Bölümler 14Şu an: 4.bölüm: Yenge muhabbeti
- 1 1.bölüm: Mahkum1.361 kelime
- 2 2:bölüm:Söz ver2.104 kelime
- 3 3.bölüm: Sevgili mi?1.514 kelime
- 4 4.bölüm: Yenge muhabbeti2.404 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.bölüm: Görev976 kelime
- 6 6.bölüm: Eyvahlar olsun1.644 kelime
- 7 7.bölüm:Yaz akşamı601 kelime
- 8 8.bölüm: Motosiklet1.239 kelime
- 9 9.bölüm: Türk askeri ...394 kelime
- 10 10.Bölüm:Yenge!1.495 kelime
- 11 11.bölüm: Anlaşmalı evlilik797 kelime
- 12 12.bölüm:Altay Timi617 kelime
- 13 13.bölüm: Kurşun2.002 kelime
- 14 14.bölüm:Bir Türk kahvesi hikayesi883 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Akşam evin içinde hafif bir koku yayılıyordu; taze pişmiş kekin vanilyası mutfağı sarmıştı.
Ben, kenarlarını düzgünce dilimlerken, içimde bir huzursuzluk vardı.
“Tam özgür olacaktım, bir de sevgilim eksikti başıma,” diye geçirdim içimden.
Tuğrul’la yeni tanışmıştık. Ve şuanda onun sevgilisi rolün de olmam sinirimi bozuyordu.
Tam özgür olacakken yine özgürlüğümün içine etmişlerdi.
Harun denen adama pek kanım ısınmamıştım.
Ya benim babam değilse .
Ben senin babanım,” diyen herkese sinek gibi yapışacak mıyım, öyle mi?
Ya da “Babam değilse ben mal mıyım?” diyecek halim var mı? Yok!
Ama bakıyorum etrafı, herkes sanki buna inanıyor.
Ben de onlara inat, kendi yolumda yürüyorum.
Dışarıda beni arıyorlar, haberim var.
Ama ne yapayım, hemen gidemem.
Kendime söz verdim: “Bir ay daha dayanmam lazım.
Sonra giderim, istediğim hayatı yaşarım.”
Ay, o bir ay uzun mu uzun.
Ama şimdilik burada kalmak en iyisi.
Harun’a karşı tetikteyim; kim ne derse desin,
Ben Songül’üm, kolay kolay pes etmem!
O sırada mutfağa doğru gelen ayak sesleri duydum.
Kulaklarım bayağı iyi duyduğunu söylemiş miydim?
Yanıma gelen kişile Eylül ve Tutku'du..
Eylülden açıkçası korkmuştum.
Ben Tuğrulun sevgilisiyim dediğimde kaşları çatılmışti ve hafif sinirlenmişti.
Galiba eski sevgilisi ya da platonikiydi.
Tutku ise onun aksine sarı saçları güven veriyordu.
Eylül "Yardım lazım mı?" Deyince hiç yalan söylememiştim.
“Açık konuşayım mı? Çok lazım! Bu kekleri düzgün dilimleyip dağıtmazsam, sorumluluk bana kalır, istemem o işi.”
Şaşırmışti bu cevabıma kaşlarını kaldırdı ve Tutku'ya döndü.
O da sevecen bir hareketle çayları koymaya başladı.
Eylül kekleri tepsiye dizerken, bir an başını bana doğru çevirdi.
Çok asi ve havalı görünüyordu ama
Ama suratına bakınca...
Soğuk. Taş gibi.
Acaba kaç kişinin kanı var ellerinde?
Kim bilir hangi dağlarda, hangi karanlıklarda büyüdü?
Karşımda kimin olduğunu bilmeden böyle dik dik duruyorum ya...
Delilik bu.
Ama korkmuyorum. Gerçekten.
Ben zaten en korkuncunu yaşadım.
Zaten sinir bozuk biriyim.
Beni içeri atan da bendim. Dışarı çıkmaya çalışan da.
Kız kardeşimi kaybettim.
Lora'yı...
İki dakika geçtikten sonra Eylül'ün işi bitmişti ve lavaboya doğru gitmişti.
Tutku hemen yanıma geldi.
Sessiz ama bir o kadar korkutan sesiyle en
"Elindeki morlukları kim yaptı?" Dedi.
