14. bölüm / 20
MUHASARA13
Bölümler 20Şu an: 13
- 1 13.331 kelime
- 2 22.786 kelime
- 3 32.567 kelime
- 4 42.220 kelime
- 5 52.472 kelime
- 6 64.178 kelime
- 7 74.415 kelime
- 8 84.878 kelime
- 9 94.525 kelime
- 10 104.566 kelime
- 11 115.134 kelime
- 12 124.000 kelime
- 13 134.620 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 145.585 kelime
- 15 155.722 kelime
- 16 167.765 kelime
- 17 178.616 kelime
- 18 188.126 kelime
- 19 1910.463 kelime
- 20 2010.184 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Alparslan Eralp
Şüphesiz şu hayattaki en ağır şeylerden biri de belirsizliktir.
Bu cümleyi kurarken anlatmak istediğim şey aslında hayatın hem soyut hem de somut kısmı ile iç içe geçmiş durumda. Basit örneklerle açıklamak gerekirse: insan doğar, büyür ve ölür. Basit bir döngüdür. Fakat asıl can alıcı olay bu basit döngüye hakim olduğumuz kadar, bu döngünün ne denli uzun süreceğine hiçbirimizin hakim olamamasıdır. İşte belirsizlik dediğim nokta tam da burada devreye giriyor. Öleceğimizden kesin kes eminiz fakat bunun ne zaman olacağından bir haberiz. Dünya üzerinde her an her saniye bir olay yaşanırken bırak geleceği, iki dakika sonrasına erişimimiz yok.
Durumu farklı bir perspektiften ele alırsak eğer, belirsizlik ağır olduğu kadar belki de bizim için daha iyi olandır. Çünkü, mantık çerçevesinden baktığınız zaman, ne zaman öleceğinizi bilseniz yaşamak ister misiniz? Çoğunluğun, 'hayır' dediğini varsaymak istiyorum. Heh! İşte ben de birkaç saat içinde ne gibi bir sonla karşılaşacağımı öngöremediğim için bu belirsizliği, tercihen, sürdürmek isterdim.
Tabii, hayatta her istediğimize böyle kolay ulaşabilseydik...
Şu an araçtakilerin hepsi bana anlamsız ifadelerle bakıyordu. Bir ağızdan doğru söyleyip söylemediğimi teyit etmek ister gibi beni tekrarladılar. Ama bu daha çok bir soru gibiydi. "Asansörde?"
"Nasıl yani komutanım? O kadar güvenlik bariyerinin kilidini açan anahtarı bu kadar basit bir yerde mi saklıyormuş?"
Bilinmezliğin verdiği ağırlıkla derin bir iç çektim. "Bilmiyorum, Anıl. İnan ben de bilmiyorum. Söylediği tek şey bu." Derken tek elimin baş ve orta parmakları şakaklarıma gitti. Başıma giren ağrıyı dindirmek amacıyla ovuşturdum. "Ertuğrul'lar gelince öğreneceğiz neymiş, ne değilmiş."
"Anladım, komutanım."
"Nihal'in bu kadar basit düşüneceğini zannetmiyorum. Asansör boşluğuna gizli bir bölme bile koydurtmuş olabilir." Dedi Beliz düşünceli olduğu açıkça anlaşılan bir sesle.
Haklılık payı vardı. Ben de aynı Beliz gibi düşünüyordum. Söz konusu Nihal olduğunda, asansör kabininin içinde öylece yalnızlığına terk edilmiş ve bulunmayı bekleyen bir çift anahtarla karşılaşmak mümkün olmanın yakınından bile geçmiyor maalesef. Eğer öyle olursa bunun bir tuzak olduğunu dahi düşünürdüm. Nihal analitik zekaya sahip bir kadındı. Zaten bugüne kadar girdiği davalardaki başarı oranının yüzde doksan üç olması da bunu pekiştiriyor. Yani uzun lafın kısası bu gece Nihal'in bizi biraz şaşırtacağını hissediyorum.
Elimi yüzümden uzaklaştırdığımda gözlerim Barış ve Anıl'a değdi. "Siz ne yaptınız bugün yalıda. Bir şeyler bulabildiniz mi?"
Tam Anıl bir şey söyleyecekti ki Barış onu susturdu. "Ertuğrul komutanım da bizimle geldiği için herhangi bir sıkıntı çıkmadı komutanım. Size dediğim gibi evin su tesisatına el attık, o sayede içeri girdik. Beliz normalde anlaştıkları şirketin telefon hattını kopyaladı. Aradıklarında da il genelinde problem olduğunu ve bütün ekiplerinin başka yerlere yönlendirildiğini söyledi. Sonra da sanki dost bir firmanın telefonunu verir gibi tekrar bizi arattırdı. Sonrası da malum zaten kendimizi yalının mutfağında bulduk."
Ben, Barış'a kayda değer bir şey bulup bulamadıklarını soracakken Anıl bu sefer yerinde duramadı ve atladı. "Ama komutanım var ya herif o kadar takıntılı ki dikti başımıza üç tane izbandut gibi korumayı, ne yapsak göz hapsindeyiz. Beni biliyorsunuz zaten ben sadece ince işlerden anlarım, bu taraklarda bezim yoktur. Bugün de tesisatçı çırağı oldum. Allah'tan Barış komutanım bu işlerden anlıyor yoksa çok afedersiniz şey gibi kalırdık ortada. Bir ara Ertuğrul komutanım kalkıp üst katlardaki banyoları kontrol etmek yalanıyla yukarıya falan çıktı ama nefes aldırmadan adım adım takip ediliyoruz. Hayır bir de salaklara ne desen inanıyorlar. Ertuğrul komutanım aşağı indiğinde gelip yalandan, 'Bu evin tesisatı tamamen çöp, değiştirilmezse yalıyı baştan aşağı sel götürür' dedi. Hiç, sıfır sorgulama, 'bina eski' diyorsun hemen yiyorlar enayiler."
