40. bölüm · Miruha Aydınlık Ruhların Çağrısı
MİRUHA BÖLÜM 40
Sabahın ilk ışıkları Miruh’un gökyüzüne vururken yardımcı bir Miruha sessizce odasına girdi. Eyra’yı zarifçe uyandırdı. Ona kahvaltıya yakışır, işlemeli bir elbise giydirdi. Uzun saçlarını taradı, birkaç küçük tokayla sabitledi. Eyra bu tür hizmetlere alışkın değildi. İçinde küçük bir utanma hissi belirdi. Ama bu, artık onun yeni yaşamının bir parçasıydı. O, baş Miruha’ydı. Arman’dan sonra sözü geçen kişiydi. Hatta kendi annesine bile emir verebilecek kadar güçlüydü artık.
Yemek salonuna indiklerinde herkes —annesi dâhil— önünde saygıyla eğildi. Eyra, Arman’ın oturduğu taht kadar ihtişamlı bir sandalyeye yönlendirildi. Gözleri, etrafındaki kalabalığı şaşkınlıkla izliyordu. Bir Miruha su bardağını dolduruyor, bir diğeri tabağına narin lokmalar bırakıyor, bir başkası sandalyesini hafifçe düzeltiyordu. Herkes onun etrafında pervane olmuştu.Kahvaltı zarif bir sessizlikle başladı, sonra koyu sohbetlere dönüştü. Lâf lâfı açtı, dakikalar su gibi aktı. Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, burada geçirdikleri gün de sona ermişti.
Veda vakti gelmişti.Eyra için en zor an, babasına veda etmekti. Onu burada bırakıp dünyaya geri dönmek düşüncesi kalbini sıkıştırdı. Babasına sıkı sıkı sarıldı, gözlerini kapattı, kokusunu içine çekti. Babası ise kızının başına hafifçe bir öpücük kondurdu. Ardından yere eğilerek Eyra'nın eteğine bir öpücük bıraktı. Eyra utandı, onu kaldırmak istedi ama bunu yapmaması gerektiğini biliyordu. Bu, onurlandırmanın ve bağlılığın kadim bir göstergesiydi.
Babası geri çekildi, gözlerinde yaş, yüzünde gurur vardı.
Riven, onları aynaya kadar götürdü. Kadim geçidin önünde durdular. Eyra, gitmeden önce Riven’e son bir kez baktı. Göz göze geldiler. Bu, söylenmeyen bir söz, bozulmamış bir büyü gibiydi.Velmira elini aynaya uzattı, Eyra da annesinin ellerine kendi ellerini koydu.
Velmira üç kez seslendi:— Bizi dünyaya gönder! Bizi dünyaya gönder! Bizi dünyaya gönder!
Ayna ısındı. Tıpkı geçmiş yolculuklarında olduğu gibi içlerinde bir sıcaklık hissettiler. Zaman büküldü, mekân değişti.Gözlerini açtıklarında tanıdık evin içindeydiler.
___
Hava yumuşaktı. Ne sıcak ne serin. Gökyüzü açık maviye boyanmış, güneş bulutların arasından çekinerek bakıyordu.
Elif otobüsten indiğinde karşı kaldırımda bekleyen kişiye baktı. Rüzgar. Miruh'taki Riven değildi bu; üzerine kot ceket giymiş, saçlarını rüzgâra bırakmış sıradan bir genç adamdı. Ama gözleri… Hâlâ aynıydı. Hâlâ Elif'i ilk gördüğü anki gibi dikkatle izliyordu.
— "Geç kaldım mı?" dedi Elif nefeslenerek.
— "Hayır," dedi Rüzgar. "Senin gibi biri için beklemek zaman kaybı değil."
Elif gülümsedi. Yanına geldi. Bugün birlikte geçirecekleri ilk "normal" gündü. Ne görev, ne ruhlar… Sadece bir sinema, bir kahve, bir park gezintisi.
Sinemada çok sıradan bir film izlediler. Gülüp geçtiler. Kahve içtikleri kafede havadan sudan konuştular. Birbirlerinin çocukluk anılarına güldüler. Elif, çocukkken gece lambasını deniz feneri sanıp altına mektup bıraktığını söyledi. Rüzgar, beş yaşında çamura düşüp yağmurla arkadaş olduğunu… Sonra birlikte sahile yürüdüler. Güneş yavaşça batıyordu. Ayak sesleri kaldırım taşlarında yankılanırken Elif bir an durdu.
— "Bugün çok güzeldi," dedi.
— "Çünkü sen vardın."
Elif başını çevirdi, Rüzgar’a baktı.— "Sana bir şey sorabilir miyim?"— "Sor."— "Sen beni ilk ne zaman sevdin?"
Rüzgar hafifçe güldü. Cevabı hazırmış gibi:— "İlk gördüğümde değil. İlk sustuğunda sevdim seni. Yanımda sessizce oturup gözlerini kaçırdığında. Çünkü orada bir güç vardı… Sadece baş Miruha gücü değil. Kalbinin gücü. Bunu gördüm."
Elif’in boğazı düğümlendi. Gözlerini kaçırdı ama sonra tekrar baktı. Cesurca.— "Ben de seni ilk, bana Riven değil Rüzgar olduğunu söylediğinde sevdim. İnsan halini. Hatalarını, güvensizliklerini, ama buna rağmen benimle olmaya çalışmanı."
Bir adım daha yaklaştı.—"Ben seni seviyorum Rüzgar."
Rüzgar önce derin bir nefes aldı. Sonra yavaşça Elif'in ellerini tuttu.— "Ben seni ilk günden beri seviyorum Elif. Her halinle."
O an hiçbir şey demediler. Konuşmadılar. El ele yürümeye devam ettiler. Gökyüzü karanlığa dönüyordu. Ama onların içinde bir şey ilk defa bu kadar aydınlıktı.
