12. bölüm · MUHASARA

11

Whispearl 🤍

Elimdeki büyük ve jüt kumaştan yapılma poşetlerle holün aydınlık girişinde heykel gibi kalakaldım.

"Meoww!" İnce, titrek bir ses.

Salondan çıkmış neredeyse görünmez, çekingen adımlarla olduğum yere gelen pamuk tüyünden bir topa benzeyen, pürüzsüz kar beyazı minikle olduğum yerde bir-iki saniye kalakaldım. Bu mesafeden gördüğüm kadarıyla boynunda göze çarpan hiçbir tasma yoktu. Elimdeki poşetleri holdeki masanın üzerine bıraktım ve hala salonun girişinde durmuş kocaman, masmavi gözleriyle beni izleyen miniğe onu korkutmamaya çalışarak yavaşça yaklaştım. Yanına geldiğimde önce parmaklarımla kafasını okşadım. O kadar küçüktü ki iki parmağımla seviyordum. Bana alıştığını hissettiğimde sıcak karnından tutup kaldırdım ve korunaklı bir şekilde göğsüme sakladım. Şapşal bir suratla bakıyordu ve o öyle tatlıydı ki sanki içime ışık yayılmış gibi yüzümdeki gülümsemenin sebebi oldu. Dayanamadım ve kadife tüylerinden öptüm. Kokusu tam olarak evin banyolarına koyduğuma emin olduğum gül ve bergamot esanslı duş jeli gibi kokuyordu.

"Kim olduğunu bilmiyorum ama sanırım yeni ve çok özel bir misafirim var." Diyerek beni anlamadığının bilincinde olarak kollarımdakine hitaben konuştum ama o beni şaşırtarak sanki anlıyormuş gibi rahat bir iç çekişle iyice yerine yerleşti ve mırlamasına eşlik eden ufacık bir miyavlama sesi çıktı.

Sanki karşımdaki gerçek bir insanmış ve biz şu an bir konuşma içerisindeymişiz gibi, "Hmm? Öyle mi? Peki, seni yıkayan başına buyruk ama iyi niyetli beyefendi nerede bakalım?" dedim ama bu sefer sanırım sorumun cevabını bilmediği için derin bir sessizliğe bürünerek sessiz kaldı.

Suratını ısıracağım az kaldı! Sevimliliğine karşı koymak çok zor.

Olduğum yerde dikilmeyi bırakıp salona girdiğim zaman Alparslan'ın yarım ay şeklindeki krem rengi koltukta elinde bir kitapla uyuya kaldığını gördüm. Stephen Hawking, Brief Answers to Big Questions. Sayfalar parmaklarının arasında gevşekçe duruyordu.

Onu öyle görünce elimdeki yavruyu usulca koltuğun üzerine bıraktım. Koltuğun yanında duvara bitişik konumlandırılmış dolaptan yumuşacık, lacivert bir battaniye aldım ve Alparslan'a yaklaştım. Elindeki kitabı yavaşça alıp kenara koyacaktım ki bir anda hızla sağ bileğimden yakalandım. Bakışlarımı kitaptan çekip yukarı kaldırdığımda bir adet yarı uyanık ama aynı zamanda bilinci gayet yerinde ve sorgulayıcı bakışlar atan Alparslan'la göz gözeydim. Aniden bileğimden tutunca bir an sersemledim ve savunmasız hissederek kendimi açıklamak zorundaymış gibi hissettim.

"Ben şey... Uyuya kalmışsın. Üzerini örteyim dedim. Üşüme diye." Havuza açılan sürgülü camları işaret ederek, "Bahçeye açılan camlar açık kalmış." dedim.

Şu anki pozisyonum beni o kadar tedirgin ediyordu ki. Bütün ağırlığım tek bacağımın üzerindeydi ve eğer hala tuttuğu bileğimi biraz daha kendine çekerse üstüne düşmem kaçılmaz son olarak değerlendirilebilirdi.

"Kitap okuyordun sanırım. Stephen Hawking, ben de severim." Beni susturması lazım yoksa ben nasıl duracağımı bilmiyorum. "Ben de az önce geldim. Gelirken markete uğradım evde eksik şeyler vardı onları aldım. Normalde Adile abla hallederdi bunları da kızı yeni doğum yaptı o yüzden izinli. Onu boş ver de bu pahalılık ne ya böyle? Her şey ateş pahası olmuş. Resmen İsviçre lüksüyle ödeyip, Hindistan standartlarıyla yaşıyoruz. Yemin ediyorum Londra'da hayat daha ucuz. Bu ne böyle?"

Ne var biliyor musun? Ben tedirgin olduğumda veya utandığımda çok saçmalarım. Uyanır uyanmaz birisinin başında bir anda böyle saçma sapan ağzına geleni aklıyla tartmadan konuştuğunu hayal et. Kabus gibi değil mi? Ama durduramıyorum! Sözcükler benden bağımsız dökülüyor.

"Nihal." Sesi tok ve sakinleştiriciydi.

"Efendim?"

"Ne anlatıyorsun?" Dediği gibi arkadan minik, dikkat çekici bir miyavlama geldi.

O an yeniden başlatılan bilgisayarın kendine gelmesi gibi kendime gelmiş, sol elimin işaret parmağını arkama bakmadan omzumun üzerinden yavru kediyi işaret eder gibi kaldırdım.

"Ke-kedi! Evet kedi. Ben kedi diyordum. Nerede buldun onu sen?" Elinin hala bileğimi aşırı olmasa da sıkıca tuttuğunun bilincindeydim. "Ayrıca bırakacak mısın?"

"Neyi?" Diye sordu anlamamış bir ifadeyle.

Sabır dileyen derin bir nefes aldım ve konuştum. "Neyi olacak Alparslan? Bileğimi!" derken gözlerimle aynı zamanda bileğimi kavramış elini işaret ediyordum. "Biraz daha aynı pozisyonda kalırsam çoktan kramp giren bacağım bana en yüksek notadan lanet okuyacak."

Söylenmeme karşılık ateşe değmiş gibi hızla çekti elini. Bir ortan olsun be adam! Ben de anında olduğum pozisyondan büyük bir rahatlamayla doğruldum.

"Hay ben elimin ayarını." derken bakışlarını bileğimden ayırmıyordu. Ne ince ne de kalın sayılabilecek yatay şeritler halinde kızarmıştı.

