19. bölüm · MUHASARA
18
yirmi7&Birol Namoğlu, Muhtemel Aşk
🪽
İnsanın evi, dört duvardan ya da pahalı mobilyalardan ibaret değildir; insan, en çok güvende hissettiği kalbin sınırları içinde evindedir. Ruhumuz bir kez o tanıdık sığınaktan sürgün edilmeye görsün, nereye gidersek gidelim, altımıza serilen en lüks yataklar bile yabancılığın o iğreti soğukluğunu tenimize bulaştırır. Güven ise kazanılması yıllar süren ama bir saniyede tuzla buz olan porselen bir vazo gibidir. O vazo bir kez kırıldığında, etrafa saçılan keskin parçalar en çok da kendi içimize batar ve bizi bitmek bilmeyen bir teyakkuz halinde, kendi zihnimizin muhasarası altında yaşamaya mahkûm eder.
Zaman ise böyle gecelerde akmayı unutmuş kirli bir nehir gibidir; ağır, tekinsiz ve her an dibindeki balçığı yüzeye çıkarmaya hazır. Bedenimiz ne kadar yorgun olursa olsun, zihin o karanlık nehrin kenarında uyanık bekler. Çünkü biliriz ki, gözlerimizi kapattığımız an kaçtığımız tüm canavarlar rüyaların perdesini yırtarak üzerimize çullanacaktır. Bu yüzden düzenli nefesler almak, dışarıya karşı "ben iyiyim" maskesi takmak aslında sadece etrafımızdakileri değil, en çok da kendi korkularımızı uyutma çabasıdır. Ama sahte bir huzurun gölgesinde ne kadar saklanabilirdi ki bir insan?
Altuğ'un ormanın kalbine gizlenmiş malikanesinde kız kardeşine ait olduğunu söylediği odadaki devasa yatağın içinde sırtım Alparslan'a dönük bir şekilde yatıyordum.
Bir düşmanımdan kaçarken başka bir potansiyel düşman mı edinmiştim bilmiyordum. Çünkü Altuğ'u ilk gördüğüm andan itibaren onda garip bulduğum şeyler vardı. Mesela bir insan neden hiç tanımadığı, hatta hayatında ilk defa gördüğü bir kadını korumak isterdi ki? Ya da karşısındaki kişi buna direnmesine rağmen zorlardı? Tamam. Kabul, hayatımı kurtarmıştı ama bu kadar uzatmaya gerek var mıydı? Anlamak güçtü ama sorularımın cevabını bulmak için pes etmiş gibi davranıp beni buraya getirmesine bir nevi izin vermiştim. Sonuçta ne demişler? Dostunu yakın tut, düşmanını daha da yakın.
Tek başıma olsaydım korkardım büyük ihtimalle ama ablam sağolsun birkaç saattir yakın korumaya sahiptim. Alparslan yanımdayken herhangi biri veya bir şey beni korkutmuyordu. Onun bana alıştığını düşünürken sanırım ister istemez ben de ona alışmıştım.
Sonradan pişmanlık duyacağım başka bir hata dahaydı...
Altuğ hakkında henüz çok fazla bilgi sahibi değildim ve tam da bu nedenle ona karşı elimde birkaç koz olması şarttı. Şu an için sadece dikkatimi çeken birkaç nokta vardı. Mesela, aracı İsviçre plakalıydı ve bildiklerim beni yanıltmıyorsa Cenevre kantonuna kayıtlıydı. Beni, fark ettiğim an tedirgin eden ilk bilgi buydu.
Aklıma takılan bir diğer şey de şuydu mesela; bir insan neden hiç tanımadığın birisine kardeşinin odasını verirdi? Hele de kız kardeşinin. Şahsen benim birine Nihan'ın odasını vermem demek, Nihan için üçüncü dünya savaşının fitilini ateşlemeye değecek kadar büyük bir tartışma sebebi demek. Çünkü nereden bilebilirsin karşındaki insanın hırlı mı, hırsız mı olduğunu? Benim bu gibi düşüncelerimin aksine, Altuğ bu konuda garip bir şekilde fazla rahattı.
Bunlara ek olarak kafamı kurcalayan son bir durum daha vardı. Evine getirdiğin, misafirim dediğin insanları başı boş bırakmak ne zamandan beri Türkiye'de normalleştirilmişti? Avrupa'nın bazı kesimlerinde fazlasıyla normal olduğunun farkındaydım ve bu da bana İsviçre'de doğup büyüdüğünü düşündürtüyordu.
Bunun gibi takıldığım birkaç nokta vardı. Paranoya yapmıyordum, analiz ediyordum...
Her şey yetmezmiş gibi bir de bugün başıma gelen saçmalıklar silsilesinden sonra Alparslan'ın bana olan ilgisini fark etmemek için kör olmam gerekiyordu. Hele ki arabada dediklerini...
Birini kaybetmekten neden korkardı insan? Ya da neden değer verirdi, endişelenirdi, canı pahasına korumak isterdi?
Kendime bile sesli itiraf etmekten imtina ediyordum. Yok saymak istiyordum. Olmazdı çünkü. Sonu görünmeyen bir yola girecek kadar güçlü hissetmiyordum artık kendimi. Bekarlık sultanlıktı, şimdi de ben o sultanlık dönemime geri dönmek istiyordum.
Aptal değildim ama aptalı oynamak daha kolay geliyordu.
Kabul. Görmek nasıl gözün fıtratıysa, sevmekte kalbin fıtratıydı. Ama yanlış zamanda yanlış kişi yine bir felaket olurdu. Yeterince dibe batmışken bir de bunun üzerine kalbimi kendi ellerimle parçalayamazdım. Çünkü seziyordum, tahmin ediyordum, biliyordum. Kaldıramazdım. Ben Alparslan'ın sevdiği kadın olmayı kaldıramazdım... Olduramazdım. Her an her gittiği görevden geri dönebilecek mi acaba sorusuyla yaşayamazdım. Uzak durmak şarttı ve ben en azından bunu oldurmalıydım, becermeliydim, yapmalıydım...
Aldığım her nefesi olabildiğince ritmik ve derin tutmaya çalışarak yatakta öylece uzanıyordum. Alparslan’ın içini rahatlatmak, beni güvende bilmesini sağlamak için verdiğim bu ufacık savaş, gecenin sessizliğinde giderek daha da ağırlaşmıştı. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, zihnimdeki o uğultu bir an bile dinmedi.
Üzerimdeki gri hırkaya biraz daha sarınırken, genzimi yakan o tanıdık ama bir o kadar da ürkütücü koku tenime bir kez daha çarptı: Barut kokusu. Bugünkü o dehşet anlarından, patlayan silahlardan ve ölümün kıyısından dönen o kaos ortamından sonra bu eve geldiğimde duş almaya cesaret edememiştim. İlk defa ayak bastığım yabancı bir evde, o banyonun kilitli kapısı ardında sıcak suyun altında kendimi tamamen savunmasız bırakmaktan korkmuş, sadece üzerimi değiştirmekle yetinmiştim. Ama şimdi, bu koku ruhumu boğuyordu. Bu evde daha fazla nefes alabilmek için o kokudan arınmam gerekiyordu.
Sonunda dijital saatin kırmızı rakamları gece yarısını çoktan geçip tam 01.00’ı gösterdiğinde, bu bölük pörçük, sahte uykudan sıyrılıp gözlerimi araladım. Duvarı izlemekten yorulan bakışlarımı yavaşça odanın köşesine, komodinin dibine doğru çevirdim.
Alparslan oradaydı. Sırtını soğuk ahşaba yaslamış, bir heykel gibi kıpırdamadan, gözlerini kırpmadan karanlığın içinde nöbet tutuyordu. Varlığı, o odadaki tüm tekinsizliği bastıran tek gerçeklikti belki de. Yavaşça yatakta doğruldum.
"Alparslan..." diye fısıldadım, sesimin pürüzlü çıkmasına engel olamayarak. Gecenin karanlığında gözleri anında beni buldu, her an bir tehlikeye göğüs germeye hazır o tetikte duruşuyla hafifçe dikleşti. "Uyuyamıyorum. Gecenin bu saatinde çok yersiz, hatta belki de bunu sana söylemem bile çok saçma biliyorum ama... Barut kokusu... İyice üzerime sindi, katlanamıyorum artık. Saatlerdir rahat nefes alamıyorum. Duş almam lazım." Bakışlarımı odanın banyo kapısına çevirip ardından tekrar ona baktım. "Rica etsem..." demem yeterli oldu.
Alparslan, isteklerime karşı her zamanki o anlayışlı ama mesafeli korumacı tavrıyla başını hafifçe salladı. Yerinden sessizce doğruldu, belindeki silahını ve varlığını üzerindeki o sabit ciddiyetle toparlayıp kapıya doğru ilerledi. "Kapının hemen önündeyim. Bir şey olursa seslenmen yeterli," dedi kadifemsi ama net sesiyle.
Hemen itiraz ettim. "Kapının önünde beklemene gerek yok. Sen de odana geç istersen. Saatlerdir ayaktasın, uyursun biraz."
"Bunu söylemek beni barbar biri yapar mı bilmiyorum ama sen her 'gerek yok' dediğinde ağzını bantlayasım geliyor artık. Ablanla konuşurken kimseden emir almayacağımı söylemiştim ve bu 'kimse'ye sen de dahilsin. O yüzden, kapıdayım." Der demez kapıyı arkasından hafifçe kapatıp beni o odada yalnız bıraktığında, derin bir nefes aldım.
Altuğ'un kardeşine ait olan gardıropa doğru yürüdüm ve duştan sonra ihtiyacım olacağını düşündüğüm birkaç şeye ek olarak siyah bir sweatshirt ile tayt aldım. Bunları alırken tabii kide gördüğüm bütün kıyafetlerin etiketlerinin üzerlerinde olması beni zaten var olan soru işaretlerimin dibine daha çok gömdü.
