Mahkum kitap kapağı

3. bölüm / 14

Mahkum

3.bölüm: Sevgili mi?

Yazar: Irmak Kılıç

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: 3.bölüm: Sevgili mi?

Songül’ün Anlatımıyla:

Gözlerimi araladığımda, ilk fark ettiğim şey... huzurdu. Evet, huzur. Aklımın karmaşasına inat, bedenim ilk kez rahat bir uykunun ardından gevşemiş gibiydi. Saçmalık. Bu huzuru hak etmiyordum. Yerimi bile bilmiyordum.

Kafamı yastıktan kaldırdım, üzerimdeki tişört gözüme çarptı. Simsiyah, ortasında koskocaman Kötü Kedi Şero gibi bakan "Fahrettin". Dudaklarım kıvrıldı. Ne alaka şimdi bu? Gece yoğunluktan fark etmemiştim, ama şimdi fark ettim ve sinirim tırmanmaya başladı.

Ayaklarımı yere bastım, tam odadan çıkıyordum ki ses geldi.

“Ardınç, abidik gubidik şeyler yapmayın.. Yok, müsait değilim şu an!”Kısa bir duraklama yaşadı.“Altıda gelin, tamam mı?"diyip karşısında ki kişi bişey demeden yüzüne kapattı.Kapının eşiğinde durdum. Tuğrul’un sesi ciddiydi ve sinirli bir yapısı vardı.

Allah'ım kurtar beni.

O an gözleri bana kaydı. Başını hafifçe geriye attı, gözlerini devirdi. Bir iç çekiş.

“Mutfağa geç birşey konuşacağız” dedi sertçe.

Ben de ne yapayım? Gözlerimle karşılık verdim, ama o içimde kopan fırtınayı göremezdi tabii. Attım adımlarımı, geçtim mutfağa. Daha sabah bile olmadan bu evde hava buz gibiydi.

Mutfağa geçtim. Masaya oturur oturmaz bir sandalye gıcırdadı, içimdeki sabırsızlıkla yarış eder gibi.

Tuğrul sessizce su ısıtıcısını çalıştırdı. İki kupa çıkardı. Birine önce kendisi için, sonra da bana çay koydu. Sessizliğin içindeki bu küçük iyilik bile sinirimi geçirmedi.

“Timim bu akşam yemeğe gelecek,” dedi birden.

Çaydanlığın sesi aniden bir uğultuya dönüştü kulaklarımda. Kafamı çevirdim, ona baktım. Alay eder gibi mi dedi, ciddi mi anlayamadım ama içimden bir şey koptu.

“Bu tim de ne yaa?!”

Sesim mutfağın her yerine çarptı. Kupa elimde titredi, dudaklarımın kenarı gerildi. Tüm öfkem, anlamadığım bu insanların üstüne boca oldu.

“Tarikat mısınız olum siz sabahtan beri tim diye kusacağım valla ya”

Tuğrul bir an dondu, sonra yüzünde "bu kız ne diyor" ifadesi belirdi. Kupanın buğusu arasında gözlerini bana dikti.

“Kızım... tim ne bilmiyor musun sen ya?” dedi.

Sesinde hafif bir şaşkınlık, biraz da küçümseme vardı. Cevap bile beklemiyor gibiydi.

Ama ben yerimde durmadım. Gözlerimi kısıp sandalyenin arkasına yaslandım. Alaycı bir gülümsemeyle, kollarımı kavuşturarak karşılık verdim:

“Yaa... üzgünüm , hapishanede sözlük vermiyorlardı bana.”

Sessizlik. Sadece çaydanlığın tıslayan sesi…

Tuğrul bir şey söylemek ister gibi ağzını açtı ama vazgeçti. Kafasını sağa çevirip camdan dışarı baktı.Ardından buzdolabına yöneldi

Dolaptan peynir, zeytin, yumurta çıkardı.Elleri otomatik hareket ediyordu ama aklım hâlâ o "tim" kelimesinde takılıydı. Kimdi bunlar? Neler dönüyordu bu evde? Tam ekmeği keserken Tuğrul sandalyesine oturup rahatça sırtını yasladı. .