"Önemli değil. Cildim fazla hassas, o yüzden. Beyaz tenli olmanın küçük dezavantajları." Dedim çarpık bir gülümsemeyle.

"Özür dilerim. İsteyerek olmadı." Sesinden içten bir pişmanlık ve mahcup bir çocuğun masumluğu akıyordu.

"Önemli değil dedim ya. Neyse sen beni boş ver." Deyip arkamı döndüm ve kar beyazı tüy yumağını nazikçe kucaklayıp göğsüme yasladım. "Asıl bu miniği nerede buldun?"

Gözleri kucağımdaki yavru kediye ulaşınca dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Hiç sorma. Şimdi böyle sessiz sessiz kucağında duruyor ama birkaç saat öncesine kadar benim her yerimi vahşice tırmalıyordu." demesiyle bakışlarım ellerine düştü. Kızarık ve uzun, çizgi çizgi tırnak izleri vardı.

Gerçekten fena tırmalamış.

"Yani senin olduğuna ihtimal vermedim zaten çünkü boynunda tasması yok. Ama asıl soruma hala cevap vermedin?"

"Eve geldiğimde kapıda karşılaştık. Annesi etrafta gözükmüyordu. Üşümüş ve karnı aç gibiydi. Çaresiz miyavlamalarına dayanamayıp içeri aldım ama yüzü gözü çamur içindeydi. Banyoda yıkayayım, temizleyeyim, karnını doyurayım dedim ama olan bana oldu. Hayatımda bu kadar zorlandığım az şey olmuştur."

Gülmemek için alt dudağımı ısırıyordum. "Kötü olmuş. Hem sana," gözlerim kucağımdaki minikle buluştu. "Hem de ona." Bakışlarımı ayırıp Alparslan'la tekrar göz temasına geçtim. Dediğimi açıklamamı bekler gibi bakıyordu. "Yıkadığın için buram buram duş jeli kokuyor. Dışarıdan bir göz olarak baktığın zaman kulağa kötü bir şey gibi gelmiyor fakat annesi onu kokusundan tanımazsa geri kabul etmeyebilir. Yani en azından ben öyle biliyorum."

Dediklerimle yüzü biraz düştü. "Hadi ya? Cidden mi?"

Dudaklarımı büzüp omuzlarımı hafifçe kaldırıp indirdim. "Öyle."

"E yapacak bir şey yok o zaman. Ben giderken benimle beraber götürürüm. Bizim karargahın maskotu olur."

Dediğiyle içten bir sesle kahkaha attım. "Güzel hayal ama izin veremem maalesef."

"O nedenmiş?" Kaşlarını çattı.

Biraz eğilip kucağımdaki tüy yumağının başına küçük bir buse kondurdum. "Çünkü o benim Tanrı misafirim. Benim kapıma kadar geldiyse benimle kalacak demek. Hem ben ona mükemmel derecede uyacak bir isim bile buldum."

Yarım ağız güldü. "Allah Allah, ne buldun acaba?"

"Nova." Derken yüzümdeki kocaman gülümsemenin göz bebeklerimi parlattığına adım kadar emindim.

"Nova?" Dedi sorarcasına.

Başımı salladım onu onaylarcasına. "Hı hı. Nova. Çok güzel değil mi?"

"Yıldız yani?"

"Aynen öyle. Latince kökenli. Aslında gökyüzünde aniden parlayarak ışık saçan yıldız anlamına geliyor. Onun da hayatımda böyle bir etkisi olmasını istiyorum sanırım."

"Anladım. Güzelmiş. Nova." diyerek kulağa nasıl geldiğini test etti. Beğenmiş gibi duruyordu ve devam etti. "Geleceğini beklemiyordum açıkçası."

"Verdiğim sözü tutmaya geldim ama sen unutmuş gibisin Yüzbaşı'm." dedim meydan okur bir şekilde göz kırparak.

Dudağının bir köşesi yukarı kalktı. "Son zamanlarda size dair hiçbir şeyi asla unutamıyorum Avukat Hanım. Özellikle de teklifi ben yapmışken. Ee? Kazanın ödülüne karar verdin mi?"

"Onu yemekten sonra aşağıya indiğimizde göstereceğim ama şimdilik yukarıya çıkıp üzerimi değiştirmeye gidiyorum." Diyerek kucağımdaki Nova ile ayağa kalktım.

"Anlaşıldı. Benden istediğin bir şey yoksa eğer-" Demesine izin vermeden sözünü kestim.

"Aslında var." Dediğim an ne söyleyeceğimi merak ettiğini anlayabiliyordum. "Geldiğimde karşımda Nova'yı görünce holdeki masanın üzerine bugün aldıklarımı bırakmıştım onları alıp buz dolabına yerleştirebilir misin?"

"Tamamdır bende merak etme. Hallederim."

Salondan çıkarken yüzümde asılı kalan bir gülümsemeyle teşekkür ettim ve üst kata çıkmak için hala kucağımda olan Nova'yla merdivenleri hafif adımlarla tırmandım.

Odama girer girmez ilk yaptığım şey giyinme odama yönelmek oldu. Üzerimdeki takımdan bir an önce kurtulmak istiyordum. Rahat kıyafetlerimi koyduğum bölüme ilerledim. Tavana kadar uzanan büyük, cam dolap kapaklarını iki yana açtığımda dolap içine yerleştirilmiş sarı led ışıklar yandı. Askılar arasında gözüme ilk çarpan rahat ve salaş hissi veren ve dizlerimden bir karış yukarıda biten mavi-beyaz çizgili gömleğim oldu.

"Bunun içine beyaz crop top, altına da şort tamamdır değil mi bebeğim?" Dedim Nova'ya hitaben. Beni teyit eder biçimde miyavladı. "Haklısın, bence de altına beyaz spor ayakkabılar tam olur." Odanın ortasına konumlandırılmış konsola ilerledim. "Şuralarda bir yerlerde eldivenim olacaktı." Diyerek çekmeceleri karıştırmaya başladım.

"Heh bak buradaymış." Derken beyaz bilardo eldivenimi havada sallıyordum. Nova'yı konsolun üzerine nazikçe bıraktım. Tam elime geçirecekken avuçlarımdaki yara bantlarını fark ettim. Bu sabah yan yana oturmamıza rağmen annemin bile fark etmediği yara bantları... "Annenin hayatı da böyle işte Nova bebeğim. Yaralı. Kırgın. Yorgun. Ama yine de güçlü olmak zorunda."