Banyoya geçip sıcak suyu açtığımda, suyun buharıyla birlikte bugünün tüm enkazı da zihnimden aşağı dökülmeye başladı. Hızlıca, sadece o barut kokusunu tenimden söküp atmak istercesine yıkandım. Yabancı birinin evinde olmanın getirdiği o güvensizlik hissi ve her an bir şey olacakmış korkusu hala içimde bir yerlerde tetikte beklediği için banyoda fazla oyalanmadım.
Çıktığımda saçlarımı kurutma gereği bile duymamıştım; ıslak tutamlar sırtıma ve omuzlarıma yapışmış, sweatshirtün yakasını hafifçe ıslatıyordu. Normalde umursayacağım bu detay şu anda gözümde o kadar küçüktü ki üzerinde bile durmadım. Ruhumun üzerindeki o ağır koku gitmişti ya, bu bana yeterdi.
Odaya geri döndüğümde Alparslan’a içeri gelebileceğini haber vermek için kapıyı aralayacaktım ki, gözüm masanın üzerindeki laptopuma kaydı.
Uyku bu gece haramdı belli ki. Ama bu Yavuz Meridyen hakkında daha fazla bilgi toplamama kesinlikle engel değildi.
Laptopumu aldım ve yatağa geri döndüm. Şifremi girip açılmasını bekledim ve derhal flaş diski taktım. Daha önce taradığım o yaklaşık yüzde otuzluk kısıma benzer görünen onlarca klasörü atlayıp direkt ses ve görüntü dosyalarına odaklandım. Hiçbirinde ne olduklarına dair bir isim yer almıyordu. Sadece henüz çözmekle uğraşamadığım bir sayısal algoritma ile sıralanmışlardı. Aşağı-yukarı kaydırırken listenin en sonunda bir klasörde 'n.h. önemli' yazıyordu.
N.H.?
Kendi baş harflerimi görmek beni bir anlığına tedirgin etti. Vakit kaybetmeden üzerine tıkladım ve karşıma sadece bir video çıktı.
Allah'ım n'olur Yavuz'a ait müstehcen bir görüntü olmasın. Lütfen...
İçimden geçirdiğim temennilerle videonun üzerine tıkladım ve açılmasını bekledim. Kısa süre sonra açıldı. Bir çeşit mobese kaydına benziyordu. Sol üst köşedeki tarih kısmında 20.12.2000 yazıyordu. 25 sene önceye ait bir kayıttı.
Videonun beşinci saniyesinde... Görüntü sarsıldı, ardından siyah beyaz ekranın parazitleri arasından loş bir sokak lambasının aydınlattığı, üzeri ince bir kar tabakasıyla kaplı o cadde netleşti. İstanbul’un eski semtlerinden biri olduğu her halinden belli olan bu sokakta, yoğun kar yağışının altında ilerleyen siyah, lüks bir sedan araç belirdi. Arka camları filmli olduğundan hiçbir şey gözükmüyordu. Fakat belli belirsiz de olsa ön tarafta bir kadın ve bir adamın olduğu seçiliyordu.
Araç tam bir kavşakta yavaşladığı sırada, sokağın köşesindeki karanlıktan fırlayan iki gölge caddenin ortasına atladı. Her şey saniyeler içinde, dehşet verici bir profesyonellikle gerçekleşti.
Gölgelerden birinin elinde uzun namlulu bir silah vardı. Araca yaklaşma gereği bile duymadan, aracın ön kısmını hedef alarak sağlı sollu yaylım ateşine başladılar. Ekranda ses yoktu; her şey ölümcül bir sessizlik içinde akıyordu ama namlulardan çıkan o ritmik ışık patlamaları, camların tuzla buz oluşu ve aracın kontrolünü kaybederek yol kenarındaki elektrik direğine çarpışı o kadar netti ki, kulağımda patlayan silah seslerini duyar gibi oldum. Elim gayriihtiyari ağzıma gitti, nefesimi tuttum.
Görüntüdeki katillerden biri, araç direğe çarpıp durduktan sonra soğukkanlı adımlarla sürücü kapısına doğru yürüdü. Kapıyı hızla açtı ve içeriye doğru iki el daha ateş etti. Bu, işi garantiye alma hamlesiydi. Tam o esnada, caddenin diğer tarafındaki dükkanın kırık dökük tabelasından yansıyan cılız ışık, katilin yüzünü saniyeliğine de olsa aydınlattı.
Kamera kalitesizdi, görüntü piksellenmişti ama o adamın soğuk, ifadesiz yüz hatları hafızama bir bıçak gibi saplandı. Bu adam... Yavuz Meridyen’in gençliği olamayacak kadar farklıydı. Belki de onunla bağlantılı biriydi. Ya da bizzat onun geçmişteki o tetikçilerinden biriydi. Bilmiyordum...
Direğe çarpan aracın kapısından aşağı süzülen o koyu, siyah-beyaz kayıtta bile kendini belli eden kan sızıntısını gördüğümde içim çekildi. Aynı katil bu sefer aracın arka kapısına uzandığında görüntü karanlığın içinde kaybolurken, ekranın sol üst köşesindeki saniyeler akmaya devam etti. Bu alelade bir infaz değildi. Bu, planlı, üstü örtülmüş ve bugüne kadar bir şekilde saklanmayı başarmış devlet sırrı niteliğinde bir suikasttı.
Peki bu kurbanlar kimdi? O kadın veya o adam? Ve en önemlisi, bu kanlı geçmişin benimle, belki de benim ailemle ya da şu an peşimde olan insanlarla ne ilgisi vardı?
Dudaklarım titrerken videoyu geriye sarmak için imleci hareket ettirdim. O sırada dışarıdan, kapının hemen önünden Alparslan’ın hafifçe öksürme sesi geldi. Hâlâ oradaydı, söz verdiği gibi gitmemişti. Bilgisayar ekranının mavi ışığı ıslak saçlarımdan süzülen damlalarla birlikte yüzümü yalayıp geçerken, odadaki havanın aniden buz kestiğini hissettim.
Bu videoda sadece bir ölüm görmemiştim; ben bu gece, hayatımı tamamen altüst edecek o büyük domino taşının ilk devrilişini izlemiştim.
Hafızamı zorluyor, bugüne kadar gördüğüm, duyduğum ya da babamın eski belgelerinde rastladığım isimleri düşünüyordum ama zihnim kilitlenmişti.
"Sakin ol, odaklan," diye fısıldadım kendi kendime. Titreyen parmaklarımla videoyu başa sardım. Bir kez daha izledim. Sonra bir kez daha... Gözlerimi ekrandan ayırmadan, sanki kaçırdığım bir ipucu varmış gibi her bir pikseli inceledim.
Dördüncü tekrarda, suikast timinin aracı sıkıştırdığı o ilk saniyede videoyu dondurdum. Görüntüyü olabildiğince yakınlaştırdım. Pikselleşen, dağılan karelerin arasında, sokak lambasının cılız ışığının tam da o lüks aracın arkasına vurduğu o anı yakaladım.
Aracın plakası belirsizce netleşti.
Gözlerim irice açılırken, boğazımdaki düğüm canımı yakacak kadar büyüdü. Ekrandaki harfleri okumaya çalışırken nefesim tamamen kesilmişti.
34 HK...
Rakamları tam seçemesem de ortadaki o iki harf, beynimin içinde bir bomba gibi patladı. HK.
Bu sıradan bir tesadüf olamazdı. Bizim ailemizde, babamın, annemin, ablamın, benim yani kısacası Hürkuş holdinge bağlı olan ya da aile fertlerinin bindiği her aracın plakasında değişmeyen tek bir şey vardı: O plaka mutlaka 'HK' harflerini taşımak zorundaydı. Bu bizim ailemizin imzası, soyadımızın bir mührüydü.
Gözlerimden bir damla yaş bilgisayarın klavyesine düşerken, donup kalmıştım. 25 yıl önce, İstanbul’un göbeğinde Hürkuş ailesine ait bir araçta bir suikast gerçekleşmişti ve ben bu öldürülen kişinin kim olduğuna dair en ufak bir fikre sahip değildim. Ailede hiç kimse bana geçmişteki böyle bir vahşetten bahsetmemişti.
Bu flaş diski bana gönderen neden bu 25 yıllık kaydı saklamıştı? Ve bu kaset, nasıl olmuş da ucu bana dokunacak bir şekilde, benim adımla o diskin içine gömülmüştü?
Kafamdaki sorular birer kırbaç gibi zihnime inerken, odadaki sessizlik artık bir sığınak değil, beni yutmaya çalışan bir karabasan gibi üzerime çökmeye başladı. Şüpheler, sırlar ve tehlike artık sadece etrafımda değil, tam olarak damarlarımda akıyordu.
Durdurmayı unuttuğum kaydın sonunda beliren karanklıktan sonra videonun öylece sonlanmadığını ve aslında devamında bir şey daha olduğunu fark ettim. Karşıma çıkan tek bir satırlık yazı, bardağı taşıran son damla oldu.
"Engel kaldırıldı. Mirasçı öldü. N.H. için geri sayım başladı."
Engel neydi? Mirasçı kimdi? N.H. bendiysem, geri sayım benim için mi başlamıştı? Başım dönmeye, odadaki duvarlar üzerime doğru gelmeye başladı. Islak saçlarımdan süzülen bir damla su, omzumdan kayıp sweatshirtün kumaşına gömüldü ama ben o soğukluğu bile hissedemeyecek kadar uyuşmuştum. Bir labirentin tam ortasındaydım ve her köşe başında karşıma çıkan canavar, canımı yakmak için doğru zamanı bekliyordu.
