2. bölüm · Miruha Aydınlık Ruhların Çağrısı
MİRUHA BÖLÜM 2
Ve yine oradaydı.
Genç adam, o eski görünümlü çiçek tezgâhının başında dimdik duruyordu. Gömleği hâlâ aynıydı, saçları rüzgârla hafifçe oynarken bakışları uzak bir noktaya sabitlenmişti. Çiçekler bile değişmemişti sanki. Her şey, her detay, Elif’in ilk gördüğü günkü gibiydi.
Elif, kampüs duvarının dibine yaslandı. Yaklaşık yarım saat boyunca gözlerini çiçekçiden ayırmadan onu izledi. İnsanlar onun yanından geçiyor, kimisi telefonla konuşuyor, kimisi kulaklıklarıyla müzik dinliyordu. Ama hiçbiri çiçekçiye bakmıyordu. Kimse ona yaklaşmıyor, hatta varlığını fark etmiyordu bile. Sanki o köşedeki adam, yalnızca Elif’in görebildiği bir hayaldi.
Kampüs yavaş yavaş boşaldı. Dersleri bitenler evlerine dönüyor, kalanlar bir sonraki derse yetişmek için koşturuyordu. Ama Elif kıpırdamadı. Derin bir nefes aldı. Artık beklemeye gerek kalmamıştı. Tüm cesaretini toplayarak ağır adımlarla çiçekçiye doğru yürüdü. Yaklaştıkça kalbi daha hızlı atmaya başladı. İçini tarifsiz bir his sardı: korku mu, merak mı, yoksa ikisinin garip bir karışımı mı, bilemedi.
“Selam,” dedi. Sesi neredeyse fısıltıydı.
Çiçekçi genç adam başını kaldırdı. Gözleri Elif’e odaklandı ve o an... bir şey oldu. Göz bebekleri hafifçe büyüdü, ifadesi bir anda şaşkınlıkla doldu. Sanki karşısında bir insan değil, yıllardır beklediği bir mucize duruyordu. Elif bunu fark etti ama belli etmemeye çalıştı.
“Çiçekler ne kadar?” diye sordu sakince.
Genç adamın sesi boğuk ve ürkekti: “On lira.”Elif kaşlarını kaldırdı, hafifçe gülümsedi. “Nasıl yani? Yıl olmuş 2025, çiçekleri on liraya mı satıyorsunuz?”
Genç adamın yüz ifadesi bir anda değişti. Gözlerinde korkuya benzer bir şaşkınlık belirdi. Dudakları titredi.“2025 mi?” dedi kısık bir sesle. Sanki bu kelimeyi ilk kez duyuyordu.
Elif’in içi titredi. O an, kendi aklını sorguladı. “Yoksa ben mi bir şeyleri karıştırıyorum?” diye düşündü.
Çiçekçi bir adım geri çekildi. Gözleri hâlâ Elif’teydi ama sanki başka bir zamanın içindeydi. Fısıldar gibi konuştu:“Peki… hangi aydayız şimdi?”
“Elif sessizce cevapladı: “Ekim.”
“Ve yıl… 2025 mi?”
Elif yalnızca başını salladı.
O an, çiçekçi kendi kendine mırıldanmaya başladı. Kıpırdayan dudaklarından sürekli aynı tarih dökülüyordu:“12 Ekim 2010… 12 Ekim 2010… 12 Ekim 2010…”
Giderek daha kısık, daha içe gömülü bir şekilde tekrarladı. Sanki zaman onun için orada durmuştu. Sanki hafızası yalnızca o güne takılı kalmıştı.
Elif’in gözleri dondu. İçini bir ürperti kapladı.
Kimdi bu adam? Ve neden yalnızca Elif onu görebiliyordu?
Elif, titreyen elleriyle tezgâhtaki kırmızı güllere baktı. En taze olanını seçti. Sapının ucundaki dikenlerden birkaçı hâlâ canlıydı. Hafifçe eğildi, parmak uçlarıyla dikkatlice aldı. Gülü tutarken bakışlarını çiçekçiden ayırmadı.
“Teşekkür ederim,” dedi ve parayı uzattı.
Genç adam parayı almak için elini uzattığında, Elif’in parmakları istemsizce onun avucuna değdi.
Ve o an, her şey değişti.
Elif’in içinden bir ürperti geçti. Göz bebekleri büyüdü. Çünkü... hiçbir şey hissetmemişti.
Ne bir sıcaklık...
Ne bir ten...
Ne de en ufak bir dokunuş...
Parmak uçları sanki boşluğa değmişti. Sanki orada biri değil, sadece şekil verilmiş bir hava kütlesi vardı. Sanki elini uzattığı şey gerçek bile değildi. Sanki zaman, beden, madde… hepsi birer yanılsamaydı.
Refleksle geri çekildi. Kalbi delicesine atıyordu. Nefesi kesildi bir an. Elini göğsüne bastırdı, avuç içi hâlâ hissiz gibiydi. Gözleri panikle çiçekçiye odaklandı. O ise olduğu yerde hareketsizdi. Bakışlarında tuhaf bir dinginlik, hatta kabullenmiş bir yalnızlık vardı.
Elif birkaç adım geri gitti. Aklı bulanık, dizleri titrekti. Ayağı kaldırımın çıkıntısına takıldı. Düşmek üzereydi ki son anda dengesini toparladı. Ama içindeki korku büyümüştü artık. Gerçeğin ne olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu.
Arkasını döndü, hızla koşmaya başladı. Kalbi boğazına tırmanmış gibiydi. Otobüs durağını görür görmez nefesi kesilmiş halde içine attı kendini. İnsanların arasında olmak rahatlatmalıydı, ama rahatlamadı. Çünkü hiçbir şey, az önce yaşadığı o sahneyi zihninden silemiyordu.