Her zaman yapmaya alıştığım şeyi yaptım ve durumu sarkastikliğe vurarak içimdeki kuyuya bir avuç daha toprak attım. Yüzümdeki, Nova'ya baktığım an beliren gülümseme ve desibeli bir tık yükselen canlı sesimle konuştum. "Ama sana söz, sen istediğin kadar prenseslik yapabilirsin." Minik bedenini avuçlarımın arasına alıp başına ufak bir buse kondurdum. "Oh! Annesinin kuzusu! Daha fazla oyalanmadan üzerimizi değiştirelim çünkü Çisem Hanım'ı aramam lazım." Derken çoktan topuklu ayakkabılarımı çıkarıp kenara bırakmıştım.

Üç dakika kadar kısa bir sürenin sonunda üzerime son olarak gömleğimi geçirdim. Saçımı toplamak için dresuarımın üzerindeki beyaz renkte olan ipek tokayı aldım ve sağ elimin bileğine geçirdim. Ayakkabılarımın olduğu dolaba yöneldim ve çeşit çeşit spor ayakkabıdan üzerime uyacağını düşündüğüm kaymaz tabanlı beyaz çifti ayağıma geçirdim. Vanilyalı parfümümü de sıktığımda tamamdım. Ben odanın içinde dört dönerken Nova sadece oturduğu yerde beni göz ucuyla sessiz sessiz takip ediyordu.

"Annen haksız rekabeti hiç sevmez bebeğim o yüzden rakibimize de bir eldiven alalım değil mi?" Ona doğru konuştuğumu anladığı için mırıl mırıl sesiyle miyavladı. Tekrar konsola yönelerek çekmecesini karıştırırken Alparslan'ın eline olacağını düşündüğüm siyah bir eldiven aldım ve eldivenlerin ikisini de şortumun cebine sıkıştırdım.

Odadan çıkmadan önce Çisem Hanım'ı aramam gerektiğini hatırladığım için az önce üzerimden çıkardığım ve dresuarımın önündeki sandalyeye astığım ceketimin cebinden telefonumu aldım ve rehberden Çisem Hanım'ın numarasını bulup aradım. İkinci çalışta açıldı. Karşıdan gelen ses kendinden emin fakat her an her gün ezbere söylediği cümlelerden sıkılmış bir tonda konuşan bir kadına aitti.

"İyi günler. Çisem Gürsoy'un kişisel hattını aradınız. Ben, Çisem Hanım'ın asistanı Lale. Kendileri şu anda bir toplantıda oldukları için sizinle görüşemiyorlar. Size nasıl yardımcı olabilirim?"

Çisem Hanım'la doğrudan iletişim kuramayacağıma bir tık bozulsam da belli etmedim ve yüzümdeki nezaketimin yansıması olan tebessümün enerjisinin sesime yansımasına izin verdim.

"Merhabalar, Lale Hanım. Ben Nihal Hürkuş. Çisem Hanım'la bir hastane projesi hakkında konuşmak istiyordum. Sizden ricam, kendisine yarın müsait olduğunda bana geri dönüş yapmasını söyleyebilir misiniz?"

Karşıdan birkaç klavye sesi geldi ve Lale Hanım konuşmasına devam etti.

"Anlıyorum Nihal Hanım. Ben notumu aldım. Çisem Hanım'a bildireceğim. Yardımcı olabileceğim başka bir konu var mıydı?"

"Teşekkür ederim. İyi günler." Diyerek telefonu kapattım ve cebime koydum.

Arkamı döndüğüm gibi odanın ortasındaki konsola ilerledim ve Nova'yı kollarımın arasına aldım. Kucağımda Nova, cebimde iki bilardo eldiveniyle merdivenlerden indim. Alparslan, az önce kendisine söylediğim gibi poşetleri mutfakta buzdolabına yerleştirmiş olmalıydı. Sesini duyamıyordum ama mutfaktan gelen hafif bir tıkırtı, işini bitirmek üzere olduğunu belli ediyordu.

Nova'yı mutfağın girişine nazikçe bıraktım. Bir yandan mutfak kapısındaki pervaza tırnaklarını geçirip esnerken, bir yandan da Alparslan'ın yaptığı dolap düzenini kontrol eden o meraklı bakışlarımı yakalamıştı.

"Biz geldik." Dedim, dikkatini dağıtarak.

Alparslan, daha bir saat önce aldığım nar suyu şişesini buzdolabına yerleştirmeyi bitirmiş, kapıyı kapatıyordu. Başını bana çevirdi. Üzerindeki tişörtü ve eşofmanı değiştirmiş, daha ciddi, daha oyun moduna uygun, lacivert, V yaka bir kazak ve koyu renkli kanvas pantolon giymişti.

Gülümseyerek bana döndü.
"Hoş geldin-" Derken ayaklarımın dibindeki Nova'yı fark ederek kendini düzeltti. "Pardon. -iz. Hoş geldiniz. Sen ve senin bugünden itibariyle takım arkadaşın."

Nova'nın yanından geçerek mutfağın girişinde beklemeyi sonlandırdım ve tam anlamıyla içeri girdim. Kaşlarımı yukarı kaldırıp indirerek az önce Alparslan'ın dediğine karşı çıkmaya hazırlandım.

"I-ıh." Yanından geçip buzdolabının kapağını açtım ve içerideki yarım litrelik su şişelerinden birini aldım. Kapağını açıp büyük bir yudum alırken okyanus gözlerini üzerimden ayırmadan, sanki her anımı raporluyormuşçasına pür dikkat izliyor ve lafımın devamını getirmemi bekliyordu. Onu daha fazla bekletmedim ve konuştum. "Yanlışın var Yüzbaşım. Nova benim bugün itibariyle takım arkadaşım değil. Kızım."

Dediğimle onun da kaşları havaya kalktı. "Bu kadar çabuk mu?"

Sorusuna soruyla cevap verdim. "Anlamadım?"

"Her şeye diyorum bu kadar çabuk mu bağlanırsın?" Diyerek açıklık getirdi az önceki dört kelimelik sorusuna.