Kesin ve net bir şekilde anladım ki bu çocuğu özel kuvvetler antrenmanlarında suda fazla havasız bırakmışlar. Hem ciğerleri at ciğerine dönmüş hem de beynine yeterince oksijen gitmediği için en az yüzde on engelli. Yoksa bu kadar uzun ve bir o kadar da gereksiz bilgi furyasını tek nefeste anlatabilmiş olmasının başka bir açıklaması olamaz. Sayesinde zaten var olan baş ağrım daha da azdı.
"Anıl."
"Efendim komutanım?"
Sakin kalmak için büyük çaba sarf ediyordum. "Oğlum bu anlattıklarının hangi biri kayda değer önem taşıyor?"
"Komutanım, siz öyle 'bugün yalıda ne yaptınız' deyince ben de şey edeyim dedim. Şey... yani olanları anlatayım. Ama tam en önemli yere gelmiştim böldünüz."
"He, öyle mi? Kusura bakma benim hatam, sen devam et ben seni dinliyorum."
"Estağfirullah komutanım. Neyse nerede kalmıştım? Heh işte biz mutfaktayken-"
"Lan! Bir de hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor! Sabır Allah'ım, sabır Ya Rabbim!"
"Ama komutanım gerçekten önemli olabilir-"
"Anıl. Sus. Barış sen devam et. Zaten migrenim horon tepiyor. Bu çocuk daha fazla devam ederse arabadan aşağı atacağım."
"Aşk olsun komutanı-"
"Anıl!" Derken ölümcül bakışlar atıyordum.
"Sustum komutanım."
"İnşallah." Tekrar Barış'a döndüm. "Sen anlat bakalım neydi bu çok önemli olay." 'Çok' derken özellikle vurgulayıp Anıl'a diktim gözlerimi. Çünkü bu bir nevi, 'hele bir önemli olmasın bak o zaman ne oluyor' demenin sessiz haliydi.
"Komutanım biz evdeyken Nihal geldi. Direkt rıhtıma geçti, bizi görmedi. Anne ve babasıyla konuşuyorlardı. Yirmi dakika gibi bir süre sonra rıhtımdan bağırış sesleri gelmeye başladı. Bir ara Nihal yeri göğü inletiyordu. Annesine falan bağırdı çağırdı. Sonra bir hışımla rüzgar olup kapıyı çarptı çıktı."
Olayı anlayamamanın verdiği merakla kaşlarım benden bağımsız olarak çatıldı. "Tam olarak niye kavga ettiler?"
Barış devam etmek için önce olduğu yerde dikleşti, sonra da öne eğilip dirseklerini dizlerine yasladı. "Yanlış anlamadıysam eğer annesi boşanmasına izin vermiyormuş. O da, 'bugüne kadar sen ne dersen o oldu, bundan sonra yok öyle' tarzı racon kesip gitti."
Anıl, sesine yansıyan üzüntüyle yine lafa atladı. "He ya, komutanım. Kızı evlatlıktan reddedecekler herhalde."
"Evlatları olsaydı reddederlerdi." Diye kendi kendime ağzımın içinde mırıldandım.
"Bir şey mi dediniz komutanım?" Dedi Anıl hemen.
"Demedim, Anıl. Hiçbir şey demedim." Anlatacakları herhangi bir şey kalmadığına kanaat getirerek Beliz'e döndüm. "Nerede kaldılar?" Diye sordum, Ertuğrulları kastederek.
"Birazdan burada olurlar komutanım-" Demesine kalmadan aracın camına tıklatıldı.
Otomatik kapı yana kayarak açıldığında Ertuğrul, Gediz ve İnci üçlüsü göründü. Barış ve Anıl'a baktım. "Siz öne geçin." Dediğim an aşağı inip ön tarafa geçmişlerdi çoktan. Ertuğrul'lar da bindiğinde kapı hemen arkalarından kapandı.
Sessizliği ilk bozan Gediz oldu. "Selamün aleyküm, komutanım." Dedi sağ elini göğsüne götürüp başını hafifçe eğerken.
"Aleyküm selam." Diyerek cevap verdim aynı onun gibi başımı eğerken. "Anlat bakalım. Nihan'da yamuk herhangi bir şey sezdin mi?"
"Bir saniye komutanım." Dedi ve eğilip ayağının dibindeki mini buzdolabından bir şişe su aldı. Kapağını açıp içti. Her zamanki huyundan vazgeçmeyerek şişedeki bütün suyu tek dikişte bitirdi. "Oh! Susamışım." Derken benimle göz göze geldiğinde artık sıkılmaya başladığımı anladığı için devam etmedi. "Pardon. Ne diyordum- Heh! Komutanım, bu Nihan sabahın beşinde kalkıp spora gitti önce. Bir saat sonra da eve döndü. Beliz telefonuna uzaktan erişebildiği için her adımından, ne zaman ne yapacağından haberdardık zaten. Saat yedi buçukta evden çıkana kadar hiç kimseyle görüşmedi. Sadece yolda, 'Cenk' adında bir komiseri arayıp birkaç gündür üzerinde çalıştığı dosyanın ortaya yeni çıkan şüphelilerini sorgulamak için savcılığa getirilmelerini istediğini söyledi. Sorgudan çıktıktan sonra bir ara Başsavcı aradı. Başka bir dosya hakkında istişare ettiler. Onun dışında yine Cenk ve birkaç avukat ile görüştü. Bunlardan başka, Nihal'le olan mesajlaşmaları dışında herhangi şüphe çeken biriyle kontağa geçmedi. Sadece öğle saatlerinde Nişantaşı'ndaki bir güzellik merkezini arayıp İsveç masajı için randevu aldı. Yani gün boyu telefonla iletişime geçtiği ve bizim işimize yarayabileceğini düşündüğümüz kişi sayısı sadece bir elin beş parmağını geçmez." Dedi elindeki telefonun notlar kısmında yazanları aktarırken.