“Bu arada,” dedi. “Dün gece Tim’le bir iddiaya girdim.”

Başımı çevirdim. " Banane iddianızdan.”

“Bak şu konuda anlaşalım ben sigara içmem istesem de içemem maalesef benim beyinsiz kardeşlerim ile bir iddiaya girdik ve bugün süresi dolacak.”dedi.

Banane oğlum banane!

"Peki bundan banane girdiysen girdin!"

Dayanamayıp "Bir hafta içinde sevgilim olmazsa sigara içeceğim ve maalesef bugün süresi dolacak ailemin tek bekârı olduğum için kız bir bireyim yok o yüzden"diyip beni işaret etti.

Beni sevgilisi olarak tanıyacaktı!

Ben o sırada çayı ağzıma almıştım. Ve tabii ki o çay… püskürdü.

“YUUHH! HÖÖST! AYI MISIN SEN?!”

Elimi ağzıma götürürken ayağa fırladım. Kızarmış yüzümle onu süzdüm.

“Ben buraya hani Harun’un emanetiydim, damızlık değil!”

Tuğrul gülmemeye çalışıyor ama dudaklarındaki o gevrek sırıtış beni iyice delirtiyordu.

“Sakin ol bir günlük rol yapacağız sonra ayrıldık deriz biter gider abartma istersen."dedi sinir bozucu rahatlığıyla.

Hızlıca kapıya koştum.

Bu kadar da değildi.

Buradan gitmeliydim hem de hemen.
Kapıyı hızla açtım.Ben ayakkabımı ayağıma geçirmeye çalışıyordum bile. Hırkamı alırken homurdandım:

“ Bu evin şaka anlayışı beni morga götürecek!”

Tam kapıyı açarken arkamdan seslendi:

“Ama nereye gidiyorsun sabah sabah?!”

Omzuma hırkamı atarken sertçe cevap verdim:

“Sözlük almaya! Şu TİM neymiş, öğreneceğim!”dedim alayla.

Kapıyı kapattım.

🔗

Kapıdan uzaklaşırken içimde garip bir his vardı. Bastığım her adım, evin içindeki garip sessizlikte yankı yapıyordu. Elim tam dış kapı kolundaydı ki… Bir anda arkamda bir gölge belirdi.

“Ne yapıyorsun sen?” dedi tanıdık ama sert bir sesle.
Dönmeme bile kalmadan kolları belime dolandı. Tuğrul. Beni bir anda havaya kaldırıp tekrar içeri soktu.

“Bırak beni!” diye bağırdım, ama o çoktan kapıyı kapatmıştı.
“Dışarı çıkamazsın,” dedi kararlı bir sesle. “Herkes seni arıyor. Bu saçmalığı büyütme.”
Kollarından çıktım ama öfkem içime sığmıyordu. Bana ne zaman ne yapacağımı söyleyen adamlardan nefret ederdim.

Tuğrul gözlerini kaçırmadan devam etti.
“Gel, sana bir şey göstereceğim.”

Odam gibi olan o yere yürüdük. Masanın üzerine kalınca bir kitap bıraktı.
“Sözlük,” dedi kısaca. “Hani hapse girmeden önce duymuş olabilirsin.”

Alay ediyordu. Ama bu beni durdurmadı. Gülümsedim sinsice aklıma birşey gelmişti.
“Peki,” dedim. “Anlaşmayı başlatalım. Ama bir şartım olacak.”

Tuğrul gözlerini devirdi. “Offf çocuk muyuz ya, ne şartı?”
Gülümsemem daha da genişledi. “Bugünü bir atlatalım. Sonra konuşuruz…”

Tam çıkıyordu ki, birden arkasını döndü. Gözleri ciddileşmişti.
“Bir şey daha… Ben de sana bayılmıyorum.”
Sesi soğuktu, buz gibiydi. “Daha yeni tanıştığım bir kıza neden güveneyim?”

Yüzümdeki gülümseme aniden silindi ama hemen toparlandım.

