4. bölüm · MUHASARA
3
Selam güneş ve kahrolsun cinsiyeti "E" ile başlayan şerefsiz kesim.
Ne güzel uyandım ya ben öyle... Yastığım hâlâ vücut ısımı koruyor, o tanıdık lavanta kokusu saç tellerimin arasında geziniyor. Gözlerimi araladığımda, ince tül perdenin arasından odaya sızan sabah ışığı, duvar boyunca ince bir çizgi gibi kayıyor - altın bir bıçak misali, gecenin karanlığını nazikçe yarıyor.
Yanı başımdaki komodinin üzerinde duran telefonun ekranı parlıyor; ışığı gözlerimi kısıyor. Altıyı otuz sekiz geçiyor. Yeni bir gün, yeni bir meydan okuma.
Üzerimdeki yorganı bir film sahnesi ağır çekimiyle yatağın diğer ucuna fırlatıyorum. Pamuk dokusunun havada yarattığı o kısa anlık dalgalanma bile huzur verici. Ayaklarımı yatağın kenarından sarkıttığımda, zeminin serinliği tabanlarımdan kalbime kadar tırmanıyor.
Kollarımı havaya kaldırıp esniyorum. Omuz kaslarımın gerginliği, dünün yüklerini hâlâ taşıyor sanki. Ama içimde tatlı bir direnç: Yeni bir ben olma isteği.
Ayağa kalkıp pencereye doğru yürürken pofuduk terliklerim ahşap zeminde küçük 'şap' sesleri çıkarıyor. Camı ardına kadar açtığımda sabahın o ferah, serin nefesi yüzüme çarpıyor. Boğaz'dan gelen tuzlu rüzgâr, lavanta kokusuna karışıyor; saçlarımda dans eden o rüzgâr teli bile sanki 'hadi Nihal, devam et' diyor.
Odaya dolan temiz havayla birlikte bir yenilenme hissi geliyor içime.
Yatağı toplamıyorum çünkü onun da nefes alması gerek. Her şeyin biraz zamana, biraz havaya ihtiyacı var. Benim gibi.
Ayağımda hâlâ o komik pofuduk terliklerle banyoya ilerliyorum.
Odada adımlarken parke gıcırdıyor, sabahın sessizliğinde o gıcırtı bile hayatın gerçekliğini hissettiren sesi gibi.
Duşu açtığımda banyoyu saran buhar aynayı bulanıklaştırıyor, minik su damlaları seramiklere vuruyor. Pijamalarım bir bir yere düşerken suyun tıslayan sesi, zihnimdeki kalabalığı bastırıyor. Sıcak su tenime değdiği anda omuzlarımdan bir yük düşüyor sanki.
Tam şampuana uzanmıştım ki... Nihan. Yine yapmış yapacağını. Şampuanlar değişmiş, duş jeli başka markaya evrilmiş, her şey yepyeni. Tamam, kabul. Ve mis gibi kokuyor.
"Kadın resmen banyoyu her gelişimde 'Nihan Spa Şubesi'ne çeviriyor," diye geçiriyorum içimden. Ama bu jelatinlerle savaşmak? Bambaşka bir mücadele.
Jelatini açarken tırnağım kırılacak gibi oluyor, nefesimle buğulanan camın arkasında resmen sabrım sınanıyor.
Köpükler avuçlarımda, saçlarımın arasından akıp gidiyor; sanki sadece kiri değil, dünün kırgınlıklarını da yıkıyorlar.
İki kere şampuan, bir kere krem. Klasikleşmiş bir rutinin tekrarı.
Duştan çıkarken buhar aynadaki yansımamı silikleştiriyor. Kendime bakıyorum, belirsiz bir yüz, ama gözlerimin derininde bir şey var -
kırılgan ama güçlü bir ışık.
Bornozu omuzlarıma alıp, vücudumun hâlâ hafif nemli kalmasına izin vererek vücut yağımı sürüyorum. Cildim parlıyor, sabah ışığıyla birlikte ipeksi bir sıcaklık oluşturuyor. Sonra giyinme odasına geçiyorum.
Dolabın kapaklarını açtığımda, siyah takımım orada. Düzenli, keskin, karakterli.
Yanına büstiyerimi alıyorum, siyah sitilettolarımı da kenara koyuyorum.
Siyah... Asaletin, duruşun, sessiz gücün rengi. Herkes 'biraz renk kat hayatına' der ama bilmezler ki, benim renklerim içimde saklı. Siyah benim zırhım hem koruyor hem gizliyor.
