20. bölüm · MUHASARA
19
Ferman Akgül, İstemem Söz Sevmeni...
🪽
Ruhumuz, kendi geçmişinin enkazı altında ezilmeye başladığında bir sığınak aramak, insanoğlun en ilkel savunma mekanizmasıdır. Kaçıp saklandığımızı sandığımız o görkemli saraylar, lüks detaylar ve sonu gelmez yeşil araziler ise hakikatte bizi dış dünyadan izole eden yaldızlı birer hapishaneden fazlası değildir. İnsan, kendi zihninde yatan o karanlık yaratıkları beslemeyi sürdürdükçe, bastığı toprağın mülkiyeti kime ait olursa olsun, adımları her daim kendi felaketine doğru çekilir. Çünkü kırılan bir porselenin çıkardığı o sessiz çatırtı bir kez duyuldu mu, etraftaki hiçbir şatafat zihnimizin duvarlarında yankılanan o ürkütücü uğultuyu bastırmaya yetmez.
Ayağımdaki esnek spor ayakkabıların toprakla karışık asfalt yolla her buluşmasında çıkan ritmik, sert ses, zihnimin içinde bir kasırga gibi dönüp duran o gürültüyü bastırmaya yetmiyordu. Öfkem, sıkı sıkıya bağladığım at kuyruğumdan omuzlarıma dökülen saç tutamlarım kadar ağır ve yakıcıydı. Beş kilometre değil, gerekirse beş yüz kilometre boyunca bu patika yolu döve döve yürürdüm; yeter ki o çocuksu, pervasız ve akıl sınırlarını zorlayan eğlence anlayışıyla benliğimle alay eden Altuğ’un kapsama alanından fersah fersah uzaklaşayım. Arkamdan gelen, her bir adımı toprağa bastığında güven veren o tok postal seslerinin kime ait olduğunu bakmadan da biliyordum. Alparslan, aramızda daima muhafaza ettiği o profesyonel askeri mesafeyle, adeta gölgem gibi tam arkamdaydı. Gözlerini çevreden ve üzerimden bir saniye bile ayırmadan, sarsılmaz bir tank gibi beni takip ediyordu.
Malikaneye giden o geniş arazi yolunda, golf sahasına gelirken yanından geçtiğimiz o yapay göletin hizasına vardığımda, dökümlü spor ceketimin cebinde aniden titreyen telefonun melodisi gecenin ve sabahın tüm gerginliğini bölüp geçti. Adımlarımı yavaşlatıp cihazı çıkardım; ekranda beliren ismi görünce göğsüme yerleşen o amansız baskı bir nebze olsun hafifledi.
Kafası Güzel (Doğuştan)
Görüntülü arıyordu.
Alparslan’ın keskin gözlerinin hedefinde, arkamdaki o yabancı arazinin ortasında Nihan'ın olası patavatsız konuşmalarına herhangi birinin kulak misafiri olmasını istemediğim için hemen sol tarafımda kalan yapay göletin kenarına odaklandım. Devasa, asırlık bir çınar ağacının gölgesine konumlandırılmış, şık ahşap detaylara sahip lüks oturma grubu tam da aradığım sığınaktı. Arama kapanmadan hızlı adımlarla oraya adımladım; hemen arkamda nöbetçi edasıyla yürüyen Alparslan ile birlikte.
Ahşap koltuklardan birine kendimi bıraktığımda, derin birkaç nefes alıp ciğerlerimi Zekeriyaköy’ün o nemli, çam kokulu havasıyla doldurdum. Yüzümdeki o az önceki öfkeli ve tedirgin ifadeyi hızla süpürüp, yıllardır cemiyet hayatında ve mahkeme salonlarında ustalıkla taktığım o kusursuz gülümsemeyi yüzüme geçirdim. Ekrandaki yeşil simgeyi kaydırıp aramayı yanıtladığım an, Nihan’ın o her zamanki sitemkâr ve korumacı sesi hoparlörden yükseldi.
"Güya telefon eline geçer geçmez beni arayacaktın!"
Ekrana baktığımda, ablamın kendi evindeki o taba rengi deri koltuklu, düzenli ofis masasında oturduğunu, arkasındaki kitaplığın nizami duruşundan tanıdım. Ben daha dudaklarımı aralayıp herhangi bir savunma mekanizması geliştiremeden, Nihan’ın gözleri ekrandaki görüntümde takılı kaldı. Kaşları sorgulayan, şüpheci bir biçimde ortada birleşti.
"Saçındakiler ne senin?"
Sorusunun ardından bakışlarımı telefonun ön kamerasına çevirdiğimde, o lanet olası golf topunun patlamasının ardından Alparslan beni yere çekip üzerime siper olduğunda saçıma takılan birkaç kuru yaprak parçasını fark ettim. Parmaklarımı saçlarımın arasına geçirip o yaprakları hızlıca uzağa fırlattım.
"Önemli bir şey değil, kuru yaprak. Ağacın altında oturuyorum ya," dedim, ses tonuma olabildiğince doğal bir akış vererek. "Ayrıca sana da günaydın ablacığım."
Nihan elindeki kalemi masaya bırakıp ekrana biraz daha yaklaştı. "Boş ver şimdi günaydını, iyi geceleri. Sen nasılsın, bana onu söyle."
"İyiyim... Hatta o kadar iyiyim ki daha biraz önce Altuğ ile golf oynuyorduk," dedim, sesimdeki o patlamalı şakaya dair siniri tamamen maskeleyerek.
Nihan’ın yüzünde tek bir mimik bile kıpırdamadı, ardından yapmacık bir hayretle dudaklarını büktü. "Golf? Ve sen? Aynı cümlede rastlaması zor iki şey. Hayal edemedim. Ciddi misin?"
"Ben ciddiyim ciddi olmasına da sana sormam gereken çok önemli bir şey var," diyerek lafı uzatmadan sadede geldim.
Nihan sandalyesinde dikleşti. "Dinliyorum."
"Abla... Altuğ'un kim olduğunu araştırdın mı?"
Cümlemi bitirir bitirmez o devam etti. "Ben de sana tam bundan bahsedecektim."
Aynı anda, senkronize bir biçimde ikimizin de dudaklarından aynı kelimeler döküldü.
"Altuğ, halamın manevi oğlu olan Altuğ."
Nihan şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Sen nereden öğrendin?"
"İnternete ismini yazınca boy boy fotoğrafları ve finans dergilerine verdiği röportajları çıkıyor ablacığım. Çok da zor olmadı yani," dedim, bacak bacak üstüne atarak.
"Allah Allah... Çok da zor olmamışmış," diye mırıldandı Nihan. Ekrandan fark ettiğim kadarıyla oturduğu deri koltuktan kalkıp yavaş ve ritmik adımlarla salona doğru adımlamaya başlamıştı. "Yani yalan yok, Altuğ'un halamın oğlu olduğunu öğrendikten sonra ona olan güven katsayım yükselişe geçmedi diyemem. En azından kardeşimi kime emanet ettiğimi biliyorum. Bu arada... Babam sana ulaşamayınca beni sorguya çekti. En son kapıyı çarpıp çıkmışsın."
İçimdeki tüm savunma kalkanları bir anda alarm vermeye başladı. "Sakın her şeyi anlattım deme! Yüreğine iner adamın!"
"Tabii ki anlatmadım," dedi Nihan, sesini daha kontrollü bir tona çekerek. "Sadece merakını giderecek birkaç detaydan bahsettim o kadar."
"Söz konusu ne kadar detaydan bahsediyoruz?"
"Arabanın frenlerinin Yavuz Meridyen tarafından kesildiğini ve Alparslan'ın seni kurtardığını söyledim," dedi rahat bir tavırla. "Altuğ'dan bilerek bahsetmedim. Biliyorsun babamla halamın arasında nedensiz bir gerilim mevcut. O yüzden yüzbaşına söyle, ağız birliği yapsın. Çünkü babam teşekkür etmek için eve davet edeceğini söyledi. Ha tabii bunun bir aile yemeği olacağını ve senin de katılmak zorunda olduğunu da ekledi."
Duyduğum şeyle beynimden aşağı kaynar sular döküldü. "Şaka değil mi? Şaka! Nihan, söyleseydin Altuğ'un kurtardığını ne olacaksa olsaydı! Ben hayatta o eve bir daha adımımı atmam! Uzun bir süre annemin yüzünü görmeye tahammülüm yok maalesef." Başımı hafifçe arkaya kaydırıp, birkaç metre uzağımda duran Alparslan'ın varlığını kontrol ettim. Sorumu duyup duymadığından emin olamayarak sesimi iyice alçalttım. "Ayrıca Alparslan ne alaka? Onu niye karıştırıyorsun işin içine?"
Nihan derin bir iç çekti. "Üzgünüm canım ama babamı, frenleri kesilmiş bir arabadan kendi başına sağ salim çıkabildiğine inandırmak düşündüğün kadar kolay olmazdı. Panik atağın var senin farkındaysan? Ayrıca adama zaten teşekkür borçluyuz, hatırlartırım. Tek bir telefonumla dibinde bitti."
"Offf! Off!"
"Oflama ablana!" dedi Nihan, sesindeki o abla edalı tatlı sertliği koruyarak. Ardından kısa bir duraksama oldu. Ses tonu bir anda daha ciddi, profesyonel bir avukat ve korumacı bir abla çizgisine kaydı. "Bu arada boşanma davan için araya birilerini sokup duruşmayı en erken tarihe aldırmaya çalıştım. E-tebligat gelmiştir çoktan, bir ara kontrol edersin."
Boşanma davası...
Bakışlarım istemsizce birkaç adım uzağımda, adeta bir kalkan gibi dimdik duran Alparslan'a kaydı. Bütün bunlara, geçmişimin bu döküntü ve başarısız parçalarına onun şahit oluyor olması içimde tarifsiz bir eziklik ve rahatsızlık dalgası yarattı. Zihnimdeki o gururlu, sarsılmaz Nihal Hürkuş imajı bir kez daha çatırdayarak yaralandı.
Boğazıma oturan o yumruyu yutkunarak geriye itmeye çalıştım. Sesimin titrememesine özen göstererek, "O vardı değil mi?" diye fısıldadım. Sorum daha çok kendimedeydi; unuttuğum değil, unutmak istediğim, zihnimin en karanlık odasına kilitlediğim bir kabusla yeniden yüzleşmek gibiydi.
Nihan, ekranın diğer ucundan yüzümdeki o anlık düşüşü, bakışlarımdaki o gölgelenmeyi anında sezdi. Ses tonunu yumuşatarak, beni o dipsiz kuyudan çekip çıkarmak istercesine konuştu. "Evet bebeğim, o vardı... Ama ablan senin için her şeyi halletmeye çalışıyor."
Ablamın bu dünyada bana uzanan en güvenli el olduğu gerçeği, içimdeki o burukluğu hafif bir minnet duygusuna bıraktı. Derin bir nefes verip dudaklarımın kenarına hafif, yorgun ama içten bir tebessüm yerleştirdim.
"Birtanedir benim ablam," dedim, sesimdeki o sarsıntıyı toparlayarak. "Dünyayı geç, evrende arasan benzerini bulamazsın."
Nihan’ın yüzündeki o ciddi ifade anında dağıldı, her zamanki takılmayı seven neşeli haline geri döndü. "Yağcılarda inecek var!" Bu dediğine kahkaha atmadan edemedim. "Her neyse, halam gün içinde arar, telefonun açık olsun."
"Neden?"
"İşte bu yüzden!"
Nihan telefonu hızla çevirdiğinde kadraja aniden üç tanıdık, neşeli yüz girdi: Eylül, Ada ve Duru. Ellerinde üstü gold mumlarla donatılmış beyaz kremalı, incilerle süslenmiş bir pastayla kameraya doğru sırıtan kızları gördüğümde içimdeki tüm gerginlik bir anlığına buharlaşıp gitti.
Hep bir ağızdan yükselen neşeli nida göletin kenarındaki ağaçların yapraklarında yankılandı.
"İyi ki doğdun!"
Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı, gözlerim irice açıldı. "Siz..." diyebildim sadece, sesim boğazımdaki o ani düğüm yüzünden titreyerek, pürüzlü çıktı.
Gözlerime biriken o sıcak damlaları daha fazla tutamadım. Bütün o maskelerim, pençelerim bir anda unufak oldu. Ilık bir gözyaşı yanağımdan aşağı süzülürken elimi gayriihtiyari ağzıma kapattım. Ben kendi doğum günümü unutmuşken, hayatta kalma derdine düşmüşken, onların benim için orada, o pastanın başında duruyor olması içimdeki o yalnızlık hissini tamamen darmadağın etti. Uzun zaman sonra, tam da olması gerektiği gibi.
İlk olarak Eylül coşkuyla öne atıldı. "Birbirimizden ayrı kutladığımız ilk doğum günün bebeğim. Nice mutlu, huzurlu, bizli yaşlara. Seni çok seviyoruz!"