"Sadece, gerçekten önem arz eden herhangi bir şey bulup bulmadığınızı merak ediyorum Gediz." Dedim sürekli elimin boş çıkmasından sesime yansıyan bıkmışlıkla.
Kafasını telefondan kaldırıp benimle göz göze geldi ve dahiyane olduğunu düşündüğü karşı argümanını sundu. "Ben de tam olarak bu yüzden Nihan dışarıdayken evine girdim komutanım."
"Ne yaptın, ne yaptın?" Doğru duyup duymadığımdan emin olmak istiyordum sadece.
Gayet rahat bir biçimde kendini tekrarladı. "Evine girdim komutanım."
Bu aymazlığına sadece burnumdan gülmekle yetinebildim. "Bir de gocunmadan söylüyor. Hey Allah'ım ya! Oğlum biz hırsız mıyız da sen gidip gizlice haneye tecavüz ediyorsun?"
Telefonunu kenara bırakıp kendini açıklama moduna girdi hemen. "Ayıp ediyorsunuz komutanım. Hırsız değiliz zaten, hırsız olsak evinde bulduğum bütün ziynet eşyalarını çalmış olmam gerekirdi. Ama çalmadım. Neden?"
Şu timde bir tane akli dengesi yerinde olan adam yok mu Allah'ım! Delireceğim! Cesaret ile aptallık arasında ince bir çizgi vardır diye boşuna demiyorlar.
"Başlatma Gediz nedenine! Girdin madem bir şey bulabildin mi onu söyle."
Başını birleştirdiği ellerine düşürdü. "Iı- Şimdi şöyle komutanım-"
Karşımdaki manzaraya baktığımda devamında gelecek olan havadisten haberdar olduğum için bağımlısı olduğum şeyi yapıp elimle yüzümü ovuşturdum sıkıntıdan. "Bulamadın değil mi?"
"Komutanım vallahi her yeri aradım. Hatta evin altında dehliz var mı falan diye bile baktım ama yok. Nihan'ın evinde de çelik kasa vardı ama öyle Nihal'inki gibi üst düzey güvenlik koruması falan yoktu. Basit bir şeydi işte. Onu da açtım baktım. İçinde bol bol takı tuku, balya balya para, bir de bir sürü tapu falan vardı. Ama öyle yasa dışı bir işe ait hiçbir belge, delil, iz yok! Tabii o kadar paranın geldiği yeri saymazsak."
"Ama kanıtlayamıyoruz işte." Dedi Batuhan Gediz'in yanında otururken.
"Kendi adına konuş." Diye ağzında geveledi Beliz.
"Allah Allah? O ne demek?"
Benim yanımda otururken, gözleri önündeki laptoptan ayırılmıyor ve parmakları klavyenin üzerinde dolanıyordu. Batuhan'la göz teması kurmaktan kaçındığı belliydi. "Aylardır başımda beklemekten başka hiçbir şey yapmıyorsun, diyorum. Necmi'nin bütün takibini ben yapıyorum. Kanıtları ben topluyorum. Her şeyin araştırmasını ben yapıyorum. Ama sen çıkıp, 'kanıtlayamıyoruz' diyorsun. Kanıtlamak için ne yaptın ki?"
Hayırlı olsundu çünkü bomba tam olarak arabanın orta yerine düştü.
Bu tartışmanın başlarsa uzayacağını bildiğim için Batuhan, Beliz'e cevap vermeden ben araya girdim. "Beliz! Batuhan senin üstün. Bu yüzden, senin deyiminle, bütün işi senin yapman gayet normal. O iş buyurur, sen yaparsın. Ha eğer beğenmiyorsan, Hakkari'ye dönünce yapman gerekeni biliyorsun. Ayrıca, her şeyi yapanın sen olduğunu iddia ediyorsun fakat yapılan bir planı yürütmek için askerin yoksa eğer, istersen en iyi planı yap, hiçbir önemi yoktur. Uzaktan takibi yapan sen olabilirsin ama Batuhan da sahada ne gerekiyorsa onu yapıyor."
Beliz anında kafasını bana çevirdi. "Peki bir şey bulabildi mi şu ana kadar komutanım? Ben söyleyeyim, hayır. Ama sürekli başımda bekliyor. Sürekli laf söyleyip duruyor. Sürekli sataşıyor. Sanki kendisi duran dağları harekete geçiriyormuş gibi."
"Neden acaba?" Diye sordu Batuhan burnundan soluyan haliyle.
Beliz'in üstü olmasına rağmen hepimizin önünde azarlanmış olmaktan tabii ki memnun değildi. Normal şartlarda Beliz'in yaptığı saygısızlıktı. Hatta cezasını Batuhan bile verebilirdi ama bu şu ana kadar hiç gerçekleşmediği için şimdi de gerçekleşmeyeceğinden adım kadar eminim. Batuhan'ın, Beliz'e tanıdığı Konya Ovası genişliğinde sınırları vardı ve ucu bucağı neresiydi hiç bilmiyordum.
Kıyamamak, deniyordu sanırım bu duruma.
"Nedenini söylesen bileceğim zaten!" Beliz'in sesi gittikçe yükseliyordu.