Giyinirken kumaşın vücuduma oturuşu, aynadaki silüetimin netleşmesiyle birleşiyor. Makyaj masasına oturuyorum, fondötenin kokusu, maskaranın tırtıklı sesi, rujun dudağıma bıraktığı kadifemsi his... Hepsi sabahın sessizliğinde yankılanıyor. Bir kadının yeniden doğuş senfonisi gibi. Kendime verdiğim sözün teminatı gibi...
Son kez aynaya bakıyorum. Hazırım.
Yüzümde bir kararlılık, içimde biraz korku, ama en çok... yaşamaya yeniden niyet etmiş bir kadının parıltısı.
Odamdan çıkıp aşağıya adımladım. Evin içi hâlâ sabahın loş sessizliğinde, duvar lambalarının sönük ışığı merdivenlerin üstüne ince bir hat gibi düşüyor. Mermer basamaklarda yankılanan topuk tıkırtıları sanki evin nefes alışverişi gibi; yavaş, huzurlu.
Alt kata indiğimde mutfak camından içeri süzülen ilk gün ışığı tezgâhın üzerine altın bir şerit gibi yayılmıştı. Toz zerrecikleri ışığın içinde dans ediyor, kahvaltıya sessiz bir fon müziği ekliyordu.
Görünüşe göre Nihan hâlâ uyanmamıştı. Ki saat yediyi kırk geçiyordu. Eğer Nihan hâlâ uyuyorsa, ya dün gece uzun süre dava dosyalarıyla uğraştı ya da Netflix'te bir diziyi komple bitirdi. İkisi de mümkün.
Kahve makinesine yöneldim. Krom yüzeyinde mutfağın sabah yansıması vardı. Steril, ama sıcak. Makineyi çalıştırdığım anda çıkan tıslama sesi, sanki sabahın sessizliğini zarifçe yırtar gibi oldu.
Kahve kokusu birkaç saniye içinde bütün mutfağı sardı. Ah o koku... hem uyandırıyor hem içini okşuyor insanın.
Kendime bir Americano yaptım. Espresso sabah sabah fazla iddialı olurdu. Americano tam kararında bir uyanış. Bir yudum aldım, boğazımdan aşağı kayarken bıraktığı o sıcak çizgi bile bana 'gün başlasın' dedi.
Sonra buzdolabının kapısını açtım. Soğuk hava yüzüme çarptı. İçeride Nihan'ın tipik takıntısı tek tip düzenle dizilmiş sağlıklı stoklar. Cam kaplar, etiketlenmiş torbalar, her şey düzenli. O kadar sistematik ki, NASA astronotu olsa sürpriz yaşamazdı. Donmuş meyveleri aldım. Kırmızı orman meyveleri, ananas, muz dilimleri. Amacım, yani becerebilirsem, doyurucu bir acai bowl yapmak.
Kendi kendime gülerken mırıldandım. "Fitfluencer Nihan Hürkuş APK."
Blenderı raftan aldım, tezgâha bıraktım.
O sırada güneş, mutfak penceresinden içeriye eğildi, blenderın metal kısmı kısa bir an parladı.
Malzemeler tek tek önümde sıralandı.
Acai püresi, muz, ananas, karışık kırmızı meyveler, yoğurt ve yulaf sütü.
Tam bir Pinterest sabahı.
Acai püresini blenderın haznesine eklerken mor renk tezgâhın üstünde bir damla bıraktı, minik ama canlı, ben buradayım diye bağırıyor benim sabah enerjimin aksine.
Dondurulmuş meyveleri attım, yoğurdu kaşıkla ekledim, ardından yulaf sütünü döktüm. Makinenin kapağını kapattım. Motor çalıştığında çıkan sesi, sabahın sessizliğini tatlı bir ritme dönüştürdü. Karışımın içinde renkler dönüyor, mor ve pembe tonlar birbirine karışıyor, sanki minik bir galaksi oluşturmuştum.
Kıvam pürüzsüzleşince blenderı durdurdum. Karışımı derin bir kâseye boşalttım, yarısını da Nihan'a ayırıp dolaba koydum. Uyanınca yerdi artık. Üzerine taze meyvelerle minik bir mozaik gibi desen yaptım, biraz chia tohumu, biraz badem... Mutfak bir anlığına bir reklam filmine dönmüştü. Renkler, kokular, buhar... hepsi bir sabah sahnesi gibiydi.