Elimdeki su şişesini yerine bıraktım. "Sandığının aksine yıllarını birlikte geçirmene gerek yoktur birisine veya bir şeye bağlanmak için. Bazen bir an, bir düşünce, bir his bile yeter. Kelimelere bile gerek kalmaz." Sebzeliğe yerleştirdiği patlıcan ve kabaklardan aldım ve ada tezgahın üzerine bıraktım. Arkamı dönüp tekrar onunla yüz yüze geldiğimde devam ettim. "Yani senin anlayacağın Yüzbaşım, şu içinde senelerdir bulunduğumuz dünyada da milyonlarca şey bir anda oluyor ve biz farkında dahi olmuyoruz. O yüzden bırak, bağlandığımız şeylere ne kadar zamanda bağlandığımızın da farkında olmayalım. Bırak hayat bildiği gibi gelsin. Yani en azından ben bunun farkına vardığımdan beri öyle yapıyorum." Dolaba tekrar yaklaşıp ihtiyacım olan diğer malzemeleri de aldım. Elimdekilerle olduğum yerden ayrılırken omzumun üzerinden ona dönüp göz kırptım. "Yatırım tavsiyesi değildir."

Söylediklerimle uzaktan yakından alakası olmayan bir soru yöneltti. "Bana sürekli Yüzbaşım diye hitap etmen de aramızdaki mesafeyi hatırlatmak için mi?"

Omuzlarımı hafifçe yukarı kaldırıp indirdim. "Bilmem. Belki de." Sağ elimin işaret parmağıyla tezgahın üzerinde duran kabak ve patlıcanları işaret ettim. "Ratatouille yapıyorum. Sever misin?"

Emin olamayan bir yüz ifadesiyle yanıtladı sorumu. "Severim de-"

Onu yormadan cümlesinin devamını ben getirdim. "Sadece zeytinyağlı yemeğiyle nasıl doyacağız diyorsun. Haklısın. Ama bence bonfilenin yanına yakışır. Ne dersin?"

Damak zevkine uygun bir şeyi duymak onu mutlu etmiş gibi başını hafifçe yukarı aşağı sallayarak onayladı. "Tavada mühürlenmiş, bol biberiyeli ve tereyağlı bonfileye kimse hayır demez derim."

Yüzümde 'sen bu işi biliyorsun' parıltıları varken Alparslan'ı onayladım. "Kesinlikle. O zaman iş bölümü basit sen eti hazırla, Ratatouille bende."

"Anlaştık." Derken göz kırptı ve mutfak dolabından aldığı döküm tavayı sapından tutarak ustalıkla bir tur çevirdi.

O dolaptan çıkardığı iki parça bonfileyi marine ederken ben de tezgahın altındaki dolaptan çıkardığım rendenin düz kısmını kullanarak yıkadığım kabak ve patlıcanları ince yuvarlak dilimler halinde kestim. Bunlarla işim bittiğinde sosu hazırlamak için küp küp doğradığım soğan, sarımsak ve renkli biberleri ocaktaki sos tenceresine kokuları çıkana kadar kavurmak için çoktan kızan zeytin yağının üzerine ilave ettim. Onlar pişerken domatesleri rendeledim ve onu da ilave edip kekik ve fesleğen eklemeyi de unutmadım. Ben bütün bunları yaparken Alparslan eti tavaya yerleştiriyordu.

Sosun hazır olduğuna kanaat getirdiğimde yuvarlak bir borcam alıp alt tabanına yaydım. İnce ince dilimlediğim sebzeleri bir örüntü oluşturacak biçimde sosun üzerine dizdim. Tepsi dolunca bir kaseye zeytin yağı, biraz daha kekik ve tuz ekleyip karıştırdım ve az önce ilmek ilmek ördüğüm mozaiğin üzerine gezdirdim. Önceden ısıttığım fırına atıp pişmesini beklemekten başka bir şey kalmamıştı.

Ben işimi bitirip masayı kurmaya başlarken Alparslan ise mühürlediği etin biberiyesini ve tereyağını eklemişti. Şu anda da tavayı eğimli tutarak eriyen tereyağını bir kaşık yardımıyla etlerin üzerinde gezdiriyordu. Yaptığı hareket etin içinin kurumasını engellerken sarımsak ve biberiyenin tüm tadını ete işliyordu. Bir-iki dakika boyunca aynı işlemi uyguladıktan sonra ocağın altını kapattı. Buz dolabının yanındaki dolaptan kesme tahtasını aldı ama eti direkt üzerine yerleştirmeden önce alışıla gelmemiş bir yöntem uygulayarak çekmeceden aldığı bir parça yağlı kağıt ve alüminyum folyo ikilisini, içte yağlı kağıt kalacak şekilde serdi ve etleri üzerine koyup alüminyum folyoyu etraflarına sardı.

Ben çoktan işimi halletmiş, Nova için bir kaseye süt koymuş ve şu anda da ada tezgahın önündeki bar sandalyelerinden birinde otururken bana sırtı dönük olan Alparslan'ı seyrediyordum. Ama tabii ki daha fazla sessiz kalmam olağan dışıydı.

Çenem sol elime yaslıyken konuştum. "Bu kadar taktiksel ve püf noktasal çalışman bir asker değil de aşçı olduğuna inanmamı sağlayacak neredeyse."

Yüzündeki tatmin olmuş ifadeyle arkasını döndüğünde yüz yüzeydik. "Bunu bir iltifat olarak kabul edebilir miyim?"

"Sorman hata." Dedim dudaklarımda beliren tebessümle.

Aradan geçen beş dakikadan sonra etleri alüminyum folyodan çıkardı ve kesme tahtasının üzerinde dilimleyip yemek masasının üzerine koydu.

Fırından gelen zil sesiyle Ratatouille'nin hazır olduğunu anladım ve gerçekten çok acıktığım için alel acele sağ elime giydiğim eldivenle fırını açıp tepsiyi çıkarmaya çalışırken az kalsın sol elimin bileği fırın teline değiyordu. Aldığım tepsiyi masaya götürerek tabaklara servis ettim. Masada bir şeyin eksikliği vardı ama ne olduğundan tam emin olamıyordum.

Alparslan arkamdan yaklaştı ve, "Côtes du Rhône. Ratatouille'nin baharatını çok iyi destekler." dediği an eksikliği tamamlamış oldu.

Başımı sallayarak onu destekledim. "Sen dolaptan kadehleri çıkarır mısın? Ben hemen alıp geliyorum." Dedim ve yemek odasındaki şarap mahzenine bir nevi koştum. Onlarca şişe arasından 2023 rekoltesi olan bir şişe Côtes du Rhône alıp çıktım.