Arabadaki diğer herkes sus pus olmuş benim araya girmemi bekliyorlardı. Çünkü artık o kadar klasikleşmişti ki bu ikisinin tartışmaları. Geleneksel bir rutini tekrarlıyor gibiydik. "Yeter! Kesin şu saçmalığı! İlkokulda değilsiniz. Bıktım sizin yersiz kavgalarınızdan. Kedi-köpek gibi didişmelerinizden. Ya kendinize bir çeki düzen verirsiniz, ya da tugaya döndüğümüzde kendinizi başka bir timde bulursunuz. Siz karar verin!"
Birbirlerine öldürücü bakışlar atarken kulaklarının bende olduğunu biliyordum ki yanılmadım da. "Emredersiniz, komutanım." Dedi ikisi de.
Şu an öyle bir konumdaydılar ki sanki kick boks maçına çıkmadan önce karşı karşıya gelen iki ezeli rakip gibiydiler. Ya da sadece bir köprü üzerindeki iki keçi.
Benim bakışlarım hala Beliz'in üzerindeydi. Sürekli tekrara düştüğümüz için şu an ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu fakat her zamanki gibi gururu ağır basıyordu. Aksiyon almakta geciktiği için boğazımı temizleyerek onu bir nevi teşvik ettim.
Derin bir nefes alıp sinirli olduğu belli bir sırıtmayla alt dudağını kanatacak kadar sert bir şekilde ısırdıktan sonra nihayet beklenen kelimeler fısıltıyla döküldü ağzından. "Özür dilerim, Batuhan Üsteğmen'im."
Batuhan'ın, her seferinde Beliz'i bu duruma sokup keyifle izlemek için durduk yere sataştığına yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım. Öyleki gamzeleri ortaya çıkacak kadar sırıtıyordu. "Duyamadım. Ne dedin?"
"Uzatmayın isterseniz, Batuhan komutanım!" Diyerek dişlerinin arasından tısladı Beliz.
"E duymadım ama." Gediz'e dönüp, "Sen duydun mu Gediz?" diye sordu bu sefer Batuhan.
Eline geçen fırsatı değerlendirmezse hatrı kalır çünkü.
Bu sefer de Gediz, Beliz'e bakıp bakıp sırıtıyordu. "Yok komutanım, ben de duymadım. Yani benim gibi yarasa kulaklarına sahip biri de duyamadıysa kimse duymamıştır. Bence sen o dediğini bir daha tekrar et devrem." Dedi Beliz'e bakmaya devam ederken.
"Devreni-" Gözlerini kapatıp aradan geçen bir-iki saniyede kendini özür dilemek için motive ettiğini hissedebiliyordunuz. Gayet kendinden emin ve gür çıkan bir sesle konuştu. "Özür dilerim, Batuhan Komutanım." Kaşlarını kaldırıp indirdi, 'oldu mu' dercesine.
Batuhan'sa keyiften dört köşe olmuş halde başını salladı. "Bak. İsteyince nasılda bülbül gibi ötüyorsun. Ama biraz daha üzerine çalışman gerek. Malum, bir sonraki özrüne hazırlık olur."
"Bir dahası falan-"
"Tamam, ama artık!" Diyerek kestim en sonunda sözünü. Daha sonra kısa bir anlığına Batuhan'a döndü bakışlarım. "Batuhan sen de abartma istersen." O cevap vermek için ağzını açmaya yeltendiğinde durmadım. "Her neyse, şu ana dönün. Beliz, Nihan'ın banka hareketlerinde bir değişim var mı?"
Derin bir nefes alıp gözlerini tekrar önündeki laptopa çevirdi. "Hayır komutanım. Her şey bildiğimiz gibi. Necmi'nin holding hesabından otomatik ödeme emri ile her ay transfer ettiği para dışında başka finansal uzantısı yok. Ama onların aksine, Necmi'nin paravan şirketlerine yağmaya devam ediyor."
Hafif bir baş sallamayla onayladım onu. "İyi, tamam. Asıl konumuza gelelim. Kasanın anahtarları evdeki asansördeymiş."
"Nasıl? Bu evdeki mi?" Diye sordu dakikalardır tek kelime etmeyen ama benden sonra en kıdemli tim komutanı olan Ertuğrul.
"Aynen öyle." İnci'ye döndüm. "Sen hiç bunu anımsatan bir şey duydun mu?"
Dilini damağına çarparak çıkladı kafasını iki yana sallarken. "Hayır. Hiç duymadım. Nihal zaten her şeyi her yerde konuşan biri olmadığı için duymam da zor."
"Aslında baya akıllıca var ya." Gözlerimi İnci'den çekip sesin geldiği yöne baktığımda, Ertuğrul cam kenarına dirseğini yaslamış çenesini de eliyle destekliyordu. "Hiç kimsenin aklına asla gelmeyecek bir yer. Çünkü altı üstü bir kasa anahtarı ve iki katlı bir evde asansörün kullanılma sıklığı çok düşüktür. Yani bilmeyen birinin onu bulma olasılığı da."
"Haklısın ama Nihal'den de böylesi beklenirdi. Ve hazırsanız şimdi de biz gidip o anahtarları olduğu yerden çıkaracağız. Ertuğrul, Beliz ve İnci. Siz benimle gelin." Batuhan'a bakarak konuştum. "Siz burada kalın ama tetikte olun, çağırırsam da hemen gelin."
"Emredersiniz komutanım." Dediği an kapının yanındaki düğmeye basarak açılmasını sağladım.
Ben indikten sonra diğerleri de peşimden geldi. Arabadan fazla uzaklaşmadan ön tarafın camına tıklattım, Anıl açtı. "Malzeme çantası lazım olursa alır gelirsiniz."
Başını hafifçe sallayarak, "Emredersiniz komutanım." dediği an arkamı dönüp eve ilerledim. Diğerleri de peşimden geliyordu. İnci benimkine nazaran küçük ama hızlı aadımlarıyla bana yetişti ve yanımda yürümeye başladı.
