8. bölüm / 20
MUHASARA7
Bölümler 20Şu an: 7
- 1 13.331 kelime
- 2 22.786 kelime
- 3 32.567 kelime
- 4 42.220 kelime
- 5 52.472 kelime
- 6 64.178 kelime
- 7 74.415 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 84.878 kelime
- 9 94.525 kelime
- 10 104.566 kelime
- 11 115.134 kelime
- 12 124.000 kelime
- 13 134.620 kelime
- 14 145.585 kelime
- 15 155.722 kelime
- 16 167.765 kelime
- 17 178.616 kelime
- 18 188.126 kelime
- 19 1910.463 kelime
- 20 2010.184 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Fatma Turgut, İlkbaharda Kıyamet. Bana Alparslan'ı hatırlattı...
🪽
Yutkundum.
Çok yakındık.
Fazla yakındık.
Tenine sinmiş sedir ağacı ve bergamot kokusu, sanki kalbimin içine doğru doluyordu. Her nefes alışımda biraz daha o kokunun içine çekiliyordum. Havası bile ağırdı. Kalbim hızlandı, göğsüm daraldı.
Nefes al, Nihal. Nefesini tutma.
Beynim bana bunu söylese de... kalbim başka bir dil konuşuyordu. İçim titriyordu. Nefeslerim düzensizleşti. Göğsümde bir baskı... o tanıdık, nefret ettiğim baskı.
"Nihal? Nihal, iyi misin?"
Sesi bana uzaktan geliyordu, sanki suyun altındaydım.
Kafamı iki yana salladım. "İn-" Konuşmam gerekiyordu. "İnhaler..."
Boğazım acıyordu. Hava, bir türlü içime dolmuyordu. Göğsüm içten içe çöküyordu. Dizlerimin bağı çözüldü, bir anda yere çöktüm. Dünya bulanıklaştı.
"Nerede?" dedi Alparslan, panik içinde bana yaklaşarak. Dizlerinin üstüne çökmüştü. "Nerede, Nihal? Çantanda mı?"
Kafamı zorlukla iki yana salladım. Nefes nefeseydim. Buzdolabını işaret ettim.
"Do- dolap-ta..."
Çantamda da vardı ama... o hâlâ onun arabasındaydı. Oysa şimdi, sadece birkaç saniyeye ihtiyacım vardı.
Hiç düşünmeden fırladı. Dolabın kapağını açtı, eline geçen ilk şeyi fırlatmadı, sadece aradı. Ve buldu. Geri döndü, diz çökerek dudaklarımın arasına yerleştirdi. Bir kez bastı.
Göğsümdeki basınç biraz gevşedi. Ama yetmedi.
Bir kez daha bastı. O zaman nefesim biraz daha derine indi. Hâlâ yorgundum, ama artık kendimdeydim. Ellerim dizlerime yaslanmıştı, alnımdan soğuk terler süzülüyordu. Yutkunmak bile zor geliyordu.
"Astımın olduğunu bilmiyordum." Dedi, sesi hâlâ endişeliydi. Benden uzaklaşmamıştı. Hâlâ yanımdaydı. Hâlâ dizlerinin üzerindeydi.
Biraz gülümsedim, hâlâ soluk soluğaydım ama o gergin havayı biraz yumuşatmak istedim.
"Hayatımı kurtardınız, yüzbaşım. Size minnettarım." Sesim sarkastikti ama içimdeki minnet bu sefer gerçekti. Ellerimi teatral bir şekilde birleştirdim, sonra da iki yana açtım. "Dile benden ne dilersen." Dedim ve hafifçe kıkırdadım.
O da gülümsedi ama yüzündeki ciddiyet kaybolmamıştı.
"Dalga geçme. Gerçekten endişelendim."
Yüzümdeki gülümseme biraz daha yumuşadı. Elimi bileğiyle dirseği arasında bir yere koydum. "Korkmana gerek yok. Sürekli olan bir şey değil. Sadece... korktuğumda ya da ani bir şey yaşadığımda oluyor. Nefesimi ayarlayamıyorum. Normalde sadece astımım vardı ama buna panik atakta eklenince arada böyle şeyler olabiliyor." Gözlerim gözlerine takıldı. Sesimi duyup duymadığını değil, beni hissedip hissetmediğini ölçmek ister gibiydim. "Yani o kadar da endişelenecek bir şey yok, yüzbaşım."
Kolundaki elimi sağ eliyle tuttu. Parmaklarını hafifçe bastırarak sabitledi. Sol eliyle belimden destek aldı ve beni yavaşça yerden kaldırdı. Birlikte ayağa kalktık. Ve... yine burun burunaydık.
Yapma. Yapma!
Yine kriz geçireceğim. Gözlerimi kaçırmak istedim ama... yapamadım. Sanki beni dipsiz bir kuyuya çeken iki mavi noktayla hipnotize olmuştum.
Boğazımı temizledim. Bir çıkış yolu lazımdı. "Ben... Nihan'a haber versem iyi olacak. Akşam yemeği için beni bekliyordu." dedim. Telefonumu almak için ceplerime uzandım. Boş. Gözlerim büyüdü. Sonra fark ettim.
Çantam... arabada.
Alttan alttan soran gözlerle Alparslan'a döndüm. "Arabanın anahtarını alabilir miyim? Çantam lazım."
"Sen geç, ben getireyim. Zaten benim de almam gereken birkaç şey var."
Kaşlarımı kaldırdım. "Nasıl yani? Eşyaların otelde değil miydi?"
"Çoğu otelde. Ama ben genelde ne olur ne olmaz diye arabamda kıyafet bulundururum."
