6. bölüm / 20
MUHASARA5
Bölümler 20Şu an: 5
- 1 13.331 kelime
- 2 22.786 kelime
- 3 32.567 kelime
- 4 42.220 kelime
- 5 52.472 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 64.178 kelime
- 7 74.415 kelime
- 8 84.878 kelime
- 9 94.525 kelime
- 10 104.566 kelime
- 11 115.134 kelime
- 12 124.000 kelime
- 13 134.620 kelime
- 14 145.585 kelime
- 15 155.722 kelime
- 16 167.765 kelime
- 17 178.616 kelime
- 18 188.126 kelime
- 19 1910.463 kelime
- 20 2010.184 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gerçek hayatta neden 'pause' tuşu yok?
Zamanın kendisi bile lobinin mermer zemininde kaymış, saniyeler sonsuzluğa uzamıştı. Hayır yani ben daha babamla konuşamamışken Kaan'ın şu an burada ne işi vardı? Onu da geçtim hangi yüzle buraya gelebiliyordu bu? Ben yapamadım ama Alparslan'a desem hayrına iki yumruk atar mıydı acaba? Bu düşünce, içimdeki Avukat Hürkuş'un değil, incinmiş bir kadının son çırpınışıydı.
Kafamdaki sorulara bak! Benim Kaan'ı derhal buradan çıkarmam lazım. Hem de hemen. Ama Kaan benden önce hareketlendiği için ben şirketin kapısına gidemeden lobinin orta yerinde kalakaldım.
Kaan'ın ayakkabılarının mermerde çıkardığı sert sesler, bir geri sayım gibiydi. Alparslan ne alaka bu eleman der gibi bakıyordu, ve haklıydı da. Keşke ben de tanımasam be Alparslan. Çünkü Kaan resmen dibimde durmuş, konuşmayışı bir yana bir de gözleri, ben ve Alparslan arasında yırtıcı bir hızla gidip geliyordu. Bu saçmalığa bir son vermek adına söze girdim.
Bir nevi rahat olduğum algısını ona vermeyi amaçlıyordum. "Ne işin var burada Kaan?" Ben onun gözlerinin içine bakmaya çalışıyordum ama o Alparslan'ın jilet gibi duruşuna, omzunda taşıdığı o görünmez rütbelere kilitlenmişti.
"Karımla konuşmaya geldim. Ha bir de Necmi babamla." Sesi, bal-kaplan karışımı bir sahtelikle doluydu.
Ya ne tür bir şerefsiz görüyorsunuz değil mi?
Göz ucuyla solumdaki Alparslan'a baktım, hafif şaşırmışa benziyordu, ama şaşkınlığından çok, durumu analiz ediyordu. Alparslan'ın bu saçmalığa daha fazla ortak olmak istemeyeceğini düşünerek Kaan'ı kolundan tutarak kenara çekmeye çalıştım. Parmaklarımın Kaan'ın ceketine değdiği an, tiksinti hissi tüm vücuduma yayıldı. Ama tabii ki gelmedi, bir kayanın direnciyle yerinde sabitti.
"Kaan sen dün neredeydin acaba? Ben senin karın falan değilim. Zaten boşanma evraklarını da aldın. Babamla konuşman hiçbir şeyi değiştirmez, asıl babam senin sadakatsizliğini öğrenirse seni alnının çatından vurur. O yüzden şimdi buradan defol git."
Kaan, Alparslan'a bakıp burnundan tiksintiyle güldü. "Ne oldu karıcığım? Benim yaptığımı sen de bana mı yapmak istedin? Ama tabii Nihal Hürkuş hep böyleydi, altta kalamaz hiçbir konuda. Yeni sevgilin hayırlı olsun. Ama baştan söyleyeyim, ben de mahkemede senin, beni aldattığını söylersem o aklındaki tilkilerin kuyruğu kopar."
Lobinin buz gibi mermerleri bile sanki bu sözün iğrençliğinden çatlayacak gibi oldu. Alparslan'ın yanımda dosya tutan eli, görünmez bir kasılmayla sıkılaştı.
