14. bölüm · Miruha Aydınlık Ruhların Çağrısı

MİRUHA BÖLÜM 14

Yazan Bayan

Elif ve Hakan olanları sessizce izliyordu. İkisinin de yüzünde hüzünlü bir ifade vardı.
Hakan başını yana eğdi, iç çekti.“Normalde hiçbir şey hissetmeyen ben bile üzüldüm. Kız çok acımasızmış.”
Elif ona dönüp sordu:“Peki senin bunda ne suçun var ki? Hâlâ seninle bir bağlantı kuramadım.”
Hakan omuz silkip dudaklarını büzdü.“Bilmiyorum. Ama takipteyiz. Elbet bir yerden yolu bana çıkacak.”
Hakan, Elif’i hafifçe dürttü.“Hadi gidelim. Çoktan tezgâhı toplamış olmam lazım.”
Elif gözlerini Murat’tan ayırmadan başını iki yana salladı.“Sana değil. Murat’a gidiyoruz. Yürü, gözden kaçırmayalım.”
İkisi birlikte hızla yürümeye başladı. Köşe başında Murat’a yetiştiler. Genç adam kaldırım taşına oturmuş, başını iki elinin arasına almış dalgın bir hâlde düşünüyordu. Yavaşça doğruldu, cebinden birkaç buruşmuş kâğıt para çıkardı. Ellerinde döndürerek tekrar tekrar saymaya başladı; her seferinde sanki sayılar değişecekmiş gibi baştan başlıyordu. Sonunda paraları cebine tıkıştırdı, derin bir nefes aldı ve sessizce evin yolunu tuttu. Elif ve Hakan, Murat’ın ardından usulca eve süzüldüler. Evin içi sade ve yoksuldu. Sol köşede, solgun yüzlü yaşlı bir kadın bir sedire uzanmış, battaniyeye sarınmış yatıyordu.
“Annesi mi acaba?” dedi Elif, gözlerini kadından ayırmadan.
“Muhtemelen,” diye fısıldadı Hakan.
Murat içeri girer girmez doğruca lavaboya gidip ellerini yıkadı. Ardından annesinin yanına oturdu, başucuna bir bardak su koydu. Kadının dudaklarına dikkatle yaklaştırdı.“İyi misin anne?” diye sordu.
Kadının sesi yorgun ama huzurluydu.“İyiyim yavrum, iyiyim. Sırtım ağrıyor biraz… Bir yastık koyuver.”
Murat hemen bir yastık alıp annesinin sırtına destek yaptı. Ardından yavaşça oturduğu yere çöktü.
“Babam nerede?” diye sordu.
“Ekmek almaya gitti. Gelir şimdi. Yemek de pişirdi sağ olsun… Baban olmasa halimiz harap oğlum.”
Murat gözlerini kaçırarak, başını önüne eğdi.“Ben varım annem… Ben seni bırakmam ki.”
Annesi güçsüz bir tebessümle oğlunun yanağını okşadı.“Biliyorum… Ama bak, askerlik zamanın geldi. Yarın bir gün yuva kuracaksın. Gelinim beni istemezse, mecbur burada kalacağım.”
Murat’ın yüzü gölgelendi. Ayşegül’ün annesini istemeyeceğini biliyordu. Belki onu ikna edebilirdi. Ama ya edemezse?
Elif, kenarda sessizce izliyordu. Sesi hüzünle doluydu.“Keşke Ayşegül’e de müdahale edebilsem. Senden daha çok ihtiyacı var. Bu kadar acımasızlık… Çok fazla.”
Hakan kaşlarını çatarak uzaklara baktı.“Bu olayda benim payım ne… Çok merak ediyorum,” dedi sessizce.
O sırada Murat’ın babası, kolunun altında bir ekmekle kapıdan içeri girdi. Elif ve Hakan sessizce dışarı süzüldüler. Gecenin serinliği yüzlerine vurdu. Gökyüzü bir anda karardı, sonra aynı şekilde aydınlandı. Sokak lambaları tek tek sönmeye başladı. Murat, ağır adımlarla dışarı çıktı. Ayakkabılarını usulca giydi, ceplerine ellerini soktu, başını öne eğerek yürümeye başladı. Her adımı yorgundu. Yolu tezgâhın olduğu köşeye vardı. Gözleri çiçekçiyi görünce kısa bir an duraksadı, sonra tezgâha yöneldi.
“Kolay gelsin. Bir buket gül ne kadar?” diye sordu.
Hakan göz ucuyla ona baktı.“Otuz lira,” dedi.
Murat başını eğdi, cüzdanını bile açmadan sordu:“Tek gül ne kadar?”
“On lira.”
Cebinden buruşmuş bir banknot çıkarıp uzattı.“Beş liram var… Olur mu?”
Hakan, genç adamı baştan ayağa süzdü. Gözlerinde bir kırılma vardı ama sesi değişmedi.“Olmaz. Bana gelişi o zaten,” dedi.
Murat başını hafifçe salladı. Cebindeki beş lirayı geri koydu. Elleri yeniden ceplerine girdi, ayakları otomatik bir biçimde çalıştığı yere yöneldi. Ağzından bastırılmış, boğuk mırıldanmalar dökülüyordu.
“Anneme bile yardım edemiyorum… Kazandığım para bana yetmiyor. Yük oluyorum herkese… Yük…”
Elif ve Hakan, uzaktan olanları izliyordu. Elif’in gözleri dolmuştu, Hakan’ın ise çenesi sıkılmıştı. İkisi de sessizdi.Genç delikanlı, sabahın ilk saatlerinde her zamanki gibi fabrikanın büyük kapısından içeri girdi. Havanın serinliği henüz tenindeydi. İçeri adımını atar atmaz, yüksek tavanlı fabrikanın içinde yankılanan bir sesle durakladı:— Murat, bir bakar mısın?
