına resmen gömüldüm; bedenim yorgun, ruhum uykusuzdu. Ama uykumu kaçıran tek şey, salondaki bahçeye açılan dev camlardan içeri süzülen akşam güneşiydi. Altın tonları odanın içinde dans ediyor, sehpa üzerindeki cam vazoda yansıma oyunları oynuyordu.

Gözlerim bir noktaya kilitlenmişken, Nihan elinde bir tepsiyle belirdi. Üzerinde iki kupa çay, bir kutu peçete, iki kadeh, bir şişe şarap ve birkaç atıştırmalık. Tepsiyi sehpanın üzerine koydu, bana baktı, sonra kollarını kavuşturdu.

"Anlat bakalım. Kaan yine ne bok yedi?"

Gülmeden edemedim.

"Yiyip yiyebileceği son halttı," dedim. "Dahası da olamayacak zaten."

Sonra anlattım. Her şeyi. İclal Hanımı, evden çıkışımı, valizleri, tokadı, o salak saçma konuşmaları, banyoda kendimle yüzleşmemi... Ardından arabada yaşadığım o trajikomik çarpışmayı, sert bakışlı o adamı.

"Yalnız İclal Hanım baya esaslı kadınmış. Helal olsun. Hiç sessiz kalıp çanak tutmayı düşünmemiş. Seviyorum böyle hemcinslerimi ya." dedi içindeki İclal Hanım'a olan gururla.

Bense ona bir şey sormak için son bir dakikadır bir tık kıvranıyordum. "Söyle Nihal. Belli ki bir şey soracaksın. İki saattir altına kaçırmamak için kendini sıkıyormuş gibi kıvranıyorsun karşımda." diyerek belli etti, aslında beni çoktan fark ettiğini.

"Bir süre ev arkadaşın olabilir miyim?" dedim, sesim hafif titreyerek. "Çok müşkül bir durumdayım."

O klasik Nihan kahkahasını attı.

"Sanki gidecek başka evin yokmuş gibi konuşuyorsun. Tarabya'daki evine gitsene; hem sakin sakin kafanı toparlarsın, kimse de rahatsız etme-"

Derken bir an durdu. Yüz ifadesi ciddileşti, gözleri kısıldı.

"Ay yoksa o şerefsiz Kaan, evlilik bahanesiyle senin üzerine olan her şeyi tek bir imzayla aldı mı, ne yaptı?"

Ultra sakin bir ses tonuyla cevap verdim. "Saçmalıyorsun şu an. Kafanda fazla kurma. Hayır, insan bir savcı olarak avukat kardeşinin bu tür oyunlara gelmeyeceğini az da olsa bilir ya. Ayrıca sanki ben bilmiyorum gidecek başka evim olduğunu. Yalnız kalmak istemiyorum, sadece bu."

Bana karşı koyamadığını anlatan bir duygusal parıltı geçti gözlerinden.

"Damardan girmesen olmuyor değil mi?" dedi gülümseyerek. "Tamam tamam... istediğin kadar kal. Odan yukarıda."

İstemem yan cebime koy havasıyla burun kıvırdım: "Hı hı, aynen. Az önce beni postalayan da bendim zaten."

"Onu bunu boş ver de." dedi, sesi aniden canlandı. "Mini bir kaçamak tatil mi yapsak? Baya iyi gelir var ya."

İçim yana yana reddettim. "Hiç aklıma girmeye çalışma. Annemin 'niye işinin başında değilsin' nutuklarını çekemem. Zaten boşanma davasını anlaşmalı olarak en kısa zamanda halletmem lazım. Uzun bir uğraşa girmek istemiyorum."

Nihan gülümsedi, kadehini kaldırdı.

"Ayy sen baya baya eski günlere dönüyorsun. Bak bu kutlanır!" Kadeh tokuştururken göz kırptı. "O değil de senin şu gelirken çarpıştığın çocuk... Kader olabilir mi, kader?"

"Ne kaderi Nihan ya?" dedim başımı sallayarak. "Altı üstü benim dalgınlığımla gerçekleşen bir kazaya kurban gitti. Onun yerinde başka biri de olabilirdi yani."

"Konuştu çok bilmiş Nihal Hanım," dedi alayla. "Bak sen böyle şeylere inanmazsın ama ben inanıyorum. Ya bi' düşünsene! Boşanmayı aklına koymuşsun, eşyalarını toplamışsın ve BAM! Kader sizi bir çarpışmayla bir araya getiriyor. Sence bu sadece bir tesadüf mü?"

Bıkkın bir sesle ofladım. "Nihan sen nasıl savcı oldun ya? Falcı mısın kızım sen? Abartma Allah aşkına. Hem ben bu saatten sonra uzun bir süre ilişkiye kapalıyım. Kimseyi başkasını unutmak için yara bandı yapamam. Acizlikten başka bir şey değil bu. Gerek yok insanların duygularıyla oynamaya."

"Dedi bayan dürüstlük abidesi." dedi gözlerini devirerek. "Ama ben seni birkaç ay sonra göreceğim. 'Abla, âşık oldum' diye gelirsin yanıma. Ayrıca iki dakika önce bana 'kafama takmayacağım, saçma sapan şeylerle uğraşmayacağım, hayatıma bakacağım' demedin mi? E daha ne? Boş ver bunları da senin peşine takılacak adam düşünsün."

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. "Nihan, sen şeytan falan mısın ya? Saçma sapan şeyler sokma kafama. Su akar, yolunu bulur. Bir şeyleri kendi haline bırakmayı düşünüyorum. Yoruldum artık, her şeyi kontrol altında tutmaya çalışmaktan."

Nihan sessizce başını salladı, sonra bana baktı - gözlerinde hem sevgi hem teslimiyet vardı. Aramızda bir süre sadece fincanların tıkırtısı duyuldu.