Daha fazla dayanamayarak laptopun kapağını hızla indirdim. Odanın içine çöken o karanlık, az önce yüzümü aydınlatan mavi ışıktan daha tekinsiz hissettirdi bir an. Kalbimin göğüs kafesimi döven o ritmik sesini Alparslan duyar diye korkarak yavaşça yatakta doğruldum. Bu sırrı tek başıma taşıyamayacak kadar küçüktüm belki de, ya da bu yük benim omuzlarıma çok fazlaydı.
Adımlarım beni benden bağımsız bir şekilde kapıya doğru sürükledi. Kapı kulbunu tuttuğumda parmaklarım hâlâ titriyordu. Alparslan’a bunu anlatmalı mıydım? Ona güvenebilir miydim? Şu an bu evde, bu ormanın kalbindeki malikanede sığınabileceğim tek liman o kapının hemen arkasındaki adamdı.
Kapıyı yavaşça araladım. Menteşelerin çıkardığı o hafif ses gecenin sessizliğinde yankılanırken, Alparslan anında arkasını dönüp gözlerini bana dikti. Sırtını duvara yaslamış, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde bekliyordu. Koridordaki loş ışık, yüzünün bir kısmını gölgede bırakmıştı ama o keskin, her şeyi gören gözleri direkt gözlerimin içine odaklandı. Saçlarımın ıslaklığına, üzerimdeki bol sweatshirtün içinde kaybolmuş halime ve en çok da yüzümdeki o dehşet ifadesine baktı. Bakışları saniyeler içinde yumuşadı, yerini derin bir endişeye bıraktı.
"Nihal?" dedi, ses tonundaki o sorgulayıcı ama bir o kadar da sahiplenici ton içimi titretti. "Bir sorun mu var? Yüzün kireç gibi olmuş."
Ne diyecektim? Ben az önce 25 yıl önceki bir cinayeti izledim ve sanırım sıradaki kurban benim mi diyecektim?
Diyemedim. Tek bir kelime edemedim. Dudaklarım birbirine mühürlenmiş gibiydi; kelimeler boğazımda düğümlendi, ne tek bir harf dışarı çıkabildi ne de nefesim göğsümden yukarı tırmanabildi. Bir an için zaman durdu. Bakışlarım Alparslan’ın endişeyle kısılan gözlerinden, az önce arkamda bıraktığım o karanlık odaya kaydı. İçeride, masanın üzerinde duran o kapalı laptopun içinde tüm hayatımı havaya uçuracak bir bomba pimini çekmiş bekliyordu ve ben o bombayla tek başıma kalmıştım.
Gözlerimi yeniden Alparslan’a çevirdiğimde, içimdeki o çelik halatın son lifi de koptu. Kendimi ne kadar sıkarsam sıkayım, o soğuk kanlı, sakin kalan Nihal’i ne kadar ayakta tutmaya çalışırsam çalışayım başaramadım. İlk damla gözümden süzülüp sol yanağımdaki ıslaklığa karıştığında, artık geri dönüşü yoktu.
Hıçkırıklarım, bentleri yıkılan bir baraj gibi göğsümden firar etti. Hiçbir şey söyleyemedim. Sadece ağladım. Ellerimi yüzüme kapatıp o karanlık koridorun ortasında, dizlerimin bağı çözülürcesine yere doğru çökerken sarsılarak ağlamaya başladım. O kadar yoğun, o kadar çaresiz bir ağlamaydı ki bu; içimdeki tüm korku, uykusuzluk, Altuğ’un evindeki o yabancılık hissi ve ekrandaki o kanlı suikastın dehşeti gözyaşlarımla dışarı akıyordu.
Alparslan’ın, "Nihal!" deyişindeki o ani sertleşmeyi, sesindeki o adını koyamadığım panik dalgasını işittim. Aramızdaki o mesafeli korumacı çizgiyi, kimseden emir almayan o sarsılmaz asker duruşunu bir saniyede yerle yeksan ederek bana doğru büyük bir adım attı. Ben daha soğuk zemine tamamen teslim olamadan, sıcak ve devasa elleri omuzlarımı buldu ve beni havada yakaladı.
"Nihal, bana bak... Ne oldu? Canın mı yanıyor?" Sesi ilk defa bu kadar pürüzlü, ilk defa bu kadar kontrolünü kaybetmiş gibi çıkıyordu.
Cevap vermek istedim, iyiyim demek istedim ama hıçkırıklarım nefesimi kesti. Sadece başımı iki yana sallayabildim. Islak saçlarımdan süzülen damlalarla gözyaşlarım birbirine karışıyor, üzerimdeki siyah sweatshirtün yakasını tamamen ıslatıyordu.
Alparslan bu yabancı evde, koridorun ortasında ne kadar hedefte olduğumuzu ve bu çaresiz halimin her an bir başkası tarafından görülebileceğini fark etmiş olacak ki, daha fazla saniyelerin akmasına izin vermedi. Sorgulamayı, ne olduğunu anlamaya çalışmayı sonraya bıraktı. Eğilip tek bir hamlede, beni bir tüy kadar hafifmişim gibi kucağına aldı. Ayaklarım yerle ilişiğini keserken, bir elim istemsizce onun omzuna, o güven veren sert kumaşa tutundu.
Bizi koridordaki o tekinsiz loşluktan çekip çıkararak büyük adımlarla odaya geri taşıdı. Arkasından kapıyı ayağıyla hafifçe itip kapattığında nihayet o cehennemden çıktığımızı hissettim.
Beni yatağın kenarına, o yumuşak örtülerin üzerine yavaşça bıraktı ama ellerini üzerimden hemen çekmedi. Önümde diz çökerken yüzü tam hizama geldi. Gitmekten korktuğum, sınırlarını aşmaktan çekindiğim o güvenli liman, hiçbir şey sormadan kapılarını bana açmıştı. Başımı daha fazla dik tutamadım; öne doğru büküldüğümde Alparslan beni sarmaladı ve başım onun sert göğsüne yaslandı. Burnuma çarpan o ferah, bergamotla karışık deniz esintisi kokusu zihnimdeki o uğultuyu bir anlığına susturdu. Büyük bir el, ıslak saçlarımdan süzülen suları umursamadan sırtıma yerleşti ve beni sıkıca tuttu. Alparslan beni korumuyordu sadece; şu an beni, kendi zihnimin yarattığı o cehennemden çekip çıkarmaya çalışıyordu.
"Şhhh... Tamam," diye fısıldadı saçlarımın arasına doğru. Sesi derin bir uğultu gibi göğsünden yankılanıp benim içime aktı. "Geçti. Buradayım. Yanındayım, güvendesin. Kimse sana dokunamaz."
Ona flaş diski anlatamazdım. N.H. yazısını, o siyah sedan arabayı, caddenin ortasında patlayan silahları söyleyemezdim. Eğer söylersem, onu bizzat kendi ellerimle ardı görünmeyen bir ateşin içine çekmiş olurdum.
Bu yüzden sadece göğsüne daha çok sığındım. Yalan söylemek ya da aptalı oynamak değil, bu gece sadece onun kollarında, onun sınırları içinde güvende olmak istiyordum. Her ne kadar bunun için, sonradan kendime sayıp söveceğimi bilsem de...
Fakat zihnimdeki o fırtına, bedenimin sınırlarını çoktan aşmıştı. Alparslan'ın göğsünde güvende olduğumu hissettiğim o an, içimde biriken tüm o dehşet dalgası boğazıma tırmandı. Kalbimin ritmi, göğüs kafesimi patlatmak istercesine hızlandı; kulaklarımda uğuldayan o ses, odadaki sessizliği tamamen yuttu. Panik atak, en zayıf anımı yakalamış, bir gölge gibi üzerime çökmüştü. Ve hemen ardından, o tanıdık, o lanet olası can yakıcı tıkanma hissi geldi.
Ciğerlerim aniden büzüldü. Alparslan'ın o bergamotla karışık deniz esintisi kokusunu içime tekrar çekmek isterken göğsümün ortasına keskin bir bıçak saplandı. Aldığım hava soluk borumda asılı kaldı; ne içeri girebildi ne dışarı çıkabildi. Dudaklarımdan hıçkırık yerine, boğuk ve hırıltılı bir nefes çabası döküldü. Astım krizim, panik atağın o amansız rüzgârıyla harlanmıştı.
Gözlerimi dehşetle açıp Alparslan’ın gri tişörtünün kumaşını parmaklarımın arasına geçirerek sıkıca kavradım. Tırnaklarım etine batacak kadar sertti çünkü boğuluyordum. İlacıma ihtiyacım vardı. Ama çantam... İlacım... Her şey, dün enkaza dönen arabamın içinde kalmıştı. Çantamı yanıma alamamıştım. İlacım yoktu. Ölecektim... Daha birkaç saat önce kurşunların arasından sapa sağlam çıkmışken bu odada, bu kime ait olduğunu bile bilmediğim yatağın kenarında, o suikast videosunun ağırlığı altında nefessiz kalarak ölecektim.
"Nihal?" Alparslan’ın göğsünden yankılanan o fısıltı, bir anda yerini katı bir ciddiyete bıraktı. Göğsümün o düzensiz, şiddetli kalkışlarını ve boğazımdan çıkan o hırıltılı sesi hissettiği an bedeninin nasıl kaskatı kesildiğini anladım. Beni omuzlarımdan tutup hafifçe geriye çekti. "Nihal, nefes al... Bana bak. Sakin ol... Kriz geçiyorsun. İlacın nerede? Nihal, ilacın nerede?" Sesi ilk defa bu kadar yüksek, ilk defa emir kiplerinden sıyrılmış, yalvarır gibi çıkıyordu.
Dudaklarım morarmaya başlamış gibi hissediyordum, kelimeler yerine sadece boğuk bir ıslık sesi çıkarabildim. Gözlerimden yaşlar akarken başımı çaresizce iki yana salladım. 'İlacım yok' demek istiyordum, 'Arabada kaldı' diye haykırmak istiyordum ama dilim damağım kurumuştu.