O sırada elime baktım.
Elimdeki morlukları görünce o iğrenç elektrik makinesini görüyordum.
Derin bir nefes alarak "Yakın bir zaman da kaza yapmıştım ellerim direksiyon da sıkıştı."dedim.
Filmlerde ki kızlar gibi merdivenlerden düştüm diyemezdim bunlar yanık izleriydi.
Üzülerek ama pek inanmayarak "geçmiş olsun" dedi.
"Eyvallah" dedim.
En sonda işleri halledince timin yanına gittik.
Akşam yemeğinde herkes masadaydı.
Masaya ilk oturduğumda kendimi fazlalık gibi hissetmiştim ama üç dakikada kendi şovlarını kuran bir timle oturunca, insan ya gülmekten çatlıyor ya da masayı terk ediyor.
Ben ilkini seçtim.
Tutku yemekleri dağıtıyordu, Eylül göz ucuyla ona yardım ediyor gibiydi ama belli ki gözü başka yerde.
Serdar bir şeyler anlatıyor, çocuklar kahkahalarla gülüyordu.
Tam o sırada yanımdaki Ardınç döndü bana, yüzünde yaramaz bir sırıtış vardı.
"Yenge, ne yapıyorsun ya?"
Kafamı otomatik olarak öbür yana çevirdim.
Kim yenge? Ben mi? Yok artık.
Belki Eylül’e diyor, belki Tutku...
Ardınç ikinci kez döndü:
"Yengee?"
Baktım Tuğrul başını eğmiş, çaydan minik bir yudum alıyor ama dudak kenarında gülümsemeyi saklayamıyor.
Gözlerim kısıldı.
"He… Efendim?" dedim, sesimi kibar tuttum.
Yani “yenge” lafına cevap veriyorum ama... içimden “Sen yengenin kim olduğuna emin misin?” diye bağırmak geliyor.
Ardınç göz kırptı:
"Mesleğin neydi senin?"
Tuğrul'la göz göze geldik.
Bir an sustum.
Çocukken olmak istediğim tek şeydi…
Ve sonra dedim:
"Avukat."
Tuğrul o an, içtiği çayı Serdar’ın suratına püskürttü.
Gerçekten.
Bildiğin püskürttü.
Serdar “Oğlum napıyorsun lan, su tabancası mısın sen?” diye bağırdı.
Gülüşmeler başladı.
Ben başımı hafif eğdim ama içimden dedim ki:
“Senin karşında gerçek bir adalet savaşçısı oturuyor Serdar Efendi, çayı hak ettin.”
Ardınç gözleri kocaman açılmış hâlde:
"Ohaa! Yengem kraliçeymiş! Dava açıyor, hüküm veriyor. Vallahi bu tim senden korksun Tuğrul abi!"
O sırada başka biri lafa girdi – galiba Selim’di:
"O zaman bizim ufak tefek ceza puanlarını da silebilir misin yenge?"
"Ben hâkim değilim çocuklar, ama biraz torpilim varsa savcı tanıdık buluruz," dedim.
Ortalık gülmekten yıkıldı.
Eylül bile gülümsedi ama sanki hâlâ beni test eder gibiydi.
Tutku da masanın ucunda kısık gözlerle bana bakıyor, herhalde “Yengenin diploması var mı acaba?” diye düşünüyordu.
Sonra tam bir es verildi.
O sırada dedim ki:
"Yani, hukuk biraz saygı işidir. Mesela ben... en çok kadınlara karşı saygısızlığa tahammül edemem."
Bir an durdum.
İç sesim:
“Karşında kim olduğunu bilmeden böyle konuşuyorsun Songül. Belki katil… Belki kaçak. Ama olsun, cesaret bazen bilgiye rağmen değil, bilgi eksikliğiyle gelir.”
Sonra ortalık yine neşeye döndü.
Serdar saçlarını havluyla siliyordu hâlâ:
"İlk defa biri bana böyle çay ikram etti."
Tuğrul hâlâ öksürüyordu.
Ben gülümsememi saklamadan dedim:
"Çaya boğmak da bir adalet yöntemidir sonuçta."
🔗
Masa gülmekten kırılıyor, ben de azıcık keyiflenmiştim açıkçası.
