16. bölüm · Miruha Aydınlık Ruhların Çağrısı

MİRUHA BÖLÜM 16

Yazan Bayan

Elif her sabahki gibi klasik ritüelini uyguladı. Bakkala uğradı, suyunu ve bisküvisini aldı. Ardından köşe başındaki meczubun yanına yöneldi. Adam, onu görür görmez yerinden doğruldu. Gözlerinde, sanki çoktan tanıdığı birini yeniden görmenin tuhaf parıltısı vardı.

“Her şeyi biliyorum,” dedi Elif, gözlerini kaçırmadan.

Meczup duraksadı. “Ne kadarını?”

Elif omuzlarını silkti, “Bilmem gereken ne kadar şey varsa.”
Bir adım daha yaklaştı Elif, sesi fısıltıya dönüştü:
“Ölü olduğunuzu biliyorum.”

Meczup gözlerini kısmadan onu izledi. Ardından sordu:
“Bana yardım edecek misin?”

Elif başını hafifçe eğdi. “Önce diğerleri,” dedi.

Meczup,“Kaç kişiyiz?”

“Seninle birlikte üç. Biri huzura kavuştu. Diğerinin de az kaldı… Bugün, yarın hallolur. Sonra sıra sende.”
Elif, gözlerini uzak bir noktaya dikerek sordu:
“Kaç yıldır buradasın?”

“Meczup sessizce yanıtladı: “Hangi yıldayız?

2025.”

Adam iç çekti. “O zaman beş yıl.”

“En kısa seninki. Biri on, diğeri on beş yıl kalmış burada.
Elif gözlerini yere indirdi. “Umarım başarabilirim.”

“Umarım,” dedi adam. Ardından gözleri tekrar donuklaştı. Sanki konuştuğu süre boyunca bir anlığına dünyaya dönmüş, sonra yeniden kabuğuna çekilmişti.

“Gitmem lazım,” dedi Elif.
“Zamanı gelince görüşürüz.”

Adımlarını hızlandırdı, içini bilinmeyen bir aceleyle doldurmuş gibi durağa yöneldi. Gözlerini kısarak gökyüzüne baktı—zaman yine aynı görünüyordu ama artık her şey değişmişti.

Elif durağa vardığında gözleri ilk iş, alışkanlıkla Nuran Teyze’nin oturduğu yere kaydı. Boştu. İçinden,
“Şu birkaç haftada sana ne kadar alıştım, bilsen...” diye geçirdi.
Sanki o boşluk, teyzenin huzura erdiğini değil de Elif’in yalnızlığını hatırlatıyordu. Otobüs geldi. Kalabalık arasında cam kenarındaki bir koltuğa oturdu. Başını cama yasladı. Dışarıda manzara akarken, içi durgundu.

Bugün okulda her şey ters gitmişti. Dersler beklenenden uzun sürmüş, çıkış saati çoktan geçmişti. Yorgunluk bedenine, sorumluluk ise omzuna çökmüştü.

Elif içinden geçirdi:
“Eve gitmeliyim. Ama çiçekçiye uğramadan nasıl dönerim bilmiyorum.”

Adımlarını yavaşlattı bir an. Sonra kafasını iki yana salladı.Murat her tür lü ölecek. Sebep değişir, zaman değişir ama sonuç değişmez. Bugün gitmesem de olur… Kendi vicdanı bile bu cümleyle sarsıldı. Ama yorgunluğu daha ağır bastı. Yine de geri döndü. Çiçek tezgâhının önünde Hakan onu görünce hafifçe başını kaldırdı.

“Bugün geç kaldım. Yarın devam ederiz, olur mu?” dedi Elif.

Hakan bir şey demedi. Sadece başını salladı. Anlamıştı.

Elif ardından yavaş adımlarla eve yöneldi. Geceye karışan sokak lambalarının ışığında, gölgesi uzarken, yüreğinde garip bir ağırlık vardı.
Bu ağırlık, Hakan’ı kurtarabilmiş olmanın yanında Murat’ı ne yaparsa yapsın kurtaramayacak olmanın ağırlığıydı. Belki de bu yüzden, o ânı tekrar yaşamak istemediği için geriye dönmek ona artık daha da zor geliyordu. O anın ağırlığı, her seferinde biraz daha büyüyor, içine doğru çekiyordu.

Ama Hakan’a bir söz vermişti. Ve bu sözü tutmak zorundaydı. Hem Hakan için hem de kendisi için. Bu, onun sınavıydı. Kaderin ona sunduğu, geçmesi gereken zorlu bir sınav… Ve Elif, elinden gelenin en iyisini yapmak zorunda olduğunu biliyordu.

Her gün nasıl geçtiyse, bu günü de öyle geçmişti. Sıradan görünen anların içinde bile bir ağırlık vardı artık. Sessizlikler daha derin, düşünceler daha yorucuydu. Zihni, yaşadığı karmaşayla başa çıkmakta zorlanıyor, her geçen gün biraz daha yoruluyordu. Dışarıdan bakıldığında her şey normaldi belki, ama Elif’in içinde fırtınalar dinmek bilmiyordu.

Elif, okuldan çıkar çıkmaz adımlarını hızlandırdı. Çiçek tezgâhını uzaktan görür görmez içini tanıdık bir sızı kapladı. Yanına vardığında Hakan hiçbir şey söylemedi, sadece sessizce elindeki gül buketini Elif’in avuçlarına bıraktı. Güllerin sıcaklığı, onları tekrar geçmişin en derin yerine götürdü—acıya, pişmanlığa ve sessizce paylaşılan bir suç ortaklığına.
İkisi yan yana yürümeye başladılar. Sokak sessizdi, adımları taşlara çarpıp yankılanıyordu. Elif’in içinde kıvrılıp duran o cümle sonunda dudaklarından döküldü.
“Kendini yetersiz hissetti,” dedi. “Sevgilisine bir gül bile alamadığı için... Yetersiz. Sen de onu işe almadın, Hakan. Geçici de olsa.”

Hakan durdu, başını öne eğdi. Bir an düşündü, sonra sessizce cevapladı.
“Evet... Ama küçücük bir tezgahta, eleman çalıştıracak kadar kazanmıyorum ki. Anca kendimi zor döndürüyorum.”

Elif’in gözleri doldu. “Evet, ama o sabah geldiğinde cebinde sadece beş lirası vardı. Tek bir gül almaya bile yetmeyen beş lira... Eğer sadece iki üç gün çalışsaydı, sevdiğine bir gül alabilseydi... Belki de o gün kendini o arabanın önüne atmayacaktı. Ve sen... sen bu yükü taşımak zorunda kalmayacaktın.”

Hakan suskun kaldı. Sözlerin ağırlığı sessizliği bıçak gibi kesiyordu. Göz göze gelmediler. Çünkü bazen bir bakış, kelimelerden daha çok can yakabilirdi. Hakan'ın içinden bir şeyler koptu o anda. Bir insan ne kadar umutsuz olabilirse, o kadar umutsuzdu. Yine de bu sözler bir kıvılcım gibi içini titretti. O sessiz fısıltı, Elif’in korkusu, Murat’ın umutsuzluğu, hepsi birleşip bir yumruk gibi göğsüne oturdu.