12. bölüm · Miruha Aydınlık Ruhların Çağrısı
MİRUHA BÖLÜM 12
Elif çevresine bir kez daha dikkatle bakındı. Sokaktaki insanlar, tezgâh, tabelalar, hatta esintinin yönü bile sıradandı. Hiçbir şey farklı ya da dikkat çekici değildi. İçini derin bir boşluk kapladı.— “Kayda değer hiçbir şey yok,” dedi, sesi hafifçe titreyerek. “Bu beni hem korkutuyor hem de üzüyor... Başaramayacakmışım gibi hissediyorum. O çiçekler dışında pek bir fark yok... Sıradan bir satıcısın.”
Çiçekçi başını yavaşça salladı.— “Çok sıradan bir hayatım vardı,” dedi sessizce. “Henüz yirmi bir yaşındaydım... O yaşta koptum bu hayattan.”
Elif bir adım yaklaştı.— “Neredeyse yaşıtız,” dedi. “Ben yirmi üç yaşındayım.."
Bir süre göz göze geldiler. Hakan’ın yüzünde kırılgan ama içten bir tebessüm belirdi.— “Adın neydi?” diye sordu Elif.
— “Hakan,” dedi genç adam, net bir sesle.Elif gülümsedi.— “Memnun oldum, Hakan. Umarım... başarabiliriz.”
Hakan gözlerini Elif'e çevirdi, gülümsedi.— "Ölmüş olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?"
Elif kaşlarını kaldırdı, merakla baktı.— "Ne?"
— "Hâlâ yirmi bir yaşındayım."
Elif hafifçe güldü, gözleri nemlendi.— "Doğru... Hiç değişmemişsin. Sanki karşımda ikizin var gibi."
Gün ışığı yerini alacakaranlığa bırakırken çiçekçi tezgâhını toplamaya başladı. Sokaktan geçenlerin adımları seyrekleşmiş, rüzgar biraz daha serin esmeye başlamıştı. Elif ve Hakan birlikte doğruldular.
— "Nereye gidiyorsun şimdi?" diye sordu Elif.
— "Genelde şu köşede birkaç arkadaşla sohbet ederim... Sonra eve geçerim."
— "Hep aynı yerde mi açarsın tezgâhı?"
— "Yok," dedi Hakan, omuz silkip. "Bazen sahile inerim. Orada daha çok insan olur, özellikle hafta sonları."
Elif’in gözleri parladı.— "Sahil mi dedin? Belki... Belki orada bir ipucu vardır."
Hakan hafifçe başını eğdi.— "Olabilir... Hayatımın bazı parçaları orada geçmişti."
Elif içinden bir heyecan yükseldi. İçgüdüleri, sahilin onları yeni bir gerçekle buluşturabileceğini söylüyordu.
Hakan, tezgâhını usulca topladı. Çiçekleri küçük arabasına yükledi, sokağın sessizliğinde yürümeye başladı. Mahallenin başında birkaç tanıdıkla karşılaştı, kısa bir ayaküstü muhabbet, birkaç kahkaha… Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi.Elif ve Hakan’ın ruhu ise sokak lambalarının altında süzülen gölgeler gibi sessizce takip etti onu. Eve doğru adımlar hızlandı. Kapı açıldı, Hakan içeri girdi. Elif’le Hakan da bir köşeden izlemeye başladılar geçmişin sessizliğini.
Evin içinde hayat sade ve tanıdıktı. Ayakkabılar kapı önünde düzgünce dizilmişti, duvardaki takvim 2010’un başlarını işaret ediyordu. Televizyonun sesi uzaktan hafifçe duyuluyordu. Hakan montunu çıkarıp askıya astı, mutfağa geçti, çay suyunu koydu. Her şey olağan, her şey sıradandı.
Elif içini çekti, gözleriyle etrafı taradı.— “En ufak bir ipucu yok…” diye fısıldadı. “Ne kadar sıradan bir hayatın var. Bu hikâyenin bu kadar zor olacağını düşünmemiştim.”
Hakan başını eğdi, düşüncelere daldı.— “Ben de hep bunu sorguluyorum. Ruhum neden bunca yıldır bu dünyada sıkışıp kaldı? Kolay değil Elif… tam on beş yıl.”
Elif onun gözlerinin içine baktı.— “Sadece bir hata… küçük ama etkisi büyük bir şey olmalı. Belki henüz görmediğimiz bir ayrıntı...”
Hakan hafifçe başını salladı.— “Belki de…” dedi kısık bir sesle. “Ama artık yalnız değilim. Belki seninle birlikte bulabilirim o ayrıntıyı.”
Gece olmuştu.
Sokak lambaları titrek bir ışıkla yanıyor, evlerin pencereleri bir bir kararıyordu. Hakan ile Elif, Hakan’ın yaşadığı evin çatısına çıkmış, sessizce gökyüzüne bakıyorlardı. O anda aniden...Gökyüzü aydınlandı.
Elif gözlerini kısarak etrafa baktı.— “Burada da aynı…” diye fısıldadı.— “Doğru.” dedi Hakan gülümseyerek. “Tıpkı teyzenin hayatı gibi. Aynı döngü, aynı tekrarlar…”
Sonra bir an sessizlik oldu.Hakan başını çevirdi, gözlerinde merakla sordu:— “Sahi... teyzenin ruhu neden sıkışmış bu dünyaya?”
Elif’in yüzündeki gülümseme silindi. Gözleri doldu.— “Bir öğrencisine yaptığı bir yanlıştan dolayı…” dedi kısık bir sesle.
Bir rüzgar esti. Sanki geçmişi getirmişti beraberinde.
Hakan sessizce fısıldadı:— “Acaba ben… kime, ne yanlış yaptım?”
Elif yanındaydı. Zaman, geçmişin içinde hızlı hızlı akıyordu. İki gün geçmişti o dünyada. Günler birbirini kovalıyor, her şey neredeyse birebir aynı şekilde tekrar ediyordu.Hakan sabah çiçeklerini diziyor, tezgâhını açıyor, akşamüstü mahalle arkadaşlarıyla ayaküstü laflayıp eve dönüyordu.Yemek, biraz televizyon, uyku.
Sıradan, sessiz, gölgeli bir yaşam…
Ama sonra…Takvim, duvarda kıpırtısız bir şekilde "12 Şubat 2010"u gösterdi.O gün bir şey farklıydı.