"Abi-"
"Şimdi değil İnci."
"Tamam zaten, şimdi değil. Ama sonra mutlaka konuşalım. Tamam mı?" Ona bakmadan dümdüz yürümeye devam ettiğim için bu sefer başını yavru kedi misali yan çevirip öne doğru uzatmış bana bakıyordu, aynı zamanda yürürken. "Tamam mı, dedim."
"Tamam, İnci. Tamam."
Gülümseyip gözlerini bir iki saniye kapatıp açtı. Bu da onun sözsüz onaylayış biçimiydi.
Evin kapısına ulaştığımızda çıkmadan önce cebime attığım anahtarla kapıyı açtım. Diğerleri de içeri girdiğinde kapıyı kapattım. Nihal uyuyor olsa bile sesimi fazla yüksek çıkarmamaya özen gösteriyordum.
"Nihal'e verdiğim ilaç kaç saat boyunca etkisini sürdürür demiştin?" Derken Ertuğrul'a bakıyordum.
Babası Yusuf amca doktor olduğu için onun da doktor olmasını istiyordu. Lise zamanlarımızda girdiği çoğu ameliyata Ertuğrul'u yanında zorla ameliyathaneye bile sokuyordu. Başhekim olduğu için bu tip konularda sıkıntı da yaşamıyordu. O yüzden, Ertuğrul bu tarz ilaç ve tıbbi konularda aramızdaki en tecrübelimizdi. Belki zamanında onun için bir nevi travmaydı ama şu anda bizim için büyük bir nimet. Çünkü timimizde eli mükemmel silah tutan, diplomasızda olsa bir doktorumuz vardı sayesinde. Çatışmada yaralımız olsa bile paniğe mahal vermezdik genelde çünkü Ertuğrul kurtarırdı. Yani en azından şimdiye kadar kurtardı.
Gözü sol bileğindeki saatindeyken cevapladı sorumu. "Sabaha kadar hayatta uyanmaz. Sen merak etme."
Dediğiyle İnci'ye döndüm. "Nihal yukarıda odasında, uyuyor. Üzerini değiştir, rahat uyusun." Dedim ama cümlemi bitirdiğim an bana garipseyerek bakan üç çift gözle karşılaştım. Boğazımı temizleyerek ortamdaki gereksiz gerginliği kendimce dağıttım. "Hadi, İnci. İkiletme." Dedim çenemle yukarıya çıkan merdivenleri işaret ederken.
Sözümden çıkmaması gerektiğini bildiği için daha fazla uzatmadı ama merdivenleri çıkarken topuklarını her basamakta yere daha bir kuvvetle vuruyordu. Aldırmadım. Çünkü verebileceği en büyük tepkiyi de elinden almak zalimlik olurdu. Sadece içimdeki gülme isteğini bastırdım bu haline.
Beliz'e döndüm, "Sence asansörü devre dışı bırakmalı mıyız?" diye sordum.
"Çok iyi olur. Ana şalter büyük ihtimalle üst katta o yüzden yukarı çıkmalıyız." Diyerek merdivenleri adımladı.
Üst kattaki kapının önüne geldiğimizde kapının sağ tarafında kalan ne çok büyük ne de çok küçük denemeyecek büyüklükte olan, duvara montelenmiş kilitli metal kutuya ilerledi. Önce eliyle kutunun altına dokundu anahtarının orda olma ihtimaline karşın. Ama olmadığına kanaat getirerek arka cebine uzandı ve siyah bir çakı çıkardı. Üzerindeki düğmeye bastığında bıçak anında açıldı. Bıçağın ucunu kilide sokarak birkaç çevirmeden sonra açılmasını sağladı. Kapağı geriye dayadığında kontrol paneli önümüzdeydi. Asansörü çağırmak için düğmesine bastı. Kabinin kapıları iki yana açıldığında üzerinde postal olan sol ayağını kapının kapanmaması için araya koydu. Kontrol paneline tekrar dönerek ana şalteri indirdi. Asansörün ışıkları anında söndü. Ertuğrul çoktan telefonunun flaşını açmıştı çünkü koridorda yanan ışığın etkisi kabini aydınlatmaya yetmiyordu.
"Buldunuz mu?" Diyerek alçak bir ses tonuyla arkadan yaklaştı İnci.
Beliz telefonunu çıkarıp Barış'ı aramadan önce İnci'yi cevaplandırdı. "Henüz değil ama bulacağım." Çalan telefonu kulağına yasladı, açıldığı an kelime israfına mani olarak sadece, "Malzeme çantası." demekle yetindi. Aslında iki taraf için de yeterince açıktı.
Onlar Barış'ın çantayı getirmelerini beklemek için aşağı inerken ben İnci'ye döndüm. "Değiştirdin mi üzerini?" Dedim her zamanki klasik gizli özneli cümlelerimden birini kurarak.
Benimle göz göze geldiği an gözlerini devirmeden edemedi. "Değiştirdim Yüzbaşı'm. Oldu mu?"
Kolumu omzuna atıp kendime doğru çektim. "Oldu. Oldu da, ne bu tripler sincap?" Derken işaret parmağımla burnuna vurdum hafifçe.
Elimi savuştururken burnunu kırıştırdı. "Bir de soruyor musun? O kadar ajanlık eğitimini birinin, ki burada o biri Nihal oluyor, üst değiştirmek için almış olamam değil mi? Bir de dalga geçer gibi soruyorsun. Şaka gibisin. Sendeki bu halleri de anlamıyorum zaten, bir garip. Alparslan Eralp, hiç Alparslan Eralp gibi değil. Neler oluyor? Yüzbaşı Hazretleri anlatmak isterler mi?"