Ben kendimden emin olduğum için hiç bozuntuya vermedim. Aksine onu kendi gerçeklerle yüzleştirdim. "Kişi kendinden bilirmiş işi değil mi Kaan?" Alparslan'ı işaret ettim. "Beyefendi benim müvekkilim. Ayrıca sen ne çeşit bir aptalsın ki mahkemenin sadece iddialarla suçlamaları kabul etmediğini ve delil istediğini hesaba katamıyorsun?" Yüzüne bir beyazlık geldi, yakıştı ama böyle hayalet görmüş gibi. Alparslan'ın omuz hizasından Kaan'ın yüzüne baktım. Yüzündeki rengin kaçışı, onu köşeye sıkıştırdığımı kanıtladı. "Kameralar Kaan. Evdeki güvenlik kameraları. Girişte, holde, salonda ve evin daha birçok yerindeki kameralar."
"Tamam, daha fazla devam etme."
Kaan'ın sesi alçalmış, tehditkâr tınısını kaybetmişti. Yalandan şaşırmış gibi bir ifade takındım ve elimi ağzıma götürdüm, bu jest, tam bir performansın son hareketiydi.
"Ah, pardon utandın mı? Ama ben hiç utanmadım biliyor musun? Sonuçta sen yaparken utanmamışsın ben aleme duyururken niye utanayım değil mi?" Yüzündeki beyazlık artık yerini koyu, boğuk bir kırmızıya bırakıyordu, sol elimi kaldırıp omzuna koydum ve bir iki kere hafifçe(!) vurdum. Bu vuruşum, alayvari bir biçimde 'sağlık olsun' demek gibiydi. "Ha bu arada sana son bir tavsiyem olsun. Bir dahaki sefere, kendini en azından yatak odasına kadar tutmayı becer. Sonuçta biliyorsun sadece orada kamera yok." Görüntüleri hatırlayınca midemden boğazıma yükselen safrayı geri göndermek, şu an içimde fiziksel olarak savaştığım en büyük gerçekti.
Kaan'ı, gözleri donuk, nefesi kesilmiş o şaşkın ve dilsiz haliyle bırakıp giriş kapısına yürüdüm. Alparslan da bir adım arkamda, sessiz bir gölge gibi peşimden geliyordu. Ama Kaan'ın sessizliği uzun sürmedi. Sanki son çaresiymiş gibi, tüm lobinin duyabileceği bir ses tonuyla resmen bağırdı.
"Hadi ama Nihal, en azından bir kez olsun dürüst ol. Biz evlenmeden önce de bana böyle kuyruk sallıyordun, unuttun mu?"
Duyduğum şeyle ayaklarım zemine çakıldı, olduğum yerde kalakaldım. Sadece zaman ve mekân algımı değil, bulunduğum anın gerçekliğini de yitirmiş gibiydim.
Rezillik çıkarmak istiyordu. Rezillik çıkarıp kendi şerefsizliğini örtbas etmeye çalışıyordu.
Tam arkamı dönüp Kaan ile göz göze gelmeyi planlıyordum ki, Alparslan çoktan hareket geçmişti. Omuzlarından yayılan soğuk enerji, adeta bir yay gibi gerildi. Elindeki dosyaları tek bir kayıtsız hareketle resepsiyondaki masanın üzerine bırakıp Kaan'ın gömleğinin yakasını sıkıca kavramış, yumruk atmaya hazırlanıyordu. Alparslan'ın yüzü, o an askeri disiplin maskesinden sıyrılmış, saf, ilkel bir öfkeyle dolmuştu. Mavi gözleri, buğulu bir kararlılıkla parlıyordu.
Ve sanırım benim o an Alparslan'a 'dur, yapma' tarzında seslenmem gerekiyordu ama ağzımı açamıyordum. Konuşmayı unutmuş gibiydim. Tüm zırhım paramparça olmuştu. Güvenlikler olaya müdahale etmek için buraya geliyorlardı ama elimi kaldırıp onları durdurdum. Sessiz ama otoriter bir emirdi.
Ben ağzımı açıp hiçbir şey söyleyemediğim için Alparslan çoktan yumruklarını Kaan'ın yüzüyle buluşturuyordu. Sesler, lobinin boşluğunda yankılanan, tok, kemik kırıcı darbelerdi. İlk darbede Kaan'ın başı geriye savruldu. Şahsen ben üçten sonrasını sayamadım. Son attığı yumrukta Kaan'ın acı içinde bağırmaları arttı. Galiba burnu kırıldı.
