2. bölüm / 14
Mahkum2:bölüm:Söz ver
Bölümler 14Şu an: 2:bölüm:Söz ver
- 1 1.bölüm: Mahkum1.361 kelime
- 2 2:bölüm:Söz ver2.104 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3.bölüm: Sevgili mi?1.514 kelime
- 4 4.bölüm: Yenge muhabbeti2.404 kelime
- 5 5.bölüm: Görev976 kelime
- 6 6.bölüm: Eyvahlar olsun1.644 kelime
- 7 7.bölüm:Yaz akşamı601 kelime
- 8 8.bölüm: Motosiklet1.239 kelime
- 9 9.bölüm: Türk askeri ...394 kelime
- 10 10.Bölüm:Yenge!1.495 kelime
- 11 11.bölüm: Anlaşmalı evlilik797 kelime
- 12 12.bölüm:Altay Timi617 kelime
- 13 13.bölüm: Kurşun2.002 kelime
- 14 14.bölüm:Bir Türk kahvesi hikayesi883 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gökyüzü griydi.Yorgundu.
Sanki bulutlar bile olanlardan bıkmış gibi hareketsizdi.
Lora’yla birlikte çöplüğün metal yığınlarını, paslı kenarlarını, ölmüş farelerin suskunluğunu geride bırakmıştık.
Ayakkabımızın altına batan cam kırıkları gibi geçmişimizi de ezip geçmeye çalışıyorduk.
Şehir uzakta görünüyordu.Ama ulaşılabilirdi.
Sadece…
Bir cadde vardı aramızda.Tek bir yol.
“Koş,” dedi Lora.Gülümsüyordu. O zayıf, ama umut dolu haliyle.
Birlikte adım attık.Asfaltın çatlakları, ayaklarımızın altındaki tek engeldi sanki.
Gökyüzüne baktım.Bu gece ay sanki bizim özgürlüğümüzü kutlamak adına bu kadar güzel parlıyordu.
Ama sonra…
Lora birden sendeledi.Sol ayağı yırtılmış ayakkabısına takıldı.Bileği büküldü.Dizinin üstüne düştü.
“Ahh!”
“Lora!”
Geri döndüm.Eli havadaydı, bana uzanıyordu.
Tam elini tutacaktım ki…
Bir kornanın vahşi çığlığı.
Zaman genişledi sanki Dünya sessizleşti.
Sadece Lora’nın gözleri vardı önümde.
“Songül…” dedi.Son bir nefes gibi.
Bembeyaz bir minibüs,Işıklar gibi parlayarak yaklaştı.Ve çarptı.
Gözlerimi sıkıca kapattım.
Kanlar yüzüme sıçradı.
Bir etin ezilme sesi kulaklarımı doldurdu.
Kemik kırığı.
Metal çatlaması.
Her şey aynı anda.
Gözlerimi açtım bir umutla.
Belki hayaldir diye ama değildi.
Lora’nın bedeni havaya savruldu.
Kolları bir kuş gibi iki yana açılmıştı.Sonra…
Bir çuval gibi yere düştü.Sarı Güneş gibi olan saçları şimdi ise kırmızı ile boyanmış gibi bir tel sarı yoktu.
Hızla yanına koştum.
İlk defa ayaklarım titriyordu.
Yüzü kana bulanmıştı.Ama…
Yaşıyordu.Gözleri hâlâ bana bakıyordu.
Elini tuttum titreyerek."Lora, kızım bak sakın gitme yalnız bırakma beni burada korkuyorum!"dedim titreyerek.
“Söz ver…” dedi sonunun ne olacağını biliyordu.“…ne olursa olsun… yaşayacaksın…”
Gözlerinden yaş süzülmedi aksine gözünden kan süzüldü.Çünkü bedeni ağlayacak kadar bile güçlü değildi artık.
“Söz ver…”
“Lora—”
“SÖZ VER!”
Gözlerimden yaş değil, öfke aktı.Dizlerimi yere vurdum.Elini daha sıkı tuttum.