Kaşlarımı yukarı kaldırdım. "Tch."
"İstemezsin?"
"Hı hı."
Omuz silkti, dudaklarını büzdü. "İyi. Sen bilirsin. Ben de bundan sonra sana hiçbir şey anlatmam, ödeşiriz."
Kafamı yana eğip başının üzerine yasladım. "Sen o dediğini bir geç de."
"Niyeymiş?" Kulağım kafasına yaslı olduğu için sesi bana boğuk geliyordu.
Kafamı hafif yan çevirip saçlarına bir buse kondurdum. "Bizim, bizden başka kimimiz var kızım? Bana anlatmayıp kime anlatacaksın?"
"Buluruz birini ya, sen çokta şey yapma." Alelade bir şeyden bahsediyormuş gibi rahattı ses tonu.
Olduğum yerden hareketlenip biraz öne eğildim ve gözlerine baktım. "Ben, o birinden kastının ne olduğunu biliyorum. Ama hiç öyle boş hayallere kapılma. Sen otuzuna gelmeden ben seni kimseye vermem." Deyip kaşlarımı yukarı kaldırıp indirdim.
Dediklerim aklına hiç yatmamış ve asla hoşuna gitmemiş olacak ki kaşlarını olabildiğince çattı ve korkutucu olduğunu düşündüğü bakışlarını bana doğrulttu. "Yok kırk! Bana bak Yüzbaşı, benim Karadeniz damarımı ortaya çıkartma. Yoksa yarın gider timinden birine büyü yapar nikah masasına oturturum. Ona göre!"
Duyduğum tehditle gözlerim yuvasından fırlayacak gibi oldu. "Ulan! Hele bi dene bak o zaman bendeki Karadeniz damarı ne yapıyor. Ana-babamız bir kızım bizim."
Merdivenlerden ayak sesleri yaklaşırken kolumun altından çıktı ve uzaklaştı. Tabii arkası dönükken elini havada sallayarak bir nevi, 'yav he he' dedi bana. Ama yazdım kenara İnci Hanım. Bunlar da sorulacak bir ara.
Timimden biriyle nikah masasına oturmak da ne demekti! Bak hatırladıkça kan beynime sıçrıyor.
"Vay anam babam be, burası resmen bir harika! Necmi haklıymış he. Otel nere, bura nere? Demek siz iki gündür bu mini cennet simülasyonunda kalıyorsunuz komutanım?" Diyerek ortama yüksek bir giriş yaptı Anıl.
İşaret parmağını dudaklarına siper edip, "Nihal içeride uyuyor, ama sen yine de sesiz ol." diyerek uyardı onu İnci.
Bana kalmadan onları uyarmış olması beni ne kadar tatmin etmiş olsa da Anıl ve arkasında kalan üçlüye bakarak, "Alt tarafı biriniz bir malzeme çantası getirecekti. Niye hepiniz buradasınız?" diye sordum haklılıkla.
Kimseye kalmadan Gediz sanki kendisine içeri girmeden önce oy birliğiyle böyle bir vazife verilmiş gibi atıldı. "On adım ötenizdeki aksiyondan mahrum kalmak nedir bilir misiniz komutanım? Böyle kedinin ciğere bakması gibi, boynu bükük. Heh işte biz de kapının önündeyken aynen öyleydik. Batuhan Üsteğmen'im de insiyatif aldı. Sonuç olarak da buradayız."
İğneleyici bakışlarını Batuhan'dan çekmeden konuştu Beliz. "Hiç şaşırmadım nedense." Ve tabii ki göz devirmeyi de ihmal etmedi.
Hasbinallah!
Şeytan diyor, 'Kapat şu ikisini dağ başında bir yere. Ya bu deveyi güdeceğiz, ya da bu diyardan gideceğiz deyip geçinmeyi öğrensinler.'
Çünkü artık sadece ses kirliliği yapmıyorlar gözüme de batıyorlar. Bu yüzden ben de görmeme sanatına yönelmeye çalışıyorum. Bu sanatı icra edebilenler çok başka bir noktada benim için. Etraflarına kör oldukları gibi sağır ve dilsiz de olurlar adeta.
Ama ne yazık ki benim bunu becerememem üzerine burun kemerimi sıktığımı fark eden tek kişi olan Ertuğrul olaya el attı. "Bırakın boş boş konuşmayı. Fazlalık yapacaksanız arabaya geri dönün." Diyerek kibarca uyardı.
"Ertuğrul komutanım haklı. Ver şu çantayı da anahtarları alıp gidelim şu evden." Diyerek Anıl'a hitaben konuştu Beliz.
Beliz, çantayı Anıl'dan alır almaz asansörün başına tekrar döndü. Birkaç adımından sonra sendeler gibi oldu ama etrafına fark ettirmemeye çalıştığı çok belliydi. Malzeme çantasını yere bırakmak için eğildi fakat geri kalkmak isterken tekrar sendeledi ve bu sefer bariz belliydi. Çünkü benim dışımda, dengesinin bozulduğunun ilk andan beri farkında olan biri daha vardı.
Batuhan.
Fark ettiği ilk andan beri bir adım arkasında onu takip ediyordu ve düşeceğini anladığı anda yere kapaklanmasını önleyerek yakaladı onu.
"İyi değilsin sen. Yine aç açına dolaşıyorsun değil mi? En son ne zaman yemek yedin?" Diyerek sorularını sıraladı Batuhan.
Kendisini toparlamaya çalışarak tutuşundan kurtulmaya çalıştı fakat başarısız bir denemeydi maalesef. "İyiyim ben, bir şeyim yok. Bırak."
"Bir soru sordum."
"Ben de 'bırak' dedim?"