Bu fikrin bende yarattığı dejavu hissiyle gülümsedim. "Sen resmen bensin. Ben de en az bir gün yetecek kadar eşya bulundururum bagajda. Nihan hep dalga geçer ama ben böyle rahat ediyorum. Ne yapayım?"
"O zaman anlaştık. Ben arabaya gidiyorum, sen de masayı halledersin?"
Elimi ağzıma götürüp sahte bir dehşet ifadesiyle konuştum. "Hain! Bütün işi bana yıkıp gidiyor bir de. Ayıp!"
Tam mutfaktan çıkmak için arkasını dönmüştü ki geri dönmek zorunda kaldı. "Yemedim Nihal."
"Ama yemiş gibiydin."
"Ama yemedim."
"Ay aman tamam yemedin. Sen git eşyaları getir, ben burayı hallederim."
"Gidip geliyorum hemen." dedi ve kapıya yöneldi.
Ardından cevap vermek için bağırmadım. İçimde garip bir sıcaklık vardı. Tezgâha yürüdüm, tabakları alıp masaya yerleştirdim. Dolaplardan iki kadeh çıkardım, masa örtüsüne uygun olsun diye içimden bir şey geçti. Sonra salatayı koyacak kaseleri hazırladım, çatal bıçakları da ekledim. Her şeyi tamamladım. Ama masa hâlâ biraz... eksik görünüyordu.
Sonra dış kapı açıldı. Ayak seslerini duydum. Beş dakika bile olmadan mutfak girişinde belirdi. Elinde çantam.
İçimdeki kahkaha hissini bastıramadım.
"Yakışmış." Dedim, çantamı işaret ederek.
Gözleri gözlerime takıldı. Sonra çantaya indi. "Çook." Dedi, 'o'yu uzatarak.
O sırada yüzündeki çarpık tebessümle bana hissettirdiği bir huzur vardı ama bunun nedenini kendime bile açıklayamıyorum. Galiba gerçekten kendim olmayı, umarsızca başına buyruk ve yarınları düşünmeden anda kalmayı bilen Nihal olmayı özlemişim.
Ona doğru ilerledim, çantamı aldım. Gözlerimi onunkilere kısa bir an değdirdim. "Ben Nihan'ı arayıp geliyorum. Sen başlayabilirsin."
"Yok, beklerim."
"Tamam. Hemen geliyorum."
Hızla arkamı dönüp çalışma odama yürüdüm. Kapıyı yavaşça kapattım. Telefonumu çıkarıp Nihan'ı aradım. İkinci çalışta açtı.
"NİHAL SEN NEREDESİN?!"
Bağırmasıyla birlikte omuzlarım gerildi. Telefonu biraz uzaklaştırdım. Kulak zarıma kıyasıya bir saldırıydı çünkü bu.
"Sakin. Ne bağırıyorsun kızım?"
Ona kıyasla benim sakinliğim onu birazcık çileden çıkarmışa benziyordu ki dişlerini sıkarak konuştu. "Sen neredesin bana onu söyle."
"Evdeyim."
"Nihal bak benimle dalga geçme. Ben evdeyim, hatta yemek bile hazırladım ama prensesimiz ortada yok!"
"Dalga geçmiyorum ablacım. Kendi evimdeyim. Yalnız da değilim."
Sessizlik. Derin bir nefes aldı, neyin geleceğini tahmin etmeye çalışarak. "SAKIN BANA KAAN DEME-"
O anın öfkesiyle kaşlarımı çattım. "YA NE KAAN'I NİHAN! Şeytan görsün onun yüzünü." Dedim gergince kısık bir kahkaha atarak. "Ama başıma ne geldi inanmayacaksın..."
"Ne geldi? Ya çıldırtmasana insanı, söyle işte!" Sesi merak ve sabırsızlıkla doluydu.
"Hani benim şu çarpıştığım- yani tam çarpışma sayılmaz ama... işte o çocuk vardı ya?" Kelimeleri özenle seçmeye çalıştım.
"Eee Nihal? Böyle taksit taksit anlatırsan kriz geçiririm bak!"
"Babamın bahsettiği o çocuk... meğer babamın vefat eden arkadaşı, eski Adalet Bakanı Erhan Eralp'in oğluymuş. Yüzbaşı Alparslan Eralp." Son kelimeleri neredeyse fısıltıyla söyledim.
Bir sessizlik oldu yine. Bu sefer Nihan'ın şaşkınlığı sesini kesmişti. Tabii bu kısa sürdü. "BEN SANA DEMİŞTİM DEĞİL Mİ? Kader sizi bir araya getirdi demiştim. Ee? Evdeki kim peki?" Sesi zafer ve heyecanla coşuyordu.
"Nihan cin gibi kadınsın. Bana saf salak rolü yapma şimdi."
"Ay şaka yapıyorsun! İyi de niye eve attın adamı peki?" Nihan'ın sesi şimdi muzip bir tona bürünmüştü.
Gözlerimi kocaman açarak irkildim. "Ne eve atması ya. Saçma salak konuşma. Babam rica etti, 'çocuk otellerde kalmasın bizim evlerden birine yerleştir' diye benim de yanımda bir tek benim evin anahtarı vardı o yüzden şu an burada. Mecburen yani. Şimdilik." Kendimi savunma ihtiyacı hissettim.
"Bu akşam eve gelmeye çalışma kapılar kilitli." Nihan'ın sesi alaycıydı.
"Nihan beni delirtme adamla aynı evde kalmayacağım herhalde?"