“Söz veriyorum,” dedim.“Yaşayacağım. Senin için.”
Son bir nefes aldı."Anne... geliyorum yanına."
Ve Lora…
O anda…Göz kapakları yavaşça indi.
Elimden tuttuğu parmakları gevşedi.Kalbi sustu.
Ben bağırmadım.
Ağlamadım.
Ama içim…Paramparça oldu.
Ayağa kalktım.Bir adım attım.Sonra bir daha.
Koştum.Koştum çünkü…
Lora için yaşıyordum artık.
🔗
Koşuyordum.Ayaklarım yere basmıyordu sanki.Lora’nın son bakışı hâlâ gözlerimdeydi.
O gözleri arkada bırakarak koşmak...
Canımı bedenimden parça parça koparıyordu.
Her adımım bir haykırıştı içimde.
Ama ses çıkarmıyordum.
Sadece nefesim vardı.
Derin, kesik kesik, can havliyle.
Sokaklar sessizdi.
Ama gecenin içine saklanmış bir uğultu vardı.
Teni yırtan, ruhu ezen bir uğultu.
Sonra...
Bir baraka gördüm.
Metalden, paslı, yalnız.
Ona doğru yöneldim.
Ama tam köşeyi dönerken—
Bir şey kafama geçti.
KARANLIK.
Kumaş.
Nefessizlik.
“Ne—” diye bağırmaya çalıştım ama ağzımı kapattılar.
Başıma bir torba geçirdiler.
Kollarımı savurdum.
Diz attım birine.
Biri boğazımı tutmaya çalıştı, dirseğimle kaburgasını ezdim.
“AH!”
“TUTUN ŞUNU!”
Çığlıklar.Koşuşturma.
Karanlığın içinde dövüşüyordum.
Deliler gibi.
Lora boşuna ölmüş olamazdı ben tekrar oraya dönmeyecektim.
Lütfen bu defa kaçabileyim çok az kalmıştı.
Biri suratıma yumruk attı, ama başımı eğip omzuna sapladım dişlerimi.Kan tadı ağzıma geldi.Birinin çenesine tekme attım.
Diğerini yere serdim.
Üç. Dört. Beş kişi...Yere düşüyorlardı.
Ben ise hâlâ savaşıyordum.
Ama sonra...
“Tıssss!”
Bir ses.
Metal gibi.
Bir cihaz.
ELEKTRİK.
Yine mi!
Bir anda vücudum kasıldı.
Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.
Gözlerim arkaya kaydı.
ÇIRPINMAM DURDU.
Bacaklarım boşaldı.
Dizlerim kırıldı.
Yere yığıldım.
Son duyduğum şey…
...bir adamın fısıltısıydı:
“Bu kızı döverek büyütmüşler gibi...”
Bir diğeri de homurdandı:
“Omzumu dişledi resme ah!"
Sonra bir başkası iç çekti:
“Ben hamileyim,taşıyamam”
Ve son ses...
“Akşam da kuru fasulye varmış...”
Sonra karanlık.
Gerçek karanlık.
Hiçlik.
🔗
Göz kapaklarım beton gibiydi.
Ağır...
Islak...
Yanıyordu.
Bir uğultu vardı kulağımda.
Biri nefes alıyordu, biri burun çekiyordu, biri parmaklarını çıtlatıyordu.
Bedenim hâlâ elektrikten titriyordu ama gözlerimi araladım.
Loş bir ışık.
Bir masa lambası gibi sarkıtılmış, titrek.
Ama gölgeler netti.
Beş kişi.
İçlerinden biri, sol tarafımda ayakta, gözünde morluk vardı.
Burnu hafif yamuktu.
Hatırladım. Burnunu ben kırmıştım.
Diğeri kolunu tutuyordu. Dirseği çıkmış gibiydi.Benim diz darbem...
Ve…
O.
Köşede, plastik bir sandalyeye oturmuş, nefes nefese kalmış bir kadın.
