7. bölüm · Miruha Aydınlık Ruhların Çağrısı

MİRUHA BÖLÜM 7

Yazan Bayan

Elif ve teyze, Bahar’ı takip ettiler. Bahar’ın annesi, karnesini elinden aldı ve gözleriyle okudu. “Sınıf tekrarı,” dedi. Ardından öfkeyle bağırmaya başladı, “Allah cezanı versin, yazık onca emeğe! Ne diyeceğiz babana şimdi?”

Bahar, annesinin öfkesine karşı çaresizce yalvardı.
“Anne, lütfen söyleme. Ne olur, ona söyleme,” dedi.

Annesi, “Nasıl saklarız? Gider öğretmenine sorar, öğrenir,” diyerek karneyi elinden çekti. O sırada babası bahçeden içeri girdi. Gözlerinden ateş çıkıyordu. "Aldın mı karneyi?" diye sordu sertçe. Kadının elindeki karneyi hızla elinden aldı. Bahar, o an yerin dibine girmek istedi. Babası karneyi inceledi. “Demek sınıf tekrarı, he? İyi, güzel. Okul hayatın böylelikle bitti,” dedi. Ardından kapıdan bağırarak, “Kapıma bütün köy gelse de artık okul falan yok!” diye bağırdı. Bahar, bu sözlerin sonrasında babasının ne yapacağını kestiremiyordu.

Kolundan tutarak, “Git sofrayı kur,” dedi. Bahar sofrayı kurdu, ama yemek yemeye oturduğunda, babası yeniden bağırarak, “Bir de yemek mi yiyeceksin? “Git, yok sana yemek falan! Git kardeşini uyut,” diyerek kolundan tutup onu odaya savurdu.

Sofraya geri oturdu karısına döndü. “Hazırlıklara başla, Mehmet oğlu Ali ile birlikte buraya gelecek.” dedi.

Bahar’ın annesi şaşkınlıkla sordu, “Neden?”

Adam, sesini yükselterek, “Neden olacak? Bahar’ı istemeye gelecek,” dedi.

Kadın şok olmuş bir şekilde, “O herif çok büyük. Sen delirdin mi, bey?” dedi.

Adam, öfkesini kontrol edemeyerek, “Evet, delirdim! Delirttiniz ulan beni! Okul okul, ne oldu? Al verdik, ne oldu? Evlenecek!” diye bağırdı.“Kırsın dizini, otursun evinde!”

Elif, Bahar’ı düşünerek, "O daha çok küçük," dedi ve gözlerini teyzeye çevirdi.

Teyze, derin bir nefes aldı ve başını sallayarak bastonuna yaslandı. “Bu yüzden,” dedi, “Bu yüzden… Benim yüzümden.”

“Şimdi ne yapacağız, nasıl o ana geri döneceğiz?” dedi Elif, Bahar’ın not istemek için öğretmeninin yanına gittiği zamana, o korkunç ana...

Teyze, “Bilmiyorum,” anlamında başını iki yana sallayarak cevap verdi.

Elif yere çöktü, ellerini yüzüne kapayarak, “Çok küçük, çok küçük…” diye tekrar etti, gözlerinde korku ve çaresizlik vardı.

Sonraki birkaç gün, hiçbir şey değişmedi. Elif ve teyze Bahar’ı uzaktan izlediler. Bahar, küçücük yaşına rağmen evin her işini yapıyor, tıpkı annesi gibi çalışıyordu. Bahçede hamur açıp, yufka ekmeği yaptı, ekmeklerin kurumasını engellemek için onları bir beze sararak sakladı. Kardeşi uyandığında, sütle ıslatılmış yufkayı ona yedirdi, altını temizledi, ardından önüne plastik kaplar koyarak bir oyun alanı hazırladı. Çamaşırları yıkadı, onları asarken hiçbir çocuğa yakışmayacak kadar ciddi bir şekilde hareket ediyordu.

Annesi, “Misafir gelecek, git üstüne başına düzgün bir şeyler giy,” dedi.
Bahar odadaki sandığı açtı, içinde sakladığı elbiselerden birini giydi. Zaten fazla seçeneği yoktu. Saçlarını örüp, düzgünce yerleştirdi. Kapıdan bir aile belirdi. Elli beş yaşlarında bir karı koca yirmili yaşlarının sonlarına yaklaşmış bir adam. Adam, elinde çiçek ve tatlı tepsisiyle içeri girdi.
Elif ve teyze bir köşede, gözleri dolmuş bir şekilde, olan biteni izliyordu. Elif, teyzeye döndü, “İstemeye geldiler, bu adama mı? Bahar 12 yaşında, var yok, bu adam yirmi yaşından fazla! Bu ne saçmalık?” diye sordu, sesinde öfke ve çaresizlik karışıktı.