Mutfağa geri döndüğümde Alparslan etleri servis etmiş, kadehleri masaya yerleştirmiş, iki şişe de soğuk su çıkarmış onlar için de su bardakları koymuştu. Elimdeki şişeyi tirbuşon ile açtım ve kadehlere doldurdum. Yerime geçip açlığımı sonlandırmaya olan acelemi daha fazla öteleyemedim. Bir parça et kesip Ratatouille'den de çatalıma aldım ve ağzıma attım.

Mest olmuş gibi mırıltılar döküldü dudaklarımdan. "Gerçekten harika olmuş. Eline sağlık."

Benimle hemfikir olduğunu gösteren dudağının kenarındaki kıvrımla cevap verdi. "Senin de eline sağlık."

Şarabımdan bir yudum alırken aklıma gelenle konuştum. "Ah! Bak ne diyeceğim senin görev yerin Hakkari'ydi değil mi?"

Durduk yere bunu neden sorduğumu anlamayan bir ifadeyle konuştu. "Evet de neden?" Derken sesindeki şüphe anlaşılıyordu.

"Kötü bir şey değil. Yani bence değil. Eylül'ler hastane yönetimi olarak doğuda sağlık hizmetine kolayca ulaşamayan bölgelere bir yıllık rotasyonla bir grup yönlendireceklermiş. İlk durakları da Hakkari'ymiş." Dedim tek nefeste.

Ağzındaki lokmayı bitirdikten hemen sonra cevap verdi. "Dağlık bölgelerdeki köyler için mi görevlendirecekler?"

Emin olamamakla beraber konuştum. "Sanırım. Yani daha doğrusu o kadar detaylı sormadım. Ama çorbada benim de tuzum olsun dedim."

Bu sefer sesindeki merak kendini belli ediyordu. "Nasıl yani? Bildiğim kadarıyla doktor değilsiniz Avukat Hanım." Derken sondaki kinayesine yaraşır bir sırıtış vardı dudaklarında.

Dediğine göz devirmekten hiç çekinmedim. "Doktor olmadığımı ben de biliyorum. O yüzden ben direkt hastane yaptırarak destek olmayı düşündüm. Böyle Hakkari'nin merkezinde tam teşekkürlü bir hastane. Eylül orada olduğu süre içinde de baş hekimliğini yapar."

"İyi düşünmüşsün ama 'ha' deyince de hastane inşa edilmiyordur herhalde. Haksız mıyım?" Duymak istemesem de beni hafife aldığını belli ediyordu ses tonu.

Dediklerini umursamadan her konuda olduğu gibi şimdi de haklı olduğumu savunan argümanlarımı sundum. "Bir yere kadar haklısın. Bu işin izinleri, arazi araştırması, zemin etütü, inşaatı derken bir altı ayı bulur gibime geliyor. Tanıdığım çok başarılı bir mühendis var yarın onunla görüşeceğim detayları. Eylül de en az bir yıl orada kalacağı için son altı ayında güzel işlere imza atacağına eminim." Dedim planlamalarımı çoktan kafamda yerli yerine oturttuğumu hissettiren bir ifadeyle.

Duymak istediklerini duyamamış gibi elindeki çatal bıçağı bıraktı, peçetesiyle dudaklarını sildi. Sakin bir şekilde gözleri beni buldu.

"Benim asıl demek istediğim o değildi. Mühendis, doktor vesaire zamanla halledilir bir şekilde ama binasından tut peyzajına, hasta odalarındaki eşyalardan tut makinelerine kadar bunların hepsi birer maaliyet kalemi baktığın zaman. Senin bunların hepsini karşılayabilecek bütçen var mı yoksa babanın yardımıyla mı bu işi yapmayı düşünüyorsun?"

Ben bu adam için 'konuşturacağım konuşturacağım' diyordum da konuştuğunda boş konuşacağını bilmiyordum. Dediğine bak ya! 'Bobonon yordomoylo mo yopmoyo doşonoyorson?' Öyle ya da değil, seni ne ilgilendirir ki? Ama ben sana göstereceğim. Babasının arkasına saklanan, aciz, yardıma muhtaç bir kadın olmadığımı göstereceğim. Ve sen Yüzbaşı Alparslan Eralp, sen asıl o gün anlayacaksın Avukat Nihal Hürkuş'un kim olduğunu.

Az önce yaptığı gibi ben de çatalımı ve bıçağımı bırakıp peçetemle dudaklarımı sildim ve ciddiyete büründüm.

"Birincisi, ben kazanamayacağım hiçbir savaşa girmem. İkincisi, bir bildiğim var ki fazla düşünmeme gerek kalmadan büyük projelere imza atabiliyorum. Ama asıl konuya gelecek olursak, merak etme o maaliyet dökümü önüme geldiğinde altına imza atacak olan ben olduğum için işin bütçesini düşünecek olan da benim. Bugüne kadar babamın parasına güvenerek hiçbir adım atmadım, atmam da. Ayrıca bizim ailemizde hiç kimse kimin ne hayır işlediğini, parasını nereye harcadığını bilmez. Ben sadece kendimi bilirim adımlarımı da ona göre atarım. Yani demem o ki sen kafanı böyle şeylere yorma."

Dediklerimden sonra, sorduğu sorudan kendinin de rahatsızlık duyduğunu bariz bir şekilde ifade eden bir surat ifadesi vardı yüzünde.

"Sen beni yanlış anladı-"

Böylesine gereksiz bir konuyu daha fazla devam ettirmesini istemediğim için sözünü kestim. "Tch. Ben seni yanlış anlamadım. Sen bana yanlış bir soru sordun ben de o soruya verilebilecek en doğru cevabı verdim." Tabağına baktığımda yemeğini bitirdiğini gördüm. Kendimi toparlayarak dudaklarıma sevimli olduğunu düşündüğüm bir gülümseme kondurdum. "Her neyse, bilardoda yenilmeye hazır mısınız Yüzbaşım?"

"İddia neydi demiştin?" Dedi serseri bir edayla sırıtarak.

Sağ elimin baş ve işaret parmağı çeneme gitti ve alt dudağımı ısırdım düşünürken. "Kaybeden kazanana aşağıdaki barda istediği bir kokteyli hazırlar. Kabul mü?"

Kaşları havalandı. "Kabul. Ama fazla küçük bir iddia o yüzden arttırıyorum. Kokteyl dahil, kaybeden kazanana büyük bir itirafta bulunacak. Kabul mü?" Dedi masanın diğer tarafında ayağa kalkmış sağ elini bana uzatırken.

Ben de ayağa kalktım ve elini sıktım. "Kabul."