Karnı şişkin.Hamile.
"Sen... bana mı tekme attın?" dedim, sesim çatlamıştı.
Kadın başını iki yana salladı, dudakları titredi:
“Yok ben... sadece... seni tutmaya çalıştım…”
Gözlerim diğerlerine kaydı.
Sustular.
Herkesin bakışları bana çivilenmişti.
Önümdeki adam bir adım geri çekildi.
Korkuyorlardı.
Çünkü ben, ben olduğumu hatırlamıştım artık.
Kapı aniden aralandı.
İçeriye bir adam girdi.
Üzerinde gri takım elbise, yüzünde sakin ama derin bir ifade vardı.
Sesim yükseldi hemen:
“Beni çözün hemen! Gitmek istiyorum buradan! Ne işim var burada?”
Adam biraz gülümsedi, sakin bir sesle cevap verdi:
“Çok bağırıyorsun. Sana kendimi anlatsam susar mısın?”
Sinirle, hırçınca yanıt verdim:
“Deneyebilirsin.”
"Ben Harun. İstihbarat müdürüyüm. Sana ve ailene ait gerçekleri anlatmak için buradayım. Annen, Şelale, benim hayatımda çok önemli biriydi. Onu sevmiştim, korumaya çalışmıştım ama başaramadım. O hamile olduğunu bile fark etmeden başka biriyle evlendi, sana hamile olduğunu bilmeden. Hapishaneye düştü. Sen ise orada, onun içinde büyüdün. Her şey benim kontrolüm dışında gelişti.”
“Biliyorum sana bunları anlatmak kolay değil. Belki bana öfkelisin, belki de hiçbir şey duymak istemiyorsun. Ama sana söz veriyorum, seni korumak için buradayım. Kendimi affetmiyorum, koruyamadığım için kendimi suçluyorum. Ama artık vazgeçmeyeceğim. Çünkü sen… sen onun parçasısın. Ve ben seni korumak zorundayım.”
Sözleri içime işliyor gibiydi ama şu an için umursamıyordum.
Kafamda başka fırtınalar kopuyordu.
Soğuk, acımasız gerçekler.
“Bana ne şimdi bundan?” diye düşündüm.
“Önemli değil.
Sen koruyamadın, şimdi mi koruyacaksın?
Artık çok geç.”
Onlara, Harun’a bile, hissettiklerimi saklamadan söyledim:
“Şu an bunun hiçbir önemi yok.
Beni o günler koruyamadın,
Şimdi ‘koruyacağım’ demen ne değiştirir ki?”
Harun derin bir nefes aldı, gözlerindeki pişmanlık katlandı:
“Biliyorum, haklısın.
Seni o günler koruyamadım.
Ama artık peşindeler, Songül.
Seni arıyorlar.
Her yerde seni izliyorlar.
Hiçbir yere gidemiyorsun.
Artık yanındayım.
Bari şimdi seni koruyayım.”
Sesindeki kararlılık titremiyordu.
Ama ben…
Kafamda milyonlarca soru, şüphe, korku vardı.
Harun bir adım geri çekildi, ellerini iki yana açarak yumuşak bir ses tonuyla konuştu:
“Benimle gelir misin?
Güvenmiyorsan bile…
En azından güvende kalman gerek.”
Gözlerime baktı.
“Lütfen kızım…”
İçimde bir şeyler koptu.
Titredim.
Sinirlerim değil, geçmişim titredi.
Kelimeler ağzımdan öfkeyle döküldü:
“Bana kızım deme!”
Harun yutkundu.
Bir şey daha söyleyecek gibi oldu ama sustu.
Sessizliğin içinde bir sandalye gıcırdadı.
Hamile kadın masaya doğru yürüdü.
Sakince çantasını açtı.
Bir kağıdı çıkarıp masanın üzerine koydu.
Kırışık bir afişti.
Benim yüzüm.