"En son ne zaman yemek yedin?"
"Offf! Bilmiyorum, emin değilim. Dün sabah falan büyük ihtimal. Oldu mu? Şimdi bırak, işimi bitireyim."
"Olmadı. Ne demek, 'dün sabah falan, bilmiyorum'. Ne bu, açlık orucu falan mı? Ne yapıyordun o kadar saat yemek yemeği düşünemeyecek kadar?"
Beliz'in, Batuhan'ın dediğinden sonra bir bakışı vardı ki, 'nereden geliyor bu rahatlık' der gibi. Ama bir gün olsun ki Beliz bir lafın altında kalsın. Aksine bir el daha arttırır. Tam da şimdi olduğu gibi. "İşimi, Üsteğmen'im. Birkaç dakika önce üzerine tartışma yaşadığımız ve hatta sonunda benim sizden özür dilediğim işimi."
Pişmanlıktan mıdır yoksa anlık bocalamadan mıdır bilinmez Batuhan sessizliğini koruyarak Beliz'in gözlerinden gözlerini ayırmadı. Onu cevap vermek yerine bana hitaben konuştu. "Komutan'ım, mutfakta atıştırmalık bir şeyler var mı?"
"Ocaktaki tavada et var." Demekle yetindim çünkü Beliz'in aç kalınca başının ağrıdığını ve kafasını çalıştıramadığını biliyordum. Mantıken işlevsiz bir asker benim de işime gelmezdi. Ama Allah'tan, Beliz'in nano teknoloji zekası yoksa Barış'ın mühendislik yeteneği vardı.
"Yok o olmaz. Siz çok biberiyeli yapıyorsunuz Komutan'ım. Neyse ben bir şeyler bulurum."
O az önce benim lokum gibi yaptığım ete mi laf etti?
"Bir dakka, bir dakka. Niye olmazmış?"
"Beliz'in biberiyeye alerjisi var Komutan'ım. Sadece tadında bıraksanız sıkıntı yok ama fazla olunca garip bir şekilde karnını ağrıtıyor." Derken aynı zamanda duyduklarıyla şaşkınlıktan göz bebekleri büyüyen Beliz'i, itiraz etmesine fırsat vermeden beraberinde mutfağa götürüyordu.
Batuhan'ın aklında tuttuğu bu ayrıntıya şaşıran tek kişi Beliz değildi. Herkes olanların farkındaydı fakat kimsenin dile getirmeye cesareti yoktu. Ben ve Ertuğrul ise polemik çıkarıp timin huzurunu bozmadıkları sürece karışmamayı tercih ediyorduk. Çünkü ikiside kendi alanında gerçekten çok iyilerdi.
Batuhan merdivenlerden inerken, "Barış, Beliz gelene kadar sende koçum." demeyi de ihmal etmedi.
"Emredersiniz Komutan'ım. Timin teknolojik dehası, Beliz Teğmen'im yoksa biz varız." Demekle yetindi.
"Hadi Barış, hadi oğlum. Bulalım şu anahtarları artık. Sürekli bir şey oluyor, benim de sabrım taşıyor. Hadi." Demekten alıkoyamadım kendimi en sonunda.
"Hemen, Komutan'ım." Deyip asansörün içine adımladı.
İlk önce zeminin üzerinde elini gezdirdi ve klasik alışkanlığını terk etmeyip her adımını sesli bir şekilde dışından söylemeyi ihmal etmedi. "Zeminde hiç çıkıntı yok." Bu sefer belli yerlere tıklatmaya başladı. "Herhangi bir boşluk da yok." Deyip ayağa kalktı. Çantanın içinden büyük, güçlü bir mıknatıs alıp bu sefere kabindeki büyük aynanın her köşesinde gezdirmeye başladı. Fakat aynanın hiçbir noktasında mıknatıs düşmedi. "Arkasındaki demir plakada boşluk yok. Burada da değil Komutan'ım." Dedi bu sefer dönüp.
"E nerede o zaman bu lanet olasıca anahtarlar?" Derken ki sinirim sesime bizzat yansımıştı. Çünkü tahammülüm kalmadı. Bir an önce ne ile karşılaşacağımı bilmek istiyorum. Çünkü belirsizlik daha çok korku salıyor nefsime. İçimdeki yük daha da ağırlaşıyor. Bir yanım, 'Korkma Nihal yapmaz.' diyor. Diğer yanım, 'Sadece birkaç ay uzaktan takip edip, iki gün yanında olduğun kadından nasıl emin oluyorsun?' diyor. Hangisine itimat edeceğime şaştım kaldım.
Ne zormuş, yüreğin ile aklının arasında kalmak. Ne zormuş, daha efsun ile gerçeği birbirinden ayıramamak.
Ben, kendi iç alemime sıkışmış kalmışken Anıl, "Havalandırmanın içinde olabilir mi ki?" diye bir fikir attı ortaya.
En sade haliyle bir açıklamada bulunarak Anıl'ın hipotezini çürüttü Barış. "Tch. Sanmam. Kabin yüksekliğinin iki metre dört yüz elli santim olduğunu varsayarsak. Ve Nihal'in boyu da bir metre yetmiş iki santim olduğuna göre, sürekli kabinin tavanına uzanmak pek de akıllıca bir fikir olmazdı herhalde."