Çay yerine kola içsem de, ortam sarhoş gibi şen.
Ardınç, biraz yana kaykılmış, gözleri sulanmış hâlde başını kaldırdı.
Bir damla ter alnından aşağı kayıyor, belli ki ya içkiden ya gülmekten dağıldı.
"Peki… peki bir şey soracağım..."
Sustu.
Ellerini havaya kaldırdı, sonra bardağına baktı, sonra yine bana:
"Siz… siz nasıl tanıştınız Tuğrul abiyle? Vay beee... Yenge ne günlermiş di mi..."
Bunu bir söylerken ki hâli var ya… sanki beni lise aşkımla nişan töreninde yakalamış gibi.
Bir kahkaha patlattım.
Ama öyle zarif değil.
Gerçekten, kalpten, göbeğimden gelen bir kahkaha.
Göz ucuyla Tuğrul’a baktım.
Başını eğmiş, dudaklarını bardağın kenarına bastırmış, ama gözleri bana dönük.
"Sakın."
O gözlerin bana söylediği şey buydu.
"Sakın yapma Songül."
İçimden:
"Ahh Tuğrul. Çok geç be "
Kendimi masaya döndüm:
"O zaman size anlatayım…"
Tuğrul gözlerini devirdi.
Ben başladım.
"O gece… çok net hatırlıyorum çünkü botlarımı yeni almıştım. Sırf onlarla barın aynasında poz vereceğim diye mekâna gittim. Neyse, girdim, klasik. Loş ışık, yüksek müzik, herkes kendi derdinde. Ben de gittim bara oturdum. Kendime bir içki söyledim, tek başıma… klasik güçlü kadın tripleri işte."
"Bir baktım, köşede biri var. Üzerinde asker kamuflajı falan yok ama… bir duruşu var. Dik, sert, ama biraz... nasıl desem... hani böyle çok çay içmiş de mideni bastırır ya… tam öyle.
Barda birasını içiyor. Her yudumdan sonra boğazını tutuyor."
Masa kahkahadan yıkılmak üzereydi.
Tuğrul kaşlarını çatmış ama gülümsüyor da.
"Birkaç dakika geçti. İçkisini bitirdi. Tam kalkacak… diye düşündüm. Ama yok."
"Adam bir öne eğildi… sonra bir geri gitti… bir öne… bir geri… derken— BINGO!"
"Kusmaya çalışıyor!"
Ardınç kahkahayı bastı:
"Yengeee! Tuğrul komutan bu muydu ilk izlenimin?!"
Ben devam ediyorum:
"Neyse. Gidip yardım edeyim dedim. Gittim başına… 'İyi misiniz?' dedim. Baktı bana. Şu gözlerle..."
O sırada Tuğrul’a bakıyorum, abartılı şekilde onu taklit ediyorum:
“Askerim ben.”
"Sanki ‘askerim’ deyince zehir etkisiz hale gelecek. Neyse, koluna girdim, dışarı çıkardım. Adam hâlâ kendini tanıtmıyor. Bana ne diyor musunuz?"
Duraksadım.
Gözler masaya döndü.
Tuğrul başını eğdi.
"‘Adım Tuğrul. Kusmadım bu arada, öylesine egzersiz yaptım midemle.’"
Masa resmen çığlık çığlığa gülüyor.
Tutku gözlerinden yaş silmeye başladı.
Serdar masaya yumruk atıyor:
"Bu ne lan?! Tuğrul abi mide kası mı çalışıyordu yani!?"
Ben devam ettim:
"Neyse… sonra ona su aldım. O da bana ne yaptı biliyor musunuz?
Sabahın üçünde 'Siz yalnız gelmişsiniz, sizi eve bırakayım' dedi. Ama hâlâ ayakta zor duruyor. İnatla arabasını arıyor. Ama bir şey eksik…"
Herkes eğildi.
"Ehliyet yok!"
Tuğrul dayanamadı, eliyle yüzünü kapattı.
"Sonra?" dedi Ardınç, gözleri hâlâ yaşlı.
"Sonra… sabah olunca çay içmeye gittik. Çayı içerken hâlâ ne adımı biliyordu ne soyadımı. Ama bana 'Sen başka bir şeysin' dedi."
Baktım Tuğrul’a.
Sen bittin isaretini görmezden geldim.