Gözlerime, alnıma kadar çıkan saçlarıma, kanlı tulumuma kadar her şeyim o kâğıttaydı.
Altında tek bir kelime yazıyordu:
“Tehlikeli Kaçak.”
O an kalbim duracak gibi oldu.
Hapishane duvarlarının dışındaydım, ama özgür değildim.
Hiçbir yere kaçamazdım.
Harun hâlâ oradaydı.
Karşımdaki adam…
Beni korumaya çalışan o pişmanlık yığını.
Derin bir nefes aldım.
Kağıda son kez baktım.
Adamın sesi hâlâ kulaklarımdaydı. “Koruyamadım,” demişti.
O an sadece susmak istedim. Ağlamamak için değil, sinirimi bastırmak için.
Derken Harun bir adım attı ileri. Gözlerini gözlerime dikti.
“Benim özel bir timim var, Songül.” dedi. “Adı Altay Timi. Devletin gözde askerlerinden kurulu. Sadece en güvenilir ve en sağlam olanlar girer o takıma.”
Kaşlarımı çattım, alayla güldüm.
“Ne yani? Şimdi bana koruma ordusu mu sunacaksın?”
Harun, ne ciddiyetini ne sakinliğini bozdu.
“Askeriyeye en yakın noktada görev yapan bir tim. Onların en güvenilir askeri şu an şehirde. Onun evinde kalacaksın. Seni oraya götüreceğim.”
“Ben hiçbir yere gitmiyorum,” dedim anında. “Bana kızım falan da deme, senin kızın değilim ben.”
Sözlerim bir bıçak gibi keskin ve netti.
Harun’un yüzü hafifçe gerildi ama öfke yoktu bakışlarında.
Sadece pişmanlık.
Yılların pişmanlığı.
Masaya bırakılan o kâğıda bir kez daha baktım.
“ARANIYOR” yazısı gözlerimi acıttı.
Kendi yüzüm…
Kaçak…
Tehlikeli…
Yalnız…
Harun bir adım daha yaklaştı. Sesi bu kez daha yavaş, daha derinden geldi:
“Seni o gün koruyamadım, Şelale En azından şimdi koruyayım. Her yerde seni arıyorlar. Fotoğrafların dağıtıldı. Sokakta bir adım bile atamazsın. Altay Timi’nin adamı seni askeriyeye en yakın ve en güvenli evde saklayacak. Güvendesin. Sana söz veriyorum.”
Sustum.
Bir anlığına nefes alamadım sanki.
Bu kez ağlamamak için değil…
Kabul etmek için sustum.
Gözüm hâlâ ilan kağıdındaydı.
Yavaşça başımı eğdim.
“Peki...” dedim.
Harun ani bir hareketle elini cebine attı, telsizini çıkardı.
“Hemen arabayı hazırlayın. Beş dakikaya çıkıyoruz.”
Sonra bana döndü.
“Vakit kaybedemeyiz. Her dakika risk.”
Gözlerimi ondan kaçırmadan başımı hafifçe salladım.
İçimde bir şey hâlâ “kaç” diye bağırıyordu ama daha yüksek bir ses susuyordu.
Bitkin, yorgun, tükenmiş bir suskunluktu bu.
Az sonra siyah, koyu camlı bir cip binanın arkasına yanaştı.
Kapı açıldı, ben binmek üzereydim ki arkamdan birkaç ayak sesi daha geldi.
Döndüm.
Dövüp bayıldığım o beş kişi!
Göz göze geldik.
“Şaka yapıyorsun…” dedim kendi kendime.
Harun normalmiş gibi başını salladı.
“Onlar da bizimle geliyor. Zaten senin yüzünden revire düşmeden seni koruma görevine alınacaklarını bilselerdi...”
İçlerinden biri – burnu hâlâ yamuktu – bana bakıp kısık sesle söylendi:
“Abla affet ya, seninle dövüşmedik, dayak yedik resmen.”
Diğeri karnını tutarak konuştu:
“Ben hâlâ tam nefes alamıyorum ama koruma görevindeyiz ha... güzel.”