Kaan'ın bu olaydan sonra rahat duracağına asla ihtimal vermiyordum. Hiç acımadım, içimden zerre miktar merhamet duygusu geçmedi ona karşı.
Bu beni kötü biri yapar mıydı?
Alparslan Kaan'ı tiksinircesine yere atıp kafasını kaldırdı ve etraftaki çalışanlara baktı. Beden dili, Yüzbaşı'nın emir makamında olduğunu haykırıyordu. "Bu şerefsiz için ambulans falan çağırmayacaksınız, kendi nasıl geldiyse öyle gidecek. Ayrıca burada olan burada kalacak. Necmi Bey şu an yukarıda ve hiçbir şey duymayacak. Anlaşıldı mı?" Lobideki herkes korktuğundan olacak ki sus pus olup sadece onaylar biçimde kafalarını salladılar.
Korku, kaosu her zaman kontrol altına alırdı.
Alparslan, lobideki kaosun yarattığı sessizliğin ardından, durumdan emin olup resepsiyondaki masadan dosyaları aldı ve bana doğru yürüdü. Adımları, bir askerin yavaş ve ölçülü ritmini taşıyordu. Hiç göz temasında bulunmuyordu. Sırtıma hafif bir baskı uygulayıp beni çıkışa yönlendirdi. Bu temas, bir teselli veya emir değil, tedirgin bir rica, bir yönlendirmeydi.
Ömer abi kapıdan çıktığımı gördüğünde, "Hemen aracınızı getiriyorum Nihal Hanım." dedi.
"Benim arabamı da getirir misiniz?" Diye seslendi Alparslan, Ömer abinin arkasından. Ömer abinin ne dediğine pek dikkat edemedim. Şu an sadece buradan defolup gitmek istiyordum. Üzerimdeki maskenin, Kaan'ın son sözleriyle açılan deliklerini kapatmak istiyordum.
Ömer abinin arabamı getirmesi beş dakika sürmemişti. Beyaz aracımın kaportası, lobinin cam cephesinden yansıyan sabah ışığı altında parıl parıl parlıyordu. Benim arabamın arkasından da Alparslan'ın arabası geliyordu. Aracın içindeki işe yeni başlayan vale çocuk, şahit olduğu lobideki karmaşanın şokuyla hafifçe titriyordu. Ben kendi kendime düşüncelere dalmışken Alparslan hafif bana eğilmiş dikkatimi çekmeye çalışıyordu. Nefesinin sıcaklığı, beynimdeki buzları eritmeye çalışır gibiydi.
"Nihal. Nihal?"
Sonunda bana seslendiğinin farkına vararak ona döndüm.
"Efendim?"
Sesim sanki içime kaçmış gibiydi. İnce, kırılgan bir fısıltıydı.
"İyi değilsin, araba kullanma istersen bu halde. Sen arabanı burada bırak, benim arabamla gidelim." dedi. Sesi, sertliğini yitirmiş, sadece pratik bir çözüm öneriyordu.
Hatırladığım şeyle konuştum. "Ama evin anahtarı arabamda."
"Tamam. Alırız anahtarı, o bir şey değil. Sen burada dur hatta, ben alıp geleyim. Torpido da mı?"
Kafamı hafifçe aşağı yukarı sallamak suretiyle, "Hı hı." diyerek mırıldandım. Bulurdu herhalde. Zaten arabamın torpidosuna peçete, ıslak mendil, atıştırmalık, biraz nakit ve bir paket sigara dışında başka bir şey koymazdım.
Arabama ilerledi ve beş dakikadan daha kısa bir sürede geri geldi. Hiçbir şey söylemeden elimdekileri aldı önce, hareketleri kararlı ve aceleden uzaktı. Arabasının arka kapısını açıp laptop, dosyalar ve çantamı koydu. Sonra ön kapıya yöneldi ve kahve bardağımı koydu. Koymasa da olurdu, çünkü soğumuştu. Ama koydu. Soğuk kahveye gösterdiği bu gereksiz özen, bende garip bir etki yarattı.
Kapıyı kapatıp bana doğru yürüdü. Elini uzattı, "Hadi." dedi. Tek bir kelime. Net ve anlaşılır, tam olarak Yüzbaşı Alparslan Eralp tarzı. Sözleri havada asılı kalmadı, hemen bir eyleme dönüştü.