Hemen ardından Ada kadraja girip o bilindik ciddi ama gözlerinin içi parlayan o sevgi dolu tavrıyla konuştu. "Ceza hukukunu bir kenara bırakmanın vakti gelmedi mi Avukat Hanım ya? Seni bizden, bizi senden hiçbir şey ayıramaz. Mutlu yıllar, seni seviyoruz!"
Ve son olarak grubun neşe kaynağı Duru kameraya iyice yaklaştı. "İyi ki doğdun Muzaffer! Allah sana sağlık, ömür versin!"
Gözyaşlarımın arasından dudaklarımdan dökülen o hıçkırıklı hırıltı yerini bir anda içten bir kahkahaya bıraktı. Ekrandakiler de dahil olmak üzere hepimizden birden bir kahkaha koptu. Duru hemen toparlayarak devam etti. "Tamam tamam, şaka bir yana. İyi ki doğdun, iyi ki varsın. Seni çoook seviyoruz! Yılbaşından önce mutlaka yüz yüze görüşelim lütfen, özledim ya!"
Nihan, Eylül’ün tuttuğu pastanın üzerindeki mumları çakmakla yakarken konuştu. "E hadi, dilek tut bakalım!"
Yanağımdaki ıslaklığı elimin tersiyle hızlıca sildim. Bakışlarım bir anlığına telefon ekranından kayıp, birkaç adım uzağımda duran, bu gözyaşlarıma ve çaresiz sevinç anıma sessizce şahitlik eden Alparslan’a kaydı. Gözlerimi sıkıca kapattım.
Sevdiklerimle, beni ben olduğum için seven insanlarla mutlu, huzurlu ve güvende olmak...
Gözlerimi açıp ekrana doğru derin bir nefes üflediğimde, diğer uçtaki kızlar da mumları aynı anda söndürdü. İçimdeki o fırtına yerini dingin, çocuksu bir minnete bırakmıştı.
"Teşekkür ederim... Çok teşekkür ederim," dedim, sesimdeki o duygusal pürüzü gizlemeye çalışmayarak. "Siz de iyi ki varsınız birtanelerim. Hepinizi o kadar çok seviyorum ki... Ha bu arada," diyerek burnumu hafifçe çektim ve gülümsememi genişlettim. "Neden özellikle yılbaşından önce Durucuğum?"
Duru’dan önce Ada söze atıldı. "Hanımefendi geziyor hayatım. Londra'da bir markanın daveti olacakmış, oraya gidecek."
"Ohh, hayat sana güzel Duru Hanım!"
Duru omuzlarını silkti. "Kıskanmayın ne olur, influencer olun sizin de olur. Hepiniz ayrı ayrı taş gibisiniz zaten!"
Telefonun diğer ucundan kızların kıkırtılarını işitebiliyordum. Tam o esnada, patika yolun virajından bana doğru yürüyen o tanıdık silueti fark ettim. Altuğ, yüzündeki pastaları temizlemiş ama o pişkin, sinir bozucu rahatlığını yeniden kuşanmış bir halde buraya doğru adımlıyordu. Kızlara çaktırmadan vedalaşma faslına geçmek zorundaydım.
"Kızlar tekrar teşekkür ederim, iyi ki varsınız. Ayrıca ben de sizi çok özledim," dedim, sesime yeniden o güçlü tonu kazandırmaya çalışarak. "Ama şimdi kapatmam lazım. Çok öpüyorum hepinizi."
Üst üste duyduğum "Görüşürüz!", "Kendine dikkat et!" temennilerinin ardından arama sonlandı. Telefonu cebime koyup ayağa kalktığım sırada, Altuğ üzerindeki kıyafetleri değiştirmiş, yine o kusursuz asilzade duruşuyla göletin kenarındaki oturma grubuna doğru son adımlarını attı.
Ben henüz patikanın virajındaki hareketliliği yeni sezmişken, Alparslan’ın keskin askeri refleksleri çoktan devreye girmişti. Bastığı yeri gıcırdatmayan sessiz adımlarla arkamdan sıyrılıp, sadece saliseler içinde tam yanımda, bir gölge gibi yerini aldı. Geniş omuzları hafifçe dikleşmiş, çene kemikleri birbirine kenetlenmişti. Vücudundaki tüm kasların, Altuğ’un attığı her adımla birlikte yay gibi gerildiğini hissedebiliyordum.
Altuğ, üzerindeki krema zayiatı veren kıyafetleri şık, koyu renk bir hırkayla değiştirmiş, ıslak saçlarını geriye doğru taramıştı. Ağır, kendinden emin adımlarla göletin kenarındaki oturma grubuna yaklaştı. Bakışları benim üzerimden kayıp, hemen yanımda bir duvar gibi dikilen Yüzbaşıya sabitlendiğinde, o sinir bozucu, vurdumduymaz tebessümü dudaklarının kenarına yerleşti.
"Küçük Hanım’la bizi bir yalnız bırak, komutan," dedi Altuğ. Ses tonundaki rahatlık, emretmeye alışkın bir adamın kibrini barındırıyordu.
Alparslan yerinden tek bir milim bile kıpırdamadı. Bakışlarındaki o buz gibi soğukluk, Altuğ’un üzerindeki o pahalı hırkayı delip geçecek kadar keskindi. Burnundan histerik, karanlık bir gülüş firar etti.
"Sebep?" diye sordu, sesi tehlikeli bir sakinlikle yankılanarak.
Altuğ ellerini hırkasının ceplerine kaydırdı, başını hafifçe yana yatırıp o bilindik aristokrat tavrını sürdürdü. "Seni ilgilendiriyor olsaydı gitmeni söylemezdim."
Bu cümle, dünden beri içinde patlamaya hazır bir bomba biriktiren Alparslan için bardağı taşıran son damla oldu. Tek bir adımla öne fırlayıp Altuğ ile arasındaki mesafeyi sıfırladı.
"Lan!" diye gürledi Alparslan. Göğsü öfkeyle kalkıp iniyordu. "Defol git, belanı bende arama! Zaten az öncenin hıncını çıkarmış değilim. O Kafdağı’ndaki burnunu eline veririm senin!"
Altuğ, Alparslan’ın bu sert çıkışı karşısında istifini hiç bozmadı. Aksine, karşısındaki adamın çileden çıkması hoşuna gidiyormuş gibi gözlerini hafifçe devirdi.
"Komutan, komutan..." dedi, alaycı bir uyarı tonuyla. "Çok şiddet yanlısısın. Kendine biraz çeki düzen vermelisin. O yüzden hadi şimdi ikile."
Alparslan’ın gözlerindeki şalter o an tamamen attı. "Lan patlatacağım şimdi beynini–"
Alparslan, Altuğ’un üzerine doğru kontrolsüz bir hamle yaptığı an, reflexesel olarak elimi öne atıp koluna sarıldım. Parmaklarımı pazusuna o kadar sıkı geçirdim ki, kaslarındaki o muazzam gerilimi avuçlarımın içinde hissettim.
"Alparslan, tamam!" diyerek hızla araya girdim. İki adamın arasında yükselen o yakıcı sıcaklığı kesmek istercesine sesimi kararlı tutmaya çalıştım. "Bize bir müsaade et, söylesin bakalım ne söyleyecekse."
Alparslan başını aniden bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o ham öfke, bakışlarımla buluştuğunda hafifçe duraksadı ama geri adım atmaya hiç niyeti yoktu.
"Nihal..." dedi, adımı adeta bir uyarı, bir tehlike alarmı gibi zikrederek.
Gözlerinin içine baktım. İçimdeki o tereddüte rağmen geri adım atmayacağımı anlamasını isteyerek sesimi yumuşattım ama netliğimden ödün vermedim.
"Lütfen."
Aramızdaki o birkaç saniyelik sessizlikte, Alparslan’ın zihninde verdiği savaşı izledim. Bakışları kolunu tutan elimden, yüzümdeki kararlı ifadeye kaydı. Çenesini öyle bir sıktı ki, şakaklarındaki damarların belirginleştiğini gördüm. Yenilgiyi kabul ettiğini belirten derin, öfkeli bir nefes verdi ciğerlerinden.
"Buralardayım," dedi Altuğ’a doğru öldürücü bir bakış fırlatarak.
Arkasını dönüp, ikimizi de net bir şekilde görebileceği ama konuşmalarımızı duyamayacağı bir mesafeye, göletin diğer bir kenarındaki begonvillere ayrılmış köşede bulunan herhangi bir ağacın altına doğru çekildi. Sırtını gövdeye yaslayıp kollarını göğsünde birleştirdi; gözlerini bir an bile Altuğ’un üzerinden ayırmıyordu.
Altuğ, Alparslan’ın geri çekilişini zafer kazanmış bir edayla izledikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Nazik bir ev sahibi edasıyla, az önce kalktığım ahşap oturma grubunu işaret etti.
"Şöyle geçelim mi?"
Hiçbir şey söylemeden gösterdiği yere doğru adımladım ve koltuğa oturdum. Altuğ da hemen karşımdaki tekli koltuğa yerleşip bacak bacak üstüne attı. Yüzündeki o şakacı, ciddiyetsiz maske hâlâ yerindeydi ama gözlerinin derinliklerinde beni buraya çeken o asıl sebebi söylemeye hazırlanan başka bir adam duruyordu.
Sol bacağımı sabırsız bir ritimle diğerinin üzerine atarken, ahşap koltuğun kolçaklarını parmaklarımla hafifçe sıktım. Yüzümdeki o tahammülsüz ve sert ifadeyi tek bir mimiğime kadar muhafaza ederek dosdoğru Altuğ’un gözlerinin içine baktım.
"Ee?" dedim, sesimdeki buz gibi mesafe göletin suyunu donduracak kadar kaskatıydı. "Dinliyorum."
Altuğ hemen karşımdaki koltukta hafifçe geriye yaslandı. Göğsünü dolduran derin bir nefes aldı ve yüzündeki o pervasız, vurdumduymaz ifade yerini ilk defa gözle görülür, ağır bir ciddiyete bıraktı.
"Seni çok korkuttum mu?" diye sordu. Ses tonundaki o anlık samimiyet, dünden beri karşımda duran adamla tamamen tezat oluşturuyordu.
Kaşlarımı çatarak başımı hafifçe yana eğdim. "Evet dersem bir de bununla mı dalga geçeceksin?"
Altuğ dilini damağına bastırıp olumsuz anlamda hafifçe cıkladı. "Hayır. Özür dileyeceğim."
Söylediği şey o kadar beklenmedikti ki, dudaklarımdan kırıcı bir alaycılık döküldü. "Özür dileyeceksin? Sen? Hiç hatalarından ders çıkartıp özür dileyecek bir tipe benzemiyorsun."
"Beni hiç tanımıyorsun Küçük Hanım," dedi Altuğ, bakışlarındaki derinliği koruyarak.
"Heh, işte tam olarak bu!" diyerek bir anda dikleştim. Elimi hafifçe havaya kaldırıp aramızdaki o görünmez çizgiyi işaret ettim. "Sen beni ne kadar tanıyorsun ki böyle saçma sapan bir şaka yapmanın normal olabileceğini düşünüyorsun? Ya bizim aramızda ne gibi bir samimiyet var ki sen buna cüret edebiliyorsun?"
Altuğ'un dudaklarında hafif, muğlak bir tebessüm kıvrıldı. "Belki de bir samimiyet oluşsun diye yapıyorumdur."
"Yapma!" dedim, kestirip atan sert bir tonla. "Seninle samimiyet kurmak isteyen mi oldu?"
Gergin, ama bir o kadar da kendinden emin bir gülümseme peyda oldu Altuğ'un yüzünde. Üst üste attığı bacaklarını çözdü ve öne doğru hafifçe eğildi. "Bu dediğimi şimdi anlamayacaksın ama sana ucundan da olsa yakın geleceğini tattırıyorum."
İçimi ansızın kaplayan o huzursuzlukla kaşlarımı daha da çattım. "Ne demeye çalışıyorsun?"
Altuğ’un gözlerindeki o alaycı ışık tamamen söndü, yerini tekinsiz bir karanlığa bıraktı. "Yavuz Meridyen'i Cenevre'den tanırım. Az oturmadık aynı kumar masasında. Çıkarları söz konusu olduğunda gözü hiçbir şeyi görmez. Sırtlan ordusunun hükümdarı, şerefsizin tekidir. Yani Yavuz hapse de girse, ölse de oğulları peşini bırakmayacaktır. Bugün yaptığım seni korkuttu belki, biliyorum... Özür dilerim. Ama emin ol bundan sonra hayatına öyle şeylerle devam etmek zorunda kalacaksın ki, bugün yaşadığın devede kulak kalacak. Belki Meridyenler, belki de başkaları karşında olacak; bilmiyorum. Yanlış anlama, bu anlattıklarımı korkuna korku eklemek için anlatmıyorum. Neyle karşı karşıya olduğunun farkında ol istiyorum."