"Şaka bir yana, eğer bu Yüzbaşı sağlam biri değilse benim kardeşim kendini savunmayı en iyi şekilde biliyor. Aldığın tekvando derslerini hatırladığını düşünüyorum. Ayrıca, sanki ev dediğin tek odalı stüdyo daire... Koca han gibi yer. Ha ama sen dersen ki ben aynı odada kalmayı tercih ederim, orasını bilemem tabii." Kıkırdayarak konuştuğu belliydi.
Yüzümde sahte bir sinir ifadesi vardı. "Orada olsaydım yapıştırmıştım şimdi ağzının orta yerine de dua et orada değilim."
"Hahaha! Ben de seni seviyorum bebeğim. Neyse sen kapat, evin ambiyansını yükselt böyle mum falan yak, loş ışık, hafif müzik falan... çok romantik olur." Sesi iyice yaramazlaşmıştı.
"Sus Nihan."
"Asıl sen sus hain kardeş. Ben de Cenk'i çağırayım bari senin yemeğin boşa gitmesin."
Omuz silkerek pes ettim. "İyi. Size iyi eğlenceler o zaman."
"Asıl size iyi eğlenceler. Arayıp rahatsız etmem merak etme. Öptüüm."
Ve telefonu kapattı. Dıt. Dıt. Dıt.
Elimi saçlarımdan geçirdim. "Nihan? Nihan!"
Uyuz ya! Saçma sapan konuşuyor. Neymiş?
'Asıl size iyi eğlenceler, arayıp rahatsız etmem merak etme.'
Arayıp neyi rahatsız edeceksin acaba? Sırf beni sinir etmek için boş boş konuşuyor ya. Off!
Derin bir nefes aldım. Burnumdan içeri dolan sakinlik pek etkili olmadı ama yine de kendimi toparlayıp çalışma odasından çıktım. Mutfağa yürüdüm. Alparslan çoktan masayı kurmuştu. Yemekleri servis etmiş ama başlamamıştı. Telefonunu kurcalıyordu.
Sakın Nihal!
Ama kendimi tutamadım. "Ne o? Sevgiline mi yazıyorsun?" Dedim gülerek.
Başını kaldırdı, dudaklarında hafif bir kıvrım belirdi. "Ertuğrul sevgilim sayılır mı?"
Oyuna devam etmeye kararlıydım. "Ben açık fikirli bir insanım. Seçimlerini yargılamam."
Yüzünü buruşturdu. "Komik değildi."
Yüz ifadesiyle kahkaha attım. "Bence gayet komikti. Ben güldüm sonuçta."
O da kısık bir kahkahayla eşlik etti. Sonra sandalyeme doğru yürüyüp, kibarca çekti. Beni şaşırtmaya devam ediyordu.
Başımı ona çevirip bir kaşımı kaldırdım.
"Çok centilmensiniz yüzbaşım."
"Size layık olmaya çalışıyorum, matmazel." Dedi hafif eğilip reverans yaparken. Sonra kendi yerine oturdu.
Benimse tek takıldığım nokta, 'madam' demek yerine 'matmazel' demesiydi.
Masaya göz attım. "Ben gelene kadar her şeyi halletmişsin. Servisi bile yapmışsın."
Omuz silkti, 'önemli değil' der gibi. "Baktım yardım etmezsem 'hain' ilan ediliyorum. En azından bu sefer önden davranayım dedim."
Kaşlarımı çattım, sorgulayan minik bir çocuk gibi. "Hani yememiştin? Yemişsin işte!"
"Yani... yemişim galiba."
Gülümseyerek kadehimi kaldırdım. "Afiyet olsun."
O da kadehini kaldırdı gözlerime bakarak. "Afiyet olsun."
Bir süre sessizce yemeğe odaklandık. Çatal-bıçak sesleri dışında mutfakta başka bir ses yoktu. Ama ben... ben sessiz kalamam ki.
"Ee?" Dedim, çatalı hafifçe elimde sallayarak.
"Ne, ee?"
"Ne kadar İstanbul'da kalacaksın?"
"Yıllık iznimi alarak geldim ama bizim görev işleri belli olmuyor yarın bile çağırabilirler. Daha geleli iki gün oldu, ben de gelir gelmez Necmi amcayla irtibata geçtim ne olur ne olmaz belki vekalet vermek gerekir falan diye."
Anlayışla başımı salladım.
"Anladım. Sizin işiniz bizimkinden çok daha zor. Sınır ötesi, dağ başı, terör yuvası diye ayırt etmeden göreve gidiyorsunuz." Beni onaylar biçimde kafasını salladı. Üstünde fazla durmayınca ben devam ettim. "Ama merak ettiğim bir şey var. Baban eski adalet bakanıyken sen neden asker olmayı tercih ettin? Yani daha rahat şartlarda da yaşıyor olabilirdin. Yanlış anlaşılmak istemem, benimki mesleki deformasyon gibi bir şey sorguluyorum sadece."
Peçeteyi dudaklarına götürdü, sessizce sildi. Belli ki uzun bir hikâye vardı arkasında. Derin bir nefes aldı. Yutkundu. Sorum boğazında bir düğüm gibi kaldı sanki bir an. Sonra konuştu. "Annem için asker oldum ben."
Girdiği paradoks ile verdiği cevabı bağdaştıramadım. Annesini küçükken kaybettiğini söylemişti. Ama şimdi annesi için asker olduğunu söylüyordu. Elimdeki çatalı bırakırken gözlerim onun gözlerine çivilendi.
"Nasıl yani?" Dedim, meraklı çıkan bir tonda.