Elini tuttum. Arabaya ilerledik. Kapıyı açtı ve binmemi bekledi. Bindim. Kapıyı kapatmadan önce, "Kemerini takabilir misin? Yardım edeyim mi?" dedi. Sesindeki yardım teklifi, bir tedirginlik silsilesi içinde sunuluyordu. Beni tam olarak tanımadığı için az önce olanlara nasıl bir tepki vereceğimi de kestiremiyordu.
"Ben hallederim." Takardım herhalde daha o kadar düşmemiştim.
Kafasını hafifçe sallayıp kapıyı kapatmadan önce Ömer abiye, "Nihal Hanım'ın arabasını-" derken ne diyeceğini bilemeyip bana döndü, "Nereye bıraksınlar?" diye sordu, "Ablamın evine." diye yanıtladım. Ömer abiye tekrar dönüp, "Ablasının evine bırakın lütfen." diyerek tamamladı cümlesini ve kapıyı kapattı. Kapının kapanma sesi, lobideki rezaleti arkada bırakan, kesin bir finalin sesiydi.
Arabanın önünden dolanıp sürücü kapısını açıp yerine geçti, emniyet kemerini taktı ve arabayı çalıştırdı. Motorun kükremesi, benim içimdeki fırtınanın yansıması gibiydi. Elini direksiyonun üzerine koyduğunda ellerinin üzerindeki derinin soyulup, üzerindeki kanın kuruduğunu, kahverengiye çalan kurumuş bir leke olduğunu gördüm. Gömüldüğüm koltuktan biraz ileri çıkıp eline uzandım, "Elin. Kanamış." diyebildim. Sesim, az önceki fısıltıdan biraz daha güçlüydü.
Gözleri ellerine düştü kısa bir an için ve umursamaz bir tavırla cevap verdi. "Önemli değil."
İçimde bir şey koptu sanki. "Benim yüzümden."
Kati bir sesle, gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. "Senin yüzünden değil. Kocan fazlasıyla hak etti."
"Kaan, kocam değil!" dedim sert bir sesle. Kullandığı sıfatlandırma canımı o kadar sıkıyordu ki düzeltmeden edemiyordum.
"Peki." dedi kabullenen bir tonda. Uzatmak istemiyordu. Zaten neyi uzatacaktı ki?
Kendime, kelimelerimi toparlamak için birkaç saniye verdim. "Başka bir kadın olsa şu an teşekkür ederdi ama ben etmeyeceğim. Çünkü ne ben senden bunu yapmanı istedim ne de buna gerek vardı." Sertliğim, aslında ona duyduğum minneti gizleme çabasıydı. Çünkü insanların önünde zayıf görünmekten, bana acınmasından, onlara muhtaç olduğumu düşünmelerinden nefret ediyorum.
"Teşekkür için yapmadım." Diyerek kestirip attı.
"Anlamıyorsun değil mi?" dedim sıkıntılı bir nefes vererek. Camım hafif açıktı. Tenimdeki gül ve bergamot karışımı koku, yerini taze asfalta bırakıyordu.
"Neyi?" diye sordu her zamanki umursamaz, hatta hafifçe sıkılmış tavrı ile.
"Kaan belalı, yapışkan bir tip ve şimdi seni kafaya takacak. Sana bulaşacak yani. Bunu yapmana o kadar gerek yoktu ki. Söylediği şeylerin öyle olmadığını ben zaten biliyorum. Onun orada ne yapmaya çalıştığını da biliyorum-"
"Tamam Nihal! Kocanla bir daha arana girmem." Bariton bir sesle böldü lafımı. Sesinin derinliği arabayı doldurdu, bir komut gibiydi.
Salak! Bir de kadınları anlamak zor derler. Bunlarda düşünme yetisi kökten yok sanki.
Sert bir sesle konuştum. "Kes şunu! Kaan benim kocam değil!"
"İyi." deyip önüne bakmaya devam etti.
"İyi."
Ben de yönümü iyice sağımdaki kapıya dönüp camdan dışarıyı seyrettim. Şehrin hızlı akışı, içimdeki ağır tempoyla tezat oluşturuyordu.
Birkaç dakika geçmeden araba seyir halindeyken, bana dönmeden, "Evin adresini tarif eder misin?" dedi.