Elif eline baktı.
Boşluğa dokunmuştu.
Bir insana değil.
Sıcaklığa değil.
Yaşama değil.
Sadece... yokluğa.
Elif, titreyen adımlarla otobüs durağına ulaşır ulaşmaz gelen ilk otobüse kendini attı. Arka sıralardan birine geçti, cam kenarına oturdu. Camın soğuk yüzeyine yasladı başını. Nefesi hâlâ düzensizdi.
Ama asıl düzensiz olan, içindeki o tanımlayamadığı korkuydu.
Şüphe…
Zihninin en karanlık köşelerine sinsice sızmıştı. İçinde, yavaş yavaş büyüyen soğuk bir şüphe.
Birden fark etti bunu.
Otobüste oturan herkese göz gezdirdi. Ön koltukta yaşlı bir adam cep telefonuyla oynuyordu. Yan çaprazındaki genç kadın kitabına gömülmüş, bir satırdan diğerine geçiyordu. İki sıra arkasında kulaklık takmış biri dış dünyayla bağını kesmiş, yalnızca müziğine odaklanmıştı. En arkada iki genç fısıltılarla gülüşüyorlardı.
Normaldi her şey. Fazla normal.
Birden kendi mahallesindeki bakkal geldi aklına. Sabah selamlaştığı yaşlı teyze. Hatta… annesi. Sabah uğurlarken, “Dikkatli ol” demişti. Ama gerçekten söylemiş miydi?
Gerçekten onun sesi miydi? Ya da… annesi gerçek miydi?
Elif’in kalbi hızla atmaya başladı. Yutkundu. Boğazında bir şey düğümlenmişti. İçine bir ürperti yayıldı. Gözlerini kapattı.
Bir şey vardı… o andan beri zihninden çıkmayan bir görüntü.
Gencin eli.
Para uzattığı sırada, onun avucuna değen parmakları.
Ve… hissettiği hiçbir şey.
Boşluktu.
Sanki bir hayalete dokunmuştu.
Ya da gerçekliğin yırtılmış bir parçasına.
“Bu mümkün değil,” dedi içinden. “Bu bir şaka, bir illüzyon, bir kabus olabilir…”
Ama ne kadar kendini ikna etmeye çalışsa da, parmak uçlarındaki o hissizlik…
Hâlâ oradaydı.
Sanki gerçek ona sırtını dönmüştü.
Sanki etrafındaki dünya hâlâ dönüyor ama onun adımları yerin altında bir boşluğa basıyordu.
Otobüs ilerliyordu.
Ama Elif’in zihni bir yerlerde durmuştu.
Zaman, mekân, insanlar…
Hepsi birer görüntü müydü?
Yoksa o çiçekçi… gerçek olan tek şey miydi?
Otobüsten indiğinde hava ağırdı.
Gökyüzü bulutlu değildi ama Elif’in içi karanlıktı.
Yine o teyze…
Sanki tüm görevi orada oturmakmış gibi aynı bankta, aynı duruşla oturuyordu.
Huzur veren bir sessizlikle bakıyordu önüne.
Elif, yavaş adımlarla yaklaştı. İçindeki korku büyüyordu. Boğazı kurumuştu. Çantasından az önce aldığı kırmızı gülü çıkardı. Titreyen parmaklarıyla gülü teyzeye uzattı.
"Buyur teyzecim…"
Teyze başını kaldırdı, gözlerinin içi güldü.
"Ah… ne güzel bir gül. Çok teşekkür ederim," dedi yumuşacık bir sesle.
Gülü aldı.
Elif, bilerek ellerine dokundu.
Ve işte… o an.
Aynı boşluk.
Hiçbir his. Ne bir sıcaklık, ne bir ten…
Sadece… yokluk.
Elif’in gözleri büyüdü.
Kalbi sanki göğsünde değil de, kulaklarının içinde atıyor gibiydi.
Bir fısıltı döküldü dudaklarından:
"Aynısı… ne oluyor Allah’ım… ne oluyor…"
Tam o anda teyze, başını Elif’e çevirdi. Gülümsemiyordu artık.
Sesi değişmişti. Derinleşmişti.
Bir sır veriyor gibiydi.
"Anlıyorsun."
Elif afalladı.
"Efendim?"
Teyze, gözlerini Elif’e dikti.
"Anlıyorsun."
"Neyi?"
"Anlıyorsun."
"Neyi… neyi… neyi? Bir şey söyle! Neyi?"
Elif’in sesi yükselmişti.
Duraktaki insanlar ona bakmaya başladı.
Kimi başını çevirip uzaklaştı, kimi kolundaki çocuğu çekiştirdi.
Bazıları ise fısıldaşıyordu.
"İyi mi bu kız?"
"Ne diyor öyle?"
"Biri yardım etsin mi?"
Ama teyze sustu.
Sadece sustu.
Sanki otobüs beklemiyordu da zamanı bekliyordu.
Gözleri uzaklara, görünmeyen bir noktaya kilitlenmişti.
Elif, bakışlardan ürktü. Gözleri doldu.
Kalbi daraldı.
Birden döndü ve duraktan koşarak uzaklaştı.
O her akşam çıkmak için savaş verdiği dik yokuş…
O yorgunlukla her adımda nefes nefese kaldığı taş sokak…
Şimdi… dümdüzdü.
Sanki ayakları yere değmiyordu.
Sanki biri onu yukarıdan çekiyordu.
Sanki artık bir beden değil de kanatları olan bir ruhtu.
Zihni dolu, aklı karışık, kalbi paramparçayken…
Uçtu.
Kelimenin tam anlamıyla kendini eve attı.
