3. bölüm · LAMBDA'NIN KÜLLERİ

Bölüm 3 - küller ve gölgeler

NEHIR Acar

Bölüm 3: Küller ve Gölgeler

Tünelin sessizliğinde kalbimin ritmi, sanki yankı yapıyordu karanlık duvarlarda. Patlayıcıların yerini belirten kırmızı çizgiler parıldarken bir karar vermem gerekiyordu: Kalmak mı, kaçmak mı?
Ama ben kaçanlardan olmadım hiçbir zaman.

Derin bir nefes aldım. Gözüm, tavandaki zayıf ışıkların arasında dönen toz zerreciklerine takıldı. Gecenin içinde bile her şey çok netti. Yavaşça silahımı çektim, adımlarımı dikkatlice kırmızı çizgilere göre ayarladım. Her santimetrede geçmişim de üzerime doğru yürüyor gibiydi. Ve her adımda içimdeki canavar biraz daha uyanıyordu.

Işıklar bir anda yandı.
Kör edici beyazlık tünelin ucundan üzerime akmaya başladı.

“Güzel.”
O ses… tekrar.

“Sınavın ilk aşamasını geçtin. Artık gerçekleri görmeye hazırsın.”

Duvarlar bir anda sağa sola kaymaya başladı. Tünel değildi burası. Bir simülasyondu.
Yapay gerçekliğin içinde bir hücre. Bir akıl oyunu.
Ve ben... oyuncusu değil, hedefiydim.

Kendimi birden büyük bir salonda buldum. Tavandan sarkan lambalar loştu. Zeminde mermerin üzerinde eski semboller vardı: terazi, yılan, göz, küre…
Ortanın tam merkezinde eski tip bir masa.
Ve masanın arkasında, başı kapüşonlu biri.

Lambda.

Artık tamamen emindim. Onun yürüyüşünü tanırdım. Sessizliğini bile.
Ama bu İlay, benim bildiğim kişi değildi.

“Neden?” dedim.
“Neden beni seçtin, neden şimdi?”

İlay gözlerini kaldırmadan konuştu:
“Çünkü adalet artık yalnız çalışamaz. Ve senin yöntemlerin… fazla kişisel.”

Masaya bir dosya fırlattı. Dosya açıldığında içinden onlarca fotoğraf saçıldı. Tanıdık yüzler.
Bazılarını ben öldürmüştüm. Bazılarını... öldürmeyi planlamıştım.
Ama bir yüz... tanıdık değildi. Küçük bir kız çocuğu.

“Bu kim?” diye sordum.
İlay cevap vermedi.
Sadece, masanın diğer tarafına geçti ve arkasındaki büyük ekranı açtı.

Görüntüde bir yeraltı laboratuvarı. Zincirlenmiş insanlar. Kafalarında çipler.
Çığlıklar... bağırışlar... testler.

“Yeni bir nesil yaratıyorlar.”
İlay sonunda konuştu.
“Suikastçılar. Tetikçiler. Ama bu kez... itaat edenler.”

Ekrana bir isim düştü.
Λ-23
Altında küçük kızın yüzü vardı.

Boğazım düğümlendi.
“Bunu… kim yapıyor?”

İlay gözlerime baktı.
“Senin için sadece bir ‘şerefsiz’ olan o adam... sadece taşerondu. Bu yapı çok daha büyük. Ve kökleri, bizim eğitim aldığımız yerin bile ötesinde.”

Tüm dünya başıma yıkıldı. O an anladım: Bugüne kadar öldürdüğüm herkes sadece çürük dallardı. Ama kök… hâlâ oradaydı. Ve büyüyordu.

“Benimle çalış.” dedi İlay.
“Kökleri yakalım. Tüm sistemi temizleyelim. Ama bu kez... sonuna kadar.”

Silahımı masaya koydum. Parmaklarım titremedi. Ama içimde, yıllar önce unuttuğumu sandığım bir şey kıpırdı: inanç.

Ama güven?
Onu kazanmak kolay değildi.

“Bu kez, senin beni sırtımdan bıçaklamayacağını nereden bileceğim?” dedim.

İlay cübbesinin içinden küçük, paslı bir kolye çıkardı.
İkimizin de yıllar önce taktığı yemin kolyesi.
Ortadan kırık.
Bana uzattı.

“Çünkü ben o günü her gece yeniden yaşıyorum. Ve bu kez... doğru olanı yapmak istiyorum.”

Elimi uzattım. Ama kolyeyi almadım.
Henüz değil.

“Gideceğimiz yerin dönüşü yok, İlay.”

Gülümsedi.
“Biz zaten hiçbir zaman dönmedik.”

Arkamdan bir kapı açıldı. Yeni bir görev. Yeni bir hedef.
Ama bu kez kişisel değildi.

Bu kez... sistemin kalbine yürüyecektik.