Teyzenin gözleri doldu, başını sağa sola sallayarak derin bir iç çekti. “Geri dönmemiz lazım,” diye fısıldadı. Ama sonra, “Nasıl?” diye ekledi. Cevapsız kalan bir soruydu bu. Elif’in yüreği sıkıştı, ne yapacaklarını bir türlü bilemiyorlardı.
Teyze, içindeki çaresizliği hissettirerek, “Ne yaparsak yapalım, çok geç,” dedi. Bahar’ı kurtarmak için herhangi bir yolu geç kalmış gibi hissetmeye başlamışlardı.

"Ben kendimce doğru olanı yaptım," dedi teyze, "Ona not versem, diğerlerine haksızlık olurdu."

Elif başını salladı. "Evet, doğru," dedi. "Haksızlık olurdu. Ama belki Bahar'a teneffüslerde biraz daha ilgi gösterseydiniz, anlamadığı konuları daha kolay anlayabilirdi. O zaman sizden not istemek zorunda kalmazdı."

Teyze başını sallayarak, "Evet, doğru," dedi. "Yapabilirdim. Belki daha yumuşak olsaydım, anlamadığı konuları sormakta çekinmezdi."

Elif yere çöktü, dizlerini karnına çekti. Asıl görevi, teyzenin ruhunu huzura kavuşturmak değil, Bahar'ı kurtarmaktı. Daha çocuk yaşta bir kızın böyle bir evliliğe mahkûm edilmesi akıl alır gibi değildi.
Bahar bir köşede, başına gelenleri farkında olarak bekliyordu. Ağlayamıyordu, ağlarsa babasından dayak yiyeceğini biliyordu. Sessizce olan biteni izlemekten başka çaresi yoktu.

Mehmet söze girdi: "Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızınız Bahar'ı oğlumuz Ali'ye istiyoruz."

Ali, sarı dişlerinin altından pis pis sırıtarak Bahar’a bakıyordu. O anki manzara, Bahar için yeterince korkunçtu. Bahar, tıpkı annesi gibi, bir evliliğe mahkûm olacağını ve dayakla kapattığı gözlerini, yine dayakla açacağını çok iyi biliyordu.

“Verdik gitti,” dedi babası, sesi avluda yankılandı. Bir eşya verir gibi, küçücük kızını bir canavara teslim etti. Hiç korkmadan...

Alkışlar, tebrikler havada uçuşuyordu. Ali, kollarını Bahar’ın etrafında sıktı. Alkol kokusu, Bahar’ın bütün bedenini sarıyordu. Havadar olmayan o dar odada, içkinin keskin kokusu adeta her şeyin üzerinde bir örtü gibi yayılıyordu. Bahar, nefes almakta zorluk çekti. Midesi bulandı, kararmış gözleri aniden yaşardı.
Gözlerinden süzülen bir iki damla yaşı, babası fark etmeden hızla sildi.

Akşam olmuştu, gökyüzü kararmış, herkes evlerine çekilmişti. Bahar’ın yattığı odanın penceresinin önünde, Elif sessizce bekliyordu. Karanlıkta, bir gölge gibi duruyordu. Bir an gözleri teyzeye kaydı, bakışları sormak ister gibiydi.
Teyze, başını iki yana sallayarak yavaşça cevap verdi:
“Bu kadarını ben bile beklemiyordum, bakma bana öyle,” dedi, sesinde derin bir hüzün vardı.

Elif, omuzlarını hafifçe sarsarak başını aşağıya eğdi. “Ne diyeyim? Ne dememi bekliyorsun benden? Kızı bir canavara teslim ettiler, görmedin mi? Nasıl geri dönüp bu durumu düzelteceğiz? Bir şey söyle!” dedi, sesindeki çaresizlik neredeyse duyuluyordu.

Nuran, yüzündeki belirsiz ifadeyle derin bir nefes aldı. “Bilmiyorum... Hiç buraya kadar gelmedim... Bu anlara şahit olmadım ki... Bilmiyorum,” dedi, sesinde yankılanan bir acı vardı.

Elif, başını ellerinin arasına aldı, parmaklarıyla kaşlarını ovuşturdu. “Bir yolu olmalı...” diye mırıldandı, sözcükler dudaklarından zorla döküldü, ama ne kendisi ne de teyze bunun cevabını bulabiliyordu.