Zihnimde kurduğum o mantık kalelerini yerle bir etmeye çalışan bu cümleleri, yüzüme koruyucu bir zırh gibi geçirdiğim o kibirli tebessümle savuşturdum. "Şu an gözümde, karşımda oturmuş bir felaket tellalı gibi canlanıyorsun maalesef. Ve bu sadece komik."
Altuğ omuzlarını yavaşça yukarı kaldırdı, tavrındaki o mutlak rahatlık bozulmamıştı. "Kabul, söylediklerim sana ütopik geliyor olabilir ama bir düşün. Anladığım kadarıyla ilk defa böylesine ciddi bir tehditle karşı karşıyasın. Yani Yavuz daha önce karşına çıkan hiç kimseye benzemiyor, çünkü o tam olarak benim anlattığım karaktersizlikte biri. İster inan, ister inanma. Ama sana yalan söylemek için bir nedenim olmadığını da unutma."
Bakışlarımı bir an için biraz uzağımdaki ağacının altında, gözlerini bizden bir an bile ayırmadan dikilen Alparslan’a kaydırdım. Ardından tekrar Altuğ’a döndüm. "Bana yalan söylememek için bir nedenin olmadığı konusunda şüpheliyim. Çünkü doğru söylemek için de bir nedeninin olmadığının farkındayım."
Altuğ hafifçe başını iki yana salladı. "Gerçekten çok yanlış yerleri irdeliyorsun. Ama önemli değil, zamanla doğru perspektiften bakmayı öğreneceksin."
Aniden ayağa kalktı. Şık hırkasının cebinden telefonunu çıkardı ve dokunmatik ekranda birkaç hızlı hareket yaptı. Saniyeler içinde, göletin kenarındaki o sessiz ve gergin havaya yükselen ritmik enstrüman sesleri yayıldı.
Sezen Aksu’nun o kıvrak, neşeli sesi döküldü hoparlörden: Kaçın Kurası.
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım, arkama doğru sinip Altuğ'un ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalıştım. "Ne bu şimdi?"
Altuğ telefonunu ahşap masanın üzerine bıraktı. Yüzündeki o kasvetli, tehlikeli hava bir anda dağılmış, yerini dünden beri sinirimi bozan o ciddiyetsiz adama bırakmıştı.
"Bizim oralarda doğum günü kızları yeni yaşlarını dans ederek kutlarlar," dedi, sol elini arkasına atıp sağ elini bana doğru uzatırken. "O yüzden seni dansa kaldırıyorum."
Burnumdan histerik, sert bir nefes vererek güldüm. "Ciddi olmadığını varsayıyorum. Kapatır mısın şu şarkıyı?"
"Yoo, ben gayet ciddiyim."
"Şansını daha fazla zorlama istersen Altuğ. Seninle dans falan etmeyeceğim."
Altuğ uzattığı elini çekmedi. Aksine bana doğru bir adım daha yaklaşıp başını hafifçe yana yatırdı. Sesindeki o tatlı tehdit tonu tüylerimi ürpertti. "Edeceksin. Az da olsa nasıl bir potansiyele sahip olduğumu anlamışsındır diye düşünüyorum. Bırak etrafında olduğum zamanı, etrafında olmadığımda bile hayatında huzur namına bir şey bırakmam."
Gözlerim öfkeyle irileşti. "Sen bir de beni tehdit mi ediyorsun?"
"İstediğini düşünebilirsin," dedi, elini biraz daha öne uzatarak. Yüzündeki o meydan okuyan gülümseme iyice belirginleşmişti. "Hadi ama, alt tarafı bir dans. Ne kaybedebilirsin ki?"
Uzatılan ele ve Altuğ’un o kararlı, şakacı yüzüne baktım. Birkaç metre yakınımızda, göletin diğer bir köşesinde kollarını kavuşturmuş bizi bir şahin gibi izleyen Alparslan’ın gergin siluetini fark ettim. Eğer bu teklifi reddedip Altuğ ile tartışmaya devam edersem Alparslan’ın burayı savaş alanına çevirmesi işten bile değildi. Derin bir nefes verip "Allah'ım, sen bana sabır ver..." diye mırıldandım ve isteksizce elimi Altuğ’un avucuna bıraktım. "Sadece tek bir şarkı!" diye fısıldadım dişlerimin arasından. "Ve sonra bu saçmalığa bir son vereceksin."
Altuğ, parmaklarımı kibarca kavrayıp beni koltuktan yukarı doğru çekti. Ama beklediğim o klasik, mesafeli salon dansı pozisyonunu almadı. Şarkının o kıvrak ritmi yükselirken, Altuğ beni bir anda kendi etrafımda döndürüp tekrar kendine doğru çekti.
Sezen Aksu hoparlörden "Gönül gözüm kapalı..." diye söze başladığında, Altuğ belimdeki elini bir ritim çubuğu gibi hafifçe hareket ettirerek şarkının sözlerine dudak oynatarak eşlik etmeye başladı.
Neye uğradığımı şaşırmış bir halde geriye çekilmeye çalıştım ama beni bırakmadı. Şarkının en cıvıltılı yerine gelindiğinde; "Yavrum baban nereli, nereden bu kaşın gözün temeli?" dizesinde Altuğ bir anda yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. O aristokrat, soğuk adam gitmiş; yerine kaşlarını şarkının ritmine göre yukarı aşağı oynatan, gözlerini komik bir ima ile süzüp şekilden şekile giren absürt bir adam gelmişti.
Gördüğüm bu manzara karşısında içimde tutmaya çalıştığım o katı, sert zırh bir anda unufak oldu.
"Altuğ, Allah aşkına düzgün dur!" derken dudaklarımdan kaçan ilk kıkırtıyı engelleyemedim.
"Senden gelecek cefalara, nazlara, sözlere, sazlara eyvallah..." diyerek şarkının devamını bu kez tamamen kendi sesiyle, abartılı bir dramatik edayla söylemeye devam etti. Beni hafifçe kendi etrafımda bir kez daha döndürdü. Ağaçların altında bizi izleyen Alparslan’ın her an birini vuracakmış gibi duran o kapkaranlık siluetinin hemen birkaç metre ötesinde, Altuğ’un şarkıyı ciddiyetle söylerken takındığı o abartılı jestler, jestikülasyonlar ve kıvrak hareketler o kadar absürttü ki, kendimi tutamayarak başımı geriye atıp içten, kocaman bir kahkaha patlattım.
Dünden beri ciğerlerimde biriken o ölüm korkusu, üzerimdeki o ağır baskı, Altuğ’un bu pervasız ve komik dans adımlarının arasında kahkahalarıma karışarak uçup gitti. Yanağımdan süzülen o neşeli damlayı silerken, beni bir kez daha kendi etrafımda döndürmesine ve bu yersiz, eğlenceli rüzgara kendimi bırakmaya izin verdim.
Müzik son notasını göletin üzerindeki nemli havaya bırakıp dindiğinde, geriye sadece çınar ağacının yapraklarını hafifçe kımıldatan rüzgarın uğultusu kaldı. Tam bir birkaç saniye sürdü o garip, zamanın askıda kaldığı an. Kahkahamın yankısı dudaklarımdan çekildiğinde, Altuğ ile aramızda beliren o ani ve derin sessizlik benliğimi kapladı. Bakışlarım, dünden beri yüzünden o sinir bozucu maskeyi eksik etmeyen ama şimdi gözlerinde garip bir durgunluk taşıyan adamın yüzünde takılı kaldı. İçimde uyanan o tuhaf ritmi bastırmak istercesine geriye doğru küçük bir adım attım.
"Teşekkür ederim... sanırım," dedim, sesime yeniden o mesafe duvarını örmeye çalışarak. "Ama bugün için bu kadar samimiyet çok bile... Bir daha olmasın lütfen."
Altuğ, kurduğum barikatları, araya koyduğum mesafeyi ya da kurallarımı hiç duymamış gibiydi. Yüzündeki o hareketlilik tamamen silindi. Dümdüz, hiçbir alaycılık kırıntısı barındırmayan, şaşırtıcı derecede yalın bir ses tonuyla sordu.
"Sana sarılabilir miyim?"
Duyduğum soru zihnimde anlamsız bir yankı uyandırdı. Şaşkınlıkla dudaklarım aralandı, kaşlarım çatıldı. Bir avukatın pratik zekasıyla verecek binlerce ters cevabım vardı belki ama henüz tek bir kelime bile sarf edememişken, Altuğ aramızdaki o son adımı da kapattı.
Beni güçlü ama yumuşak bir hareketle kendine doğru çekti. Kolu belimi sararken, başım onun göğsüne doğru çekildi ve yanağım hırkasının sıcak kumaşına yaslandı. Dünya bir anlığına ekseninden kaydı sanki. Mantığımla reddetmem gereken, hemen geri çekilip itiraz etmem icap eden bu temas, beklenmedik bir çekim gücüyle beni yerime sabitledi. Bir iki saniye boyunca kaskatı kesildim. Fakat tam o anda, göğsümün ortasında beliren ama hiçbir mantık kalıbına oturtamadığım garip bir yakınlık hissi, tanıdık bir sığınak duygusu dalga dalga içime yayıldı. Parmaklarım benden bağımsız bir refleksle hareket etti; ellerimi hafifçe, neredeyse kendimin bile hissetmekte zorlanacağı bir kararsızlıkla Altuğ’un gövdesine yasladım.
Benim o belirsiz karşılığımı hissettiği an, Altuğ’un ciğerlerinden derin, sarsıcı bir iç çekiş koptu. Dudakları saçlarımın hemen hizasındaydı. Bir sarılmadan çok daha fazlasıydı bu; sanki yıllardır aradığı bir şeyi bulmuş gibi, kokumu derinlemesine içine çekiyordu. Göğsünün her yükselişinde o ağır, sarsıcı sadakati hissettim.
Tam o sırada, Altuğ’un omuzlarının üzerinden bakışlarım gayriihtiyari göletin diğer ucuna kaydı.
Alparslan ile göz göze geldik.
Zaman o an tamamen dondu. Ağacın altında bir gölge gibi dikilen Yüzbaşı’nın yüzüne, daha önce hiç görmediğim kadar tekinsiz, kapkaranlık bir sis çökmüştü. Gözlerindeki o ham öfke, Altuğ’un beni saran kollarını ve benim onun göğsüne yaslı elimi gördüğü an sarsıcı bir kırılmaya uğradı. Bakışlarına düşen o zifiri karanlık; içinde tutmaya çalıştığı hırsı ve kontrolünü kaybettiği o yakıcı siniri gözler önüne seriyordu. Çenesini öyle bir sıktı ki, o uzaklıktan bile boynundaki kasların kasıldığını görebiliyordum. Kendini daha fazla tutamayacağını anladığı saniyede, bana son bir kez bakıp arkasını döndü. Sert, toprağı döven ve etrafındaki her şeyi yakıp yıkmak ister gibi attığı adımlarıyla bizden hızla uzaklaşmaya başladı.
Alparslan'ın o uzaklaşışı, adeta beynime inen bir balyoz etkisi yarattı. Anlık bir ambale yaşayan zihnim, içinde bulunduğum anın gerçekliğiyle çalkalandı.
"Altuğ, bırak..." diye fısıldayarak kendimi hızla onun tutuşundan kurtardım.
Altuğ geriye doğru bir adım atarken gözlerindeki o hüzünlü ve derin ifadeyle bana baktı ama onu düşünecek tek bir saniyem bile yoktu. Bakışlarım, virajı dönüp malikaneye doğru sert adımlarla ilerleyen Alparslan’a kilitlenmişti. Kalbim göğüs kafesimi döverken, üzerimdeki o kafa karışıklığını ve ne olduğunu anlayamadığım hisleri bir kenara ittim. Bir saniye bile tereddüt etmeden, Alparslan’ın ardında bıraktığı izi takip ederek peşinden koşmaya başladım.
Gözden kaybolmak üzere olan o heybetli siluete yetişebilmek adına bacaklarıma yüklenirken, zihnim tam anlamıyla bir karmaşanın ortasındaydı. Bir anda ne olmuştu da sanki ardında yangın bırakmak istercesine arkasını dönüp gitmişti? Altuğ’un o tuhaf, sınırları zorlayan sarılışı mı onu öfkelendirmişti, yoksa görev alanında kontrolü kaybettiğini mi düşünmüştü? İşin arkasındaki o yakıcı kıskançlık ihtimali aklımın ucundan bile geçmiyordu; bildiğim tek şey, Alparslan’ın bu ani çekip gidişinin içimde devasa bir huzursuzluk yarattığıydı.
"Alparslan!" diye bağırdım arkasından, nefes nefese. Toprağı döven adımlarım, onun devasa cüssesinin çıkardığı o sert tempo karşısında yetersiz kalıyordu. "Alparslan, durur musun bir dakika?!"