En arkadaki genç asker ciddiyetle:
“Ben o kadar tokat yedim, hâlâ neye göre koruyoruz anlamadım ama olsun.”
Arabanın içinde kısık kahkahalar yayıldı.
Ben sadece sertçe baktım.
Tek kelime etmedim.
Yüzümdeki ifade taştan farksızdı.
Bir tanesi fısıltıyla mırıldandı:
“Gülmüyor... Biz hâlâ tehlikedeyiz...”
Arabanın içi yine hafifçe kıkırdadı.
Ama ben hâlâ susuyordum.
Sadece cama baktım.
Yoldan geçen hayatlara, bana ait olmayanlara…
Çünkü artık gülmüyordum.
Çünkü artık hiçbir şey umrumda değildi.
Yol boyunca konuşmadık.
Arabadaki o salak koruma ekibi hâlâ arka koltukta fısıltıyla gülüyordu ama ben duymuyordum.
Zihnimde başka bir sessizlik yankılanıyordu:
Her şey çoktan bitti mi?
Arabadan indik.
Harun önden yürüyordu, ben arkasından.
Şehrin arka sokaklarında, gri bir apartmanın önünde durduk.
“Burası mı?” dedim kuru bir sesle.
“Evet. En güvenli yer burası. Tuğrul burada.”
“Kim?”
“Tuğrul Çakmak. Altay Timi’nin en sert, en güvenilir adamı.”
Tim neydi ya ?
Merdivenleri çıktık. Harun zile bastı.
Kapının açılması bir saniye sürdü.
Ama o bir saniyede tüm dünya durdu sanki.
Çünkü karşımda...
Üstü çıplak, sadece beline havlu sarmış, kaslı, bronz tenli, dağ gibi bir adam duruyordu.
Sanki hamamdan çıkmış gladyatör.
Ama bakışları keskin, duruşu savaşçı.
Bir saniyeliğine durdu, baktı… sonra kaşlarını çatıp pat diye söylendi:
"Lan?!"
Ben hemen gözlerimi yere indirdim
Gözlerim parke zemini, paspası, duvarı inceledi. Ama hiçbirini gerçekten görmüyorum.
Yüzüm kızarmıyordu ama içimden bir küfür geçiyordu.
Tuğrul denen adam gözlerini Harun’a dikti:
“Abi? Siz ne yaptınız? Ne bu hâl? Bu kız da kim?”
Harun sakince gülümsedi
“Bir eve geçelim mi? Yoksa istersen dışarda da konuşabiliriz.”
İçeriye geçtik.
Harun ve Tuğrul denen asker bir odaya geçmişlerdi.
Onları dinlememem gerektiğini biliyordum ama içimdeki merak, kulaklarımı keskinleştirdi.Sessizce kapıya yaklaştım, kalbim hızlı hızlı atıyordu.
Duvar inceydi. Her kelime sanki kulağıma fısıldanıyordu.
Harun’un sesi ciddiydi:
“Durum ciddi, Tuğrul. Bu iş senin deneyimini ve güvenilirliğini gerektiriyor. Altay Timi henüz hazır değil. Bu yüzden seni buraya koydum.”
Tuğrul’un sesi ise biraz öfkeli, biraz şaşkın:
“Komutanım ne alaka benim ev? Benim görevim başka… Bu iş neden bana kaldı?”
Harun sakin ama kararlı:
“Seni başka kimseye emanet edemem. Kız burada kalacak, sen onu koruyacaksın.”
Tuğrul hafifçe güldü, ama ciddiyetini korudu:
“Peki abi. Ama kurallarımı koymam lazım. Bu evde disiplin şart.”
Her kelime içimde bir sarsıntı yarattı.
“Disiplin…”
O kelime, şimdiye kadar duyduğum en sert kelimelerden biriydi.
Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım.
Öyle hissediyordum ki…
Burası, yeniden başlamak için ya da tamamen kaybolmak için son durağım olacaktı.
