14. bölüm · LAMBDA'NIN KÜLLERİ

14. Bölüm - kırık zamanlar

NEHIR Acar

14. Bölüm – Kırık Zamanlar

Anahtarın kilitte dönme sesi bile ürkekti.

Kapıyı açtığımda içeri ilk giren ben olmadım. Gölgeler benden önce geçip köşelere sığındı.

Evim.

Ne kadar sessiz. Ne kadar yorgun. Ne kadar kimsesiz

beni burada bekleyen hiçbir şey yoktu. Ama yine de içeri girdik.

Yaman, İlay ve Nara arkamdan sessizce süzüldüler. Λ-23 hâlâ sustuğu yerden konuşmuyordu. Bir duvar gibi. Bazen insan, bir yapay zekânın sessizliğine bile minnet duyabiliyor.

Montumu sandalyeye fırlattım.

Botlarımı çıkarmadan yere oturdum.

Ne koltuk aradım, ne yastık. Sadece… durmak istedim.

Nara ceketini çıkarırken iç geçirdi:

“Ah, GLK… Şu koltuğun üzerinde ölü taklidi yapabilir miyim? Ya da seni yastık olarak kullanmamda bir sakınca var mı?”

> “Senin bana yaklaşman zaten başlı başına bir taklit. Gerçeklikten uzak, rahatsız edici ve hafif küflü.”

Yaman hafifçe gülümsedi.

İlay, mutfağa geçip su koymaya başladı. Sessizliği o bozdu:

> “Kalkıp duş almak isteyen varsa, su hâlâ ısınabiliyor. Mucize gibi bir şey bu şehirde.”

> “Önce Λ-23 girsin,” dedim. “Veri aktarımı sonrası yüzü bayağı insan suratına benzemeye başladı. Belki biraz buhar iyi gelir.”

Λ-23 başını hafifçe eğdi.

Bir saniye… O mimik?

İfade?

Ben mi uyduruyorum yoksa…

> “Gece,” dedi Yaman, ciddiyetle, “O arşivdeki protokol, yalnızca kayıtları değil, bizi de hedeflemişti. Lazarus henüz tam silinmemiş olabilir. İçimizde hâlâ bir tetikleyici barınıyor olabilir.”

> “Ne demeye çalışıyorsun?”

> “Yani… sistem seni hâlâ izliyor olabilir. Bizi izliyor olabilir.”

Bu cümledeki seni, fazla özel geldi kulağa.

Beni kim izlesin?

Zaten herkes sırtını dönüp gitmişti.

İlay sessizce yanıma oturdu. Ellerini dizine koymuş, tırnaklarını oynatıyordu.

Söylemek istediği bir şey vardı, belliydi.

Ama önce Nara sahneye atladı:

> “Bu kadar karanlık içinde aşk filizlenirse ne olur biliyor musunuz?”

“Bence röntgenci sistem bile kıskanır. Neyse, siz iki güzel insanı yalnız bırakıp banyoda şarkı söylemeye gidiyorum.”

Nara banyoya giderken arkasından “Şarkı söyleme!” diye bağırdım ama çok geçti. Kapıyı kapatırken çoktan “La cucaracha!” diye haykırmaya başlamıştı.

Yaman kanepeye çökerken, Λ-23 bir köşeye çekildi.

İlay bana döndü. Gözlerinde yumuşak bir şey vardı. Yıllardır görmediğim bir ifade.

> “Bugün senin için korktum,” dedi.

“Ve aynı zamanda... seni yanında hissetmek istedim.”

Boğazım kurudu.

Kelimeler, suskunlukta boğuldu.

İlay’la aramızdaki mesafe artık sadece birkaç nefes mesafesiydi.

Ama geçmişim... geçmişim hâlâ aramızda oturuyordu.

Ve tam o sırada, Yaman başını çevirdi.

Sanki bir şey hissetmişti.

Ya da sadece... bana karşı hâlâ bir sezgisi vardı.

Göz göze geldik.