Sesim, aramızdaki mesafeyi kapatmaya yetmiyordu. İsmim dudaklarından bir tehlike çanı gibi dökülen o adam, şimdi sesimi duymasına rağmen tek bir an bile duraksamıyor, arkasına dönüp bakmıyordu. Postallarının toprağa vururken çıkardığı sert ve ritmik sesler, sanki beni tamamen yok saydığının kanıtıydı. Beni duyduğuna, o keskin askeri kulaklarının sesimi milim milim kaydettiğine adım kadar emindim. Fakat bir an bile durmadı. Başını tek bir milim bile arkaya çevirmedi, adımlarını yavaşlatmadı bile. Aradaki mesafe, bir asker adımıyla benim çaresiz koşturmacam arasında bir uçurum gibi açılmaya devam ediyordu.
Nefesim ciğerlerime yetmemeye başladığında, göğsümün ortasına tanıdık bir darlık oturdu. Adımlarımı yavaşlatmak zorunda kaldım. Avuçlarım titreyerek ceketimin cebine kaydı ve astım spreyimi çıkarıp çalkaladım. Bir fıs derin solukla ilacı ciğerlerime çekerken, sırtımı hafifçe büküp nefesimi düzene sokmaya çalıştım. O sırada Alparslan, arazi yolundaki virajı dönüp arayı daha da açmıştı.
Koskoca Yüzbaşı’nın adımlarıyla benim adım boyum bir değildi ki; bu tempoyla yürüyerek ona yetişmem imkansızdı.
Gözlerimi hırsla etrafta gezdirdim. Tam da haranın sınırlarına, geniş otlakların başladığı alana yaklaştığımızı fark ettim. Çitlerin ardında ve arazide serbestçe otlayan birkaç at görüş alanıma girdi. Zihnimde aniden çakan bir fikirle adımlarımı çitlere doğru yönelttim. İşte aradığım fırsat tam da karşımdaydı.
Bakışlarım, bana en yakın noktada, hafif nemli çimlerin üzerinde süzülen gri, parlak tüylü bir İngiliz atına kilitlendi. Güneş ışıkları, hayvanın pürüzsüz ve dökümlü kas yapısına vurdukça gümüşi bir parlaklık saçıyordu. Boynu kavisli, duruşu asil ve gözleri son derece diri bir attı bu; adeta rüzgarı kendi bünyesinde hapsetmiş gibi duruyordu. Ona zarar vermeyeceğimi, acelem olduğunu hissettirmek istercesine adımlarımı yumuşattım. Sakinleştirici bir fısıltıyla yanına yaklaştım, elimi uzatıp o ipeksi gri boynunu nazikçe okşadım. Burun deliklerini genişletip derin bir nefes alarak kokuma alışmasına izin verdim. Bana güvendiğini hissettiğim o ilk saniyede, çocukluğumdan beri iyi bildiğim o süvari refleksiyle bacağımı savurup üzerindeki eyerine çıktım.
Üzengileri kavradığım an, "Hadi oğlum!" diye fısıldayıp dizginleri hafifçe gevşettim. Komutumu bekliyormuşçasına anında şahlanıp ileriye doğru fırladı. Saliseler içinde dörtnala kalktık. At nallarının toprağı döverken çıkardığı o muazzam ritmik gürültü, vadide yankılanıyordu. Öyle bir hızda koşuyordu ki, soğuk rüzgar at kuyruğu yaptığım saçlarımı sanki bağından söküp geriye doğru savuruyor, yüzümü yakıyordu. Ama içimdeki o hırs ve Alparslan’ı durdurma isteği, hızıma hız katıyordu.
O andan sonra rüzgar kontrolümüzden çıktı. Zekeriyaköy’ün nemli, çam kokulu havası ciğerlerimi doldururken, mesafe saniyeler içinde eridi. Çok geçmeden, virajı dönmüş sert adımlarla yürümeye devam eden Alparslan’ın o geniş omuzlu siluetini yakaladım.
Gözümü karartmıştım. Atın dizginlerini hafifçe sağa kırıp, toprağı havalandıran muazzam bir hızla tam Alparslan’ın önüne kırdım. At, Alparslan'ın sadece birkaç adım ötesinde, arka ayaklarının üzerinde şaha kalkarak kişnedi ve ön ayaklarını sertçe toprağa vurarak durdu. Yükselen toz bulutunun ve havalanan yaprakların ortasında, atın sırtında dimdik durup, nefes nefese Alparslan’ın o karanlık, donuk gözlerinin içine baktım.
"Seni durdurmak için illa at üstünde önüne mi kırmak gerekiyor?"
Alparslan bir süre hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki o kasvetli ve tekinsiz ifadeyi dağıtmak, içindeki fırtınayı bastırmak istercesine gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve başını geriye atarak burun kemiğini sıktı. O kadar gergindi ki, elinin üzerindeki damarların kasıldığını görebiliyordum. Birkaç saniyelik bu ağır sessizliğin ardından bana doğru bir adım attı. Bana bakmadan, sadece atın dizginlerini sertçe kavradı ve diğer elini beni attan aşağı indirmek için yukarı uzattı.
Uzattığı eline bakmadan, eyerden kendi imkanlarımla indim. Toprağa bastığım an, aramızdaki mesafeyi sıfırlamak istercesine adımımı attım.
"Bana bir cevap ver, neden arkana bile bakmadan kaçıyorsun?"
Alparslan ağzını açıp tek bir kelime dahi sarf etmeden, bakışlarını benden kaçırarak tekrar oradan uzaklaşmaya yeltendi. Bakışlarındaki o kaçış, o yok sayış bardağı taşıran son damla oldu. Hızla öne fırlayıp iri, sert dirseğine yapıştım ve var gücümle çekerek gitmesine izin vermedim.
Alparslan durdu. Göğsü öfkeyle kalkıp inerken ciğerlerine derin, sarsıcı bir soluk çekti. Başını yavaşça bana çevirdiğinde, gözlerindeki o yakıcı ateşi gördüm.
"Nihal, bırak," dedi, sesi tehlikeli bir fısıltı gibi kısık ve titrek çıkıyordu. "Sinirliyim, kalbini kırmak istemiyorum."
Her zamanki inadım ve uzun süredir üzerimde biriken o ölümcül stres, onun bu uyarısını tamamen yok saymama sebep oldu. Tepkim gecikmedi.
"Hiçbir yere gidemezsin!" dedim, tuttuğum dirseğini daha da sıkarak. "Bana bir açıklama borçlusun."
Alparslan şaşkınlık ve hafif bir alayla kaşlarını havalandırdı. "Sana bir açıklama borçluyum?"
"Evet, borçlusun!" diye bağırdım. "Sana yetişmeye çalışırken ya düşüp bir yerimi kırsaydım?"
Bakışları bir an bile yumuşamadı. "Ben mi dedim sana peşimden gel diye? Ayrıca sana hiçbir şey olmaz."
Söylediği şey zihnimde şok etkisi yarattı. İster istemez sesimdeki o kırgın alaycılık tonu yükseldi. "Bana hiçbir şey olmaz, öyle mi? Ne bu? Kötüye bir şey olmaz teorisi mi? Dün öyle demiyordunuz ama Yüzbaşım?"
Aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırlayarak üzerime doğru bir adım attı. "Dün sen de böyle hareketlerde bulunmuyordun!" diye gürledi Alparslan.
"Ne gibi hareketler pardon?!"
"Daha yirmi dört saattir tanıdığın bir adamın kollarında kahkahalara boğulman gibi mesela?!"
Duyduğum şeyle sinir krizinin eşiğine geldim. Beynimdeki tüm mantık kalkanları devre dışı kaldı. "Ne demeye çalışıyorsun sen? Açık konuş, imalarda bulunma!"
"Açık konuşayım? Peki, açık konuşayım!" dedi, sesi vadide yankılanacak kadar sert ve gür çıkarak. Göğsü göğsüme değecek kadar yaklaştı. "Sen kimsin Nihal? Sen böyle biri misin? Kontrolü elinden bırakacak kadar rahat biri misin sen?"
Şaşkınlık ve öfke içimde birbirine karıştı. "Beni sorgulamak senin ne haddine?! Sen önce dön de kendine sor, 'ben kimim' diye!"
Alparslan’ın gözlerindeki o son baraj da o an yıkıldı. Bütün duvarları, bütün askeri kimliği, disiplini ve saklamaya çalıştığı o kapkaranlık fırtına bir anda dışarı döküldü. Yüzü yüzüme santimler kalana kadar yaklaştı, gözlerimin ta içine bakarak haykırdı.
"Ben kimim öyle mi?" Histerik bir gülümseme koptu dudaklarından. "Yüreğin yetecekse dinle. Ben sana deli gibi aşık olan o adamım! Ben seni köpek gibi kıskanan o adamım! Ben, istesen canını verecek olan o adamım!" Gürleyen sesi fısıltıya dönüştü. "Öğrendin mi şimdi ben kimmişim?"
Zaman durdu. Dünya ekseninden kaydı. Rüzgar esmeyi, kuşlar ötmeyi bıraktı. Duyduğum kelimeler beynimde sarsıcı bir deprem yarattı. Anlık bir dehşet duygusu bütün bedenimi ele geçirdi, kanımın çekildiğini, dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim.
"Y-yok..." diye fısıldadım, geriye doğru felç olmuş gibi bir adım atarak. Başımı iki yana sallamaya başladım. "Hayır, hayır. Ne sen böyle bir şey söyledin, ne de ben böyle bir şey duydum. Tamam mı?"
Alparslan geri adım atmadı. Gözlerindeki o yalın, ham ve sarsıcı hislerle bana bakmayı sürdürdü. "Tamam falan değil! Sen duyduklarından korkuyor olabilirsin ama ben hissettiklerimden korkmuyorum!"
Panik, bir sarmaşık gibi boğazımı sıktı. Nefes alamadığımı hissettim. Bu imkansızdı, bu yanlış giden hayatımın ortasında belirebilecek en son şeydi.
"Sus... Sus! N'olur sus!"
Ellerimi hırsla, çaresizce kulaklarıma kapattım. Sesini, o itirafın zihnimde yarattığı o yıkıcı yankıyı duymamak için hızla geriye doğru adımladım. Arkamı döndüğümde tek bir saniye bile düşünmedim. Az önce indiğim atın eyerine panik halinde, adeta kaçar gibi geri bindim.
Dizginleri sertçe çekip atı topukladım. Alparslan’ın arkamdan adımı seslenişini dinlemeden, atın nallarının toprağı döven o çılgınca temposuyla kendimi ormanın derinliklerine, o karanlık ağaçların arasına attım ve saniyeler içinde gözden kayboldum.
Rüzgar yüzümü donduracak bir hızla çarperken, altımdaki atın nalları toprağı ve kuru dalları darmadağın ediyordu. Arkamdan yükselen Alparslan’ın o tok, endişeli ve yırtıcı sesini duymamak için atı daha da hızlandırdım. Ormanın karanlığı, ağaçların birbirine dolanmış devasa dalları beni yutmak ister gibi üzerime devriliyordu ama duramazdım. Durursam zihnimdeki o fırtına beni yok edecekti.
"Ben sana deli gibi aşık olan o adamım! Ben seni köpek gibi kıskanan o adamım! Ben, istesen canını verecek olan o adamım!"
Cümleler... O kelimeler beynimin kıvrımlarında devasa balyozlar gibi yankılanıyordu. Kulaklarımı kapatsam da zihnimin içindeki o sesi susturmayı başaramıyordum. Göğsüm, hızla alıp verdiğim düzensiz nefeslerle inip kalkarken vizyonum bulanıklaştı. Nasıl olabilirdi? Sert, aşılmaz duvarlarıyla tanıdığım asker, o çelikten kalkanlarını tek bir saniyede gözlerimin önünde darmadağın etmişti.
"Sus..." diye fısıldadım kendi kendime, dizginleri daha da sıkarak. "Sus, düşünme!"
Ama zihnim durmuyordu. Alparslan’ın o haykırırken gözlerinde beliren ham, yalın ve fırtınalı çaresizlik gözümün önünden gitmiyordu. Bana bakışları, göletin kenarında Altuğ’a sarıldığım an yüzüne çöken o zifiri karanlık... Hepsi birer birer oturuyordu yerine. O askeri disiplinin, soğuk mesafesinin arkasında sakladığı devasa yangın nihayet kontrolden çıkmış, beni de içine alarak tutuşturmuştu. Bu düşüncenin ağırlığı altında ezilirken, panik atağım boğazıma bir pençe gibi yapıştı.
Dikkatsizdim. Ormanın derinliklerinde, ağaçların birbirine sarmaşık gibi dolandığı o dar patikada atı dizginlemek yerine daha da hızlandırmıştım.
Tam bir virajı dönecekken, atın ön ayağı yerde saklanan kalın bir ağaç köküne takıldı. Hayvan acıyla kişneyip dengesini kaybettiği an, bacaklarımdaki kavrayışımı yitirdim. Yerçekimi beni acımasızca aşağı çekti. Eyerden kayıp havada savrulduğum o saliseler içinde dudaklarımdan ormanı yaran dehşet dolu bir çığlık koptu.
"Ahhh!"