"Tuş paneli! Tabii ya. Tuş paneli elbette." Diye bir anda sesinin desibelini ayarlayamadan çığırdı bi' nevi İnci. Bunun farkına vardığı an ilk önce gözleri büyüdü aynı anda da ellerini ağzına kapadı. Fikrini tekrar belirtmek için ağzını açtığında, bu sefer çok daha sakin ve kısık bir desibeldeydi sesi. "Tuş paneli. Yani bence kesinlikle onun arkasında. Dikkatli bakınca fark ettim. Evde sadece üç kat var ama bu asansörün tuş panelinde toplamda on üç tuş var ve sadece sekiz tuş aktif olarak kukkanılıyor. Üçü katlar için, ikisi kapıları açıp-kapatmak için, biri havalandırma için, biri durdurmak için, sonuncusu da acil durum alarmı için. Ama tuş paneli gerekenden çok daha büyük ve üzerinde pasif olan beş tuş daha var. Sanki, panelin bu büyüklüğünü normale çekmek ister gibi. Sanki, zaten kendiliğinden öyleymiş gibi göstermek ister gibi." Her şeyi tek nefeste, olabildiğince açık bir şekilde açıkladı.
Gediz bir anda gereksiz bir coşkuyla atıldı. "MİT'çi olunca böyle oluyor işte. Şu zekaya, şu analiz yeteneğine bak! Senin Allah'ına kurban kız!"
Anıl hiç kimseye fırsat tanımadan lafa daldı. "MİT'çi olunca ne oluyormuş Komutan'ım? Biz de kendi çapımızda bir çözüm üretmeye çalışıyoruz burada herhalde." Dedi alındığını net bir biçimde kelimelerine yansıtırken ve devam etti. "Ayrıca, ben az önce havalandırma fikrini siz kendi kendinize sayıklarken duydum da dile getirdim."
"Ben MİT'çi miyim Anıl?"
"Hayır, Komutan'ım."
"Peki, neyim ben Anıl?"
"Askersiniz, Komutan'ım."
"Yani benim de senden bir farkım yok değil mi?" Anıl, Gediz'i doğrular bir biçimde başını salladı. Onun bu haline Gediz'in tek cevabı, eliyle yüzünü sıvazlayıp sabır çekmek oldu. "Anıl, oğlum şu an seni zorbalamayacağım. Bak hatta borcum olsun, yarın hatırlat. Ama şu an değil." Bakışlarını bize çevirdi, gözlerinde 'ben neyle uğraşıyorum' der gibi bir ifade vardı. "Yok arkadaş, bu çocuğu uğraşsız bırakınca başına vuruyor. Şansımıza dağda da değiliz ki bomba imha ettirelim. Burada metropolün göbeğinde beynimizi si- Pardon. Yiyor."
Anıl'ın gözlerinde, özlemle karışık bir sıkıntı parladı. "Komutan'ım, valla o sadece benimle ilgili bir şey değil. Şurada yedi tane terminatör gibi askeriz sıkıştık kaldık bu metropole. Kaç aydır aksiyonsuz, adrenalinsiz, barutsuz yaşıyorum. Tabii ona da yaşamak denirse. Dağa çıkmak, terörist kovalayıp inlerini patlatmak istiyorum. Ya Allah sizi inandırsın, geçen gün Batuhan Komutan'ımı uyurken gördüm. Adam keskin nişancılığı ne kadar özlemişse bir kolunun üzerine yatmış tek gözü açık, eli tetik arıyor sanki."
Anıl'ın neredeyse yok yere sayılabilecek isyanına karşılık vermekten alı koyamadım kendimi. "Anıl. Oğlum, sence ben çok mu bayılıyorum Nihal'le yediğimiz her yemeğin yanına gurme gibi şarap seçip entel entel takılmaya. Lan, beni gören terörist korkudan kendi intihar ederdi, şimdi kız 'Mama mia!' deyince 'Bellissima!' diye karşılık veriyorum amına koyayım. Söyle bana, kimin durumu daha kötü?"
Sağ elini yumruk yapıp neden olacağı büyük kahkaha patlamasını durdurmak için dudaklarına siper etti. Kendini tutabildiğinden emin olduğunda konuştu. "Sizinki daha vahim bir durummuş Komutan'ım. Yani en azından ben oyunculuk yapmak durumunda kalmıyorum."
Ben dahil herkes bıyık altından gülmekle yetindi. Hiç beklemeden tekrar direktif verdim. "Barış. Sen de bak artık oğlum şu tuş panelinin arkasına."
"Hemen, Komutan'ım." Der demez malzeme çantasından hemen hemen kartvizit büyüklüğünde bir metal plaka çıkardı. Panelin asansör duvarıyla arasında kalan küçük boşluğuna metal plakayı sıkıştırıp ittiği an bir 'tık' sesiyle açıldı. "Bu zamana kadarki tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki, bu kadar kolay açıldığına göre doğru yoldayız." Diye kendi kendine, ama aynı zamanda hepimizi beklentiye sokan bir yorumda bulundu. Artık bir kapak görevi gördüğünü anladığımız metal parçayı yana doğru kaldırdığında arkasındaki çok fazla sayıda bulunan elektrik devrelerini, kablo demetlerini ve devre kartlarını ortaya çıkardı. Eliyle dikkatlice kabloları kenra ittirip, "Komutan'ım... Bulduk!" dediğinde ne tepki vereceğimi bilemedim.
Kasayı açmamıza yardımcı olacak anahtarları bulmuş olmamız iyi bir şeydi sanurım ama asıl karşılaşacağımız şeyden memnun olup olmayacağımdan emin değildim. Ve bu belirsizlik kafamda yoğun bir ağrıya neden olmaktan başka hiçbir işe yaramıyordu.
Ben sessiz kalırken etraftan gelen, Gediz'in 'Yaşa be!' ve İnci'nin 'E ben size demiştim.' diyen kısık nidalarının bilincindeydim.
Barış yanıma gelip anahtarları elime tutuşturduğunda bana hitaben konuştuğunu anlamış oldum. "Ee? Şimdi hemen gidip bakıyor muyuz Komutan'ım?"
🪽
Bölüm etkileşimi