Alparslan, durumun ve ilacımın yanımda olmadığının saniyeler içinde farkına vardı. Bir an bile paniklemedi. Yüzündeki o net, askeri kararlılık odayı kapladı. "Tamam, sakin ol. Kapatma gözlerini, bana odaklan," dedi.
Beni yatağın başlığına dikkatlice yaslayıp hızla odadan çıktığında yandaki odanın kapısını açtığını duydum. Saliseler içinde elinde çantasıyla baş ucuma geri döndü. Fermuarın acımasızca çekilme sesi odada yankılandı. Çantanın içini aceleyle ama ne aradığını çok iyi bilen bir profesyonellikle karıştırdı.
Daha önceki krizimde bana nasıl yardım ettiğini, o çaresiz halime nasıl şahit olduğunu hatırladım. Demek ki o günden sonra... Demek ki Yüzbaşı Eralp, nöbetteki bir asker gibi benim nefesimi de koruması altına almıştı. Kendi canından çok taşıdığı o sırt çantasının bir köşesine, benim hayatımı da iliştirmişti.
Saniyeler sonra elinde o tanıdık, küçük plastik tüp yerini buldu. Parmaklarının hafifçe titrediğini hissettim; bir ordunun karşısında diz çökmeyecek o adam, elimdeki astım spreyinin kapağını açarken acele ediyordu.
Yatağa yaklaşıp ilacı bana doğru uzattı. "Nihal, derin bir nefes vermeye çalış. Hadi güzelim, bana bak..."
'Güzelim' kelimesi dudaklarından o kargaşanın içinde nasıl döküldü, bilemedi. Ama o kelime, ciğerlerime gidecek olan havadan da önce ruhuma dokundu. İlacın başlığını ağzıma yerleştirdiğinde, titreyen ellerimin üzerine kendi devasa, sıcak elini kapattı. "Şimdi," dedi ve bastırdı.
İlacın ikinci dozuyla gelen o soğuk kimyasal buharı boğazımdan aşağı süzülürken gözlerimi sıkıca kapattım. Alparslan ilacı komodinin üzerine bırakıp iki eliyle birden yüzümü kavradı. Başparmakları, gözyaşlarımla ıslanmış yanaklarımı delice bir şefkatle sildi.
"Yavaşça ver... Aferin. Tekrar al. Benimle ritim tut," diyerek kendi göğsünü şişirerek derin nefesler aldı. Ben de onun o ritmine tutunmaya, ciğerlerime sızan o kimyasal rahatlamayla birlikte havayı yeniden bulmaya çalıştım.
Birkaç dakika sonra, o ölümcül hırıltı yerini daha sakin, titrek soluklara bıraktı. Ölümün o soğuk hissi tenimden çekilmişti ama Alparslan’ın yüzündeki o korku —hayatımda ilk defa bu kadar net gördüğüm bir dehşet haliydi— hâlâ oradaydı. Ellerini yüzümden çekmedi. Alınlarımızı birbirine yasladığında, ikimizin de solukları birbirine karışıyordu.
"Bir daha," dedi, sesi neredeyse acı çeker gibi pürüzlüydü. "Bir daha sakın ilacını yanından ayırma. Ben olmasaydım ne olacaktı? Ya da ben yanımda ilacını taşımıyor olsaydım?" Haklılığını ispatlar biçimde, siniri bozulmuş gibi güldü. "Gerek varmış değil mi? Seni umursamama gerek varmış."
Göğsüm yavaşça inip kalkarken, onun bu sözleri karşısında içimdeki o savunma duvarlarının bir kez daha çatırdayarak yıkıldığını hissettim. O, sırt çantasında gittiği her yere beraberinde benim nefesimi taşıyordu. Ben ise onun her an kalbime girme ihtimalinin korkusunu taşımaya başlamıştım.
Odanın içinde sadece ikimizin sakinleşmeye çalışan, birbirine karışan nefes sesleri kaldı. Alparslan ellerini yüzümden hala çekmemişti; başparmakları elmacık kemiklerimin üzerinde durmuş, sıcaklığıyla tenimi yakıyordu. Alınlarımız birbirine yaslıyken, gözlerimi açtığım an onun o koyu, derin bakışlarıyla doğrudan çarpıştım. O kadar yakındı ki, göz bebeklerindeki o sarsıcı korkunun yerini yavaş yavaş ham, yoğun bir şefkate ve adını koymaktan korktuğum o derin tutkuya bırakışını izledim.
"Haklısın," diye fısıldadım, sesim ilacın ve ağlamanın etkisiyle iyice kısılmıştı. İlk defa ona karşı bu kadar gardımı indirmiş, ilk defa pençelerimi saklamıştım. "Gerek varmış... İkinci kez hayatımı kurtardın. Teşekkür ederim."
Alparslan derin bir nefes alıp başını hafifçe geri çekti ama gözlerini bir saniye bile benden ayırmadı. Ellerini yavaşça yüzümden indirdi, parmak uçları sanki benden kopmak istemiyormuş gibi tenimden ağır ağır süzüldü. Ayağa kalkıp yatağın kenarında dikildiğinde, o tanıdık, sarsılmaz komutan maskesini yeniden yüzüne geçirmeye çalışıyordu ama bakışlarındaki o dalgalanma her şeyi ele veriyordu.
"Teşekkür etme," dedi, sesi az önceki o pürüzlü, yalvaran halinden sıyrılıp eski netliğine bürünürken. Elindeki astım ilacını komodinin üzerine bıraktı ama bana en yakın noktaya koyduğundan emin oldu. "Biraz olsun canının kıymetini bildiğini bilsem, yeter." Bakışları bir anlığına odanın loş köşesindeki masaya, orada kapalı duran laptopuma kaydı. Ardından tekrar bana döndü, gözleri teftiş eden bir komutan gibi kısıldı. "Seni bu hale getiren neydi, Nihal? Sadece yorgunluk olmadığı belli. Kapıyı açtığında gözlerinde saf bir korku vardı. Bir şey mi oldu?"
Kalbim, az önce düzene giren ritmini bozacak gibi sarsıldı. En ufak bir açığı bile kaçırmayan askeri zekası yine devredeydi. Haklıydı; gözlerimde gördüğü şey yorgunluk değil, yirmi beş yıl önce loş bir sokak lambasının altında infaz edilen o "HK" plakalı aracın ve "N.H. için geri sayım başladı" cümlesinin dehşetiydi. Ama ona gerçeği söyleyemezdim. Alparslan’ı bu bilinmezliğin, ucu bucağı görünmeyen ateş hattının içine bizzat kendi ellerimle çekemezdim. Onu korumak, belki de hayatımda alacağım en bencilce ama aynı zamanda en gerekli karardı.
Yatağın içine doğru biraz daha çekilip dizlerimi kendime doğru topladım, sweatshirtün kollarını parmak uçlarıma kadar çekiştirdim. Güçlü görünmeye çalışarak sesime sarsılmış bir kadının tonunu verdim. Yalan söylemiyordum, sadece gerçeğin yönünü değiştiriyordum.
"Ablamın benim yüzümden yok yere endişeden delirmesi..." dedim, bakışlarımı yorganın üzerindeki bir noktaya sabitleyerek. "Altuğ'un o gizemli ama fazla rahat halleri, beni buraya getirmek için bu kadar diretmesi... Sonra o arabadaki halim ve çatışma anı gözümün önüne geldi aniden. Elbette bu ilk defa birileri tarafından tehdit edilişim değildi ama daha öncekilerin hepsi basit blöflerdi. Bu da onlar gibidir sandım. Nereden bilebilirdim ki bu kadar kana susadıklarını? Bir an için... o arabadan hiç çıkamayacağımı, o kurşunların arasında can vereceğimi sandım. Hepsi üst üste geldi. Ben de... Kendimi daha fazla tutamadım."
Alparslan, verdiğim cevabı zihninde tartar gibi uzun uzun yüzümü inceledi. Gözlerindeki o keskin parıltı, yalanımı tamamen yutmadığını ama beni daha fazla zorlayıp yeni bir krizi tetiklemek istemediğini fısıldıyordu.
Derin bir nefes alıp o heybetli gövdesiyle yatağın hemen yanındaki o soğuk ahşap zemine, komodinin dibine tekrar oturdu. Sırtını yasladı, sağ dizini kendine doğru çekip ellerini dizinin üzerinde birleştirdi. Bakışlarını odanın karanlığına sabitlediğinde sesi, gecenin uğultusunu bölen tok ama hüzünlü bir tonda odaya yayıldı.
"Korkmakta haklısın," dedi, gözlerini karanlıktan ayırmadan. Sesindeki o tek düze sakinlik, az önce göğsümde patlayan fırtınayı yatıştırmak ister gibiydi. "Her gün arabanın frenleri kesilmiyor ya da etrafında silahlar patlamıyor, Nihal. Ne kadar sindirmeye çalışsan da bunlar senin günlük hayatının rutinleri değil." Başını yavaşça bana doğru çevirdi, göz göze geldiğimizde bakışlarındaki o katı ifade gevşedi. "Ama ablanı 'yok yere' endişelendirdiğini söylemekte haksızsın. Başına gelenler gerçekten yenilir yutulur şeyler değildi. O yüzden, kafanda bu durumu normalleştirmeye çalışman veya güçlü görünmen beklenmiyor senden."
Sweatshirtün kollarını biraz daha parmaklarıma doğru çektim, onun bu katı ve kendinden emin oluşunun karşısında kelimelerimi toparlamakta güçlük çekiyordum. Alparslan aramızdaki o görünmez mesafeyi bakışlarıyla eritirken, oturduğu yerden bakışları beni buldu.
"Ağlamak istiyorsan, ağlarsın," diye devam etti, sesi neredeyse fısıltı kadar alçak ama bir emir kadar netti. "Bağırıp içindeki korkuyu dindirmek istiyorsan, bağırırsın. Tepkilerini böyle sönümleyip içine gömmeye, kendinden bile gizlemeye devam edersen bunun sonu hiç iyi bir yere varmayacak, Avukat Hanım. Kendine bunu yapma."