Sertçe toprağa, dökülmüş kuru dalların ve yaprakların üzerine çakıldım. Omuzumun ve kalçamın üzerine düşmenin verdiği etkiyle ciğerlerimdeki tüm hava tek bir anda boşaldı. Şokun ve acının etkisiyle yerde iki büklüm kaldım. Benden kopan o yüksek sesle ve düşüşün yarattığı panikle zıvanadan çıkan zavallı at, kişneyerek nallarını toprağa vurdu ve hızla ormanın karanlığına doğru kaçarak gözden kayboldu.
"Allah'ım..." diye inledim, gözlerimi acıyla kapatıp. Düştüğüm yerden henüz tek bir santim bile doğrulmaya fırsat bulamamışken, sırtüstü yattığım nemli toprağın üzerinde hemen sol ayağımın altında hışırdayan bir hareketlilik hissettim. Düşerken fark etmeden bastığım o kuru yaprak yığınının altındaki ani hareket, bedenimi baştan aşağı buz kestirdi.
Sadece bir salise sonra, sol ayak bileğimde iki sıcak, zehirli iğnenin etime saplandığını hissettim. Keskin, yakıcı ve korkunç bir acı bedenime yayıldı.
"AAAAAHHH!"
Dudaklarımdan kopan ikinci çığlık, ilkinden çok daha yırtıcı, çok daha çaresizdi. Ormandaki kuşlar havalandı. Bileğimi ısıran o koyu renkli yılan, tehdidin ortadan kalkmasıyla hızla çalıların arasına süzülüp gözden kayboldu.
Nefes nefeseydim. Sol bileğime anında sanki kızgın bir demir basılmış gibi bir yangın yayıldı. Gözyaşlarım pınarlarından boşalırken, zar zor hareket ettirdiğim ellerimle kendimi sürükleyerek hemen arkamdaki devasa çam ağacının gövdesine yasladım. Titreyen ellerimle ceketimin cebinden astım spreyimi çıkarıp dudaklarımın arasına yasladım. Derin solukla ilacı ciğerlerime çekerken nefesimi düzene sokmaya çalıştım.
Yüzüm saniyeler içinde soğuk terlerle kaplandı, ıslak saç tutamlarım alnıma yapıştı. Yanaklarım ateş gibi yanıyor, zehrin dolaşımıyla birlikte başım dönüyordu. Sol bacağım şimdiden uyuşmaya, bileğim zonklamaya başlamıştı.
Çok geçmeden, ormanın derinliklerinde çınlayan nal sesleri yaklaştı.
Alparslan, çığlıklarımı duyduğu yöne doğru altındaki siyah atı adeta ölüme sürer gibi koşturmuştu. Beni ağacın dibinde, darmadağın bir halde gördüğü an, atın henüz tam durmasına bile izin vermeden eyerden aşağı atladı. Kendini toprağa fırlatır gibi yanıma koştu.
Yüzündeki o her zamanki sakin asker ifadesi tamamen buharlaşmıştı; yerini dün gece de gördüğüm saf bir dehşet ve panik almıştı. Hemen dibime çöktü, elleri titreyerek yüzüme ulaştı.
"Nihal!" dedi, sesi sarsıntılı ve telaşlı çıkarak. "N'oldu? N'oldu hadi söyle, neyin var?"
Ağlamaktan ve acıdan sesim pürüzlenmişti. Zorlukla yutkundum. "D–düştüm..." dedim, gözlerimi kapatarak. "Sonra... sonra yılan ısırdı."
Alparslan’ın gözleri bir anlığına irileşti. "Ne?!" diye bağırdı, panik tonunu bastırmaya çalışarak. "Nereni ısırdı?! Neresi Nihal?!"
Bileğimdeki o yakıcı zonklama dişlerimi birbirine bastırmama neden oldu. İnleyerek fısıldadım. "A–ayak bileğimi. Sol ayak bileğimi..."
Alparslan tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Hemen öne fırlayıp sol ayağımı nazik ama hızlı bir kararlılıkla kendine doğru çekti.
Yanımızda profesyonel bir ilk yardım çantası yoktu ama Alparslan'ın gözlerindeki o anlık panik, yerini tecrübeli bir askerin soğukkanlı reflekslerine bıraktı.
İlk iş olarak spor ayakkabımın bağcıklarını dikkatle çözüp ayağımdan çıkardı. Çorabımı yavaşça aşağı kaydırdığında, bileğimdeki iki morartılı diş izini ve etrafının hızla şişip morarmaya başladığını gördü.
"Tamam... Tamam, sakın kıpırdama, panik yapma," dedi, sesi askeri bir emrin netliğiyle beni sakinleştirmeye çalışıyordu. "Derin nefes al. Kaslarını gevşet ki kan dolaşımın yavaşlasın, zehir vücuduna yayılmasın."
Yarayı kesmek ya da emmek gibi ilkel bir hataya asla düşmedi; bunun dokuyu çürütmekten ve zehrin yayılımını hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacağını çok iyi biliyordu.
Üzerindeki sağlam kumaşlı taktik yeleği çıkarıp kenara bıraktı. Siyah tişörtünü ensesinden tuttuğu gibi çıkardı ve büyük bir güçle yırtarak uzun, geniş bir bez parçası elde etti. Yırttığı kumaşı bileğimden başlayarak yukarıya doğru, turnike gibi dolaşımı kesecek kadar sıkmadan, sadece esnek ve sıkı bir baskı uygulayarak sarmaya başladı. Zehrin lenf kanalları üzerinden vücuda pompalanmasını engellemek için bacağımı adeta koruyucu bir bandajla kaplıyordu.
Çevresine hızlıca göz gezdirdi. Yakındaki düzgün, kalın iki ağaç dalını kaptı; yeleğindeki ayarlanabilir askı kayışlarını sökerek bu dalları bacağımın iki yanına sabitledi. Bacağımı tek bir milim bile kımıldatmayacak mükemmel bir atel oluşturmuştu.
"Canın acıyacak ama bacağını hiç kımıldatmaman lazım, özür dilerim," diye fısıldadı.
Sadece başımı hafifçe sallayabildim. Alparslan beni kucağına almadan hemen önce cebinden telefonunu çıkardı. Çağlar’ı aradı. Sesi bir komutanın en kriz anında bile koruduğu o çelik gibi, pürüzssüz ve net tondaydı. Bir yılan ısırığı vakası olduğunu, detayları sonra geçeceğini ama derhal malikaneye bir doktor çağırılması gerektiğini ve Altuğ’a haber verilmesini emretti. Saniyeler süren aramanın ardından telefonu cebine tekrar koydu.
Beni tek bir hamlede, bir tüy kadar hafifmişim gibi kucağına aldı. Bacağımın sarkıp sallanmasına izin vermeden, sarsmamaya azami özen göstererek siyah atın yanına ulaştı. Beni eyerin üzerine yerleştirdi ve kendisi de hemen arkama geçti. Tek eliyle dizginleri kavrarken, diğer güçlü kolunu belime dolayarak beni geniş, sıcak göğsüne sıkıca bastırdı.
"Sana hiçbir şey olmaz," diye fısıldadı kulağıma doğru. "Çünkü ben bu dünya üzerinde nefes aldıkça seni hiçbir şeye kurban etmem." Sesi bir yemin gibi keskindi.
Orman patikalarını yararak malikaneye doğru tempolu ama dikkatli bir şekilde ilerliyorduk. Bacağımın sarsılmaması için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordu. Zehrin yarattığı o ağır uyuşukluk ve baş dönmesi zihnimi perdeliyordu; bilincim sürekli gidip geliyordu. Göğsümdeki darlık ve bileğimdeki o yakıcı sızı beni bitap düşürmüştü ama Alparslan’ın atın her bir adımında beni daha da sıkı saran kolu, hayatta kalmamı sağlayan tek çapa gibiydi. Başımla onun omzuna sığınmış, kalbinin o deli gibi çarpan ritmini dinliyordum.
"Kapatma gözlerini," diye fısıldadı kulağıma doğru, nallar toprağı dövmeye başladığında. "Nihal, sesimi duyuyorsun değil mi? Kapatma gözlerini."
Malikanenin geniş bahçe kapısından içeri girdiğimizde, bizi büyük bir kalabalık karşıladı. Malikane kapısında Altuğ, güvenlik ekibi, Çağlar ve çağırılan özel doktor hazırda bekliyordu. At durur durmaz Altuğ endişeyle öne fırladı, kollarını açarak beni Alparslan’ın kucağından almaya yeltendi.
"Ver bana, ben taşıyayım!" dedi Altuğ, sesindeki kontrolsüz panikle.
Alparslan’ın kolu belimde daha da sertleşti. Beni bir milim bile geriye çekmedi; aksine Altuğ’a öyle bir baktı ki, aralarındaki hava bir anda buz kesti.
"Dokunma!" diye gürledi Alparslan, atın sırtından tek hamlede aşağı inerek beni kucağında tutmaya devam ederken. "Çekil önümden!"
Altuğ’un gözleri öfkeyle irileşti, Alparslan’ın üzerine doğru bir adım attı. "Kendine gel lan! Kız ne halde görmüyor musun? Bırak ben taşıyayım!"
"Çekil, dedim!" Alparslan’ın sesindeki o tehlikeli, yırtıcı ton Altuğ’u olduğu yere çiviledi. Aramızdaki o gerilim tam patlama noktasına gelmişken, Altuğ dişlerini sıkarak geriye çekilmek zorunda kaldı.
"Kahretsin! Tamam, tartışmanın sırası değil!" diye bağırdı Altuğ, eliyle evin alt katını işaret ederek. "Aşağıda tam teçhizatlı bir revir var. Doktor, hızlı olun!"
Alparslan, arkasında bıraktığı gerilimi hiç umursamadan beni kucağında taşıyarak malikanenin alt katındaki revire doğru devasa adımlarla ilerledi. Odadan içeri girdiğimizde, beni sedyenin üzerine adeta bir porselen bebekmişim gibi sonsuz bir nezaketle bıraktı.
Doktor vakit kaybetmeden yanıma yaklaştı. Bacağımdaki ateli, sıkıca sarılmış baskılı sargıyı ve bileğimdeki diş izlerini incelediğinde yüzünde gözle görülür bir rahatlama belirdi.
"Neyse ki çok doğru müdahale..." diye mırıldandı doktor, bir yandan da hızlıca vital bulgularımı kontrol ederken. "Yarayı kesip emmeye çalışmayarak doku harabiyetini önlemişsiniz. En önemlisi de bacağı bu şekilde atelle sabitleyip esnek baskı uygulamak, zehrin kas hareketiyle vücuda ve kalbe pompalanmasını büyük ölçüde yavaşlatmış. Yanlış bir müdahale yapılsaydı şu an doku ölümü veya ağır bir sistemik şokla karşı karşıya olabilirdik."
Doktorun sözleri üzerine bakışlarımı güçsüzce sedyenin hemen başında, kolları göğsünde bağlı duran Alparslan’a çevirdim. Gözlerimiz buluştu. Bakışlarımda dünden beri kurduğum tüm o savunma kalkanlarının ötesinde, katıksız bir minnet duygusu vardı. Hayatımı ona borçluydum. Üçüncü kez. Alparslan, bakışlarımdaki o yumuşamayı gördüğünde çene kemiklerini hafifçe gevşetti ama gözlerindeki o korumacı ciddiyeti bir an bile bozmadı.
Doktor, damar yolumdan panzehiri ve destekleyici sıvı tedavisini uygulamaya başlarken konuşmaya devam etti. "Panzehiri verdik, zehrin vücuttaki etkisini nötralize edecek. Ancak zehirli ısırıklarda doku reaksiyonunu takip etmek şart. En az beş saat boyunca damar yolundan sıvı desteği alacaksınız ve sizi gözlem altında tutacağız." Ardından muayeneye devam edip sol omzuma dokunduğunda hafifçe inledim. "Düşmenin etkisiyle sol omzunuzu zedelemişsiniz," dedi doktor omzumu incelerken. "Ciddi bir kırık ya da çıkık yok ama bir doku zedelenmesi mevcut. Omzunuzu zorlamamanız adına bir süre kolluk takmanız gerekecek."
Alparslan beklemeden öne atıldı. Doktorun uzattığı kolluğu nazikçe alıp, hareket ettirmekte zorlandığım sol kolumu incitmekten korkar gibi yavaşça içinden geçirdi. Bakışları yüzümdeki her bir mimikte gezinirken, kolluğun cırt cırtlarını omzuma sabitledi.
Serumun etkisiyle vücuduma tatlı bir sıcaklık yayılmaya başlarken, bakışlarımı başucumda bir nöbetçi gibi bekleyen Alparslan’dan bir an olsun ayıramıyordum.
Doktor takipleri ayarlayıp odadan kısa bir süreliğine çıktığında revirde yalnızca ikimizin solukları kaldı. Kolumdaki serum yavaşça damla damla süzülürken, başucumda çelikten bir heykel gibi dikilen Alparslan’a baktım. Bütün o dik duruşum, ardına saklandığım buzdan kalkanlarım tek bir anda eriyip gitmişti. Gözlerimin içine çöken o yorgun minnet duygusunu gizlemeye çalışmadım.