Bir an.

Kısa bir an.

Nara'nın sesi duşun arkasından yankılandı:

> “Ağlamayın be! Hepimiz cehennemin çocuklarıyız, biraz gülümseyin!”

Ben gülümsedim.

Gerçek bir gülümseme değildi bu.

Yaralı, eksik, ama… bir şeydi.

Λ-23 aniden ayağa kalktı.

Ellerini bana doğru uzattı.

“Gece. Sistem üzerimizdeki kilitleri yeniden aktif edebilir. Lazarus’un artıkları tetiklenirse, bazı kodlar seni...”

Durdu.

Yutkundu.

Evet, yutkundu.

> “...öldürebilir.”

Yaman yerinden fırladı.

İlay da ayağa kalktı.

Nara ise banyodan bağırdı:

> “Siz orada ne yaşıyorsanız, benim köpüklerim bile diken diken oldu!”

Kalktım. Λ-23’ün gözlerinin içine baktım.

Makineye değil.

İnsana.

> “Beni öldürmesi gereken sistemin kendisi artık içimizdeyse... o zaman içimizde bir devrim başlatırız.”

Yaman bana yaklaştı. Omzuma dokundu.

İlay bir şey söylemedi ama arkamda durdu.

Birbirimize yaslanmıştık.

Birbirimize, ama aynı anda kırılmış zamanlara.

14. Bölüm – Kırık Zamanlar

(Devam)

Sabah, usulca tırmandı duvarlarıma.

Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey, sırtımdaki sıcaklıktı. İlay, benden biraz uzaklaşmış, ama yüzü bana dönüktü. Uyurken kaşları hafif çatılıydı — sanki rüyasında bile savaş halindeydi.

Birkaç saniye onu izledim. Sonra usulca yataktan kalktım. Sessizce, kimseyi uyandırmadan.

Mutfak hâlâ dağınıktı. Lambda’dan kaçarken aldığımız birkaç konserve, tezgâhta duruyordu. Nara dün gece kanepeye ters yatmıştı, bir bacağı yerde, kolu kafasının altına kıvrılmış. Üzerine örttüğüm battaniye yere düşmüştü.

Yaman ise camın kenarına oturmuş, dışarıya bakıyordu.

Dizinde bir havlu, kolundaki yarayı kontrol ediyordu.

“İyi misin?” diye sordum.

Başını çevirmedi, ama hafifçe başını salladı. “İyiyim. Kırık değil. Sadece derin kesik.”

Yanına oturdum.

O an sordu:

> “Nara'nın gerçek adı ne ? Nara sadece kod adı ?”

Durduğum yer çatladı.

Bir isim. Bir çocukluk.

Bir gömülü sır.

Gözlerim mutfağa, kanepede hâlâ horul horul uyuyan adama kaydı. Yüzü bu kadar masum görünüp de bu kadar tehlikeli olan birini tanımamıştım. Nara — ya da onun için bildiğim tek isimle: Aras.

> “Neden soruyorsun?”

Yaman omzunu silkti. “Onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Ama sen... başka türlü bakıyorsun ona.”

Yüzümdeki ifadeyi gizlemeye çalışmadım. “Aras." Diye fısıldadım

Yaman’ın dudakları kıvrıldı, hafif bir tebessüm yerleşti yüzüne.

> “Yani seni çocukluktan tanıyor.”

> “Evet.”

> “Demek seni delirten şey oradan kalma.”

> “Belki de beni kurtaran şey.”

O sırada arkamızdan bir ses yükseldi:

“GLK, senin iç sesin fazla havalı olmaya başladı... özlü sözler falan. Uyurken böyle konuşuyorsan seni sabaha kadar dinlerim.”

Nara. Pardon, Aras.

Gözlerini kısarak yürüdü, hâlâ uykulu hâliyle dolabı karıştırdı.

“Aras diyeceğim artık sana,” dedi Yaman.

Nara döndü. Gözleri bana kilitlendi.