Anlatmaya çekinen bir hali vardı. Pek de doğru bir soru sormamıştım sanırım.
"Annem öldüğü zaman ben daha çok küçüktüm. Babam da o zamanlar hakimdi, daha bakan olmamıştı."
Derin bir iç çekti. Elleri, o anı tekrar yaşıyormuş gibi terlediği için avuçlarını dizlerine sildi. O geniş, yıkılmaz duran omuzları çöktü.
Onu daha fazla zorlayarak özelini irdelemek istemedim. "Eğer anlatmak istemezsen anlarım. Kendini zorlamana gerek yok." diyerek sözünü kestim çünkü pek de rahat hissettiğini düşünmüyordum.
Başını hafifçe iki yana salladı. "Yok aslında... Bu hikâye sadece neden asker olduğumun değil, kendi benliğimin hikayesi. Utandığım veya saklama gereği duyduğum bir şey değil asla. Sadece... anlatmak zor geliyor. Küçük bir çocuğun doğduğu andan itibaren en çok ihtiyaç duyduğu kişiyi kaybetmesi hiç kolay ya da alelade bir olay değil."
Anlatması onun için zaten bu kadar zorken, sözünü bir daha kesmeyi düşünmedim. Göz bebekleri büyürken devam etti. "Babam, bir terör örgütünün elebaşlarından olan bir teröristin davasına bakıyordu. Ağırlaştırılmış müebbet hükmü vermişti, asıl hak ettikleri daha ağırı da işte..." Ellerini dizlerinden çekip sırtını sandalyenin arkasına yasladı. "Örgütün diğer üyeleri bu hükmü kendilerine yediremediği için kararı verene, yani babama kalleşçe zarar vermeyi bir tür ceza, hatta bir intikam olarak gördüler." Gözleri daldığı yerden bana çevrilip iki saniye yeşillerimde oyalandı. "Onu en çok değer verdiğinden vurdular."
Bakışları ile harmanlanarak karnıma saplanan bir sancı gibi hissettim bu sözleri. Sadece dudaklarım kıpırdadı. Kısık bir sesle konuştum. "Annen..."
Kafasını yavaşça salladı. Gözleri gözlerimden çoktan ayrılmış, boşluğa bakıyordu ama orada değildi. Yıllar öncesinde yaşanan, o azap kokan güne gitmişti çoktan.
"Annem... Her sabah okula giderken yolculardı beni, o sabahta her zamanki normal sabahlar gibi başlamıştı ama öyle devam etmedi. Babam çoktan işe gittiği için evde yoktu. Zaten bilerek onun yanımızda olmadığı anı seçmişler. Biz yalının kapısına çıktığımızda, kapının önünde siyah bir minibüs durdu. Beni her sabah okula götüren araç değildi. İçinden silahlı, yüzleri siyah bez parçalarıyla kapatılmış adamlar indi. Ellerindeki uzun namlulu silahların tek hedefi bizdik o an. Ateş etmeye başladılar. Onlarca mermi aynı anda üzerimize gelirken annemin o an tek düşündüğü beni korumaktı. Bir kalkan misali üstüme kapandı. Bütün kurşunların hedefi oldu." Gözleri tekrar bana döndü. Kızarmışlardı mavilikleri.
"Hiç sesini duymadım biliyor musun? Çığlık bile atamadı. Dudakları saçlarımın üzerindeyken aldılar annemi benden."
Sustu.
Yutkundum. Gözlerim dolmuştu. Cümleleri kendiyle savaşarak geliyordu. Sonra devam etti, boğuk bir sesle.
"O şerefsizler arabaya binip gittiklerinde annemle tek başıma kaldım. Çok kan vardı. Her yeri kanıyordu." Kesik bir nefes aldı. "Her baktığımda bana cıvıl cıvıl parlayan mavi gözlerini kan perdeliyordu. Sarıldığımda içimi huzurun kokusuyla sarmalayan annem artık kan kokuyordu. Hiçbir şey yapamadım. Konuşsun istedim. İyi olduğunu söylesin." Sesi titremeye başlamıştı. "Ama olmadı. Kurşunların hepsi ona saplandı ve annem bir daha açmamak üzere gözlerini kapattı. Ben daha ölmek ne demek bilmeyen bir çocukken çok küçüktüm... Çok küçüktüm, annem kanlar içinde kollarımda gözlerini kapatıp bana sessizce veda ettiğinde ben çok küçüktüm."
Sol gözümün kenarından bir damla yaş firar etti ve çeneme doğru süzüldü. Onun gözleri hâlâ uzaklarda bir yerde asılıydı.
"O anları kameraya çekmişler. Altına da, 'bir dahaki sefere verdiğin kararlara dikkat et, şimdilik sadece karınla kurtuldun' yazıp babama göndermişler."
Yutkunamadım. Nefes alamadım. Bunu yaşayan çocuk, bu masada karşımda oturan adamdı. Nasıl böyle bir travmaya rağmen kendine gelebilmişti. Nasıl hayatta kalabilmişti. Bilmiyorum belki yaşayan bir ölüydü ama benim gibi onun görünüşüne aldanan herkes onun yıkılmaz olduğuna gözü kapalı inanırdı.
"Babam gelene kadar annem çoktan gitmişti. Ben o gün orada değil belki ama o andan sonra karar verdim aslında asker olmaya. Kim 'büyüyünce ne olacaksın?' diye sorsa, hep tek bir hedefim vardı. Asker olmak. Asker olup masum bir kadına böyle bir sonu reva görenlerden ölümüne intikam almak."