"Alparslan..." diye fısıldadım, sesim ilacın etkisiyle hafifçe pürüzlü çıkarak. "Teşekkür ederim. Üçüncü kez... Hayatımı üçüncü kez kurtardın."
Alparslan çene kemiklerini sıktı, gözlerinde fırtınalı bir ifade belirdi. Aramızdaki mesafe bir anda tamamen buharlaşmıştı. Söylediği o itiraf, ormandaki haykırışı hâlâ havada asılı duruyordu ama o an bana kıyamadığı, canımın acısını kendi bedeninde hissettiği her halinden belliydi.
Alparslan, bakışlarındaki o sertliği bir anlığına gevşetti. Gözlerinde derin, çalkantılı bir fırtına koptu ama anında kendini topladı. Ormandaki o yakıcı itirafının ağırlığı hâlâ aramızda asılı duruyordu ama şu an tek düşündüğü benim sağlığımdı. "Şimdi bunu düşünme," dedi, pürüzlü ve alçak bir tonla. "Sadece dinlen. Bunları sonra konuşacağız."
Tam o sırada komodinin üzerinde duran telefonum titredi. Ekran parladı. Halamın adı belirdi; görüntülü arıyordu. Serumun bağlı olduğu koluma ve omzumdaki kolluğa baktım. Halamın beni bu halde görmesi, gereksiz bir panik dalgasına ve sorular silsilesine yol açardı. Üstelik yüzüme o sahte gülücüklerden birini konduracak ne enerjim ne de dermanım vardı. Parmağımla telefonun yan tarafındaki düğmeye basarak aramayı sessize aldım ve telefonu kenara bıraktım. Alparslan bu hamlemi tek bir kelime etmeden ama ne hissettiğimi anlayarak izledi.
Aradan geçen beş saatin ve biten serumların ardından doktor tekrar içeri girdi. Vital bulgularımı, tansiyonumu ve bileğimdeki şişliğin durumunu dikkatle kontrol etti. "Gözlem süremiz tamamlandı. Hayati değerleriniz stabil, zehrin yayılımı tamamen durduruldu," dedi memnun bir ifadeyle. Damar yolunu kapatıp üzerini bantladı. "Bileğinizdeki şişlik ve hassasiyet birkaç gün devam edebilir, bol sıvı tüketin. En az üç gün boyunca sol bacağınızın üzerine asla yük bindirmemeniz, yatıp istirahat etmeniz gerekiyor. Dışarı çıkmak, yürümek kesinlikle yasak. Artık odanızda dinlenebilirsiniz." Doktorun onaylamasıyla, Alparslan’ın desteğiyle revirden çıktık.
Ağrıyan omzumu fazla zorlamadan, bana tahsis edilen odaya gitmek için merdivenlere doğru adımladım. Halama geri dönmem gerekiyordu. Ben tam merdinleri tırmanmak için ilk adımımı atacaktım ki bir anda kendimi havada buldum. Alparslan beni kucağına almış, ben daha itiraz edemeden merdivenleri çıkmaya başlamıştı. Tam bir şey söyleyecektim ki bana attığı bakışla sustum. Bize tahsis edilen odaların olduğu koridora yöneldik.
Odamın kapısının önüne geldiğimizde Alparslan beni dikkatlice yere bıraktı. Durup bana döndü. Üzerindeki tişörtünü benim için yırttığından saatlerdir üzerinde hiçbir şey yoktu ve ormandaki koşturmacadan dolayı üstü başı darmadağınık olmuştu. "Ben bir duş alıp üzerimi değiştireyim," dedi, gözlerini yüzümden ayırmadan. "Sen de dinlen biraz. Bir şeye ihtiyacın olursa da seslen."
"Tamam," dedim başımı sallayarak. "Ben de bir duş alıp halamı geri arayayım."
O kendi odasına geçerken ben de kendi odama adım attım. Kapıyı arkamdan kapatıp gardırobun yanındaki boy aynasının karşısına geçtim. Aynadaki yansımam içler acısıydı; saçlarım darmadağındı, yüzüm solmuş, kıyafetlerim çamur ve kuru yaprak izleriyle dolmuştu.
Yönümü hemen banyoya çevirdim. Kolumdaki kolluktan kurtuldum ve sol omzuma dikkat ederek zorlukla kıyafetlerimden sıyrıldım. Sıcak suyun vücudumdan akıp gitmesine izin verirken, hem zihnimdeki o fırtınayı hem de ormanın çamurunu üzerimden attım. Omzum bu haldeyken duş almam zor olmuştu ama halletmiştim. Kurulandıktan sonra valizden çıkardığım, tenimi incitmeyecek yumuşaklıkta, zümrüt yeşili ipek pijama takımımı giydim. İpeğin soğuk ve pürüzsüz dokusu yorgun bedenime iyi gelmişti. Nemli saçlarımı geriye tarayıp yatağın kenarına iliştim.
Derin bir nefes aldım ve halamı normal aramayla geri aradım. Telefon ikinci çalışta açıldı.
"Nihal! Güzelim, biraz önce doğum gününü kutlamak için görüntülü aradım açmadın, merak ettim," dedi halamın hafif telaşlı sesi ahizeden yükselirken.
"Hala, kusuruma bakma lütfen," dedim sesimi olabildiğince dinç tutmaya çalışarak. "Arazide yürüyüşteydik, telefon yer yer çekmiyordu. Odaya az önce geldim, duş aldım üzerimi değiştiriyordum."
"Sesin bir tuhaf geliyor, iyi misin sen? Hem Altuğ’la tanışmışsınız, durumlar nasıl?"
İçimi çeken o hafif sancıyı bastırıp sanki beni görüyormuşçasına hafifçe gülümsedim. "İyiyim hala, baya yorulmuşum yürüyüş yaparken ondandır. Ve evet sadece ismini bilip cisminden bir haber olduğumuz Altuğ'la sonunda tanıştık. Her şey yolunda merak etme," deyip, inandırıcı olduğunu düşündüğüm şekilde genişçe esnedim. "Halacım, duştan sonra bana bir uyku bastırdı. Daha sonra detaylıca konuşuruz, olur mu? Şimdi biraz dinlenmek istiyorum."
"Tamam bir tanem, kendine çok dikkat et."
"Öpüyorum halacım sen de kendine dikkat et."
Vedalaşıp telefonu kapattığım an göğsümden ağır bir nefes boşaldı. Tam telefonu yatağın üzerine bırakıyordum ki odanın kapısı usulca tıklandı.
"Girin," dedim sesimi toparlayarak.
Kapı yavaşça açıldı. İçeri giren kişi Altuğ’du. Elinde ahşap bir tepsi tutuyordu; tepside taze sıkılmış portakal suyu, hafif bir çorba ve birkaç atıştırmalık vardı.
"Kan şekerin düşmüştür," dedi Altuğ, gözlerinde suçluluk ve endişe karışımı bir ifadeyle odaya adımlarken. "Saatlerdir hiçbir şey yemedin. Sana bir şeyler getirdim."
Açıkçası gördüklerim beni pozitif anlamda son derece şaşırtmıştı. Çünkü herkese üstten bakan Altuğ Hanzade şu an karşımda tepsiyle dikiliyordu. "Sen... ve birisini düşünmek? Sen... ve birisine tepsiyle yemek getirmek? Ne yalan söyleyeyim, inanması güç. Doğruyu söyle aşağıdaki çalışan kadınlardan birinin ruhu senin bedenine reenkarne oldu öyle değil mi?"
Gözlerini devirdi bu dediklerime. "Ha ha ve ha Küçük Hanım. Biz de istediğimiz zaman düşünceli biri olabiliyoruz herhalde." Elindeki tepsiden yayılan taze çorba ve portakal suyu kokusu odayı doldururken, tepsiyi komodinin üzerine dikkatle bıraktı.
Saat akşamüstü altıya geliyordu. Günün o karanlık, yorucu kasveti yavaş yavaş penceremden içeri süzülürken saatlerdir hiçbir şey yemediğimi, midemin bomboş olduğunu hissettim.
"Peki, her neyse. Teşekkür ederim," dedim, yatakta hafifçe doğrulup sırtımı yastığa yaslarken. "Gerçekten acıktığımı yeni fark ediyorum."
Altuğ hemen yatağın kenarındaki berjere geçti. "Rüzgar'la tanışmışsınız," dedi.
Kimden bahsettiğini anlayamadım. "Rüzgar?" Diye tekrar etmek durumunda kaldım.
"Seni üzerinden atan at," dedi sesine yansıyan mahcup ifadeyle.
"Adı Rüzgar mıymış? Valla yalan yok isminin hakkını veriyor." Sarkastik tavrım hala sürüyordu.
Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip endişeli gözlerle beni süzdü. "Çok korkuttun bizi Nihal," dedi sesi alçalarak. "Ormanda ne oldu tam olarak? Rüzgar nasıl zıvanadan çıktı? Yani durduk yere böyle bir şey yapması imkansız. Son derece eğitimli atlar hepsi."
Çorbamdan bir kaşık alırken ormandaki o fırtınalı anlar zihnimde canlandı. "Dikkatsizdim," dedim dürüstçe. "Ağaçların sıklaştığı dar patikada atı dizginlemek yerine hızlandırdım. Ön ayağı kalın bir ağaç köküne takılınca dengesini kaybetti, ben de eyerden savruldum. Ben düşünce o da korkup kaçtı zaten."
Altuğ kaşlarını hafifçe çatarak başını salladı. Bir süre sessizce çorbamı içmemi izledi. Ardından sesine o çok iyi bildiğim, dışarıdan son derece düşünceli ama alt metni ustalıkla işlenmiş imalı tonunu yerleştirdi.
"Alparslan peşindeydi ama değil mi?" dedi, sanki çok masum bir soru soruyormuş gibi. "Yani... Sen ormana dalarken peşinden geldi. Ama nedense seni engellemek yerine daha çok panikletmiş gibi bir halin vardı. Açıkçası geldiğinden beri adamın etrafında sürekli bir gerginlik, sürekli bir hayati tehlike bitiyor Nihal. Farkında mısın bilmiyorum ama onun varlığı sanki bela magneti gibi. Seni korumaya çalışırken farkında olmadan daha büyük tehlikelerin ortasına sürüklüyor."
Altuğ'un bu alttan alta zehir zerk eden, beni Alparslan’a karşı kışkırtmaya çalışan sinsi hamlesini fark etmem bir salisemi bile almadı. Zekamla dalga geçilmesinden asla hoşlanmazdım, hele ki birkaç saat önce benim için her şeyini ortaya koyan adamın arkasından böyle manipülatif konuşulmasından hiç hoşlanmamıştım.
Sakin kalmaya çalışarak portakal suyu bardağını komodine bıraktım. Bakışlarımı tam Altuğ’un gözlerinin içine diktim. Yüzüme son derece zarif ama buz gibi bir tebessüm yerleştirdim.
"Altuğ," dedim, sesimdeki o mesafeli ve sarsılmaz tonla. "Alparslan olmasaydı şu an bu odada seninle sohbet ediyor olamazdım. O beğenmediğin, üzerine bela çektiğini iddia ettiğin adam, hiç tereddüt etmeden bileğimdeki zehri engelledi ve beni buraya yetiştirdi. Benim hayatımı kimin nasıl etkilediğinin muhasebesini yapacak ya da yargılayacak son kişi bile değilsin. Sınırlarını korursan çok sevinirim."
Altuğ, beklentisinin aksine çarptığı bir çelik duvarmışçasına bir an duraksadı. Yüzündeki o kendinden emin ifade sarsıldı, çene kemikleri kasıldı. Haddini aştığını anlamış ama bunu kabullenmekte zorlanmış bir edayla hafifçe boğazını temizledi.
"Ben... Sadece senin iyiliğini düşündüğüm için söyledim Nihal," dedi geri adım atmak zorunda kalarak. "Yanlış anladın."
"Anlamam gerektiği gibi anladım," dedim kestirip atarak. "Yemek için teşekkür ederim, gerçekten iyi geldi. Şimdi izin verirsen biraz dinlenmek istiyorum."
Altuğ daha fazla üsteleyemeyeceğini anlayarak ayağa kalktı. Tepsiyi düzeltip zoraki bir gülümsemeyle, "Tabii, elbette. İyi istirahatler sana," diyerek odadan çıktı.
Kapı kapandığı an zihnimdeki vites birden değişti. Komodinin üzerindeki dijital saate baktım. Saat altıyı geçiyordu. Çisem Hanım ile daha önceden planlanmış, erteleme lüksümün olmadığı toplantının vakti yaklaşmıştı. Bedenim yorgundu, sol bacağım zonkluyor, omzum sızlıyordu ama ben Nihal Hürkuş'tum; yatakta yatıp kendime acıyacak halim yoktu.