Kahvaltıdan sonra her zamanki düşünce zincirim beni esir aldı.
Nihan'ın bu sağlıklı yaşam takıntısı hep içimi burkmuştur. Çünkü ben onun, o eski, solgun halini unutamıyorum. Zayıfladıkça yüzü kemikleşir, gözlerinin altı morlaşırdı.
O zamanlar ne kadar uğraşsak da hiçbir şey işe yaramazdı. Babam çareyi yurt dışında aradı. New York'taki o doktoru hâlâ hatırlıyorum. Ablam gitti, güçlü döndü ama... başka biri olarak. Sonradan öğrendim ki, o halinin sebebi sadece stres kaynaklı anksiyete bozukluğu değilmiş. Beynin hipotalamus bölgesinde bulunan bir tümör duygusal dengesizliğe ve yeme bozukluğuna neden oluyormuş. Derin, yavaş, sinsice tüketen bir düşman ama aynı zaman da onun bir parçası da olmuştu zamanla.
Şimdi onu her sabah yoga matının üstünde, smoothielerle, meditasyonlarla görünce... içimden 'hak ettiğin huzuru buldun be kadın' diyorum. Ama yine de... o eski hikâyeyi sadece sınırlı sayıda kişi biliyor. Ve öyle kalacak.
Bir kaşık daha aldım bowldan, buz gibi meyveler dilimi uyuşturdu. Bir an saate baktım. Sekiz olmuş.
"Harika," dedim kendi kendime. "Kahvaltıdan felsefeye geçip geç kalmakta üstüme yok."
Kahvemi bir yudumda bitirdim, kupayı lavabonun kenarına bıraktım. Tam üst kata çıkıp dişlerimi fırçalayacaktım ki arka planda, koridordan gelen yumuşak ayak sesleriyle durdum.
Ve işte... Nihan. Saçları dağınık, sabahlığı omzundan kaymış, gözleri hâlâ uykunun bulanıklığında. Ama yine de güzel çünkü o hep öyle, doğal, içten.
"Günaydın," dedim gülümseyerek.
Uyku mahmuru sesiyle, "Günaydın," dedi o da. Dudaklarının kenarında yorgun ama sıcacık bir gülümseme belirdi. "Sabahın bu saatinde mutfağı savaş alanına çevirmişsin yine, Nihal." dedi kısık bir sesle.
Bense gülümsedim bu sitemine.
"Bir acai bowla bu kadar drama fazla abla."
O da kahvesinden bir yudum aldı, göz ucuyla bana baktı. "Seninle yaşamak tam olarak sabah altı dizisi gibi," dedi. "Bol replikli, ama gürültüsü diyaloğundan daha fazla."
İkimiz de güldük. Ve mutfak kahve kokusuyla karışan kahkaha sesleriyle doldu.
"İşe gitmiyor musun?" Dedim merakla.
Kaşları hafifçe havaya kalktı ve geri indi. "Dün sen gelince Cenk'e mesaj attım, sabah biraz gecikebilirim diye."
Bu sefer benim kaşlarım hafifçe kalktı. "Cenk? Komiser Cenk mi?" Diye sordum sorgularcasına.
"Aynen, o." Dedi, sanki çok normalmiş gibi.
'Hmm, anlatırsın sonra' der gibi mırıldandım ama ses etmedim.
"Boşuna 'hmm'lama Nihal. Cenk'in arkadaşım olduğunu sen de biliyorsun."
"Tamam ya bir şey demedim. Hatta ağzımı bile açmadım." Diyerek baş ve işaret parmağımı birleştirip dudaklarımın önüne hayali bir fermuar çektim.
Dolaptaki acai bowlu Nihan için çıkarıp önüne koydum. "Siz uyurken biz köleler her işimizi hallettik prensesim." Deyip yanağından bir makas aldım.
O da anında karşı atağa geçti yanağıma en sulusundan bir öpücük kondurdu.
"Oyy kıyamam ablasına kahvaltı da hazırlarmış. Sen hep burada kalsana ya?"
Ciddiyetten uzak bir isyanla sesimi yükselttim. "Ya sen ne fırsatçı bir insansın! Az ye de uşak tut kendine." Dedim gülerek.
Arkamdan, "Uyuz!" dediğini duydum ama çoktan hızlı adımlarla yukarı çıkmış ve artık odamdaki banyodaydım.