O an, bir anda güneş doğdu. Göz kamaştırıcı ışık, odanın her köşesine sızarak karanlıkları yok etti. Yeni bir gün başlamıştı, ama içlerinde bir umudu yeniden yaratacak güç yok gibiydi.

Bahar, günün ilk saatleriyle birlikte bahçeye çıktı. Tavuklara yem verdi, yumurtalarını topladı, haşladı. Küçük kardeşinin altını temizledi. Yufka ekmeğini sütle ıslattı, biraz pekmez koyup kardeşine yedirdi. Çayı demledi.

Babası uyandı. Yüzünü bile yıkamadan, tiksinti dolu bir ifadeyle,
“Hazır ol. Sözlünle birlikte çarşıya gideceksiniz,” dedi.

Bahar, kendinden bile beklemediği bir cesaretle,
“Baba... ben evlenmek istemiyorum,” deme gafletinde bulundu.

Babası, gözlerinden şimşekler saçarak yaklaştı.
“Ne dedin sen?” diye bağırdı.

Elif, bu sesi bütün köyün duyduğuna emindi. Ardından güçlü bir tokat Bahar’ın yüzüne indi. Tokadın acısı o kadar büyüktü ki, Bahar inledi.

Elif, ağzını elleriyle kapattı. Nuran’a döndü:
“Bu nasıl baba? Bu nasıl bir baba? Sen bir öğretmen olarak bunu nasıl fark etmedin? Hiç mi anlamadın bu çocuğun halini?” diye sordu.

Teyze, gözyaşlarını tutamıyordu.
“Görmedim… Belki de görmek istemedim. Bilmiyorum. Çok pişmanım,” dedi, sesi titreyerek.

İlerleyen saatlerde sözlüsü gelip Bahar’ı aldı, birlikte çarşıya gittiler. Elbiselik birkaç kumaş seçtiler, en ucuzundan bir alyans aldılar. Kiralık gelinliklerden biri seçildi; rengi solmuş, artık onlarca kişinin giydiği eski bir gelinlikti. Bahar için bunların hiçbir önemi yoktu. Çünkü onun en büyük hayali okumaktı, ama bu da elinden alınmıştı. Ders çalışmasına izin vermiyorlardı; çocuk bakmak, ev temizlemek derken bir saniyesi bile kalmıyordu.

Alışveriş tamamlandıktan sonra, “Gençler biraz yalnız kalsın” diyerek Ali ve Bahar’ı çarşıdaki bir çay bahçesinde bıraktılar.
Ali, aynı pis sırıtışıyla Bahar’a bakıyordu. Bahar, utancından ve korkusundan sandalye içine gömüldü. Zaten küçücük bir çocuktu o. Ali yanına yaklaştı.
“Niye kaçıyorsun? Artık sözlüyüz,” diye sırıttı.
Bahar tek kelime etmedi.
Ali, Bahar’ın omzuna elini attı, zorla yüzüne bakmasını istedi.
“Hele bir evlenelim, bak gör neler yapacağım sana,” dedi çirkin ve tehditkâr bir sesle.

Ama Bahar, onun karşısında cesaretle durdu.
“Evlenmem!” diye haykırdı.
Ali’nin gözleri döndü.
“Ne demek lan!” diye bağırdı.
“Sana mı kaldı, ha sana mı?”
Ve sertçe yüzüne bir tokat attı.
Bahar savrularak yere düştü.

Çarşıdaki insanlar hemen yardıma koştu, Bahar’ı kaldırmaya çalıştılar. Elif, bütün bu korkunç anları gözyaşları içinde izliyordu.

Ve o an, Bahar’ın dudaklarından bir söz döküldü:
“Seni asla affetmeyeceğim öğretmenim.”

Dünya aniden değişti. Elif’in elindeki kalem ısınmaya başladı.
“Elif, ne oluyor?” demeye kalmadan kendilerini otobüs durağında buldular.

Elif saate baktı.
“Bütün bunlar sadece bir dakika içinde mi oldu?” diye şaşkınlıkla sordu.
“Evet,” dedi teyze, “hepsi bir dakika içinde gerçekleşti.”

“Hadi geri dönelim,” dedi Elif, “Bahar’ı kurtarmamız lazım!”
Ama teyze durdurdu onu.
“Günde sadece bir kere gidilebilir.”
“Yani her şey başka bir güne mi kaldı?”
“Maalesef, evet.”