Ben Alparslan'ın teklifini kabul ettikten yaklaşık on dakika sonra mutfaktaki işimizi halletmiş aşağı kata inen merdivenleri adımlıyorduk. Aşağı inip koridorun ilerisinden sağa döndüğümüz an spot ışıklarının aydınlattığı salonla karşı karşıyaydık. Barın önüne geldiğimizde aklımdakileri dilime düşürmeden edemedim.

"İddia olarak motor yarışı teklif edip kazanana MM1000RR ile V4 S arasında seçim şansı mı tanısaydım acaba?" Dedim.

Alparslan bir adım atıp yanımda durmaktan vaz geçerek önüme geçti. Artık yüz yüze ve dip dibeydik. "Şimdi anladın mı iddiayı neden yükselttiğimi?" Deyince dudaklarım hafif büzülmüşken başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım. "Ama maalesef çoktan belirledik."

"Peki o zaman. Al bakalım eldivenin." Diyerek odamdan çıkmadan önce cebime sıkıştırdığım eldivenleri çıkararak siyah olanını ona uzattım ve beyaz olanı sol elime geçirdim. O sırada merdivenlerden bize yaklaşan Nova'yı fark ettim. Küçük pembe patileriyle halının üzerinde sessizce ilerleyip, göz göze geldiğimizde ince sesiyle miyavladı. Eğilip nazikçe kucağıma aldım. Alparslan'a dönerek konuştum. "Evet bebeğim, annen haksız rekabeti sevmez." Deyip sırıttım.

Gülmek gerçekten bulaşıcıydı ve geceye erken başlayıp ilk itirafımı yapıyorum, Alparslan'ın gülüşü çok güzeldi. Bakanın bir daha bakasını getirtecek cinsten. Okyanus mavisi gözleri kısılıyor, soluk pembe ve kalın sayılabilecek dudakları iki yana kıvrılıp inci gibi dişlerini gözler önüne seriyor ve yanaklarındaki gülümseme çizgilerini öne çıkarıyordu. Sadece dudaklarıyla değil gözleriyle de gülüp bunu karşısındakine dolu dolu yansıtıyordu. E haliyle insanın istemese de gülümseyesi geliyordu karşılığında.

Kucağımdaki Nova'nın göğsüme iyice sığınması ve miyavlamasıyla kendime geldim. Yüzümdeki sırıtmayı zor da olsa silerek boğazımı temizledim. "Ee? Başlamıyor muyuz?" Dedim.

Sağ eliyle yolu göstererek, "Bayanlar önden." deyip göz kırptı.

Nefes alışverişlerim sıklaşmadan, şuurum beni terk etmeden kollarımdaki Nova'yı barın karşısına konumlandırılmış fıstık yeşili koltuğun üzerine yavaşça bıraktım. Hemen kıvrılıp kendini bir tüy yumağına dönüştürdü.

Alparslan'ın olduğu yere baktığımda parlak, zümrüt yeşili çuhası ve gümüş gövdesiyle göz alan bilardo masası tüm ihtişamıyla duruyordu. Masanın üzerindeki altın rengi metal avizeden süzülen ışık, yeşil zemini adeta bir sahne gibi aydınlatıyordu. Kendimden emin bir tavırla olduğu yere ilerleyip, masanın kenarındaki parlak cilalı ıstakaların dizili olduğu yerden birini alırken elimi ıstakanın pürüzsüz ahşap yüzeyinde gezdirdim.

"Hazır mısın?" Dediğini duyduğum Alparslan'ın.

Bu akşam yaşadığım güç zehirlenmesi neydi bilmiyordum ama özgüvenim tavandı. "Kazanmaya mı? Her zaman." Derken dudağımın bir köşesi kıvrılmıştı çoktan.

Gözlerindeki parıltı arttı, bu meydan okumayı kabul ettiğinin işaretiydi. O da kendine bir ıstaka seçti. Ben masanın etrafında yerimi alırken, o pürüzsüz topları özenle üçgen düzeneğe yerleştirdi. Topların birbirine değme sesi, hafif ve keskin bir tıkırtıyla odada yankılandı.

"Şanslı vuruş benim, değil mi?" Diye sordum, ıstakamın ucunu tebeşirle kaplarken. Tebeşirin tozlu, mavi rengi, ıstaka ucunun beyaz yüzeyine yavaşça yayıldı.

"Elbette." dedi Alparslan, gözlerinde hâlâ o muzip ifadeyle. "Çünkü buna ihtiyacın olacak."

Sözlerine tatlı bir gülümsemeyle karşılık verdim. Dizlerimi hafifçe büküp masaya eğildim. Sol elimi köprü yaparken, parmaklarımın arasındaki gerginliği hissettim. Beyaz topa odaklandım. Zihnimdeki her şeyi boş verip, sadece nefesimin sesi ve topun potansiyel hareketine odaklandım. Istakayı yavaşça geri çektim ve sonra keskin, kararlı bir hareketle topa vurdum.

Tak!

Beyaz top, üçgenin tam ortasına çarptı. Toplar çarpışarak etrafa dağıldı, renkli bir mozaik gibi yeşil zemine yayıldılar. Birkaç tanesi deliklere doğru yuvarlandı ve derin, tatmin edici bir sesle içeri düştü. Omuzlarım rahatladı, iyi bir başlangıçtı.

"Fena değil." Dedi Alparslan, başını hafifçe sallayarak. "Şanslı vuruş dedikleri bu olsa gerek."

Bu sefer açık açık gülüyordum. "Şans değil, yetenek." Diye karşılık verdim. Sıra hala bende olduğu için masaya daha da eğildim bir sonraki atışım için. Vücudumun her kası gerildi, sırtım hafifçe kamburlaştı, bakışlarım keskinleşti. Vuruşumu planlarken, hedef topu, topun deliğe olan açısını, ıstakanın vuruş gücünü zihnimde canlandırdım. Adeta bir cerrah hassasiyetiyle ıstakamı hareket ettirdim ve küçük, pürüzsüz top tam istediğim gibi deliğe yuvarlandı. Yüzümde dışarıdan bakıldığında küçük sayılabilecek ama içimde kahkahalar attıran bir zafer gülümsemesi belirdi.

Oyun ilerledikçe, odadaki sessizlik yerini hafif bir gerilime, sonra da kahkahalara bıraktı. Alparslan birkaç iyi vuruş yaptı, toplar usulca deliklere süzüldü. Ama benim elim daha güçlüydü. Her vuruşum, önceden planlanmış bir hamlenin kusursuz bir uygulaması gibi tam yerindeydi.