Doktorun 'üç gün yatacaksın' talimatını zihnimin karanlık bir köşesine itip yataktan yavaşça doğruldum.
Nihan'ın gönderdiği valize doğru adımladım. Toplantının önemine yakışır, hem profesyonel hem de zarafetimi ortaya koyacak siyah, tam üzerime oturan terzi kesimi bir takım elbise çıkardım. Pantolonu giyerken sol bileğimi zorlamamaya azami özen gösterdim. İpek, gece karası büstiyerimi üzerime geçirdim. Ceketimi giyerken sol omzumdaki zedelenme yüzünden hafif bir sancı saplandı ama dişlerimi sıktım. Doktorun taktığı o kaba kolluğu bu şık takımın üzerine takacak değildim; o yüzden kolluğu kenara koyup hareketlerimi kısıtlayarak omzumu korumaya karar verdim.
Aynanın karşısına geçtim. Yüzümdeki o solgun, bitkin ifadeyi kapatmak için kapatıcı ve hafif bir makyaj uyguladım. Dudaklarıma iddialı ama mat bir ruj sürdüm. Dağınık saçlarımı banyo dolabının çekmecesinde bulduğum maşayla geniş dalgalar halinde sırtıma döktüm. Ağrıya rağmen dik duruyordum; aynadaki yansımamda yıkılmaz bir kadın duruyordu.
Son dokunuş olarak valizden çıkarıp komodinin üzerine bıraktığım zarif, ince pırlanta kolyemi aldım. Boynuma dolayıp arkasındaki klipsi takmaya çalıştım. Ancak sol kolumu yukarı kaldırmak ve parmaklarımla o minik klipsi birleştirmek sol omzuma korkunç bir sızı yaydı. İnleyerek kolumu indirdim. Bir kez daha denedim, klips parmaklarımın arasından kaydı. Hırsla nefesimi verdim.
Tam o sırada odanın kapısı iki kez tıklandı.
"Girin," dedim, gözlerimi aynadaki yansımamdan ayırmadan, kolyeyi hâlâ elimde tutarak.
Kapı usulca açıldı. İçeri giren kişi Alparslan’dı. Duşunu almış, üzerindeki çamurlu kıyafetlerden kurtulup siyah, temiz bir tişört ve koyu renk pantolon giymişti. Beni sadece kontrol etmek, yatıp yatmadığıma bakmak için geldiği her halinden belliydi.
Ancak eşikten içeri adımını attığı an, bakışları yatakta mışıl mışıl uyuyan bir hasta aradı... Ve bulduğu şey; topuklu ayakkabıları ayağında, saçı ve makyajı özenle yapılmış, kusursuz siyah takımı içinde dimdik duran ve kolyemle uğraşan ben oldum.
Alparslan olduğu yere çivilendi. Yüzündeki o sakin ifade tek bir salisede yerini katıksız bir dehşete, şoka ve hiddete bıraktı. Gözleri irileşti, şakaklarındaki damarlar anında fırladı.
"Nihal?.." dedi, sesi şaşkınlık ve yükselen bir öfkenin eşiğinde, adeta buz keserek. "Sen... Sen ne yapıyorsun?"
Gözlerimi saniyelik olarak aynadaki yansımamdan çevirip ona döndüm ve elimdeki kolyeyi gösterdim. "Kolyemi takmaya çalışıyorum da beceremedim. Yardımcı olur musun?"
Alparslan bir an söylediklerimi zihniyle sindiremedi. Bakışları ayağımdaki topuklu ayakkabılardan başlayıp, kusursuz kesim ceketimden geçerek maşalanmış saçlarıma ve elimde tuttuğum pırlanta kolyeye kadar ağır ağır tırmandı. Birkaç saat önce kollarında can çekişen kadın tamamen yok olmuş; yerine her an bir imparatorluğu tek sözüyle yıkabilecek kadar iddialı bir kadın gelmişti.
"Benimle dalga mı geçiyorsun sen?" dedi, sesi o kadar alçak ve tehlikeli çıkmıştı ki odadaki hava bir anda cıvayla kaplanmış gibi ağırlaştı.
İçeriye doğru iki büyük adım attı, arkasındaki kapıyı sertçe kapattı. Gözlerindeki fırtına adeta odayı kasıp kavuruyordu. Bakışları sol omzuma ve hemen komodinin üzerinde terk edilmiş gibi duran tıbbi kolluğa kaydı. Şakaklarındaki damar daha da belirginleşti.
"Doktor üç gün mutlak istirahat dedi Nihal! Omzun incindi, vücudunda zehir vardı ve bileğinin üzerine yük bindirmemen gerekiyordu!" Her bir kelimeyi dişlerinin arasından kendini kontrol etmeye çalışarak söylüyordu. "Ama sen... Sen tepeden tırnağa hazırlanıp bir de o topuklu ayakkabıları mı giydin? Aklını mı kaçırdın sen?"
"Aklım gayet başımda Alparslan," dedim, ayna karşısında duruşumu hiç bozmadan, dik ve kendimden emin bir tavırla.
"Buradan hiç öyle görünmüyor!"
Bakışlarımı aynadaki yansımasından ona sabitledim. "Erteleyemeyeceğim, önemli bir toplantım var biliyorsun ki. Çisem Hanım beni bekliyor. İş dünyasında 'yılan ısırdı, o yüzden gelemiyorum' gibi çocukça mazeretlerin arkasına sığınamazsın. Hele ki toplantıya bir saat gibi bir süre kalmışken."
"Çocukça mı?" Alparslan inanamıyormuş gibi hafifçe başını sallayarak aramızdaki mesafeyi tek hamlede kapattı. Tam arkamda durdu. Sırtıma vuran sıcaklığı ve öfkesinin getirdiği o yoğun baskı adeta tenimi yaktı. "Nihal, sen ikinci kez ölümden döndün! Ne toplantısı, ne Çisem Hanım'ı? Bir adım daha atarsan bileğinin üzerine yük binip tekrar zedelenecek, farkında değil misin?"
"Farkındayım," dedim, sesimdeki buz gibi sakinliği koruyarak kolyeyi arkama, onun ellerine doğru hafifçe uzattım. "Ama acıyı yönetmeyi iyi bilirim. Şimdi beni vazgeçirmeye çalışmak için harcayacağın o değerli enerjini şu kolyeyi takmak için kullanacak mısın, yoksa tek kollu bir şekilde saatlerce bu klipsle savaşmaya devam mı edeyim?"
Alparslan gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sabrının son kırıntılarını topladığı, şakaklarındaki kasların seyirişinden belliydi. Beni kolumdan tutup tekrar yatağa oturtmak, o topuklu ayakkabıları ayağımdan çekip çıkarmak istediğini çok iyi biliyordum. Ama gözlerimdeki o son derece inatçı kararlılığı gördü. Nihal Hürkuş’un kafasına koyduğu bir şeyi canı pahasına yapacağını bilecek kadar tanıyordu beni.
Hafif, çaresiz ve öfkeli bir hırlama çıkardı boğazından. "Çıldırmışsın sen," diye fısıldadı.
Büyük, sıcak elleri usulca omuzlarıma yaklaştı. Parmak uçları ceketimin kumaşı üzerinden sağ omzuma hafifçe değdiğinde refleksle kasıldım ama renk vermedim. Kolyenin ince zincirini elimden aldı.
Aynadan onu izliyordum. Devasa gövdesiyle arkamda dikilmiş, o amansız öfkesine rağmen sanki camdan yapılmış kırılgan bir şeye dokunuyormuş gibi inanılmaz bir hassasiyetle hareket ediyordu. Parmakları ensemdeki ince saçlarımı yana kaydırırken sıcak nefesi boynuma çarptı.
Klipsi takarken parmaklarının hafifçe titrediğini hissettim. Öfkesinden değil; bana zarar vermekten, canımı yakmaktan korktuğundandı bu titreme.
"Bu odadan çıkabilmen için iki şartım var," dedi, klipsi nihayet birleştirip ellerini boynumdan çekerken. Sesi hâlâ tekinsiz ve karanlıktı. "Birincisi; toplantı bittiği an arabaya binip geri döneceksin. Sana ben eşlik ediyor olacağım."
Aynadaki yansımasından gözlerine baktım. "Çağlar'a söylerim, beni götürür Alparslan. Sen zaten yeterince..."
"Sana 'ben götürüyorum' dedim Nihal," diye kesti sözümü, geri adım atmaya hiç niyeti yoktu. "Ya benimle gelirsin, ya da sana bu odadan dışarı tek bir adım bile attırmam. Seçim senin."
Yapardı, biliyordum. Ki zaten sakat bir bilekle üzerime kilitlenecek bir kapıyı tekmeleyecek mecalim de yoktu. "İyi. Peki, kabul. İkinci şartın nedir?"
Hiçbir şey söylemeden beni kendi eksenim etrafında döndürdü. Artık yüz yüzeydik. Ben daha ne olduğunu anlamadan kollarını dizlerimin arkasından ve belimden geçirdiği gibi beni kucağına aldı.
"Bak sen kötü alıştın beni kucağına almaya!" Diyerek takıldım ona. Ayağımın üzerine basmayayım diye yapıyordu.
Üç büyük adımda yatağa ulaştı ve beni yavaşça yatağın üzerine bıraktı. "İkincisi; o ayakkabılar değiştirilecek." Dedi yıkılası seksi topuklularıma bakarken.
"Asla!" Üzerimi gösterdim hemen. "Bu güzelim takımın altına topuklu ayakkabıdan başka hiçbir şey giyilmez." Yalan söylüyordum, şık olan her şey giyilirdi. Ama onun sınırlarını zorlamayı seviyordum.
"Öyle mi? İyi, sen bilirsin. Benim için hava hoş, zaten kuş kadar hafifsin. Bütün akşam kollarımda gezersin."
Bu sefer dumura uğrama sırası bendeydi. "Şaka yapıyorsun herhalde?"
"Yoo, gayet ciddiyim."
Ciddiydi, ki bunu da yapardı.
"Of aman tamam be! Babet giyerim oldu mu?"
"Ha şöyle. Nereye kadar bu keçi inadıyla? Söz dinle biraz."
Gözlerimi devirirken bir anlığına yuvalarından çıkacak diye korkmadım değil.
Tam ayağa kalkıp valizden babetlerimi alacaktım ki Alparslan durdurdu. "Neredeyse söyle bana, ben getireyim."
Benim için hava hoştu.
Yatağın hemen sağında duvar dibinde duran valizimi işaret ettim. "Kapağı aç, direkt göreceksin zaten. Siyah olanlar."
Direktifime uyup valizin başına geçti, yere eğildi ve kapağı kaldırdı. Siyah babetleri eline alıp geri yanıma geldi ve karşımda diz çöktü. Açıkçası bu beklediğim bir şey değildi. Elimi uzatıp babetlerimi vermesini bekledim. Ama vermedi.
"Ben giydireceğim, zaten bileğini de kontrol etmem lazım."
"A'a ne münasebet canım? Kendim giyerim. Verir misin ayakkabılarımı?"
"Bir kere de inat etme be kadın! Kendin de giyersin, ben de biliyorum herhalde. Ama ben giydireceğim. Tamam mı? Anlaşıldı mı?"
Gözlerimin en derinine sabitlediği bakışlarını üzerimden asla çekmedi. Ruhumu gözetliyordu sanki. Benden herhangi bir cevap beklemeden sağ bileğimi nazikçe tuttu ve ayakkabılarımın bağcıklarını örten pantolonumu hafifçe yukarı sıyırdı. Bileğimi saran bağcıkları görünce dilini damağına vurup cıkladı ve kendi kendine sabır dilendi.
"Ya sabır, ya selamet! Düz topuklu yetmemiş bir de bağcıklısını giymiş!"
Bileğimi saran bağcıkları çözerken tenime değen sıcak parmak uçları kalbime depar attırıyordu. Ben nefesime odaklanmaya çalışırken o çoktan ayakkabımı çıkarmıştı. Daha sonra babetimi giydirdi. Bunları harelerime odaklıyken yapıyor olması istemsizce kalbimi daha da hızlandırıyordu. Bu sefer biraz öncekinden çok daha dikkatli bir şekilde sol bileğimi kavradı. Ayakkabımın bağcıklarını çözüp çıkardı ve ayağımı dizine yasladı. Yılanın ısırdığı yeri özenle inceledi, parmak uçlarının uyguladığı hafif baskılarla bölgedeki şişliğin durumunu kontrol etti. Gördükleri yeterli olacak ki babetimin diğer tekini de giydirdi.
İki babet de ayağımdayken elleri hâlâ bileklerimin üzerinde, başı hafifçe aşağıda kaldı. Yılanın ısırdığı o hassas noktaya parmak ucuyla son bir defa, neredeyse bir tüy hafifliğiyle dokundu. Dokunduğu yer değil, sanki doğrudan ruhum alev almıştı.