Tuğrul’un lafı hâlâ kulağımda çınlıyordu. “Daha yeni tanıştığım bir kıza neden güveneyim?”
Sanki içimde görünmeyen bir çizik oluşmuştu. Ama yüzümdeki ifadeyi bozmadan sırtımı döndüm.

Odanın köşesindeki eski saate ilişti gözüm. Parmaklarımı gözlerime götürüp ovuşturduktan sonra tekrar baktım.

13.00.

Kaşlarım çatıldı.
“Nasıl yani?” dedim kendi kendime. “Ben… bu saate kadar uyudum mu?”

Odada yalnız kalınca elimdeki kalın sözlüğe baktım. Tuğrul’un biraz önce "tim ne bilmiyor musun sen ya?" deyişi hâlâ kulağımda yankılanıyordu.

Sanki dünyaya ait olmadığımı yüzüme vurur gibiydi.
Ama ben de boş değildim.

Sözlüğü açtım. “T... T... Ti... Tim...”

Parmağım kelimenin üzerinde durdu.
“Tim: Aynı görev için geçici olarak bir araya getirilmiş askerî birlik.”

Kelime bu kadar sade ama içinde koca bir dünya barındırıyor.

Parmaklarım hâlâ sözlüğün sayfalarında gezinirken gözüm bir an duvara takıldı.
Tuğrul’un duvara astığı bayrak…
Kırmızı zemin, ortasında ay ve yıldız.
Kan gibi, ama umut gibi de.

Derin bir nefes aldım.
Hiçbir zaman askerliği düşünen biri olmadım.
Zaten kadınları pek de o dünyaya sokmazlar.
Ama şimdi anlıyorum…

Askerlik sadece bir meslek değilmiş.
Vatanı omuzlamakmış.
Gecenin üçünde hiç tanımadığın biri için tetikte durmakmış.
Timinle aynı lokmayı bölüşmek, sırtını dönebileceğin tek insanın o olmasıymış.

Bir an Tuğrul’u düşündüm.
Onun sert, soğuk ama güçlü bakışlarını…
Bana hâlâ tam güvenmiyor.
Ama…
Ben de ona güvenmiyorum.

Belki de vatan, aramızdaki en büyük ortak kelime olur.
Çünkü ne kadar farklı olursak olalım…
Toprağın üstünde yaşadığımız sürece, altında yatanları unutmamayı öğreniyoruz.

Sözlüğü yavaşça kapattım.
Kafamın içinde bir şeyler değişmeye başlamıştı.

🔗

Saat duvarda yavaş yavaş ilerliyordu.
Gelmelerine bir saat kalmıştı. Kalbim tuhaf bir hızla atmaya başladı. Bu tim meselesi, Tuğrul’un garip bakışları… Hepsi karma karışıktı.

Tuğrul mutfağa girdi, yüzünde o sert ifade vardı.
“Bana kek yapacaksın,” dedi.
Sesinde emir vardı, ama bunu kesinlikle tartışmaya açacak halim yoktu.

Kaşlarımı çatıp karşılık verdim:
“Ben mi? Neden ben yapıyorum? Sen yapacaksın herhalde!”
Ama o aldırmadı bile.

“Yapacaksın. İstersen tarifini internette bul,” dedi, sonra hafifçe alay ederek ekledi:
“Annen sana kek yapmayı öğretmedi mi?”

Bir an susup yüzünü süzdüm. Sonra dudaklarımda hafif bir gülümseme belirdi.
“Ha ha, çok komik,” dedim alayla.

İnterneti açtım, basit bir tarif aramaya başladım. İçimden “Bu ne ya, bir askeri tim için kek mi yapıyoruz şimdi?” diye geçirdim.

Mutfakta malzemeleri karıştırırken, istemsizce eski bir marş dilimde dolanıyordu. Hafifçe mırıldandım, sesim zar zor duyuluyordu ama kelimeler kalbimde yankılanıyordu.

“Kanım feda olsun güzel vatana...”