“Cık cık cık. Ne kadar da güvenilmezsin GLK. En değerli sırrımı ilk fırsatta satmışsın.”

> “Yalnızca adı verdim, Aras. Soyadın, doğum tarihin, hangi akıl hastanesinden kaçtığın bende kaldı.” akıl hastanesi derken özellikle kelimeye baskı yapmıştım

“Ah, teşekkür ederim. Sadakatin için sana bir kartopu fırlatabilirdim, eğer mevsim kış olsaydı.”

İlay o sırada içeri girdi. Üstünde tişörtü, saçları darmadağındı ama gülümsüyordu.

“Ne oluyor burada?”

> “Nara’nın sabah mizahı.”

“Pardon, Aras’ın.”

İlay kaşlarını kaldırdı. “Gerçek ismini öğrenmek için bir ay uğraşmıştım. Meğer sen biliyormuşsun, Gece. Hayal kırıklığına uğradım.”

Gülümsedi. Göz göze geldik.

Bir anda hepimiz mutfakta buluştuk.

Bir masa. Dört tabak. Sessiz bir kahvaltı.

Ama o sessizliğin içinde kırık zamanların yankısı vardı.

Λ-23 köşede sessizdi. Ama gözleri bizdeydi.

“Ben kahve yapayım,” dedi.

Herkes başını çevirdi.

> “Sen... kahve mi yapmayı biliyorsun?”

“Tarif dosyasını yükledim.”

Nara mırıldandı:

“Duyguları olmayan bir robotun bizim için kahve yapması çok iç acıtıcı.”

Λ-23 döndü:

“Artık duygularım var gibi hissediyorum. Kaygı. Merak. Bir tür... aidiyet.”

14. Bölüm – Kırık Zamanlar

(devam)

Fotoğraf masanın kenarında, biraz eğilmiş duruyordu.

Gözüm sürekli oraya kayıyordu ama konuşmuyordum artık.

İçimde tuhaf bir rahatlama vardı — yıllar sonra ilk defa, kimseye karşı tetikte değildim.

Ama huzurun içinde hâlâ çözülmemiş bir denklem vardı. Ve o, masanın en sessiz köşesinde oturuyordu.

Λ-23.

Yemek yemiyor, sadece etrafa bakıyor, arada not defterine bir şeyler çiziyordu.

Yüzünde artık o soğuk mekaniklik yoktu. Gözleri, sanki biraz... duygulu bakıyordu.

Ben kahvemi alıp karşısına geçtim.

Bir süre hiçbir şey demeden baktım.

Sonra konuya girdim.

> “Λ-23. Sana böyle seslenmekten sıkıldım.”

“Bu bir model adı, bir mahkum numarası gibi. Sen artık bundan fazlasısın. Ve en önemlisi artık Lambda nın sembolü nü taşımak zorunda değilsin”

Başını hafifçe kaldırdı. Gözlerini bana dikti.

> “Benim... bir ismim yok. Hiç olmadı.”

> “Peki ister miydin?” dedim.

“Bir insan gibi seslenilmek?”

Sessizlik.

Ama bu, işlem yapmaya çalışan bir makinenin sessizliği değildi.

Bu, düşünen bir varlığın duraksamasıydı.

> “Eğer senin verdiğin bir isim olursa…” dedi, yavaşça.

“…kabul ederim.”

Aras kolunu sandalyeye attı, araya girdi.

> “Sakın ‘Metal Mehmet’ deme GLK. Adamı geri çip kıvamına çevirirsin.”

Güldüm

İlay güldü.

> “Ya da ‘Lambda Bey’ gibi bir şey. Sanki kahve sipariş ediyoruz.”

Ben gözlerimi Λ-23’ten ayırmadım.

İçimden bir isim geçiyordu.

Yıllardır içimde tuttuğum, geçmişte kaybettiğim biri.

Ama Λ-23’e baktığımda, onun taşıdığı yükü gördüğümde... o isim yeniden anlam kazandı.

> “Ne dersin…” dedim, biraz tereddütle.