Bense ona dönüp, "Önce otele gidip eşyalarını almayacak mıyız?" diye sordum.
Nereden çıktığına dikkat edemediğim güneş gözlüklerini taktı, bu hareket, onunla aramıza bir cam duvar daha ördü. "Ben onları sonra alırım sen merak etme." Dedi.
Peki. Benim için hava hoş. Emniyet kemerini çıkarıp yerimde hareketlendim.
"Ne yapıyorsun?" Diye sordu yola bakarken iki saniye kafasını bana çevirdiğinde. Onu takmayıp arka koltuktaki çantama uzandım.
Çantamı alıp geri yerime oturdum ve kemerimi tekrar taktım. "Ev adresini istemedin mi? Telefonuna göndereceğim işte."
Yüzünde garipseyen bir ifade oluştu. "Neden sen tarif etmiyorsun?" Diye sordu. Bakışları, bu kadar basit bir hareketin ardındaki mantığı sorguluyordu.
Erkekler tahmini ne zaman kadınların on adım sonrasını düşündüklerini ve de aynı zamanda hesap ettiklerini anlarlar?
"Evden çıkıp otele gittiğinde ev adresini hatırlamazsan nasıl eve döneceksin? Sonuçta sürekli İstanbul'da bulunmuyorsun."
"Anladım." Sesi, artık sorgulayıcı değil, tatmin olmuş bir tondaydı.
"İyi."
Camdan dışarı baktım. Yol, daha yeni başlıyordu. Evin konumunu Alparslan'a attıktan sonra telefonumu kucağıma bıraktım. Arabaya ağır bir sessizlik çökmüştü. Ne konuşulanlar ne de yaşananlar sindirilebilmişti. Yolu neredeyse yarılamışken 'şarkı açabilir miyim?' diye soracaktım ki Alparslan'ın eli arabanın kontrol paneline uzandı ve şarkı açtı. Sesi, tam da o anki melankolime uygun, boğuk ve hüzünlüydü. Deeperise, Raf.
Tenime yazılmışsın
Elimden ne gelir?
İçime kazınmışsın
Beynim kalbime yenilir
Ben içimden sözlere eşlik ederken Alparslan direksiyonun üzerinde parmaklarıyla ritim tutuyordu. Ellerindeki kurumuş kan izleri, şarkının ritmine tezat oluşturuyordu. Bileğindeki saati yeni fark ediyordum, mat siyah kasası ve metal kayışı, ona çok karizmatik bir hal katıyordu. Sade ama şık bir askeri asalet. Şu ana kadar üzerine ne giydiğine dikkat etmemiştim ve şu an fark ediyordum. Üzerinde üstten iki düğmesi açık bir siyah gömlek, altında siyah kumaş pantolon. İkimiz de simsiyahtık şu an. Hani demiştim ya 'bazıları siyahın güzelliğinden bir haberdir' diye, Alparslan haberdarmış.
Çıkmadın aklımdan bir gün
Yüzün hep gözümün ucunda
Kendini bi' duvar gibi
Ördün karşıma
Bulursun ararsan hata
Hep ölçer biçersen cefa
Unutulur gidersin
Kaldırırlar rafa
Şarkının melodisi doldurdu arabanın içini. Müziğin havasına kapılmışken Alparslan ile ilk denk geldiğimiz an geldi aklıma. O okyanus gibi hırçın gözleri. Yakışıklı yüzü. Mesafeli tavırları.
Ne oluyor Nihal?
Hiç.
Umarım öyledir.
Öyle. Hayır bir insan bir insanın dış görünüşünü beğenemez mi? Yani siz hiç mi etrafınızda gördüğünüz insanlara 'aa ne güzel kadın, aa ne yakışıklı adam' demiyorsunuz? Şahsen ben diyorum.
"Ne diyorsun?"
Ben onu dışımdan mı söyledim?
Kafamdaki düşüncelerden sıyrılıp cevap verdim, "Hiç. Hiçbir şey. Geldik mi-" derken camdan dışarı bakıyordum. "Gelmişiz. İnelim o zaman." Dedim ve kapı koluna uzanıp kapıyı açtım. Yüksek değil de yere yakın arabaya alışık olunca bir tık sendeledim gibi oldu ama çaktırmadım. Beynimdeki mantık ve duygusal kaos, bedenimde küçük bir denge hatasına neden olmuştu. Ne yapayım beynim gerçekliğe az önce döndü? Kapıyı kapatıp eve doğru yürüdüm. Alparslan her zamanki gibi gözlemci bir dikkatle beni arkamdan takip ediyordu.