Yutkundum. İçimdeki o okyanusu sarsan dalgaları görüyor, ruhumun altındaki o fay hattını adeta seziyordu. Bakışları benden ayrılıp odanın kapısına doğru kaydığında, çenesi kasıldı; saniyeler önce yüzünü yumuşatan o şefkat, yerini bir kez daha o profesyonel askeri görünüme bıraktı.
"Ayrıca, ben yanındayken Altuğ'u ya da buradaki tekinsizliği kafana takmana da gerek yok. O benim düşünmem gereken mesele," dedi, silahını belinde rahatça ulaşabileceği bir konuma getirerek.
Yeniden o aşılması imkânsız kalkan oluvermişti karşımda. Tam bittiğini düşündüğüm anda bakışları yeniden bana döndü. Bu kez gözlerinde, ruhumun en kuytu köşesini teftiş eden o keskin, her şeyi gören ışık vardı. Aramıza çöken o ağır sessizliğin içinde son sözleri, odadaki tüm havayı buz kestirdi.
"Son olarak... Eğer bilmem gereken başka bir şey varsa, lütfen şimdi söyle. Yoksa daha sonra bunun için çok geç olabilir."
Çok geç olabilir...
Sözleri zihnimde yankılanırken, masanın üzerinde bir saatli bomba gibi duran o kapalı laptopa bakmamak için kendimi zor tuttum. Geri sayım çoktan başlamıştı ve ben o flaş diski, o videoyu ona anlatamazdım. Sessizliğim, şu an onu koruyabileceğim tek kaleydi.
Ona hiçbir şey söylemeyip sadece başımı yavaşça öne eğdiğimde, Alparslan derin bir iç çekti. Sorusunu cevapsız bırakışımı, arkasındaki o devasa sırrı sezdiğini biliyordum ama beni daha fazla zorlamadı. "Peki. O zaman şimdi kapat gözlerini ve bu sefer gerçekten uyu," diye mırıldandı, sırtını komodine tamamen yaslayıp o nöbetçi duruşunu alırken.
Yatağa uzanıp örtüyü göğsüme kadar çekerken, ıslak saçlarım yastığın üzerine bir şelale gibi dağıldı. Sırtımı yine ona döndüm ama bu kez içimdeki o yalnızlık, o çaresiz sürgünlük hissi gitmiş; yerini onun yanında taşıdığı nefesimin güvenine bırakmıştı.
Gözlerimi karanlığa kapattığımda, zihnimde dönüp duran o pikselli suikast görüntüsü ve plaka harfleri yavaş yavaş gölgelendi. Gözüme bir damla uyku girmeyeceğini de, bu gecenin hayatımdaki en büyük domino taşını devirdiğini de biliyordum; ama o taşın altında sadece ben ezilmeyecektim. O sonu görünmeyen ateş çukurunun içine bizzat kendi sessizliğimle çektiğim Yüzbaşı Alparslan Eralp de benimle birlikte o enkazın altında kalacaktı.
Kendimi sakinleştirmeye ve uyumaya çalışıyordum fakat uyumak, zihne hükmetmekten çok daha zordu. Göz kapaklarımın arkasına çöken o zifiri karanlık, saniyeler içinde pikselli bir ekrana dönüştü. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, o siyah sedan aracın bir kavşakta yavaşlayışını, köşeden fırlayan gölgeleri ve sessizliğin içinde patlayan o namlu ışıklarını zihnimde başa sarmaktan kendimi alıkoyamadım. Ön camların tuzla buz oluşu, direğe çarpan kapıdan süzülen o koyu kan lekesi ve en çok da ekranın sonundaki o amansız tehdit: "N.H. için geri sayım başladı." cümlesi...
Her kıpırdanışımda, üzerimdeki yorgana biraz daha sıkı sarınırken odanın köşesinden yükselen o düzenli, hafif nefes sesini dinledim. Alparslan oradaydı. Sabaha kadar, gözünü bile kırpmadan, zihnimdeki canavarlarla aramda bir kalkan gibi dikilmeye devam etti. Onun varlığı, karanlıkta tutunabildiğim tek gerçeklik tanesiydi.
Gözlerimi yeniden araladığımda, odanın devasa pencerelerinden içeriye Zekeriyaköy ormanlarının üzerine çöken o gri, puslu sabah aydınlığı sızıyordu. Komodinin üzerindeki dijital saate kaydı bakışlarım; kırmızı rakamlar 07:50’yi gösteriyordu. Uyuyabileceğime asla ihtimal vermiyordum ama düşündüğümden bir hayli fazla uyumuştum. Vücudumdaki tüm kemikler birbirine geçmiş gibi bir yorgunluk hissiyle yatakta doğrulduğum sırada, odanın sessizliğini bölen o hafif ama temkinli ses duyuldu.
Kapı iki kez tıklatıldı.
Ben daha ne olduğunu anlayamadan, odanın köşesinde bir heykel gibi duran Alparslan, askeri bir refleksle milisaniyeler içinde hareketlendi. Elinin gayriihtiyari belindeki silaha gittiğini gördüm. Adımları o kadar sessiz, o kadar profesyoneldi ki, zemindeki ahşap tek bir kez bile gıcırdamadı. Kapıyı sadece dışarıdaki kişiyi görebileceği kadar, hafifçe araladı.
Dışarıda duran kişi Çağlar'dı. Alparslan’ın heybetli gövdesinin arkasından tam olarak seçemesem de, elinde büyük bir valiz ve çanta tuttuğunu görebiliyordum. Anladığım kadarıyla Alparslan'ın benimle aynı odada olmasını beklemiyordu ki bunu sesine yansıtmamak için verdiği çaba barizdi. "Günaydın Yüzbaşım," dedi, sesini olabildiğince alçak tutmaya çalışarak. "Nihan Hanım sabaha karşı gönderdi bunları. Nihal Hanım’ın ihtiyacı olabilecek her şeyi hazırlatmış."
Alparslan çantaları teslim alırken hafifçe başını salladı. "Sağ ol Çağlar. Çatışma bölgesiyle ilgili yeni bir gelişme var mı?"
"Resmi olarak Yavuz Meridyen'in adamları olduğu tescillendi. Ama Nihan Hanım kat'î suretle Nihal Hanım'ın bu olaydan uzak durmasını istiyor."
Alparslan geri cevap vermektense başını salladı. Kapıyı aynı sessizlikle kapatıp elindeki büyük deri çantayı ve valizi yatağın ayakucuna bıraktı. Bakışları beni bulduğunda, gözlerindeki o sabaha kadar uykusuz kalmanın getirdiği hafif kızarıklık dikkatimi çekti ama duruşundan tek bir an bile ödün vermemişti.
"Görünen o ki ablan her şeyi düşünmüş," dedi tok bir sesle.
"Size de günaydın Yüzbaşım," demekle yetindim.
Hiç değilse bir 'günaydın' der insan değil mi?
Yataktan çıkıp çantaya doğru ilerledim. Fermuarı açtığımda karşıma çıkan ilk şey, Nihan'ın özenle yerleştirdiği kıyafetlerin en üstünde duran yepyeni, kutusu açılmamış bir akıllı telefon oldu. Üzerinde ise bir not vardı.
'Her şeyin arabanda kaldı biliyorum ama ihtiyacın olabilecek her şeyi buraya koydum. Telefonun rastgele atılan kurşunlardan nasbini almıştı ama merak etme hattın hala aynı. Telefon eline geçtiği an beni ara. Sesini duymaya çok ihtiyacım var. Seni seviyorum.'
Telefonu elime alıp kutusundan çıkarırken içim minnetle doldu. Tam o esnada, odanın kapısı bu kez daha çekingen bir şekilde yeniden tıkılatıldı. Alparslan kapıyı açtığında karşıma evin çalışanlarından, orta yaşlı, kibar bir kadın çıktı.
"Nihal Hanım, günaydın," dedi kadın başını hafifçe eğerek. "Kahvaltı masası hazır. Altuğ Bey aşağıda, yemek odasında sizleri bekliyor."
Kadının profesyonel ama mesafeli tavrına karşılık vermeye çalışarak yapay bir tebessüm kondurdum yüzüme. "Teşekkürler, biraz sonra geliyoruz," dedim.
Kadın uzaklaştığında Alparslan’a döndüm. "Kahvaltıya inelim. Hem karnım aç, hem de kafamı dağıtacak bir şeylere ihtiyacım var."
"O zaman ben yan taraftayım. Beş dakikaya hazır olurum," diyerek odadan çıktı.
O odada yalnız kaldığım an, içimdeki o avukat kimliği, o meraklı ve analiz eden zihin yeniden tetiklendi. Elimi yüzümü yıkamak için odanın banyosuna adımlarken, Nihan’ın gönderdiği o yeni telefonu da yanıma almıştım. Cihazı hızla açtım, geçici hattın aktifleşmesini beklerken kalbimin ritmi garip bir şekilde hızlanmıştı. Altuğ hakkında kafamı kurcalayan o düşünceler beni rahat bırakmıyordu.
Arama motoruna girdim ve titreyen parmaklarımla o iki kelimeyi yazdım: Altuğ Hanzade.
Arama butonuna bastığımda ekran saniyeler içinde onlarca haber, makale ve finans dünyasına ait fotoğraflarla doldu. Karşıma çıkan ilk resmi profil ve altındaki kalın harfler göğsüme sert bir yumruk gibi indi. Gözlerim irice açılırken dudaklarımdan boğuk bir nefes firar etti.
Yoksa o Altuğ, benim bildiğim Altuğ muydu?