"Sonra bir baktım… silah sesleri, koşturmalar, emniyet, tanıklık, derken… karşıma komandolar çıkmış. Ve komutanları… midesini çalıştıran adam."
Koridora doğru çekilirken Tuğrul’un yüzü gergindi. Herkesi güldürdüğüm bir hikâyeydi sonuçta, neden bu kadar gerilmişti anlamadım. Belki de "süs" dediği sevgili rolünü biraz fazla ciddiye alıyordu.
"Songül," dedi, sesi kısık ama sertti. "Biz seni buraya süs diye getirdik, sirke maskotu olasın diye değil."
Kaşlarımı kaldırdım. "Şaka yaptıydım ya. Güldüler sonuçta. Ne var?"
"Bu kadar kolay mısın sen her şeye ya? Ciddiyetin sıfır."
Cevap verecektim ama o çoktan dönüp yürümeye başlamıştı. Arkamdan bir de laf attı:
"Şu ellerini de yıka artık."
O an ellerime indirdim bakışlarımı. Parmaklarımın kenarındaki morluklar hâlâ geçmemişti. Tırnak izleri, bilek çevremdeki hafif yeşiller...
Bir an durdum. Gözlerimi kaçırmak istedim ellerimden ama yapamadım.
“Bunlar nasıl hâlâ burada?”
Hapishanede geçirdiğim her an bedenime kazınmış gibiydi.
Lora'nın yüzü gözümde belirdi. O iğrenç gardiyanın gülüşü.
O tokat.
O gece.
“Kendine gel Songül. Sen artık orada değilsin.”
Derin bir nefes aldım. İçeriden yükselen kahkahalar sanki başka bir hayata ait gibiydi.
Lavaboya gittim. Soğuk suyun ellerime çarpmasıyla biraz olsun gerçekliğe döndüm. Aynaya baktım.
“Bir ay... Bir ay sonra buradan giderim. Dışarıda hâlâ beni arıyor olabilirler. Ama bu gece kahkaha atan kız ben olacağım.”
Gülümsedim. Hafif bir acı yanaklarımdan geçti.
“Gülmek unutturmasa da iyi geliyor be.”
Timi uğurlarken içimden bir şeyler koptu.
Emir’in o sesli , sevecen bakışı, “Görüşürüz yenge,” demesi hala kulaklarımda çınlıyordu.
Kapı kapandı, perde indi sanki üstüme.
O an fark ettim, uzun zamandır tutmaya çalıştığım bütün duygular dizginlerinden boşanıyordu.
Tuğrul’a döndüm.
Göz göze geldik.
Yumruğumu kaldırdım, ellerim kasıldı.
O yumruk, içimdeki öfkeyi, kırgınlığı, o koca duvarı dışarı vurmak için bekliyordu.
Geçirdim yumruğumu Tuğrul’un gövdesine.
Duydum o tok, derin sesi, yumruğumun acısını.
Ama o bakış… o duruş…
Biraz şaşkın, biraz sarsılmış ama dimdik ayakta.
“Bak,” dedim nefesimi tutarak,
“Bu eller kirli değil. Bu ellerin üstüne yük bindirdiler, ama pis değil.”
Bir an ellerime baktım.
Morluklar, tırnak izleri, izler…
Ama bu eller hâlâ sağlam, hâlâ güçlüydü.
Ve sonra, beklenen patlama geldi.
“Ben ne kadar acı çektim, biliyor musun?”
Sesim titriyordu ama gözlerim yıldırımlarla doluydu.
“Beni anlaman için ne kadar yara almam lazım? Kaç kere yere düşüp, yerlerde sürünmem lazım?”
Vücudum sanki alev almıştı.
Nefesim kesildi. Ellerimi yumruk yaptım, sonra bıraktım, ellerim titriyordu.
Tuğrul bir adım yaklaştı.
Sözleri yoktu ama varlığı anlattı her şeyi.
O an, tüm acılarımı, öfkemi, kırgınlığımı taşıyor gibi hissettim.
İçimde bir yerlerde,
Bir şey kırılmıştı.
Ama kırılmak, bazen yeniden başlamak demekti.
Yumruğumu geçirirken içimde biriken her şey döküldü.
Sonra gözlerimi ellerime diktim.