Patronunun sesi, beklenmedik bir sertlik taşımıyordu ama içinde bir telaş vardı. Murat, yüzüne yerleşen bir duraksamayla sesin geldiği yöne döndü. İçinde bir şeylerin ters gittiğini o anda hissetmişti. Sessizce yürüyerek patronunun yanına gitti.
Adam, derin bir nefes aldı ve Murat’a baktı. Gözlerinde alışılmışın dışında bir mahcubiyet vardı.— Seni severim Murat, dedi. İyi bir çocuksun. Çalışkansın. Disiplinlisin… Ama işler son günlerde hiç iyi gitmiyor. Zaten sen de farkındasındır. Durgunluk ciddi boyutlara ulaştı. Küçülmeye gitmek zorundayız. Çok üzülerek söylüyorum ama… seni işten çıkarmak zorundayım.
Murat bir an durdu. Sanki söylenenleri anlamaya çalışıyordu. Sonra başını usulca öne eğdi. İçini burkan bir sessizlik çöktü üzerine. İlk kez düzenli bir iş bulmuştu. Uzun süredir uğraşıyor, çabalıyordu. Bir şeyler yoluna girmeye başlamış gibiydi oysa... Ama kader, yine aynı yüzünü göstermişti — gülmeyen, soğuk yüzünü.Hakan ve Elif, yorgun ve umutları kırılmış bu delikanlıya içten içe gerçekten üzülüyorlardı. Onun içinde taşıdığı ağırlık, her adımında onlara kadar sızıyor gibiydi.
Murat, patronunun sözlerinden sonra başını öne eğdi. Gözlerinde ne öfke ne de isyan vardı—sadece derin bir kabulleniş. Hiçbir şey söylemeden döndü ve ağır adımlarla fabrikanın kapısından çıktı. Dışarıdaki havanın serinliği, yüzünü yaladı ama içinde kopan fırtınayı dindirmeye yetmedi. Köşedeki kaldırıma oturdu, ellerini dizlerine koyup bir süre boşluğa baktı. Sonra derin bir nefes aldı. Göğsü yükseldi, sonra ağır bir yük gibi çöktü yeniden.
Annesine bu haberi vermek, Murat için bir dağın zirvesine tırmanmaktan bile daha zordu. Babası annesine baktığı için çalışamıyordu, tüm yük Murat'ın omuzlarındaydı. Emekli maaşı neredeyse hiçbir şeye yetmiyordu. Bu evde Murat'ın çalışması bir tercih değil, hayatta kalmanın tek yoluydu.
Kaçınılmaz sonu geciktirmenin faydasız olduğunu biliyordu. Bir adım atmalıydı. Derin bir iç çekişin ardından kalktı ve evin yolunu tuttu.
Eve vardığında içerisi sessizdi. Annesi uyuyordu. Usulca yanına yaklaştı, yılların yorgunluğunu taşıyan o yüzüne eğildi ve yanağından öptü. Ama o temas... soğuktu. Bir annenin sıcaklığını taşıması gereken ten, beklenmedik bir şekilde buz gibiydi. Soğukluk insanın içini yakar mıydı? Yakıyordu işte. Annesi ağır ağır nefes alıyordu. Uzun uzun yüzüne baktı. Nasıl söylenirdi ki şimdi bu haber? Zaten hayat boyu yorulmuştu, yıllardır onun yükünü omuzlarında taşımıştı. Ona bir de bu hayal kırıklığını eklemeye gönlü razı gelmedi. Derin bir iç çekti. Dudaklarında silik bir tebessümle annesinin alnına bir öpücük daha kondurdu ve odadan çıktı.
Sokaklar sessizdi. Hava çok soğuktu. Murat, yolunu bilerek çiçekçiye çevirdi. Her zaman olduğu gibi küçük tezgâhın önünde durdu. Bakışlarını çiçeklerin arasına gizlenmiş, yorgun ama dik duran Hakan’a çevirdi. Sabah karşılaştığı gençti bu—Hakan da hemen tanıdı.
"Buyur?" dedi Hakan, yüzünde sorgulayıcı bir ifadeyle.
Murat, gözlerini yerden kaldıramadan konuştu. "İş arıyorum... Eğer... tezgahta duracak birine ihtiyacınız varsa... sadece geçici olarak..."
Hakan kısa bir kahkaha attı. Sesinde küçümseyici bir ton vardı. "Dükkan mı burası kardeşim? İki buketin başında durmak için mi eleman alacağım ben?"
Murat'ın yutkunduğu duyulabilirdi. İçine çöken utançla toparlanmaya çalıştı. "İşten kovuldum. Annem yatalak, çalışmazsam evde geçim yok. Sadece..."
Hakan elini kaldırdı, sözünü kesti. Yüzündeki ifade sertleşmişti. "Hadi kardeşim, hadi... Tezgâhın önünü kapatma. Her işten kovulanı işe alsaydık, buralar dolup taşardı."
Murat’ın gözleri yere çakıldı. Ne bir kelime etti, ne de bir karşılık verdi. Sırtı biraz daha eğilmişti artık. Çiçeklerin kokusu bile teselli etmiyordu. İçinde bir şey daha kırıldı. Ve o kırıklıkla ağır adımlarla uzaklaştı.
Elif’in içi dayanılmaz bir acıyla burkuldu. . Gözyaşları sessizce süzüldü yanaklarından, bir sel gibi akıp gitti. Elinden hiçbir şeyin gelmemesi, Murat'ın acısına sadece tanıklık edebilmesi onu paramparça ediyordu.