"Şişlik çok fazla artmamış," dedi, sesi az önceki gür, emreden tonundan uzaklaşıp derin, pürüzlü ve boğuk bir fısıltıya dönüştü. "Ama bu, üzerinde saatlerce dikilebileceğin anlamına gelmiyor Nihal."
Yavaşça başını kaldırdı. Karşımda diz çökmüş haldeyken bile o devasa cüssesiyle bende kaçacak yer bırakmıyordu. Bakışları bileğimden yukarı tırmandı; bacaklarımdan, ince belimden, ceketimin açık bıraktığı dekoltemden geçip en sonunda dudaklarıma ve gözlerime mühürlendi. O an odadaki oksijenin çekildiğini, kalbimin göğüs kafesimi son gücüyle dövdüğünü hissettim. Benden cevap beklemeyen o kararlı bakışları karşısında ilk defa ne diyeceğimi bilemedim.
Ben şu yaşanandan sonra astım spreyime ihtiyaç duymadıysam daha da duymazdım arkadaş!
"Tamam," diyebildim sadece, sesimin kısıklığına kendim bile şaşırarak. "Dikkat edeceğim."
Alparslan derin bir nefes verip ayağa kalktı. O birden boylu boyunca tepemde dikilince, az önceki o yoğun anın büyüsü hafifçe dağıldı ama elektriklenme hâlâ havada asılı duruyordu. Yatağın kenarına bıraktığı topuklu ayakkabılarımı tek eliyle kavrayıp valizin yanına koydu.
"Beni burada bekle, beş dakikaya geliyorum," deyip kendi odasına gitti. Anladığım kadarıyla üzerini değiştirip gelecekti.
Gidişinin ardından odada kalan o yoğun kokusu hâlâ havayı kaplamaya devam ederken derin bir nefes aldım. Aynadaki yansımama son bir kez göz atıp çantamı hazırladım. Babetlerin içinde ayaklarım düze çıkmış olsa da içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu. Uzun denemeyecek bir sürenin ardından kapı çaldı ve Alparslan içeri adım attı.
Toplantının ciddiyetine ayak uydurmak istercesine üzerindeki tişörtü değiştirmiş, tam üzerine oturan koyu füme bir gömlek giymişti. Kollarını dirseklerine kadar katlamış, o sert ve kalıplı duruşunu daha da belirginleştirmişti. Odaya girdiği an bakışları doğrudan beni buldu.
Galiba bir ara çantamda ne var videosu falan çekmeliydik bu adamla. Çünkü bu üzerindekilerin başkasına ait olma ihtimali yoktu. Özel dikim oldukları belliydi. Ama nasıl bu kadar ütülü ve nizami olabiliyordular?!
"Araba aşağıda hazır," dedi, gömleğinin kollarını düzeltirken gözlerini benden bir an olsun ayırmadan. "Benim arabamla gidiyoruz. Çağlar’a haber verdim, peşimizden korumalarla gelecekler. İtiraz istemiyorum."
"İtiraz etmedim zaten," dedim, üzerimdeki ceketin yakalarını düzeltip yataktan yavaşça kayarak ayağa kalkarken. Babetlerin sağladığı rahatlık yalan değildi; bileğimdeki o keskin sancı topuklulara kıyasla yüksek ölçüde azalmıştı. Yine de bunu Alparslan’a söyleyip onu haklı çıkarma lüksünü ona vermeyecektim.
Çantamı ve telefonumu komodinden aldım. Alparslan bir adım yanımda, adeta bir gölge gibi, herhangi sendeleyen hareketimde beni yakalamak üzere tetikte bekliyordu. Dokunmuyordu ama varlığı bütün tenimi kuşatmıştı.
Tam kapıya doğru yöneldiğimizde, aynadaki yansımamıza takıldı gözüm. Yan yana durduğumuzda ortaya çıkan o tezatlık büyüleyiciydi; o, vahşi, sert, kuralları koyan güçlü bir şah gibi dururken; ben o gücün karşısında asla boyun eğmeyen, inatçı, şık ve ihtişamlı bir vezir gibiydim.
Kapıyı açıp önden çıkmam için kenara çekildi. Tam yanından geçerken duraksadım. Başımı hafifçe kaldırıp o keskin çene hattına ve masmavi gözlerine baktım. Yüzümdeki o hafif, meydan okuyan tebessüm geri gelmişti.
"Bu arada..." dedim, sesimi sadece ikimizin duyabileceği bir fısıltıya düşürerek. "...ayakkabılarımı giydirişin fena değildi. Belki bir gün şahsi stilistim olman için sana bir teklifte bulunurum Yüzbaşım."
Hep o mu benimle oynayacaktı?
Alparslan’ın dudaklarının kenarı çok hafif, tehlikeli bir kıvrımla yukarı kalktı. Bakışları koyulaşırken adımlarını benimle eşledi. Yaptığım espriyi devam ettirdi, beni bozmadı. "Ömrüm boyunca o teklifi yapmanı bekleyeceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun Avukat Hanım," diye fısıldadı kulağıma doğru.
Sözlerinin sıcaklığı kulağımda asılı kalırken, koridora adım attık. Yan yana yürürken bileğim hafifçe zonklasa da adımlarımı ritmik ve kendimden emin tutmaya özen gösterdim. Alparslan, her an yere kapaklanacakmışım gibi adımlarını benim hızıma göre ayarlıyor, devasa gövdesiyle sağ tarafımı tamamen kalkan gibi kapatıyordu.
Merdivenlerin başına geldiğimizde bakışları anında sol bacağıma kaydı. "Kucağıma alayım mı?" der gibi gözlerini hafifçe kıstı.
"Sakın," dedim tek bir kelimeyle, uyarıcı bir bakış fırlatarak. "Aşağıda herkes var, beni o şekilde indirirsen bu sefer ben seni zehirlerim Alparslan!"
Hafifçe güldü; o kısıtlı, nadir görülen ama içimi tekleten gülüşlerinden biriydi bu. "Tamam, ama bir basamak bile sendeleyecek olursan aşağıda kimsenin olmasını umursamam, bilesin."
Tırabzandan hafifçe destek alarak merdivenleri tek tek, son derece zarif bir şekilde indik. Salona adım attığımızda ortamdaki kasvetli hava bir anda buz kesti. Salonda bekleyen Altuğ, ayağımda babetler ve yanımda Alparslan’la indiğimi görünce oturduğu koltukta dikleşti. Bakışları ikimizin arasındaki o görünmez ama elle tutulur çekime takıldığında çenesi seğirdi.
"Nihal? Nereye gidiyorsun bu halde?" diye sordu Altuğ, ayağa kalkarak. Sesi kontrol etmeye çalıştığı bir şaşkınlık ve rahatsızlıkla doluydu.
Alparslan oralı bile olmadı, sanki Altuğ odada hiç yokmuş gibi kapıya doğru ilerleyip çelik gibi sağlam bir duruşla kapıyı benim için açtı.
"Kişisel işlerim var Altuğ, dinlenmem için gösterdiğin nezaket için tekrar teşekkürler," dedim, sesimdeki o mesafeli profesyonelliği hiç bozmadan.
Alparslan dışarı çıkarken arkamdan süzüldü ve kapıyı Altuğ’un yüzüne kapatırcasına nazik ama kararlı bir şekilde örttü. Gri Defender kapının önünde, çalışır vaziyette bizi bekliyordu. Çağlar da hemen arkadaki siyah SUV'un yanında dikilmiş, etrafı süzüyordu. Bizi görünce hafifçe başıyla selam verdi ve hızla malikaneye adımladı.
Çağlar'ın içeri geçmesiyle Alparslan'a döndüm. "Çağlar burada mı kalıyor?"
Benim sorumla o da saniyelikte olsa arkasını dönüp Altuğ'un evine baktı. "Yok, hayır. O da bizimle geliyor. İçeride bir şey unutmuş onu almaya gitti." Anladığımı belli eder bir ifadeyle başımı salladım.
Alparslan yolcu koltuğunun kapısını açtı. İçeri geçmeden önce durup ona baktım. "Toplantı boyunca sessizce bir köşede oturacağına söz veriyor musun?"
Dudakları tehlikeli bir tebessümle kıvrıldı. İçeri geçmem için elini hafifçe belimin arkasına koydu, dokunmuyordu ama sıcaklığı ceketimin üzerinden bile hissediliyordu.
Muzip bir gülüşle yanıtladı sorumu. "Bakacağız bakalım."
"Alparslan!" Dedim isminin son hecesini uzatarak.
Ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Tamam, Avukat Hanım. Tamam. Bin şu arabaya artık." Diyerek aracın içini işaret etti.
İç çekip gözlerimi devirerek Defender’ın yüksek koltuğuna tırmandım. Sol bacağımı içeri çekerken hafif bir sızı kendini hatırlatsa da renk vermedim. Alparslan kapımı nazikçe kapatıp ön taraftan dolandı ve sürücü koltuğuna geçti. Arabanın kapısı kapandığı an, dışarıdaki soğuk rüzgar ve konağın o kasvetli havası tamamen kesildi; yerini onun kokusuna ve arabanın içindeki o dar, samimi alana bıraktı.
Alparslan motoru çalıştırıp direksiyonu kavradı. Dikiz aynasından arkadaki koruma ekibine kısa bir işaret çakıp arabayı konak bahçesinden çıkardı. Sürüşü tıpkı duruşu gibi son derece hakim, sert ama bir o kadar da sarsıntısızdı.
"Çisem Hanım'la nerede buluşacaksınız?" diye sordu, gözlerini yoldan ayırmadan.
"Rouge Blanca'nın roofunda," dedim, ceketimin kollarını düzeltip arkama yaslanırken. "Yarım saate orada olmamız lazım. Projede bulunmasını istediğim noktaların notunu aldım ama asıl önemli olan benim oradaki duruşum. Çisem Hanım masada zayıflık sezdiği an insanı harcar. Kendisini Kaan sayesinde tanıyorum. Eski ortaklardı ve sırf bu sebepten ötürü yollarını ayırmışlardı."
Alparslan’ın dudak kenarı hafifçe seğirdi. "Çisem Hanım kimin ne olduğunu ayırt edebilen bir kadın belli ki. Ama sende zayıflık sezecek insanın kör olması lazım. Bacağını yılan ısırmışken topuklu krizine giren birisin sen, kim seni harcayabilir ki?"
"Taviz vermemek de benim tarzım Yüzbaşım," dedim pencereden dışarıdaki akıp giden ağaçlara bakarak. "Ayrıca bana babet giydirerek zafer kazandığını sanıyorsan yanılıyorsun."
"Zafer kazandığımı düşünecek kadar kibir abidesi olduğumu düşünmen beni bir tık üzdü. Ben sadece haklı olduğumun farkındayım." dedi, sesi son derece kendinden emin ve meydan okuyan bir tondaydı.
"Haklı olmak mı?" dedim tek kaşımı kaldırıp ona doğru hafifçe dönerek. "Bunun adı haklılık değil, bunun adı katıksız bir emrivaki."
Alparslan gözlerini yoldan ayırmadan hafifçe kıkırdadı. "Ben sonuca bakarım. Ayağında babet var mı? Var. Ağrın indi mi? İndi. Demek ki emrivakiler bazen hayat kurtarıyor."
Cevap vermedim ama hırsla başımı tekrar cama çevirirken yüzümdeki tebessümü gizlemek için bayağı bir çaba sarf etmem gerekti. Adamla kavga bile edilemiyordu; çünkü haklılığını o kadar sakin ve kesin bir mantıkla savunuyordu ki, her defasında duvarına çarpıp geri sekiyordum.
Gözlerimi dikkatlice tekrar ondan tarafa çevirdiğimde, profilden o keskin çene hattını ve direksiyonu sıkan güçlü parmaklarını gördüm. İçimdeki o garip, karşı koyamadığım sıcaklık yeniden büyümeye başladı. Bana sadece koruyucum gibi değil, hayatımın merkezindeki o sarsılmaz güç gibi davranıyordu ve işin acı tarafı, ben bu histen gitgide daha çok hoşlanmaya başlıyordum.
🪽
Selammm, nasılsın? Umarım iyisindir.
Duyduk duymadık demeyin, bu kız bu kitabın ilk 10.000 kelimeyi geçen bölümünü yazdıııı🥳
He bir de Alparslan aşkını dağlara taşlara duyurdu sonunda👉👈
Nihal'in veridiği tepkiyi anlayacağınızı umuyorum🥹
Ufak bir bilgilendirme: Anıl'ın modelini değiştirdim. (Bakmak isterseniz 8. Bölümün sonunda.) Ben aslında Deniz Can'ın "Menajerimi Ara" zamanlarını kastederek o halini koymuştum ama kitabı yayınladığım diğer platformlarda çoğu kişi güncel halini hayal etmiş. Günün sonunda yine sarışın Aron'a kaldık🤧 (Herkes istediği gibi hayal edebilir bu arada.)
Bölümde geçen yeni karakterlerin modellerini de aşağıya bıraktımmm.
(En sevdiğim en sevdiğim:)
Ada ACAR
Duru YILDIZELİ
Özge ERGUVAN