Çevresi kızaran mavilikleri bana döndü tekrar. Bir şeye açıklık getirmek ister gibi devam etti. "Yalıyı geri almak istememin asıl nedeni ne biliyor musun? İçimdeki intikamla sönmeyeceğini bilsem de en azından dineceğini düşündüğüm ateş de öfke de hiçbir zaman kendinden bir şey kaybetmesin, eksilmesin diye. O avluya her ayak bastığımda annemi benden nasıl adice aldıklarını, ona nasıl bir ölümü reva gördüklerini unutmayayım diye."
Ellerim titredi. İçimde bir şeyler yerinden oynadı. Sanki bunca yıl yaşamak için tek bir amacı olan bir insan gibi tarifsiz bir nefretle döküldü kelimeler dudaklarından. Buna rağmen içimde bir yerde tarifsiz bir gurur vardı. Elimin tersiyle gözlerimde biriken yaşları sildim. Destek olmak ister gibi uzanıp bileğiyle dirseği arasında bir yere elimi koydum. Titreyen sesimle konuştum. "Başın sağ olsun. Annen için... çok üzgünüm. Ben gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum. Özür dilerim. Hiç sormamam gerekiyordu belki de."
Sustu. Sessizliğiyle tasdikledi beni. Diliyle değil belki ama gözleriyle 'vatan sağ olsun' dedi.
Ortamın havası dağılsın, kederiyle baş başa kalmasın istedim. "Bulaşıkları makinaya yerleştirmeme yardım eder misin yoksa yine kaytarmak için bir bahane bulur musun?"
Çabamı anladı, yargılamadı. Başını hafifçe salladı ve tebessüm ederek cevap verdi, "Ederim."
Tabağımı aldım ve ayağa kalktım. "O zaman tabağını al tezgâhın arkasına geç Yüzbaşı'm."
Elinde tabağı ve kadehiyle ayağa kalktı ve beni takip etti. "Ee? Görev dağılımını nasıl yapıyoruz?"
"Sen sudan geçir ben makineye dizeyim diyorum, ne dersin?"
Suratına anlamayan bir ifade yayıldı. "Bunları biz sudan geçireceksek makine ne iş yapıyor?"
Bu haline gülmeden edemedim. "Mantıkta haklısın ama pratikte maalesef ki yanlışsın yüzbaşım. Tabakları üzerindeki yemek artıklarıyla beraber makineye koyarsan, makinenin iç aksamına zarar verir."
Elindekileri tezgaha bıraktı. "Yargılamıyorum ve kolları sıvıyorum." Deyip bulaşıkları sudan geçirmeye başladı.
Hepsini makineye dizmemiz birkaç dakikamızı almıştı. Daha fazla burada kalmam garip kaçacağından. "Ben gideyim artık." Dedim usulca.
"Seni ben bırakayım."
"Yok, hiç gerek yok. Ben zaten bir taksi çağırırım. Sen de zahmet etmemiş olursun."
"Zahmet etmiş olmam sen merak etme. Hem saatte geçti."
Bir-iki saniye yüzüne kilitlenip teklifini ölçüp tarttım. Tekrar reddedeceğimi düşünmüş olsa gerek, "Hadi ama. Bugün beni baya iyi ağırladın. Bırak ben de seni eve bırakayım." dedi.
Daha fazla uzatmanın bi manası olmadığına kanaat getirdim ve onu, "Peki." diye cevaplandırdım.
"Önden buyurun o zaman Avukat Hanım." Dedi minik bir tebessümle.
Ceketimi ve çantamı aldım, dışarı yöneldim. Evin kapısını tutarken onun göz ucuyla bana baktığını hissettim. Sessiz bir nezaketle arabaya doğru yöneldik. Motor sesiyle Etiler yollarına düştük. Gece, şehri yavaş yavaş örtü gibi sarıyordu. Lambaların gölgeleri arabanın içine titrek titrek düşüyordu. Kalbimde garip bir kıpırtı vardı. Ne olduğunu çözemediğim bir kıpırtı. Belki de bir çeşit yakınlık hissi.
Yirmi dakika sonra Nihan'ın kapısının önündeydik.
"Teşekkür ederim bıraktığın için." dedim mahcup bir tebessümle.
"Rica ederim." Dedi hafifçe başını yana eğerken.
Tam kapıyı açmışken, o da arabadan indi.
Anlamlandıramadığım için sorma gereksiniminde bulundum. "Sen neden indin?"
"Eşyalarını taşımak için yardıma ihtiyacın olur diye."
Yüzümdeki tebessüm yerini istemsizce bir gülümsemeye bıraktı. Hani bazı insanlar çok söz söylemeden size bir yerden de olsa dokunacak çok şey yapardı ya, işte o da öyleydi şu an. Arka kapıyı açtı. Laptopumu ve birkaç dosyamı aldı. Yan yana, sessizce evin kapısına yürüdük.
Ama bir şey tuhaftı.
"Ablanın evde olduğuna emin misin? Bütün ışıklar kapalı."
Bu hainliği bana yapmış olamazsın Nihan!
Cebimden telefonumu çıkardım. "Ben bir arayayım." Bir çaldı, iki çaldı, üç çaldı. Sonra o tanıdık, can sıkan ses, 'aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor lütfen daha sonra tekrar deneyiniz'.
Aradığınız Nihan'a şu anda ulaşılamıyor çünkü kendisi gerçek bir hain!
Ama benim yanımda anahtar yok ki! Alacağın değil, vereceğin olsun Nihan! Kapıda kaldım! Tam anlamıyla, resmen ve ruhen. Bu bana yapılır mıydı?