Finans dünyasının bilinen en meşhur haber sitesine girdim. Ekranda dönen o mavi yükleme çemberi saniyeler içinde durdu ve karşıma çıkan ilk haber başlığıyla birlikte, banyonun soğuk mermer zemininde ayaklarımın altından yer kaydı. Aldığım nefes göğsümün tam ortasında asılı kaldı.
"Erguvan Heritage Group'un Yeni CEO'su Altuğ Hanzade Oldu."
Gözlerim ekrandaki yazılarda delice döndü, aşağı kaydırdıkça şok dalgası dalga dalga tüm vücuduma yayıldı. Erguvan Heritage Group. Kendi halam, Özge Erguvan ve eşi Kerem Erguvan'a ait olan, Avrupa'nın en köklü mücevherat holdinglerinden biriydi. Haberin detaylarında, Altuğ Hanzade'nin İsviçre’de doğup büyüdüğü, yüksek lisansını Londra'da tamamladığı, basından ve cemiyet hayatından daima uzakta bir hayat sürdüğü ve iş dünyasının gözde bekarlarından olduğu falan yazıyordu.
Halamın bir manevi oğlu olduğunu biliyordum. Fakat kim olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Sadece ismi vardı... Çünkü kendimi bildim bileli bir kez olsun hiçbir aile etkinliğine –buna benim düğünüm de dahil– halamın ailesinden, halam hariç hiç kimse katılmazdı. Kerem eniştem bile. Babamla aralarında bir soğukluk olduğu kesindi ama kimse çıkıpta bunu dile getirmiyordu. Bize de sorgulamak düşmüyordu açıkçası. Çünkü yıllar önce merak edip sorduğumda ben daha ne olup bittiğini anlayamadan annem beni cezalandırıp odama kilitlemişti. Zaten ondan sonra da bir daha asla ağzımı açıp bu durumla ilgili tek bir kelime etmedim.
Her neyse, geçmiş bir yana asıl bomba soyadının Hanzade olduğunu söyleyen Altuğ, aslında Erguvan ailesinin bir ferdiydi ve benim özbeöz halamın manevi oğluydu.
Yani o hiç tanımadığım, hayatımda ilk defa gördüğüm adam, aslında benim ailemin en yakın kör noktasındaydı. Bir yabancı değildi. Bir düşman olup olmadığını henüz bilmiyordum, ki aynı zamanda olmamasını temenni ediyordum. Ama beni neden koruduğu veya neden kız kardeşinin odasını bana verecek kadar rahat davrandığı şimdi bir yapboz parçası gibi yerine oturuyordu.
Ama karşıma çıkan her detayı irdeleyen tarafım, "Peki bütün bunları niye sakladı? Kim olduğunu neden direkt söylemedi?" sorusunun ışığını yaktı zihnimde.
Gerçekten ne yaşadığımı bilmiyordum... Her şey anlamsız bir kabus gibiydi.
Telefonu sıkıca kavrayıp göğsüme bastırırken aynadaki kireç gibi olmuş yüzüme baktım. Sırlar, etrafımı sarmalayan o geçmiş kırıntıları, sandığımdan çok daha derindi.
İlk şoku atlatıp yüzüme soğuk su çarparak banyodan çıktım. Nihan'ın gönderdiği siyah pantolon ve trikoyu üzerime geçirmiştim. Odaya döndüğümde Alparslan hala gelmemişti. Aşağı inmiş olabileceğini düşünerek kapıyı açtım; yan taraftaki misafir odasına bakmak için koridora adım atacaktım ki, tam o esnada yandaki kapı açıldı.
Alparslan odasından çıkmıştı. O da elini yüzünü yıkamış, üzerine tam oturan siyah bir tişört ve koyu renk bir pantolon giymişti. Saçları hafif nemliydi ve yüzündeki o yorgunluk, yerini yine o tetikteki komutan duruşuna bırakmıştı. Göz göze geldiğimizde yüzümdeki o değişen, analiz eden ifadeyi yakalamaya çalıştı ama bu kez gardımı indirmedim.
"Hazırsan, inelim," dedim sesimi olabildiğince düz tutarak.
"Önden buyurun, Avukat Hanım," dedi, hafifçe kenara çekilerek yolu bana bırakırken.
Merdivenleri sessizlik içinde indik. Evin büyüklüğü ve duvarlardaki antika tablolar, az önce telefonda okuduğum o Erguvan asaletinin ve zenginliğinin somut birer kanıtı gibi üstüme geliyordu. Geniş, yüksek tavanlı yemek odasının kapısına vardığımızda, içeriden taze kahve ve kızarmış ekmek kokusu yükseliyordu.
Yemek odası, bahçeye açılan geniş camlarıyla aydınlıktı ama içerideki hava bir o kadar ağırdı. Altuğ, uzun ve lüks masanın baş köşesinde oturuyordu. Önünde dumanı tüten kahvesinden bir yudum alırken, gözlerini elindeki tablete sabitlemiş, pürüzsüz bir ciddiyetle bir şeyleri inceliyordu. Adımlarımızın çıkardığı sesi fark ettiği an, bakışlarını tabletten ayırıp doğrudan bana odakladı. Yüzünde, dün geceden eser kalmamış o kibar ve fazlasıyla rahat tebessüm belirdi.
"Günaydın," dedi Altuğ, sesindeki o hafif Avrupai tınıyı gizlemeyerek. "Umarım rahat uyuyabilmişsinizdir."
Masaya doğru yürürken adımlarım her zamankinden daha emindi. İçimdeki o avukat, elindeki en büyük kozu masaya oynamak için sabırsızlanıyordu. Alparslan arkamda bir gölge gibi yerini alırken, Altuğ’un tam karşısındaki sandalyeye oturdum. Gözlerimi onun o sakin, yeşil gözlerine diktim.
"Sana da günaydın Altuğ," dedim, sesimdeki buz gibi netlik odayı kaplarken. Dudaklarımın kenarına tehlikeli bir tebessüm yerleştirdim ve devam ettim. "Yoksa... kuzen mi demeliydim, Altuğ Erguvan?"
Sözlerim havada asılı kaldığı an, yemek odasındaki o taze kahve kokusu bile bir anda dondu. Altuğ’un gözlerindeki o her şeyi kontrol altında tutan, yukardan bakan rahatlık saliseler içinde unufak oldu. Elindeki kahve fincanını tabağına bırakırken parmaklarının bir anlığına kasıldığını, o maske gibi pürüzsüz yüz hatlarından upuzun bir şaşkınlık dalgasının geçtiğini gördüm. Profesyonel bir avukattım; yalanı, yakalanma anını ve savunma mekanizmalarını salise salise okumak benim işimdi. Ve Altuğ, şu an tam karşımda açık veriyordu.
Ondan bir cevap gelmesini beklemedim. Sessizliğin beni ezmesine izin vermeden, masanın başına, onun tam karşısında kalan boş yere doğru yürüdüm. Amacım üzerimde kurmaya çalıştığı o aitlik hegemonyasını yerle yeksan etmekti. Sakin adımlarla tabağımı doldurmaya başladım. Kızarmış ekmeklerden birini maşayla alırken, Altuğ’un o şaşkınlığı hızla bastırmaya çalışan yeşil gözlerinin attığım her adımda üzerimde olduğunu, beni yeniden tarttığını çok net hissediyordum. Gardımı düşürmedim.
Tabağımı doldurup masaya tam yerleşeceğim sırada, arkamdaki o tanıdık gölgeyi fark ettim. Alparslan, masadan tam bir adım geride, ellerini arkasında birleştirmiş bir şekilde adeta resmi bir nöbetteymiş gibi ayakta bekliyordu. Yüzündeki o katı askeri ifade, bu lüks malikanenin yemek odasına tamamen tezat bir savaş alanı havası katıyordu. Onun da dünden beri midesine doğru düzgün tek bir lokma girmediğinin bilincindeydim.
Ona doğru hafifçe döndüm, sesimi sadece onun duyabileceği bir tonda ama masadaki herkesin hissedeceği bir netlikle yumuşattım. "Yemek yerken birisinin yanı başımda ayakta beklemesine alışkın değilim. Rica etsem oturur musun lütfen?" diyerek yanımda duran boş sandalyeyi gösterdim.
Alparslan, gözlerini odanın köşesindeki korumalardan ayırmadan hafifçe çenesini kastı. Bu sivil ve rahat ortama bir asker olarak dahil olmak istemediği her halinden belliydi ama gözlerimdeki o ısrarcı bakışı gördüğünde ne yapacağını tarttı. Tam o esnada, durumun farkına varan Altuğ araya girdi. Aramızdaki o sessiz elektriği ve Alparslan’ın benim için önemini artık anlamıştı.
Yemek odasının köşesinde elleri önünde bağlı bir şekilde bekleyen çalışana doğru hafifçe başını salladı. "Yüzbaşına servis açalım," dedi, sesindeki o buyurgan ama kibar tonda.
Çalışan kadın saniyeler içinde hareket edip Alparslan için tam yanımdaki boşluğa eksiksiz bir servis açtı.
Alparslan, profesyonel askeri kimliğinin arkasına sakladığı o hafif memnuniyetsizlikle, ama yine de beni kırmayarak masada yerini aldı. Tam solumda. Varlığı, etrafımızdaki bu tekinsiz yabancılığı sönümleyen yegane güçtü. Alparslan’ın masaya oturmasıyla birlikte gerilim yatışmamış, aksine daha da odaklanmıştı.
Ekmeğime biraz tereyağı sürerken, asıl savaşı başlatmanın zamanı geldiğini bilerek çatalımın ucuyla tabağımdakileri kurcaladım. Çok geçmeden, masanın üzerinde biriken o ağır sessizliği delip geçen sorularımla Altuğ’a döndüm. "Ee? Gerçekte kim olduğunu benden saklamanın mantıklı bir açıklaması var mı?" diye sordum, sesim bir mahkeme salonundaki kadar soğuk ve sorgulayıcıydı.