Diş fırçasının sesi, sabah telaşının son notası gibiydi. Rujumun üzerinden geçtim, aynada kendime baktım. Bu sefer gerçekten hazırdım. Artık çıkmam lazımdı.
"Nihan! Ben çıktııımm!" Diye seslendim, telaşlı topuk seslerim evin içinde yankılandı.
Mutfaktan çıktı, elinde kahve kupasıyla, gözleri hâlâ uykulu ama bakışı yumuşacık.
"Kaçta geleceksin, haber ver. Ona göre yemek hazırlayacağım."
Mahcup ama tam da olmayan bir gülümseme belirdi anında yüzümde. "Yok aşkım ya dışardan söyleyelim. Özür dilerim ama senin damak tadınla benimki asla buluşmuyor."
Arkamdan kolumu baş ve işaret parmağıyla hafifçe sıktı. "Aşk olsun nankör seni!"
"E ama öyle Nihan. Et yiyorum dedin geçen, iki parmak etle bir orman salatası aynı tabakta olur mu?"
"İyi yemezsen yeme! Git hadi geç kalıyorsun. Dikkatli kullan." Dedi sırıtarak.
Gözlerimi devirdim ama yüzümde bir gülümseme vardı. "Tamam tamam, dikkatli kullanırım, öptüm hadi bye!" Derken kapıyı arkamdan çekmiştim.
Hava, erken uyananların yol aldığı şehrin nemli ve serin kokusunu taşıyordu. Yüksek topuklu, siyah ayakkabılarımın betonda çıkardığı ritmik tıkırtılar eşliğinde, kapının önünde pırıl pırıl parlayan, beyaz aracıma yaklaştım. Arabanın metalik yüzeyi, doğu ufkunda beliren, kızıla çalan güneşin cüretkâr ışıklarını yansıtıyordu.
İnce, kemikli parmaklarımla, normal boyutlarda sayılabilecek çantayı yavaşça yolcu koltuğuna fırlattım. Suni deri kaplı çanta, koltuğa çarptığında tok bir ses çıkardı. Ardından, yüzümün yarısını gölgeleyen, çerçevesiz, duman rengi camlara sahip güneş gözlüğümü zarif bir hareketle burnumun üzerine yerleştirdim. Gözlüğün ağırlığı bile, beni dış dünyadan ayıran görünmez bir zırh gibiydi.
Anahtarı çevirdiğimde, arabanın altındaki güçlü motor kükredi. Şu motor sesi var ya... Efsane biliyorum. Bu, sadece bir motor sesi değildi. Bu, kontrolün, gücün ve benim dünyaya meydan okuyan varoluşumun senfonik bir notasıydı. Gaz pedalına uyguladığım hafif bir baskıyla, lüks otomobil yola fırladı. Asfalt, tekerleklerin altında usulca akıyordu. Her devir, kadife gibi pürüzsüz ama aynı zamanda yırtıcı bir tını yayıyordu. Bu ses, Levent'in cam gökdelenleri arasında yankılanırken, dudaklarımda belli belirsiz, tatmin dolu bir kıvrım oluştu.
Tahmin ettiğim gibi, yirmi dakikanın sonunda, cam ve çelikten oluşan, şehrin silüetine hükmeden Hürkuş Holding'in devasa binasının önündeydim. Saat tam sekizi yirmi geçiyordu. Bu, benim zamana ve otoriteye karşı olan ince ama kararlı isyanımın dakikasıydı. Babam Necmi Hürkuş'un iş yerindeki katı kurallarına rağmen, kendi ritmimi dayatıyordum çoğu zaman. Aramızdaki bu sessiz güç savaşı, şirketin temel dinamiklerinden biriydi.
Arabanın şirket girişindeki mermer zemine yaklaştığını gören vale, hızla kapıma koştu. Geniş, otomatik cam kapıların hemen önünde araba zarifçe durduğunda, Ömer abinin eli anında sürücü kapısının koluna uzandı.
"Günaydın Nihal Hanım," dedi Ömer abinin, sesi her zamanki gibi saygılı ve hafifçe boğuktu. Kapı, sessiz bir 'klik' sesiyle açıldı.
Güneş gözlüklerimi hafifçe yukarı kaldırıp saçlarımın üzerine çıkardım, kapının yarattığı boşluktan Ömer abiye baktım. Yüzümde, rol yapmaktan uzak, içten bir tebessüm vardı.
"Günaydın, Ömer abi. Nasılsın? Nasıl gidiyor?"