"Açmıyor galiba?" Dedi Alparslan, yüzüme muzip ama yumuşak bir ifadeyle bakarak.
Zoraki bir gülümseme sundum. "Evet... Halbuki hiç böyle yapmazdı."
Aynen, hiç yapmaz(!)
"Eve dönelim istersen?"
Çekine çekine, "Öyle olacak gibi duruyor. Arabamı alıp otele geçebilirdim ama anahtarı bende değil ve yanımda hiç eşyam yok." dedim ve mahcup bir halde minik adımlarla tekrar arabaya yöneldim.
Arka planda şehre gece iyice çökmüştü. Karanlık sokak lambalarının altında sokakta yürüyen insanlar değil, sanki duygularım geziniyordu.
Garip. Darmadağın. Ne idüğü belirsiz...
Arabaya bindim, emniyet kemerimi taktım. O ise çoktan motoru çalıştırmıştı bile. Birden içimde anlam veremediğim ama sorgulamakla vakit kaybetmediğim bir heves kabardı.
"Alparslan."
"Efendim?" Dedi, göz ucuyla dönüp bakarak.
"Dondurma sever misin?"
"Yani sevmeyen yoktur herhalde, de hava dondurma yemek için pek de uygun değil sanki?"
"Eğer hayatında yapmak veya sahip olmak istediğin şeyler için her seferinde belli koşulların sağlanmasını beklersen, çoğu zaman yalnızca vakit kaybedersin. Ayrıca hiçbir hava koşulu beni dondurma yemekten alıkoyamaz." Tatlı tatlı gülümsedim ikna edip, edemediğimi anlamak için. "Ee? Ne diyorsun, sahile gidelim mi? Tabii sen de istersen. İstemezsen sorun yok." Dedim, sesim bir çocuk gibi hafif ama beklenti doluydu.
Dönüp bana baktı. Gülümsedi. Öyle içten, öyle yumuşak... Sanki karşısında dondurma isteyen bir adet ben değil de, bir sır saklayan ama onunla biraz neşelenmek isteyen birini görüyordu.
Sonra dudağının köşesindeki çarpık gülümsemeyle önüne döndü. "Gidelim."
Birkaç dakika sonra Bebek sahiline vardık.
"O zaman hazırsan seni müdavimi olduğum mekana götürüyorum. Dondurmalarına bayılacaksın."
Alparslan dudaklarının kenarına yerleşen hafif bir tebessümle arabanın kapısını kilitlerken, "Gidelim bakalım," dedi. Sesindeki o meydan okuyan ton, askeri disiplinin arkasına gizlenmiş muzip bir çocuk gibiydi. "Yalnız memnun olmazsam sonradan çok başına kakarım haberin olsun."
Ona doğru dönüp gözlerimi kıstım ve kendimden emin bir edayla, "Göreceğiz Yüzbaşım, göreceğiz," diye mırıldandım.
Arabadan indiğimizde, İstanbul’un o kendine has nemli deniz kokusu yüzümüze çarptı. Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından, asma yapraklarının altından geçilen, sarı loş ışıkları denize vuran şirin bir dondurmacının önünde durduk. Alparslan ellerini montunun cebine atmış, mekânı ve çevredekileri alışkanlıkla analiz eden keskin gözlerle etrafı süzüyordu. Kapıdaki pirinç çıngırak biz içeri girerken hafifçe öttü.
Tezgahın arkasından başını kaldıran Civan, beni görür görmez yüzünde kocaman gülümsemesiyle öne doğru atıldı. "Ooo, Nihal abla? Bayadır yoktun, özlettin kendini. Hoş geldin. Masan her zamanki gibi hazır, geçebilirsiniz."
"Hoş buldum Civan. Hayat koşuşturmacası işte," diyerek geçiştirdim durumu. Ardından yanımda sessizce bekleyen Alparslan'a döndüm. "Ne dersin, burada mı oturalım yoksa sahilde mi yürüyelim?"
Alparslan, mekânın deniz gören geniş pencerelerine kısa bir bakış fırlattı. "Oturalım istersen, manzarası baya güzelmiş."
Civan araya girerek gururla göğsünü kabarttı. "Öyledir. Ama buranın asıl manzaralı masası daima Nihal ablaya rezervedir."
Alparslan’ın kaşları hafifçe havalanırken, ben bizden hemen sonra mekana giren bir grup genci gözüme kestirip, Civan’ın samimiyetini gizlemek ister gibi aceleyle hamle yaptım. "Tamam o zaman, biz geçelim sen gelen müşterilere bak istersen Civan."
"Tamamdır. Siz geçin hemen geliyorum," diyerek elindeki bezi omzuna attı çocuk.
Civan’ın bahsettiği, denize sıfır o köşedeki ahşap masaya doğru ilerledik. Alparslan sandalyemi çekmek için centilmence bir hamle yaptığında, aramızdaki bu ani yakınlık içimde tuhaf bir ürperti uyandırdı. Karşı karşıya oturduğumuzda, dirseklerini masaya dayayıp öne doğru eğildi. Gözleri doğrudan benim gözlerimde takılı kalmıştı. Bakışlarındaki o ne düşündüğümü çözmeye çalışan ifadeyi saniyeler içinde üzerimde hissettim.
Sanki alelade bir şeyden bahseder gibi rahat bir tonda sordu. "Baya yakından tanışır gibi bir haliniz vardı. Gide gele mi oluştu bu samimiyet?"
Nasıl denirdi ki, kendimi boğazın serin sularına bir daha çıkmamak üzere bırakmayı düşünürken beni bir hatanın kıyısından aldı, sonra da çocuk eyler gibi dondurma ısmarladı diye?