Kapının önüne gelince Alparslan'a döndüm. "Anahtar hâlâ sende mi?"
Pantolonunun cebine uzandı, "Burada." deyip anahtarı bana uzattı.
Anahtarı alıp kapıyı açtım. Kapı, açıldığında sessiz bir 'vıııjt' sesi çıkardı, yıllardır beklediği misafiri karşılar gibi. İçeri girip onun da girmesi için kapıyı tuttum. O içeri girdikten sonra ceketimi çıkarıp vestiyere astım.
"Sen salona geç ben hemen geliyorum." Dedim ama cevap vermeden salona yürüdü. Adımları, evin mermer zemini üzerinde bile sessizdi.
Çok sessizsin be yüzbaşım. Ama konuşturacağız seni, yapacak bir şey yok.
Alparslan'ın yanından ayrılıp zemin kattaki banyodan ilk yardım kitini alıp salona döndüm. Koltuğa bile oturmamış, salondan havuz kenarına açılan boydan boya camlardan dışarı bakıyordu. Sırtı bana dönük olduğu için geldiğimi fark etmez diye düşünüyordum ama anında refleksle arkasını döndü.
Şöminenin karşısındaki koltuğa doğru yürüdüm. "Gel hadi ellerine pansuman yapalım."
Hemen itiraz zırhını kuşandı. "Gerek yok. Ellerimi yıkasam yeter."
"Ya itiraz etmesen ölürsün değil mi? Ne güzel gelmişim şuraya senin eline pansuman yapacağım. Zaten vicdan azabı sardı. Hayır zaten Kaan'ın yaptığını nasıl unutacağımı da bilmiyorum."
"Nihal."
"Asıl anlamadığım ben nasıl böyle bir iftira karşısında susup kaldım orada öylece."
"Nihal?"
"Ya sen koskoca Avukat Nihal Hürkuş'sun, sen 'savunmak' için bu dünyaya gelmişsin. Nasıl kendini savunamazsın ya?"
"Nihal!"
Alparslan çoktan yanıma gelip oturmuş, bir de suçlu çocuklar gibi ellerini uzatıyordu, "Al tamam, yap pansumanını. İtiraz etmiyorum, tamam."
"İyi." deyip ellerine uzandım ve kucağıma çektim. İlk yardım çantasını açıp içinden tentürdiyotu alıp pamuğun üzerine biraz dökerek ellerinin üzerine hafifçe sürmeye başladım.
"Ee? Evi beğendin mi?" Tentürdiyot hiç etki etmiyor galiba, zerre yerinden oynamadı.
"Güzel ama fazla büyük değil mi?"
Bandajla ellerini sarıyordum. "Yani, hayallerimi inşa ettirdim aslında. Bu ev bana babamdan on sekizinci yaş doğum günü hediyesi. Bizim ailede bir gelenek gibi bir şey bu. On sekizine girince istediğin evi yaptırma hakkı kazanıyorsun diyebiliriz. Hatta ablam benden bir yaş büyük olduğu için onun evi benimkinden önce yapılmıştı ve benim evim onunkinden daha büyük olduğu için arada lafını bile yapar. Halbuki kendi karar vermişti nasıl olmasını istediğine." deyip hafif güldüm.
"Gel gezdireyim seni." deyip ilk yardım çantasını toplayıp kapattım ve banyoya geri koymak üzere elime aldım. Bu kişisel itiraf ve gülümseme, aramızdaki buzları ilk kez kırıyordu.
Ben ayağa kalkınca Alparslan da ayağa kalktı ama o sırada kapı çaldı.
"Nihal aç kapıyı! İçerde olduğunuzu biliyorum!" Kaan'ın sesi, kapının kalın ve ağır çeliğini delerek salonun ortasına düştü. Ve sanırım sesindeki öfke, sadece kavgadan değil, burnunun kırılmış olmasından kaynaklanan acıdan geliyordu.
🪽
Bölüm etkileşimi