O an fark ettim... Bazen en büyük sessizlik bile, insanın içini kelimelerden daha çok konuşturabiliyordu.

Sessizliğimizi bölen şey, masanın üzerindeki telefonumun hafif titreşimi oldu. O an odada yankılanan o küçük 'vıızt' sesi bile gereğinden fazla gürültü gibi geldi kulağıma.

Ekrana baktım.

Babamdan mesaj.

Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.

Ne kadar karmaşık olursa olsun hayat, babamdan gelen bir mesaj her zaman içimi bir nebze hafifletirdi. O hem babaydı hem sırdaştı benim için. Küçüklüğümden beri her kararıma destek olan, annemin sertliğiyle dengemi koruyan, "Kızım yanlış yapabilirsin ama sakın kendine haksızlık etme," diyen adam. Onunla aramızda öyle bir bağ vardı ki, bazen tek bir kelimesi bile bana bir günün tüm ağırlığını unuttururdu.

Babacığımm:
Nasılsın kızım?
Yarın şirkete erken gelsen olur mu? Seni tanıştırmam gereken bir müvekkilim var.
Vefat eden eski bir arkadaşımın oğlu.
Bir ev devir meselesi var baya da çetrefilli bir konu.
Normalde ben ilgilenecektim ama biliyorsun bu aralar fazla yoğunum.

Mesajı okurken içimde sıcacık bir his yayıldı. Babamın ses tonu, kelimelerinin arasında gizliydi sanki - o yumuşak, güven veren tınısıyla kulağımda yankılandı. Yıllardır bu kadar yoğun çalışmasına rağmen, bana hâlâ "kızım nasılsın" diye başlayan mesajlar atmayı ihmal etmezdi. Ne kadar büyürsem büyüyeyim, onun gözünde hâlâ sabahları saçlarını toplamayı unutan küçük Nihal'dim.

Siz:
İyiyim babacım🤍
Sen nasılsın?
Yarın erkenden şirkette olmaya çalışırım benim de seninle konuşmam gereken bir konu var
Yarın görüşürüz öptüm😘

Telefonu kapattım, ekran karardı. O karanlık ekranın içinde yansıyan yüzüm hem bitkin hem de biraz yabancıydı kendime. Bir anlık sessizliğin ardından Nihan sordu.

"Kim o?"

"Babam ya. Mesaj atmış, yarın bir müvekkiliyle görüştürecekmiş."

"Kimmiş?"

"Bilmiyorum ki... Eski bir arkadaşının oğlu mu neymiş."

"Dava konusu neymiş?"

"Üstünkörü bir şeylerden bahsetti. Ev devir davasıymış. Baya çetrefilli bir işmiş diyor. Gel de şimdi tanıdık hatırına miras davası çöz... Onca olayın arasında güzel kapak oldu bana bu."

Nihan başını iki yana sallayıp alaycı bir tebessümle konuştu. "Söylenme Nihal Hanım, söylenme. Sizin işiniz bu!"

Bir de sonunda bana öpücük yollaması yok mu... Cidden bazen "abla" değil, stand-upçı gibi. Yalandan bir gülümseme sundum. O da kahkaha attı, öyle içten ki... salondaki sessizlik bile onun neşesiyle doldu.

Pencereden dışarı baktım. Hava çoktan kararmıştı. Bahçedeki fenerlerin ışığı, camlara altın rengi halkalar çiziyor, gökyüzünde ay utangaç bir şekilde parlıyordu.

"Kaç saat geçti ya?" dedim, dalgınca.

Telefonunu çıkarıp saate baktı.

"Olmuş bi' beş saat."

"Ne çok konuşmuşuz ya." dedim, sonra gülümsedim. "Neyse ben kaçar." Yavaşça yerimden kalktım, yanağına sulu bir öpücük kondurdum. "Sana da iyi geceler. Tatlı rüyalar."

Arkamı dönüp salondan çıkarken, sesimi biraz yükselterek bağırdım. "Hiç senden konuşmadık, hep beni konuştuk ama daha buralardayım Nihan Hanım! Görüşeceğiz!"

Nihan kahkahasını bastıramadı.

"Görüşelim Nihal Hanım, görüşelim! Ne de olsa eski günler yakındır!"

Yüzümde beliren huzurlu bir tebessümle, mermer merdivenleri ağır adımlarla çıktım. Evin içi loştu; koridorun duvar lambaları duvarda uzun gölgeler oluşturuyordu. Her adımda biraz daha sessizleşen bir dünya...

Biraz daha yalnızlık.

Biraz daha ben.

Odaya girdiğimde ay ışığı perde aralığından içeri süzülüyordu. Yatağın beyaz nevresimleri o ışıkta neredeyse gümüş gibi parlıyordu. Valizim hâlâ kapının yanında, açılmadan duruyordu.

Hiçbir şeyle ilgilenmeden, yavaşça yatağa uzandım. Başım yastığa değer değmez içimden o cümle döküldü.

"Yoruldum be azizim... Bugün az mı bağırdım bazı gereksizlere?"

Tavana baktım bir süre. Sanki tavanın üstünde düşüncelerim birer birer asılı kalıyordu. Kaan'ın yüzü, arabada gördüğüm o yabancı adamın keskin bakışları, babamın mesajı... Hepsi birer hayalet gibi gözlerimin önünden geçti.

"En dingin uykum olsun bu gece," dedim fısıltıyla.

Ve gözlerimi kapadım. Bir süre sonra, dışarıda rüzgârın hafif uğultusu eşliğinde, nihayet uykuya daldım.

🪽

Aşağıya Nihan'ın modelini ve evini bıraktım👇🏻

Nihan HÜRKUŞ

Nihan'ın Evi