Boğazımdaki o tanıdık yumru aniden büyürken, bakışlarımı hızla yanıp sönen sahil ışıklarına çevirdim. Parmaklarım masanın altındaki çantamın sapını sımsıkı kavradı. Birkaç ay öncenin o karanlık gecesi, şu an oturduğumuz masanın altındaki hırçın dalgalar kadar yakındı bana. Civan o gece sadece garsonluk yapan bir öğrenci değil, bana kendi hayatımın önceliklerini hatırlatan kişi olmuştu. Aramızda geçen konuşma şu an bile kulaklarımda çınlıyordu.
Yaklaşık dört ay önce, Temmuz’un o ruhumu boğan sıcak gecelerinden biriydi. Dünyanın yükü omuzlarıma öyle bir binmişti ki, dükkanın biraz ilerisindeki o dik kayalıkların tepesinde, dalgaların hırçın sesini dinliyordum. Ha atladım, ha atlayacaktım. Zihnimdeki uğultuyu susturmanın tek yolu o karanlık sular gibi geliyordu. Tam parmak uçlarımda yükselmişken, arkamdan gelen gevşek, hiç de ortama uymayan neşeli bir ses dalgası bölmüştü sessizliği.
"Atlamak için pek de huzurlu bir akşam değil sanki, ha? Rüzgar saçını başını dağıtır, aşağıda dublör kullanmıyorsan estetik de durmaz hem."
Öfkeyle arkama döndüğümde, elindeki dondurma külahını yalayarak bana bakan, yirmilerinin başında bir çocuk görmüştüm. Şaka yapar gibi bir hali vardı ama gözlerinde garip bir dikkat gizliydi. "Sana ne?" diye çıkışmıştım, titreyen sesim ağladığımı ele veriyordu. "Git işine."
"Valla abla, tam dükkanı kapatıp eve gidecektim ama seni burada böyle tek ayaküstünde görünce bırakamadım," diyerek ellerini cebine atmıştı. Sesindeki o hafif dalgacı tonun altında, beni sabit tutmaya çalışan gizli bir telaş vardı. "Hem aşağısı çok karanlık ve gereksiz ıslak. Gel o hırsını benden çıkar, sana dünyanın en iyi limonlu sorbesini ısmarlayayım. Ölmeden önce son kez ağzın tatlanır fena mı?"
O hoppa, her şeyle dalga geçen tavrı içimdeki o kasvetli havayı ne ara dağıttı anlamamıştım ama kendimi bir anda dükkanın içinde, denize sıfır o köşedeki ahşap masada otururken bulmuştum. Önüme devasa bir kap dondurma koyup karşılama komitesi başkanı gibi dikilmişti başıma.
Gece boyu dükkanı kapatmayıp benimle geyik yapmıştı. Konuşurken laf arasında, aslında buranın sahibinin teyzesi olduğunu, kendisinin mimarlık okuduğunu ama yetim büyüdüğü için harçlığını çıkarmak adına geceleri burada amelelik yaptığını anlatmıştı. Bunu anlatırken bile durumla dalga geçiyor, "Okulda burjuva takılıyorum, buradaki parayla da çizim defteri alıyorum işte," diyerek gülüyordu.
Tam o sırada gülüşü hafifçe solmuş, gözlerindeki o gamsız çocuk maskesi bir anlığına düşmüştü. "Bak abla," demişti, kaşığının ucuyla beni işaret ederek. "Ben bu hayata iki sıfır geride başladım. Anne yok, baba yok. Bir yanım hep eksik, hep yamalı. Hani senin şu üstündeki pahalı ceket var ya, ben onun tek bir kolu için burada bir ay dondurma topu yuvarlıyorum. Ama bak, buradayım. Kaçmıyorum. Ben hayatın bu şanssızlığına rağmen her gün o tezgahın arkasına geçip sabahı ediyorsam, senin gibi her şeye sahip bir kadın bu kadar kolay pes edemez. Ayıp edersin."
Onun bu aniden ciddileşen tavrı ve hayata tutunma çabası, benim o geceki aptallığımı yüzüme sert bir tokat gibi çarpmıştı. Hayatında acıları olan tek insanın ben olmadığımı, benden çok daha ağır yükleri gülümseyerek taşıyan insanlar olduğunu o an Civan'ın gözlerinde görmüştüm. O gece Civan’ın bu durumunu aklımın bir köşesine, hayat borcumun yanına yazmıştım. Ertesi hafta bizim aile derneğinden ona hiç çaktırmadan sağlam bir eğitim bursu bağlatmıştım bile.
Ama aramızdaki asıl delilik o gece, o masada yaptığımız gıyabi anlaşmaydı. Dondurmasından bir kaşık alıp tebessüm etmiştim. "Bu masa," demiştim, "Ben gelsem de gelmesem de hep benim için boş kalacak. Teyzenle konuş, buranın aylık getireceği potansiyel zararı her ay misliyle hesabına yatıracağım. Karşılığında da burada yediğim hiçbir dondurma için para ödemeyeceğim."
Civan gözlerini büyüterek, "Abla sen gizli mafya mısın, dondurmacı fetişin mi var?" diye dalga geçmiş, sonra da elimi sıkmıştı. "Anlaştık patron. Ben bir şekilde teyzemi ikna ederim zaten." Demişti.
Anıların ağırlığı zihnimden yavaşça çekilirken, şu an tam karşımda oturan adamın maviliklerine baktım ama ona, "Şey ya ben bi ara ölmeyi denedim, Civan da sağolsun tam o sırada olaya el attı," demek o kadar kolay değildi.