Altuğ, fincanından derin bir yudum aldı. Gözlerinde o ilk şaşkınlığın tortuları kalmıştı ama o cool’luğunu hızla geri kuşanmıştı. "Halanın manevi oğlu olduğumu öğrenmişsin," dedi, sesinde hafif bir takdir tınısı barındırarak. "Dürüst olmak gerekirse, bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum."
Lokmamı çiğneyip kahvaltıma son derece sakin bir şekilde devam ederken gözlerimi ondan ayırmadım. "Ne zaman olmasını bekliyordun?" dedim, istifimi bozmadan.
Altuğ arkasına yaslandı, parmak uçlarını masanın üzerinde birleştirdi. "Bilmem. Ama şu an olmadığı kesin. Planlarım arasında kahvaltıda kimlik ifşası yaşamak yoktu."
Çatalı tabağın kenarına yavaşça bıraktım. Çıkan o hafif metal sesi, sadede gelmemiz gerektiğinin ilanıydı. Masanın altındaki ellerimi birleştirip asıl sorularıma, arkasında dönen o sırlar silsilesine yanıt bekler biçimde Altuğ’un yüzüne, göz bebeklerinin en derinine baktım. "Dinliyorum, Altuğ. Mantıklı bir açıklama."
Altuğ derin bir nefes aldı. Bakışları bir anlığına yanımda oturan ve yemeğine dokunmadan sadece ikimizi pürüzsüz bir dikkatle izleyen Alparslan’a kaydı, ardından tekrar beni buldu. Sonunda itiraf edercesine konuşmaya başladı.
"Özge Hanım ve Kerem Bey'in beni çocukken nüfuslarına geçirmek istemiş olmaları benim Hanzade soyundan geliyor olduğum gerçeğini değiştirmiyor, Nihal," dedi, sesi bu kez samimi ama bir o kadar da savunmacıydı. "Ne kadar zaman geçerse geçsin, ben kendimi hiçbir zaman bir Erguvan gibi hissetmedim. Özge Hanım bana harika bir anne, Kerem Bey ise çok iyi bir baba olmuş olabilirler. Onlara saygım ve sevgim sonsuz. Ama bu, benim onların biyolojik çocuğu olmadığım gerçeğini veya resmi kayıtları değiştirmiyor. Ben bir Hanzade’yim. Yani soyadım konusunda sana hiçbir zaman yalan söylemedim. Sadece detaylarda boğulmamayı tercih ettim."
Durdu, kahvesinden bir yudum daha alıp devam etti.
"Ve tabii bir de senin değiminle bunu neden sakladığıma gelecek olursak... Sen dün bana ismini söylediğin ilk an senin kim olduğunu, Özge Hanım’ın yeğeni olduğunu anında anlamıştım. Ama takdir edersin ki dün, etrafımızda silahlar patlarken, peşinde Yavuz Meridyen’in tetikçileri varken... Benim kim olduğumu ve aile bağlarımızı detaylıca anlatmam için hiç de mantıklı bir zamanlama değildi. O an için düşündüğüm ve odaklandığım ilk şey, senin canını bir an önce güvenceye almaktı."
Altuğ’un o süslü, her detayı incelikle düşünülmüş savunmasını dinlerken içimdeki avukat telsizini tamamen kapatmış sayılmazdım. Evet, anlattığı hikaye mantık sınırları içindeydi; manevi evlatlık bağı, aile içindeki o garip "yok sayma" politikası... Bir şekilde taşlar yerine oturuyordu. Yine de zihnimin karanlık bir köşesinde, dosyanın üzerine kırmızı bir "şüpheli" kaşesi basıp bir kenara kaldırdım. Şimdilik bu açıklama, masadaki gerginliği düşürmek adına tatmin ediciydi.
Kahvaltı son derece sessiz nihayete ererken Altuğ, elindeki peçeteyle dudaklarını kibarca kurulayıp arkasına yaslandı. Gözlerindeki o muzip parıltı yeniden canlanmıştı.
"Kahvaltıdan hemen sonra kendi arazimde biraz spor yapacağım," dedi, doğrudan bana bakarak. "Birbirimizi tanımak, aradaki buzları eritmek için harika bir fırsat olabilir diye düşündüm. Bana eşlik etmek ister misin?"
Masada oturan Alparslan’ın bedeninin hafifçe gerildiğini, bakışlarının Altuğ’un üzerinde sabitlendiğini hissettim. Alparslan adeta gölgem gibi her an tetikteydi. Altuğ’un hangi spordan bahsettiğini söylememesi içimdeki kontrol delisini hemen harekete geçirdi. Kafamda hızlıca ihtimalleri sıralamaya başladım. Tenis? Kesinlikle arazisinde şık bir toprak kortu vardır. Basketbol? Belki de bire bir maç teklif ediyordu. Ya da Altuğ’un o kibirli duruşuna yakışacak cinsten bir uzak doğu dövüş sporu? Hangisi olursa olsun kendime güveniyordum.
"Ne sporu yapıyoruz?" diye sordum, sesimdeki merakı gizlemeye çalışarak.
Altuğ hafifçe gülümsedi. "Golf."
Golf mü?
İçimden kocaman bir "Siktir!" çığlığı yükseldi. Hayatım boyunca bu sporu hem ölümüne sıkıcı bulmuş hem de yeşil sahada her sopayı elime aldığımda dünyayı ıskalamayı başarmıştım. İçten içe ecel terleri dökmeye başlamıştım bile ama bunu dışarıya asla yansıtamazdım. Karşımda duran bu adama koz veremezdim. Ben Nihal Hürkuş’tum; her ne kadar içimde fırtınalar kopsa da, kazanamayacağım hiçbir savaşa girmez, girdiğim savaştan da mağlup ayrılacağımı asla çaktırmazdım. Kaybetme ihtimalini göze alarak, sırf aradaki o gizemli bağı çözmek ve onu kendi sahasında analiz etmek için teklifini kabul ettim.
"Harika bir fikir," dedim, yüzüme en kendinden emin gülümsememi yerleştirerek. "İzninizle hemen üzerimi değiştirip geliyorum." Diyerek yemek odasından uzaklaştım.
Yukarıda bana tahsis edilen odaya çıktığımda Nihan'ın hazırlattığı valizin başına geçip ne giyeceğimi düşünmek tam bir strateji savaşına dönüştü. Ne fazla abartılı durmalıydım ne de buranın o gösterişli havasının altında ezilmeliydim. Sonunda, kıyafetlerin arasından yüksek bel, dökümlü ama vücuda oturan siyah bir spor tayt ile üzerine tam oturan, fermuarlı, kalın, beyaz bir spor ceket seçtim. Altıma giydiğim siyah-beyaz esnek spor ayakkabılarla hem rahat hem de her an harekete hazır görünüyordum. Saçlarımı ise tepeden sıkı, pürüzsüz bir at kuyruğu yaparak yüzümü tamamen ortaya çıkardım. Aynadaki yansımam tam olarak mücadeleye hazır bir profili çiziyordu.
Aşağıya indiğimde Altuğ’un da çoktan hazırlandığını gördüm. Üzerinde bej rengi, keten dokulu şık bir golf pantolonu ve koyu yeşil, yakalı bir spor tişört vardı. Ayaklarındaki klasik golf ayakkabıları bile özel yapım duruyordu. Spor yaparken bile o asilzade duruşundan zerre ödün vermemişti. Alparslan ise her zamanki gibi resmiyetinden taviz vermeyerek siyah kargo pantolonu, koyu renkli askeri botları ve üzerine tam oturan siyah taktik montuyla arkamızda adeta bir kaya gibi dikiliyordu. Onun bu "her an savaşa girebiliriz" havası, Altuğ’un o rahat tavırlarıyla muazzam bir tezat oluşturuyordu.
Malikanenin devasa ön kapısından çıktığımızda bizi bekleyen araç, bu devasa arazide rahatça hareket edebilmek için tasarlanmış, üstü açık, askeri yeşil renkte lüks bir arazi buggy'siydi. Sürücü koltuğuna Altuğ geçti. Ben hemen yanındaki ön koltuğa yerleştim. Alparslan ise arka kısımdaki ters koltuğa, gözünü bir an bile Altuğ’un ensesinden ayırmayacak şekilde, sırtını bize vererek oturdu.
Yola koyulduğumuzda rüzgar saçlarımı geriye doğru savururken arazinin büyüklüğü karşısında büyülenmemek elde değildi. Yol boyunca Altuğ’a ait olan o muazzam zenginliğin detayları bir bir önümüzden geçti. İlk olarak sağ tarafımızda, bembeyaz ahşap çitlerle çevrilmiş devasa bir at çiftliği belirdi. Çitlerin arkasında parıldayan tüyleriyle asil İngiliz ve Arap atları serbestçe koşuşturuyordu; ahırların mimarisi bile küçük birer şatoyu andırıyordu. Yolun devamında, yapay bir göletin kenarından geçtik. Göletin üzerinde süzülen kuğular ve kenarındaki söğüt ağaçları, burayı dış dünyadan tamamen izole bir cennete dönüştürmüştü. En nihayetinde, kusursuzca düzeltilmiş, sabah çiyinin üzerinde parıldadığı uçsuz bucaksız yeşil tepelerle kaplı özel golf sahasına ulaştık.
Buggy'den indiğimizde bizi ellerinde golf çantalarıyla bekleyen iki koruma karşıladı. Alparslan ise her bir korumayı, çevre kontrolünü ve hatta rüzgarın yönünü bile analiz eden o keskin bakışlarıyla etrafı süzüyordu.
Yeşil çimlerin taze kokusu havaya yayılırken Altuğ elindeki şık, karbon fiber detaylı golf sopasını bana doğru uzattı. "Öncelik misafirindir. İlk atış sizin küçük hanım." Dedi teşvik edici bir ses tonuyla. Ama aynı zamanda sanki golfte berbat olduğumu biliyormuş gibi hisettiriyordu.