Ömer abi, kapıyı tutmaya devam ederken başını eğdi. "İyi diyelim iyi olsun. Siz nasılsınız?"
"Daha iyi olacağım inşallah." Derken başımdan aşağı kaymaya meyilli olan gözlüğümü yeniden düzelttim. Bakışlarım, binanın yansımalı yüzeyine kaydı. "Neyse sana kolay gelsin babam beni bekliyor."
"İyi günler Nihal Hanım."
Başımı hafifçe, bir kraliçenin minnetini sunan edasıyla eğerek minik bir teşekkür sundum ve şirket girişine doğru yürüdüm. Kapı arkamda usulca kapandı. Siyah, ipek astarlı ceketim, arkamı döndüğümde havada kısa bir an dalgalandı.
İçeriye ilk adımımı attığım an, lobinin mermer zemini ve tavanın yüksekliği, kendimi devasa bir oyundaki küçük bir figür gibi hissettirdi. Tamamen cam ve beyaz mermerden oluşan, minimalist lobi, bir sanat galerisi kadar soğuktu.
Ve işte Dilara... Asistanım Dilara. Sanki zemin katın bir köşesine yerleştirilmiş gizli bir yaylı mekanizma tarafından fırlatılmışçasına hemen görüş alanıma girdi. Elinde, üzerinde notlar parlayan bir tabletle, aceleci ama profesyonel bir ifade takınmıştı.
"Günaydın Nihal Hanım. Benden istediğiniz dosyaları masanızın üzerine bıraktım, bunlara ek olarak imzalamanız gereken evraklar vardı, onları da diğerlerinin yanına ekledim."
Dilara'nın sesi, hızlı adımlarla yürüyen tempoma yetişmeye çalışırken hafifçe titriyordu. Adımlarımı kesmeden, vücudumun ritmini hiç bozmadan yürüdüm. Yüksek topuklularımın sesi, lobinin boşluğundaki tek otoriter tıkırtıydı.
"Sağ ol Dilara'cığım. Senden istediğim boşanma evraklarını hazırladın mı?"
Dilara, bu hız karşısında zar zor nefes alıyordu, saçlarının önünden düşen bir tutamı aceleyle itti. "Hazırladım ve size mail attım ama tarafların isimlerini bildirmediğiniz için boş bıraktım. Tarafların isimlerini söylerseniz onları da eklerim Nihal Hanım."
Dudaklarım yarı ciddi yarı alayvari bir tavırla iki yana kıvrıldı. "Yabancı değiller ya. Davacı: Nihal Hürkuş. Davalı: Kaan Turan olarak ekleyebilirsin." Sesim, sanki sıradan bir toplantı notu veriyormuşçasına sakindi.
"Tamam Nihal Hanım— Ne?!"
Dilara, ani bir frenle olduğu yerde durdu. Tablet elinde havada asılı kalmış gibiydi. Gözlerinde, kalın çerçeveli gözlükleri olmadan bile şokun yarattığı büyüme açıkça görülüyordu. Ama ben, sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyordum.
"Nihal Hanım, ciddi misiniz?" Diye fısıldadı Dilara. Sesindeki şaşkınlık, lobinin sessizliğinde yankılanıyordu.
Duraksadım. Siyah ayakkabılarımın ince topukları üzerinde, mükemmel bir dengeyle hafifçe döndüm. Bu yavaş dönüş, sahne ışıklarının altındaki bir oyuncunun dönüşü kadar dramatikti. Yeşil harelerimin ardından, Dilara'nın şaşkın yüzüne kilitlendim.
"Hiç olmadığım kadar Dilara'cığım." Sözlerimdeki ciddiyet, havayı buz kesti. Ardından, bakışlarım Dilara'nın yüzünde, normalde gözlüklerin olması gereken boşluğu fark etti. "Gözlüklerin nerede senin?"
Dilara'nın eli refleks olarak yüzüne gitti, gözlüklerini düzeltmek için yapılan o bilindik hareket. "Gözlüklerimi dün akşam Bonnie kırdı Nihal Hanım."
"Bonnie?" Kaşlarım hafifçe kalktı.
"Geçen hafta bir kedi sahiplendim Nihal Hanım ama biraz hırçın galiba. Gözlüklerimi masamın üzerine bırakmıştım, yere atıp kırmış. Ben de sabah sabah yaptıramayacağım için böyle gelmek zorunda kaldım."