Masanın etrafında dönerken, bazen Alparslan'la gözlerimiz kesişti. Onun hakkında öğrendiğim yeni bir şey de oyun oynarken aynı benim gibi minik bir çocuğun kazanma hırsıyla odaklanmasıydı. Yani şimdi sevimli değil desem yalan olurdu. Genele vurulduğunda erkekler kadınların etrafında kendilerini ispatlama derdine düştüklerinde, bu halleri benim için çekiciden olmaktan çok sevimliydi. Çünkü gözümde direkt bir erkek çocuğunun annesine bütün heyecanı, başarısı, mutluluğu ve sevimliliği ile, 'yapabiliyorum!' demesi canlanıyordu.

Bazen sıra Alparslan'a geçtiğinde ve yeniden bana gelene kadar, vuruş yapmadan önce ıstakamı yere dayayıp, başımı hafifçe yana eğip, tüm masayı gözlerimle tarayıp bir sonraki hamlemi en ince ayrıntısına kadar düşünüyordum. Bir nevi namus meselesine dönüşmüştü gözümde bu oyun.

Sıra tekrar bana geldiğinde, zorlu bir açıya sahip topa istenen falsoyu vermek için masanın üzerine neredeyse tamamen uzanmam gerekti. Vücudumun zarif bir yay gibi gerildiğini hissettim. Tam vuruş yapacakken, o deniz, bergamot ve hafif baharat karışımı kokusu, sanki burnuma doldu. Alparslan, sırası gelene kadar beklemesi gerekirken, masanın bana en yakın kenarına gelmiş, adeta bir kedi gibi pusuda bekliyordu. Sıcak elinin belimde hafifçe durduğunu hissettim. İstemsizce irkildim, kalbim hızlandı. Boynuma çarpan ılık nefesi, bacaklarımın karıncalanmasına neden oldu. Gözümü topun hareketinden alamıyordum ama tüm dikkatim, arkamdaki Alparslan'ın varlığına odaklanmıştı.

"Düşme diye." Diyerek fısıldadı, sesi kulağıma yakın ve derindi. Nefesi tenimi okşadı. Bir anlık bir duraksama yaşadım, gözlerim kapandı ve içimde tatlı bir titreme oluştu. Sonra kendimi toparladım. Odaklandım, vuruşumu yaptım. Top, tıpkı sihirle hareket ediyormuş gibi delikte kayboldu. Yüzümde muzip bir ifadeyle, doğrulurken. Gözlerim hala onun gözlerindeydi.

"Hadi itiraf et. Çok denedin ama konsantrasyonumu bozamadın." Dedim.

Alparslan, ne yaptığının gayet farkındaydı. Hafifçe bana doğru eğildi. Gözleri, masada kalan toplardan çok benimkine odaklanmıştı.

"Böyle düşünmene gerçekten üzüldüğümü belirtmek isterim. Ben sadece yardım etmek istemiştim."

"Yemedim Alparslan. Ayrıca hile yapıyorsun!"

Yalandan olduğu bariz bir şekilde belli olan bir dehşetle gözleri ardına kadar açıldı. Sağ elinin işaret parmağını kendine doğrulttu ve her kelimeyi vurgulayarak söyledi. "Ben ve hile yapmak. Asla."

İnanması güç bir yalana başvurduğu için cevap vermeye tenezzül bile etmedim.

Oyunun sonlarına doğru yaklaştık. Masada sadece iki top kalmıştı. Benim son çizgili topum ve siyah sekizli. Alparslan'ın ise iki düz topu ve sekizlisi duruyordu. Sıra bendeydi. Heyecan damarlarımda dolaşıyor, kalbim bir davul gibi çarpıyordu.

Derin bir nefes aldım. Elimdeki ıstaka, sanki uzvumun bir parçası gibiydi. Son çizgili topumu dikkatlice hedefledim. Istakamı geri çektim, çuhaya sürtünen tebeşir tozu kokusu burnuma geldi. Vuruşum net ve güçlüydü. Top, beklenmedik bir hızla hareket etti ve tereddütsüz bir şekilde deliğe girdi.

Masada sadece siyah sekizli ve Alparslan'ın topları kalmıştı.

Alparslan'ın yüzündeki alaycı ifade, yerini hafif bir şaşkınlığa bırakmıştı. "Vay anasını..."

Sıra yine bendeydi. Zaferime sadece bir vuruş kalmıştı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi, ama aynı zamanda sakin ve kendimden emindim. Masaya doğru eğildim, bu sefer daha da odaklanmıştım. Siyah sekizli top, karanlık bir küre gibi masanın ortasında duruyordu. Deliklerden birine olan açıyı hesapladım. Tüm enerjimi, tüm konsantrasyonumu tek bir noktaya topladım. Istakayı geri çektim, nefesimi tuttum.

Tak!

Top, yumuşak ama kararlı bir hızla ilerledi. Alparslan'ın gözleri, benimkilerle birlikte topun hareketini takip ediyordu. Top, beklendiği gibi doğru deliğe doğru yuvarlandı ve derin, tatmin edici bir sesle içeri düştü.

Zafer!

Doğrulduğumda, yüzümde geniş, ışıltılı bir gülümseme vardı. Yanına yaklaştım ve elimi omzuna koydum. "Zaferimi şampanyalı bir kokteyl ile kutlamayı tercih ediyorum Yüzbaşım. O yüzden, bir French 75 alayım ben." Arkamı dönüp ıstakamı masanın üzerine bıraktım. Birkaç adımda bara yaklaşırken içimdeki laf sokma silsilesini durduramadım. "Ama sanırım sen yenilginin ardından soğuk su tercih edeceksin. İyi gider çünkü üzerine." Derken gülmeden edemiyordum. Gıcıklığımın ben de farkındaydım ama Alparslan şaşırtıcı bir şekilde geri atakta bulunmuyordu.

Ardımdan gelip bara doğru yaklaşırken konuştu. "Yalnız bunun rövanşı olur peşin peşin anlaşalım."

"Benim için sorun yok yenilen pehlivan güreşe doymaz derim, bir kere daha yenerim seni." Derken kahkaha attım. Benim gülmemle o da dayanamadı. "İtirafınızı kokteylimi yudumlarken duymak tercihimdir Yüzbaşım."