Bir an duraksadım, sonra devam ettim. Marşın anlamı, kelimelerin gücü içimde bir kıvılcım yakıyordu. O an, mutfak kapısı aralandı.

Tuğrul, yüzünde hafif bir tebessümle belirdi. Duyduğu belli oluyordu.

“Bu marşı nerede duydun?” diye sordu alçak bir sesle.

Durakladım. Sonra gözlerimi ona çevirdim.
“Annem hapishanede hep bunu söylermiş,” dedim. Gözlerim uzaklara daldı.
“Sık sık mırıldanırmış… Bizim için, vatan için...”

Kek fırında yavaşça pişerken, ben masayı hazırlamaya koyuldum. Tabakları yerleştiriyor, peçeteleri açıyordum. Her şey olması gerektiği gibi olmalıydı.

Üzerimde Tuğrul’un bana verdiği kırmızı ve mavi karışımı tulum vardı. Kumral kıvırcık saçlarım omuzlarımda hafif dalgalanıyor, perçemimdeki beyaz tutam beni daha da asi gösteriyordu ama içimdeki sertlik ve umursamazlık asla azalmamıştı. Yine o Songül’düm; hayata karşı dimdik, sınırlarını belirlemiş, kimseye boyun eğmeyen.

Tuğrul banyoya gitmişti. Suların sesi evin sessizliğinde yankılanıyordu.

Aniden kapı çaldı. O an kalbim hızlı attı ama dışarıya gitmeye niyetim yoktu. Derin bir nefes aldım, sert bir bakışla kapıya yöneldim.

Kapı yavaşça açıldı. Ben duruyordum, tim ise içeri adım attığında gözleri birden bana takıldı.

Aralarından biri hafifçe mırıldandı:
“Burası… Tuğrul Komutan’ın evi mi acaba?”

Ben, soğuk ve umursamaz bir sesle karşılık verdim:
“Evet. Siz de timsiniz galiba.”

Tim lideri başını salladı, diğerleri de içeri girmeye başladı.

Bir asker aralarında fısıldadı:
“Galiba kardeşi bu kız, bilmiyordum.”

Bir an duraksadım, suratımı buruşturup kestirip attım:
“Hayır, ben sevgilisiyim.”

Tim ekibi bir anda şok oldu, ağızları açık kaldı. Birkaç saniye sessizlik hakim oldu.

Sonra biri hafifçe güldü:
“Vay be, komutanın özel hayatı da hareketliymiş!”

Tuğrul, yüzündeki sert ifadeyle yanımıza yaklaştı.
“Tamam, sizi tanıştırayım,” dedi, sesi komutan otoritesiyle dolu.

“Öncelikle Üsteğmen Kaan Yılmaz, taktik ve saha uzmanımız.”
Kaan kısa bir baş selamıyla karşılık verdi.

“Binbaşı Emre Demir, operasyon ve lojistik sorumlusu.”
Emre ciddi bakılarını bir kenara atıp bana gülümsedi.

“Teğmen Selim Arslan, keskin nişancımız.”
Selim etrafa dikkat kesilmişti.

“Üsteğmen Tutku Kara, iletişim ve istihbarat sorumlusu.”
Tutku soğukkanlı bir ifadeyle başını salladı.

“Astsubay Başçavuş Murat Kaya, takımın deneyimli saha elemanı.”
Murat’ın bakışları güven vericiydi.

“Binbaşı Serdar Özkan, yakın dövüş ve savunma uzmanı.”
Serdar ciddi ve kararlı duruyordu.

“Teğmen Deniz Aksoy, mühimmat ve teknik destek.”
Deniz hafifçe gülümsedi.

“Yüzbaşı Ardınç Kılıç.”
Ardınç güçlü bir duruş sergiliyordu.

“Ve son olarak Astsubay Kıdemli Onbaşı Eylül Demirtaş, sağlık personelimiz.”
Eylül nazikçe selam verdi.

Tuğrul son olarak bana döndü,
“Burası senin artık koruyucu timin, şelale Birlikte hareket edeceğiz. Anlaştık mı?”

"Anlaştık" dedim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

34okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…