Başımı hafifçe yana eğdim, profesyonel ilgisizlik maskemin altında anlık bir şefkat parıltısı belirdi. "E böyle zor olmuyor mu?"
"Oluyor ama idare ediyorum."
"Olmaz öyle. Öğleden sonra izinlisin, gözlüklerini yaptır. Mesaiden sonra gidersen geç kalabilirsin." Emir veriyordum ama sesim şefkatin tınısını taşıyordu.
Dilara'nın yüzünde, aniden beliren bir huzur ve tatlı bir tebessüm oluştu. Şokun yerini minnettarlık almıştı. "Tamam Nihal Hanım, teşekkürler."
Onun bu saf tatlılığı, benim de yüzümü, sıcak bir gülümsemeyle aydınlattı. "Rica ederim, önemli değil. Neyse ben babamı daha fazla bekletmeyeyim. Sonra görüşürüz."
"Tamam Nihal Hanım."
Arkamı döndüm, bu kez daha kararlı bir tempoyla, lobinin sonundaki metalik gri asansörlere doğru ilerledim. Hızlı adımlarım asansörlerin önündeki bekleme anında yavaşladı.
Tam o anda, siyah çantamın içinden, melodik bir zil sesi yükseldi. Çantayı açıp baktığımda, arayanın ismini gördüm.
Babacığımm.
Göz devirmemek için zorladım kendimi. Tam zamanlama. Fazla oyalanmadan cevapladım.
"Nihal neredesin kızım? Misafirimiz geldi." Babamın sesi, telefondan bile sabırsız ve tok geliyordu.
"Şu anda asansöre biniyorum babacım." Asansörün düğmesine bastım.
"Tamam çabuk ol, bekliyoruz."
"Tamamdııır."
Asansörün kapıları, sessiz sayılabilecek bir melodiyle açıldı. İçeride, üç takım elbiseli üst düzey çalışan vardı. Asansöre adım atmamla, üçü de tek bir ağızdan, senkronize bir şekilde, 'Günaydın Nihal Hanım 'dedi. Ben de güler yüzle aynı karşılığı verdim. Şirket hiyerarşisinin görünmez kuralları, bu küçük, metalik kutuda bile işliyordu.
Babamın odasının bulunduğu kata gelince, kapılar açılır açılmaz hızla dışarı süzüldüm. Aklımda tek bir kelime vardı. Tempo.
Tempo Nihal, tempo. Geç kaldın. İç sesim, bir davul gibi kafamın içinde gümbürdüyordu.
Babamın odasının masif, ahşap kapısının önüne geldiğimde, çantamdan telefonumu çıkardım. Telefonun kapalı, karanlık ekranını, küçük bir el aynası gibi yüzümün önüne tuttum. Saniyeler içinde, rüzgârın bozduğu altın sarısı saç tutamlarımı düzelttim, makyajımı kontrol ettim. Tatlı olduğunu düşündüğüm, ama aslında yüzüme taktığım maskelerden biri olan o profesyonel gülümsemeyi takındım ve kapıyı üç kez, zarifçe tıklattım.
İçeriden gelen tok ve kararlı 'Gel' sesini duyduğumda, derin bir nefes aldım ve kapıyı ittim. Kapı, ağır menteşeleri üzerinde usulca açıldı. İçeriye ilk adımımı attığımda, görüş alanıma ilk giren, babam Necmi Hürkuş oldu. O, klasik, koyu renk takım elbiselerinden biriyle, meşe ağacından yapılmış, heybetli masasının arkasında oturuyordu.
Yüzümdeki cilalı gülümsemeyle odaya yayılan bir neşe kattım. "Günaydınlar Necmi Bey." Bu resmiyet, babamla aramızdaki profesyonelliğin bir göstergesiydi.
Sesimi duyan misafir, babamın masasının karşısındaki deri koltukta oturuyordu ve başını yavaşça kapıya çevirdi.
O an, taktığım tüm maskeler, yüzümdeki tebessüm, ayaklarımın altındaki zemin, hepsi dağıldı, tuzla buz oldu. Nefesim, ciğerlerimde asılı kaldı. Asansördeki o tempoyu, o kararlı adımları unuttum. Gözlerim ardına kadar açıldı.
🪽
Aşağıya şirket binasını, Necmi'nin ve Dilara'nın modelini bıraktım👇🏻
Hürkuş Hukuk ve Danışmanlık Grubu
Necmi HÜRKUŞ
Dilara SONER