"Asla," diyerek kibarca elimle sopayı geri ittim. "Ev sahibinin hünerlerini görmek isterim önce."
Altuğ bu cevabımdan hoşnut kalmış gibi hafifçe başını salladı. Topun başına geçti, hafifçe öne eğilerek mükemmel bir duruş sergiledi. Derin bir nefes aldı, sopayı geriye doğru kusursuz bir açıyla savurdu ve çat! Son derece estetik, profesyonellere taş çıkartacak cinsten bir vuruş gerçekleştirdi. Top gökyüzünde süzülerek gözden kayboldu. Aristokrat kibiri tam olarak buydu işte.
Sıra bana geldiğinde avuçlarımın terlediğini hissettim. Sopayı kavradım. Metalin soğukluğu ellerime yayılırken Alparslan’ın arkamdan beni izleyen keskin, korumacı bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum; bu üzerimdeki baskıyı iki katına çıkarıyordu.
İlk denemem: Tamamen karavana. Sopanın çıkardığı rüzgar sesi dışında hiçbir şey hareket etmedi. Bozuntuya vermeden duruşumu düzelttim, bacaklarımı hafifçe açtım ve odaklandım.İkinci denememde sopayı tüm gücümle savurdum ve pat! Topa öyle bir açıdan vurdum ki, tamamen acemi şansıyla, gayet düzgün ve tatmin edici bir eğri çizerek ileriye doğru fırladı. Beklediğimden çok daha iyi giden bu atışla birlikte içten içe zafer çığlıkları atıyordum. Alparslan’a çaktırmadan bir bakış attım; yüzünde neredeyse belli belirsiz, gururlu bir kıvrılma yakalar gibi oldum.
Oyun keyifli —ve benim açımdan şans eseri kazasız belasız— ilerlerken sıra üçüncü kez bana geldi. Ancak bu sefer şansım benden yana değildi.
İlk denememde topu tamamen ıskaladım, sopa çimleri sıyırdı.İkincisinde yine sadece havayı dövdüm.
İçimdeki o iflah olmaz inatçı ruh çoktan uyanmıştı. Pes etmek bizim kitabımızda yazmazdı. Dişlerimi sıktım, sopayı parmaklarım beyazlaşana kadar sıkıca kavradım ve üçüncü kez topa odaklandım. Bütün gücümle sopayı savurdum. Sopa topa sertçe çarptı.
Ama tam o anda, hayatımda duyduğum en gürültülü patlama sesi kulaklarımı tırmaladı.
GÜÜÜM!
Golf topu adeta bir torpil gibi, büyük bir gürültüyle ve etrafa hafif gri bir duman yayarak havaya uçtu. Bir anlık dehşet dalgasıyla neye uğradığımı şaşırdım. Kulaklarım uğulduyor, gözlerimin önünde dumanlar uçuşuyordu. Yaşadığım o ani korku, adrenalin patlaması ve şokla dengemi kaybederek geriye doğru sendeledim. Tam sırtüstü sert çimlerin üzerine kapaklanacakken, arkamdan gelen çelik gibi sert iki kol beni sıkıca kavradı.
Alparslan, bir saniye bile tereddüt etmeden bedenini bana siper etmiş, beni altına alarak yere çökmüştü. Sırtı olası tüm tehlikelere dönük, kolları beni tamamen sarmalamış, adeta dünyadan yalıtmış haldeydi. Kalbinin göğüs kafesini döven o hızlı, ritmik atışını, üzerime siper olan o korumacı askeri sıcaklığı iliklerime kadar hissettim.
"Nihal? İyi misin? Bana bak. Beni duyabiliyor musun?!" Alparslan’ın sesi kulağımın dibinde adeta kükrer gibi çıktı. Gözlerindeki o saf öfke, endişe ve koruma iç güdüsü ile bir kez daha bu kadar net karşılaşmıştım. Elleri hızla omuzlarımı, kollarımı kontrol ediyordu.
Toz duman yavaşça dağılırken, patlamanın aslında etrafa zarar verecek cinsten olmadığını, sadece aşırı gürültülü bir ses bombası efektinden ibaret olduğunu fark ettim. Ne bir şarapnel ne de kesici bir cisim vardı; sadece havada asılı kalan hafif bir barut kokusu... İşin asıl garip kısmı, Altuğ’un korumalarının hiçbirinin silahına davranmamış olmasıydı. Hepsi son derece sakin, hatta hafifçe gülümseyerek bize bakıyorlardı.
Tam o sırada, arazinin gizli hoparlörlerinden neşeli, yüksek tempolu ve tanıdık bir müzik sesi yükselmeye başladı.
Neler olduğunu kavramaya çalışırken, Altuğ’un yanına ne ara geldiğini anlamadığım beyaz önlüklü bir şef yanaştı ve eline son derece şık, üzerinde yanan maytaplar ve mumlar olan çilekli, çikolatalı nefis bir pasta tutuşturdu. Altuğ, elindeki pastayla bize doğru yürürken neşeyle şarkı söylemeye başladı.
"İyi ki doğdun Nihal... İyi ki doğdun Nihal... İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, mutlu yıllar sana!"
Zihnimde şimşekler çaktı. Bugün... Bugün 5 Aralık’tı.Yaşadığım tüm bu koşturma, gizem ve tehlikenin arasında kendi doğum günümü tamamen unutmuştum. Ama karşımda duran bu adam, bunu bana hatırlatmak için kelimenin tam anlamıyla yüreğimi ağzıma getirmişti.
"Şaka mı bu?" diye mırıldandım, üzerimdeki şoku atlatmaya çalışarak.
Alparslan, olayın saçmalığını ve bunun bir suikast değil, aptalca bir şaka olduğunu anladığı an yerdeki pozisyonundan hızla doğruldu. Gözü tamamen dönmüştü, şakaklarında bir damar delicesine atıyordu. Yumruklarını sıkarak Altuğ’un yakasına yapışmak üzere ileriye doğru büyük bir adımla atıldı.
Ancak içimdeki şok, yerini öyle bir sinir dalgasına bırakmıştı ki, Alparslan’dan daha hızlı davrandım. Toprak zeminden adeta bir yay gibi fırlayarak kalktım ve Alparslan’ın önüne geçip doğrudan Altuğ’un karşısına dikildim. Öfkem burnumun ucundaydı, soluğum hızlanmıştı.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun ya?!" diye bağırdım, sesim sahada yankılanırken. "Sen kafayı mı yedin?! Ödümüzü kopardın! Böyle bir saçmalık, böyle bir aptallık olabilir mi?! Burada ne yaşadığımızı, üzerimizdeki tehdidin ne olduğunu biliyor musun da böyle aptalca, saçma sapan bir şaka yapabiliyorsun?!"
Altuğ, karşımda son derece pişkin, çocuksu bir neşeyle omuzlarını silkti. Yüzündeki o sinir bozucu, her şeyi kontrol ettiğini sanan gülümsemeyle tek bir kelime fısıldadı.
"Sürpriz."
Gözlerim karardı. "Sürpriz ha?" dedim, dişlerimin arasından. "Al sana sürpriz!"
Hiç gocunmadan, bir saniye bile düşünmeden elimi uzattığım gibi Altuğ’un elindeki o süslü doğum günü pastasını tabağıyla birlikte kavradım ve büyük bir zevkle tam yüzünün ortasına yapıştırdım.
Kremalar, çilekler ve mumlar Altuğ’un o her zaman kusursuz görünen yüzünden, keten tişörtüne doğru ağır ağır süzülürken, sahadaki herkes ve ağzı hafifçe açık kalan Alparslan da dahil buz kesmiş bir sessizliğe gömüldü. Herkes anın idrakine varınca Alparslan başta olmak üzere kimse dudaklarının yukarı kıvrılmasın engel olamadı. Tabii ben hariç.
Altuğ gözlerindeki kremayı kırpıştırarak bana bakarken ellerimi çırpıp üzerimdeki tozu silkeledim.
"Mutlu yıllar bana!" Deyip buz gibi bir sesle arkama dönüp ardımda bir tık şoke olmuş ama muzipliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir adet Altuğ bırakarak malikaneye doğru sert adımlarla yürümeye başladım.
Altuğ arkamdan seslenmekten zerre utanmadı. "Bu kadar kızacak ne var anlamadım. Gayet üzerine düşünülmüş bir sürprizdi bence. Hem seni korkularınla yüzleştiriyorum. Bence bana teşekkür etmelisin." Arkama dönüp ağzının payını verecekken bir parmağını yüzündeki krema kalıntılarına bandırıp ağzına götürdüğünü gördüm. "Bu arada pasta baya iyiymiş. Ziyan ettiğin için yargılanmalısın küçük hanım." Dediği an sinirden tepinme isteğimi güçlü bir çığlık atarak dindirdim ve bu ruh hastasını kendi ortamında bırakıp tekrar malikaneye doğru yürümeye devam ettim.
Tabana kuvvet Nihalciğim çünkü malikaneye nereden baksan bir beş kilometre vardır.
Kahretsin! Allah bu Altuğ denen ruh hastasını gerçekten kahretsin! Gerizekalı. Senelerdir kendisini hiç görmemiş olmam meğerse benim akıl sağlığımın iyiliği içinmiş.
🪽
Selammmm! Bir tık uzun bir aradan sonra yine biz geldikkk! Nasılsın? Umarım iyisindir🫠
O kadar çok hayalet okuyucu var ki, çoğu kişi hiçbir yorum yapmıyor. Bu da boşuna uğraştığımı düşündürüyor ve yazmak istemiyorum açıkçası😭
Bu arada önceki bölümlere göz attım ve şunu fark ettim ki bölümlerin duygu durumu benim o bölümü yazarkenki duygu durumuma bağlı olarak değişiyor. Yazar olmak zor vesselam🤧
Neyse sonraki bölümde görüşmek üzereee. Kendinize cici bakın. Öptüm