Ben tam ağzımı açıp Alparslan'ı onaylar biçimde bir şeyler geveleyecekken, neyse ki Civan elindeki adisyon koçanıyla imdadıma yetişip siparişlerimizi almaya geldi.
"Tekrardan hoş geldiniz," dedi Civan, hevesli bir ses tonuyla. "Ne alırdınız?"
Gözlerimi Alparslan'ın delici bakışlarından kaçırıp hızla Civan'a döndüm. "Beni biliyorsun, limonlu ve ahududulu sorbe alayım."
Civan mahcup bir tavırla ensesini kaşıdı. "Tezgahta sorbem kalmadı ama senin için depodan çıkartırım hemen."
Alparslan'ın dikkat kesildiğini hissedince çocuğu yormak istemedim. "Yoksa zahmet etme, İtalyan karameli ve hindistan cevizli de olur."
"Emin misin?" diye sordu Civan, gerçekten içime sinip sinmediğini anlamak ister gibi.
Yüzüme içten ve sıcak bir tebessüm yerleştirdim. "Eminim."
"Tamam o zaman," diyerek kafasını salladı ve bakışlarını masanın diğer tarafına çevirdi. "Beyefendi siz ne alırdınız?"
Alparslan, gözlerini benden ayırmadan, sanki zihnimin derinliklerini okumaya çalışıyormuş gibi ağır bir sesle konuştu: "Tuzlu karamel ve bitter çikolata alayım ben de."
"Anlaşıldı, hemen getiriyorum," diyen Civan adımlarını tezgaha doğru hızlandırdı.
Civan yanımızdan ayrılırken masaya yine o yoğun, insanı ezen sessizlik çöktü. Alparslan, az önceki sorusunun havada kaldığının, altından başka bir hikaye çıkacağının bal gibi farkındaydı. Ama beni daha fazla sıkıştırmak ya da o an sarsmak istemez gibi derin bir nefes alıp geriye yaslandı. Sağ elinin işaret parmağıyla masada ritim tutarken, gözlerindeki o sorgulayıcı pırıltı yerini daha yumuşak, adeta "Anlatmak istediğin kadarını, istediğin zaman dinlemeye hazırım," diyen bir sabra bırakmıştı.
Dondurma kaplarımız boşalırken, aramızdaki o sessiz meydan okuma da tatlı bir uzlaşmaya bırakmıştı yerini. Alparslan, zihnimdeki o fırtınayı sezmiş ama beni kıyıya çekmek için acele etmemişti. Derin bir nefes alıp montunun iç cebine elini attı ve cüzdanını çıkardı. Tam o esnada Civan, masaları silerek bizim tarafa doğru yanaşıyordu.
Alparslan cüzdanını masaya bırakıp Civan’a seslendi. "Kardeşim, hesabı alabilir miyiz?"
Civan adımlarını durdurup elindeki bezi omzuna attı, ardından Alparslan’a bakıp muzipçe sırıttı. "Abi, bizde hesaplar merkezden ödeniyor. Yani, sizin masanın masrafı çoktan tahsil edildi."
Alparslan’ın kaşları hafifçe çatıldı, bakışları Civan ile benim aramda hızla mekik dokudu. Bir askerin radarlarına yakalanan o şüpheci ifade yüzüne yerleşmişti. "Nasıl yani? Biz daha ödeme yapmadık ki."
Civan, Alparslan'ın o ciddi Yüzbaşı duruşundan zerre çekinmeyerek masaya doğru eğildi. "Valla abi, bu masanın bir raconu var. Nihal ablanın oturduğu masada devlet dairesi kuralları geçerli; burada hesap ödenmez. Yukarılardan kesin emir var."
Alparslan hafifçe gülümsedi ama bu durum karizmasını çizmiş gibi hissettirmişti. Gözlerini bana çevirip, "Müdavimiyim derken şaka yapmıyordun galiba," dedi, sesindeki o hafif mağlup ama hayranlık dolu tonu gizlemeye çalışarak. "Nihal Hanım, misafirperverliğiniz gözlerimi yaşarttı ama bir Yüzbaşıyı hesaba oturtmak... Üzgünüm ama bunu gururuma yedirmem biraz zaman alacak."
Cüzdanını cebine geri koyarken Alparslan'a bakıp göz kırptım. "Alışsan iyi edersin Yüzbaşım. Benim olduğum yerde kuralları ben koyarım. Hem ne demiştin? Memnun kalmazsam başına kakarım. Bak, memnun kaldın ve üzerine bir de para ödemedin. Bence gayet karlı bir anlaşma."
Alparslan oturduğu yerden kalkıp ceketini düzeltirken hafifçe başını salladı. "Haklısın. Ama bunun rövanşı olur, haberin olsun."
Masadan kalkarken Civan’a döndüm ve sessizce el salladım. Civan da arkamızdan, "Yine bekleriz patron!" diye seslendi, yüzündeki o dopdolu gülümsemesiyle.
Mekândan çıktığımızda sahili göstererek, "Yürüyelim mi?" diye sordu.
Bunu duymayı bekliyormuş gibi, "Olur." dedim hemen.
Yanımdaki adamın yakında hayatımı alt üst edeceğinden habersiz, bir sonbahar gecesinin dalgalı denizi ile rüzgarına karıştık. Ay, denizin üstünde ince bir gümüş çizgi gibi parlıyordu. Yürüyüş yolundaki ışıklar yolu aydınlatıyordu Adımlarımız, sanki yıllardır birlikte yürüyormuşuz gibi senkronizeydi.
🪽
Bölüm etkileşimi