Kollarını sıvayıp ilk önce elindeki tebeşirden kurtulmak için ellerini yıkadı. Tezgâhın üzerindeki sepete konulmuş ve rulo halinde sarılmış beyaz el havlularından aldı. Elini kuruladıktan sonra sol eliyle bir ucundan tutup havaya atarak tek omzuna astı. Sağ elini saçlarından geçirip dağıtmak ve düzeltmek arası bir harekette bulunduğunda hazırdı.

Önce, buzluktan aldığı buzları shakerın içine doldurdu. Buz dolu metal shakerı eline aldığında etrafa yayılan ses toklukla çınladı. Alparslan'ın parmakları, şişenin boynunu kavrarken, eski ama bir o kadar da güçlü cini ölçülü bir şekilde döktü. Gözleri, ölçü kabının üzerindeki çizgilere sabitlenmişti. Ne bir damla eksik, ne bir damla fazla. Bu hallerine çabukta olsa alışmıştım. Karakteri böyleydi. Hassas, dikkatli ve kesin.

Hemen ardından limon suyu geldi. Shakerın içine akışı parlak ama pusluydu. Bir anlığına o keskin, taze narenciye kokusu burnuma doldu. Limonun ekşiliğini damağımda hissettiğim an dişlerim kamaştı. Vücudumu anlık bir titreme esir aldı.

Sonra şurup eklendi. Şekerin o yoğun sıvısı, Alparslan'ın sakin hareketleriyle cin ve limonla buluştuğunda birbirlerine karışmaları gerekti sadece. Shakerı kapattı. Tam o anda, gözlerimiz kısa bir saniye için buluştu. Mavi harelerinde, başrolü olduğu bu küçük şovdan duyduğu keyfi gördüm. Sonra, tüm gücünü ve odağını kollarına toplayarak çalkalamaya başladı. Ritmik, kendinden emin ve hızlı. Buzun, shakerın metal duvarlarına çarpma sesi salonda yankılanan tek şeydi.

Soğuk, buğulu karışımı ince, uzun bir flüt bardağa süzdü. Alkolün berrak, neredeyse su gibi hali, tüm sertliğini gizliyordu.

Ve son dokunuş... Şampanya.

Altın rengi, parlak, klasik. Şişeyi eğdi ve o köpüklü sıvı, bardağa yavaşça akmaya başladı. Köpüklerin yükselişi, az önce oyunu kazandığımda içimdeki adrenalini yükselişiyle yarışırdı. French 75'e adını veren Fransız topu gibi. Önce sessiz ve sakin, sonra çoşkulu ve gürültülü bir patlama gibi.

Alparslan bardağı tam bana uzatırken bir şeyi yeni fark etmiş gibi geri çekti. "Ah! Pardon bir saniye." Diyerek arkasını döndü ve barın arkasındaki tezgaha yaklaştı. Kısa sayılabilecek bir sürenin ardından tekrar bana döndüğünde bardağın içinde özenle şekil verilmiş bir limon kabuğu vardı.

Alparslan bu sefer bardağı bana uzattı. Parmakları kısa bir anlığına parmaklarıma dokundu. "Tebrik ederim. Güzel oyundu." Diye fısıldadı.

Bardağı aldım. İlk yudum, keskin, köpüklü. Cin'in vuruşu hemen kendini hissettirdi, limonun tazeliği onu kovaladı, şampanyanın kibar kabarcıkları tam bir 'final touch' niteliğindeydi.

Alparslan kendisine bir viski doldurmuş ve ne düşündüğümü merak edercesine yeşil harelerime kilitlenmişti. Damağıma yayılan tadın hazzıyla onu daha fazla bekletmeden konuştum. "Her hareketinle beni şaşırtmaya yemin etmiş gibisin. Aşçılık bir yere kadar anlaşılabilir ama bartenderlık nereden çıktı?"

İltifatla mükafatlandırılmış olmak egosunu yeterince okşamış gibi sırıttı. "Görevin gerektirdiği şeyler diyebiliriz. Bazen bir hedefin yakınlarına sızmak için barın arkası, bir masadan daha iyi bir dinleme noktasıdır."

Farkında olmadan bardağı yarılamıştım bile. "On parmağımda on marifet diyorsun. Sen şimdi bir sürü dil konuşup, birçok spor dalına da hakimsindir. Ama sadece dövüş sporlarından bahsetmiyorum. Baya böyle dağ tırmanıcılığından tut okçuluğa, tenisten tut profesyonel dalışa-" Fazla abarttığımı düşünüyormuş gibi yüzü buruşmakla inanamamak arasında kaldı. "Hadi ama. Yok mu yani bunlar?" Kaşlarını havaya kaldırıp indirirken dilini damağına vurarak cıkladı. "Gözümdeki forsunuz bir tık düştü Yüzbaşım. Haberiniz olsun." Dedim yalandan bir ciddiyetle.

"Dil konusunda haklısın birkaç tane dili akıcı olarak konuşabiliyorum ama senin düşündüğün gibi spor dalları konusunda o kadar geniş bir skalaya sahip değilim." Dedi tane tane konuşarak.

Kokteylimden son yudumu almak için bardağı dudaklarıma yaklaştıracaktım ki gözlerimin önü iyice flulaşmaya başladı. Bardağı havaya kaldırdığım gibi geri tezgahın üzerine indirdim. "Daha ilk kadehten sarhoş olamam herhalde değil mi?" Diye mırıldandım kendi kendime. Boynumdan yukarı bir sıcaklığın yükseldiğini hissettim. Gömleğimi hiç düşünmeden omuzlarımdan kaydırdım. Parmaklarım haddinden fazla gevşediği için gömleğimi kollarımdan kayıp yere düşmeden önce tutmam mümkün olmadı. Yüzümün ısındığını hissediyordum.

Bir anda niye böyle olduğuma anlam veremediğim için sorumun cevabını Alparslan'ın gözlerinde aradım.

"Nihal? İyi misin?" Diye sordu ben ona boş gözlerle bakınca.

Başımı iki yana salladım. "Bir kadehle sarhoş olmam mümkün değil. Ne koydun kokteylin içine?"

Ben hissettiğim ani sıcak basmasına karşı koyamayıp tişörtümün yakasını çekiştirirken, "İşte asıl itiraf gecesi şimdi başlıyor Nihal Hanım." dediğini duydum.

🪽

Yazdığım bölümleri ilk kuzenime okutuyorum. Bunu okur okumaz tepkisi, "Oç, kızı kandırdı!" oldu🫢