Morluklar... tırnak izleri...
Bileğimde hâlâ izleri vardı.
Tuğrul ise bana baktı, kaşlarını hafifçe çattı ama hiç ellerime bakmadı bile.
“Şey... pardon, ellerindeki morlukları görmedim ben,” dedi, sesinde şaşkınlık ve biraz da samimi bir pişmanlık vardı.
O an içim bir tuhaf oldu.
Baktım ona, gözlerim dolmak üzereydi ama sert durdum.
Tuğrul hafifçe gülümseyip, biraz da eğlenceli bir sesle sordu:
“Senin Şirine’ye benzediğini söyleyen oldu mu hiç?”
Bir an durdum. İçimden “Ne alaka şimdi bu?” diye geçirdim.
Hapishanedeyken kimsenin bana böyle şirin demediğini hatırladım.
Orası sert bir yerdi, burasıysa… farklıydı.
Gözlerimi ona diktim.
“Beni böyle gören nadir insanlardan biri sen misin acaba?” diye düşündüm.
Sonra kaşlarımı çatıp, biraz da sinirle:
“Yok, olmadı.”
dedim.
Tuğrul, gözlerini kısıp bana hafifçe güldü:
“Sen Şirine’yi bilmiyor musun şimdi?”
Bir an duraksadım.
Hapishanedeyken izlediğim tek çizgi film Heidi’ydi, Şirine diye birini hiç duymamıştım.
İçimden düşündüm:
“Dünyadan ne kadar kopuk kalmışım...”
“Ama ne fark eder? Burası benim dünyam değil artık.”
Göz göze geldik.
Tuğrul tebessüm ediyordu,
Ben ise hafifçe başımı sallayıp cevap verdim:
“Hayır, bilmiyorum.”
Tuğrul kumandayı eline aldı, sessizce televizyonu açtı.
Ekran yavaş yavaş ışıl ışıl renklerle doldu;
Mavi saçlı, minik, sevimli karakterler belirmeye başladı.
“Şirine” dedi Tuğrul, gözlerinde hafif bir tebessümle.
Ben ise hala anlamaya çalışıyordum o küçücük mavi varlıkların ne olduğunu.
“Mavi saçlı kız mı? Ne alaka şimdi?” diye geçirdim içimden.
Ama ekranın parlaklığı yüzüme vuruyor, gözlerim ekrandan ayrılmıyordu.
O sırada ayağım halının ucuna takıldı.
Dengesiz bir şekilde sendeledim, düşmek üzereydim.
Ama Tuğrul, keskin ve güçlü elleriyle beni yakaladı, kolumu sımsıkı tuttu.
Sıcaklığı bile kalbime kadar işliyordu.
Yanağımız istemeden birbirine değdi.
Nefesimi tuttum, zaman yavaşladı.
Tuğrul’un sesi kulaklarıma fısıldar gibi geldi:
“Cidden Şirine gibi kokuyorsun.”
O an dünya dönmeyi unuttu.
Yanağımda hissettiğim sıcaklık ve o kelimeler…
Garip ama içimi kıpır kıpır eden bir his uyandırdı.
Lann hayır sakın düşündüğüm şeyi yapma Songül.
Ne o kıpır kıpır his yaa.
Off izlediğim dizideki kızda böyle oluyordu.
Tuğrul’un o sözleri kulaklarımda yankılanırken, kendimi durduramadan içimden bir ses yükseldi:
“Ne oluyor lan bana böyle?”
Bir anlığına utanç, şaşkınlık ve garip bir mutluluk birbirine karıştı.
“Ne biçim hissiyat bu?” diye sordu beynim kendi kendine.
Kendime kızdım.
“Songül, ne yapıyorsun sen? Daha yeni çıkmışsın oradan, ne kokusundan falan bahsediyorsun şimdi?”
Ama ne yapsam o hislerden kaçamadım.
Sıcaklık, Tuğrul’un nefesi, o yakınlık…
Hepsi kafamda dönüp duruyordu.
🔗
Televizyonda o mavi küçük cüce koşarken, içimde garip bir his vardı.
Ben dayanamayıp, gözlerine bakarak sordum:
“Beni neden o cüceye benzetiyorsun?”
Cevabı gecikti biraz.
Gözlerine baktım, orada bir şeyler saklıydı.