🔗
Harun gitmişti.
Hızlıca Tuğrula döndüm.
Artık üzerine birşeyler giyme zahmetine girmişti.
“Bak Tuğrul musun nesin? Ben şimdi sakin sakin gitmek istiyorum.
Sen de Harun geldiğinde ona ‘Songül ağzıma sıçtı, karşı koyamadım, kaçtı’ diyeceksin.
Hadi görüşürüz.”
Kapıya yönelirken, kolumdan ani ve sert bir tutuş hissettim.
Döndüm. Tuğrul duruyordu, gözleri kararlı ve biraz da sertti.
“Harun abi seni bana emanet etti, kaçamazsın.”
Sesi biraz alaycı ama kesinlik doluydu.
“Hem, sen onu kızı değil misin? Niye ona ‘baba’ demiyorsun?”
O anda burnuma keskin, sıcak bir koku doldu.
Kokusu, ne olduğunu hemen anladığım ama açıklayamadığım bir şeydi.
Bir anda irkildim. O koku, hem tehlikeli hem de çekiciydi.
“Ne o, rahatsız mı oldun?” diye sırıttı Tuğrul.
Ama gözlerindeki o sertlik hâlâ duruyordu.
Sustum.
Bir an durdum.
Ve anladım ki… kaçmak artık daha zordu.
Gecenin sessizliğinde, saat tam üçü gösterirken Tuğrul aniden çıktı ortaya:
“Yatma vakti geldi, . Artık uyumalısın.”
Sesi sert, emrediciydi.
Ben ise kolumu iki yana açıp karşı koydum:
“Uyumak istemiyorum!”
Yüzümde öfke vardı, içimde biriken tüm isyan.
Uyumak istemiyordum çünkü arkadaşımı kurtaramadım.
Uyumak istemiyordum çünkü gitmek istiyordum.
Uyumak istemiyordum çünkü uykum yoktu!
Tuğrul kaşlarını çattı:
“Burada kural bu. İstesen de istemesen de uymak zorundasın.”
Gözleriyle beni süzdü, aramızda soğuk bir rüzgar esti.
“Ben kural tanımam,” dedim.
“Özgürlüğümü almaya çalışma. Zorla uyutamazsın beni.”
Hapishane bir burası iki resmen saçmalık!
Tuğrul adım attı, yüzü kızardı ama hâlâ kontrolündeydi:
“Burada kural olmadan yaşanmaz. Ya sen bu kurallara uyacaksın, ya da… sorun çıkaracağız.”
Gözlerimi kaçırdım, ama sesim sertti:
“Ben istemeyerek geldim buraya.İstediğim her an gidebilirim”
Bir an sessizlik oldu.
Sonra Tuğrul derin nefes aldı:
“Tamam, o zaman bekleyelim bakalım. Gece uzun, sabahın körü daha da uzun.”
Tartışmadan sonra, direnç göstersem de yorgunluk gözlerimi ağırlaştırıyordu.
Tam o sırada Tuğrul bir adım attı ve sert sesi biraz yumuşadı:
“Tamam, sana bir oda vereceğim.”
Koltuktan kalktı, beni izliyordu.
Odaya girdiğimizde küçüktü ama düzenliydi.
Bir ranza, küçük bir masa ve üstünde tek bir pencere vardı.
Tuğrul hızla pencereye yürüdü, kilidini kapattı.
“Burası senin kalacağın yer artık. Pencereyi de kilitledim, çıkış yok.”
Sonra elinde katlanmış bir pijama takımı uzattı.
“Bunu giyersin. Yorgun görünüyorsun.”
Pijamayı aldım, parmaklarım hafif titriyordu.
Göz göze geldik, ikimizde kelimelerden fazlasını anladık.
O an, özgürlüğün ne kadar uzak olduğunu bir kere daha hissettim.
Ama vazgeçmeyecektim.
Buradan kaçmalıydım.
Bölüm etkileşimi