Bir karışıklık, belki de bir yumuşaklık.
“Çünkü,” dedi sonunda,
“Şirine küçük, cesur, sevgi dolu… Ama bazen zayıf da olabilir.”
İçimde bir şeyler kıpırdadı.
O an anladım ki, belki de ben o küçük mavi kız gibiydim;
Hem güçlü hem kırılgan.
O sözlerin ardından gözlerim ağırlaştı.
Ne kadar dirensem de kapanmak üzereydi.
Karanlık beni yavaşça içine çekiyordu.
Sanki yastığıma omzumu dayayacakmışım gibi hissettim.
Rahatlamaya başladım, huzurla doluyordum.
Ama fark ettim ki, yastık değil, Tuğrul’un omzuydu.
Nefesini hissedebiliyordum, sıcak ve sakin.
Gözlerimi kapadım, içimde garip bir sakinlik vardı.
Belki de bu, gerçek huzurun ilk kıvılcımıydı.
🔗
Gözlerimi ağır ağır açtım.
Etraf sessizdi ama boğuk, kesik kesik nefes alma sesleri kulaklarıma çarptı.
Dikkatle dinledim; sesler odaya yakın, ama kesinlikle benim odamdan değildi.
Ayağa kalktım, adımlarım yavaş ve dikkatliydi.
Tuğrul’un odasının kapısı aralıktı.
İçeri baktım; Tuğrul gömleği omuzlarından sıyrılmış, gömlek sıkıca bağlıydı ama yakaları açık bırakılmıştı.
İçimden “Ne oluyor lan?” diye geçirdim.
Yaklaştım, gömleğin yakalarını yavaşça açtım; biraz rahatlaması gerekiyordu.
Tam odadan çıkmak üzereydim ki, ani bir hareketle Tuğrul beni yatağa doğru çekti.
Nefes nefese, gözleri yarı açıktı.
“Lan! Pardon, yanlışlıkla seni çektim,” dedi, biraz şaşkın ve hafif mahcup.
O an yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.
Bu garip ama sıcak an, aramızdaki mesafeyi biraz daha yakınlaştırmıştı.
Bu kalbe lanet olsun diye düşündüm.
Herkesi böyle sevmek ne kadar boktan bir şeymiş meğer.
Kırıyor, yıpratıyor, yoruyor insanı.
Ama ben… yine de içimde Tuğrul’a karşı bir sıcaklık büyüyordu.
İçimde bir yerlerde, yıllarca kapattığım o kırık parçalar biraz daha açılıyordu.
Kendime kızdım, neden böyle kolay ısındım diye.
Ama onu da anlamaya başladım.
Tuğrul’un gözlerindeki o yumuşaklık, ellerinin sıcaklığı…
Beni korumaya çalışması, küçük hataları, komik anları…
Hepsi içimde karşı konulmaz bir çekim yaratıyordu.
Kendi kendime mırıldandım:
“Aptal Songül, kalbine lanet et ama kalbin ne zaman dinleyecek?”
Ve o an, belki de ilk defa, acıyı sevgiyle, kırgınlığı umutla dengelemeye başladım.
Sabah kahvaltısında masadaydık, güne biraz yorgun ama umutlu başlamıştım.
Tam bir lokma almaya hazırlanırken, Tuğrul hafifçe kızarak bana döndü ve dedi ki:
“Sen dün niye avukatlık diyorsun? Yok NASA , anasını satayım!”derken telefon zili çaldı.
Telefonda harun amca yazıyordu.
Hoparlör yazılı yere bastı ve ses daha da artti
Harun telefonda, alaycı bir sesle:
“Ee, ne yapıyorsun yakışıklı? Yoksa hâlâ o köylü güzeliyle kahvaltıda mısın?”dediğinde Tuğrula döndüm.
" O ne demek lan?" Dedim.
O sırada sesimi duyan harun "Şelale orada mısın?, Nasıldı ilk günün" dediğinde alaycı bir tonla "Hayatım da gördüğüm en güzel gündü."
Dedim.
Sonra birdenbire ciddi bir sesle "Tuğrul siz ikinizle acil konuşmam lazım" dedi.
Ve sonuna "Hayat memat meselesi"diyip telefonu kapattı.
Bölüm etkileşimi