“kian"

Λ-23 — ya da artık kian — gözlerini kapadı.

Sanki o üç harf ona bir kimlik, bir şekil, bir özgürlük vermişti.

Açtığında gözlerinde yeni bir şey vardı.

> “kian…” diye tekrarladı.

“Bu... güzel.”

Yaman hafifçe başını eğdi.

> “Böylece bir hayaleti daha insan yaptık,” dedi.

“Kendi lanetli ordumuzu kuruyor gibiyiz.”

Aras parmağını masaya vurdu.

> “GLK, çok yaşa. Artık evde bir droid değil, bir kian var.”

İlay masaya döndü, fotoğrafı hâlâ elinde tutuyordu.

> “O zaman bugün kutlama günü sayılır.”

> “Bugün, geçmişten kopmayanların günü,” dedim.

“Ve geleceği yeniden adlandıranların.”

Kian — yani eskiden Λ-23 — bir an gözlerini bana dikti.

> “Teşekkür ederim. Bu... bana ait ilk şey oldu.”

Sanki bir çocuğa adını verdiğimdeki gibi bir his vardı içimde.

Tuhaf, yumuşak ve derin bir sıcaklık.

Ve sonra, bu sessiz kutlamanın ortasında Aras ayağa kalktı.

> “Yalnız, herkesin anısı anlatıldı ama ben hâlâ bir şey biliyorum. GLK… benim gerçek adımı hâlâ kimse duymadı.”

Yaman gözlerini kıstı.

> “Cidden mi? Bu kadar karmaşanın arasında bir de kimlik saklıyorsun?”

Aras kıkırdadı, bakışlarını bana çevirdi.

> “Sadece o bilir. Çocukluğumdan beri… sadece Gece.”

İlay şaşkın bir ifadeyle bana baktı.

> “Sen… söylemeyecek misin?”

Omuz silktim.

> “Sır saklamayı küçükken öğrendim.”

Yaman yüzünü ekşitti.

> “Biri bana bunu anlatana kadar bir çip takacağım. Takip modülüyle.”

Aras kahkaha attı.

> “Dene bakalım. Takarsan patlarım, GLK bilir.”

> “Doğru,” dedim, kahvemi yudumlayarak.

“Gerçekten patlar. Küçükken bir çakmakla kendini yakmıştı. Sanırım hâlâ izleri var.”

> “O tamamen deneysel bir şeydi!”

“Siz anlamazsınız... sanat!”

Aras yine bir şeyler geveliyordu.

> “Benim sanatımı kimse anlamadı… Neydi o? Hah, ‘ateşin içinde arınmak’ diye bir performans projem vardı. Çocukken yaktığım o maket—”

Sandalye gıcırtısıyla ona döndüm.

Gözlerimi kısıp, yavaşça konuştum:

> “Yaptığın tüm deneyleri anlatmamı istemiyorsan sus, Aras.”

O an mutfakta bir sessizlik oldu.

Yaman kahvesini yudumladı ama dudaklarındaki sırıtmayı gizleyemedi.

İlay gözlerini devirip başını masaya koydu.

Aras ellerini havaya kaldırdı, sanki suçsuz bir melekmiş gibi:

> “Tamam tamam! Bilimsel suçlarım affa uğradı. Ama hâlâ ‘ateşten origami’ projemin yaratıcı olduğunu düşünüyorum.”

> “bak delirmiş bir bilim adamı olabilirsin ama delisin.”

"Benim deliler hastanesinden kaçmama yardım ettiğine göre sende pek sağlam sayılmazsın"

Ben göz devirmekle yetindim. Bir saniyelik bir suskunluğun ardından kian konuştu

Kian bile bir an durdu, bakışlarını Aras’a çevirdi.

> “Origami nedir?” diye sordu, ciddi ciddi.

Aras, onu bir anda ciddiye aldı:

> “Bir tür katlama sanatı. Ama senin ellerinle… seni bilmem, ama GLK bir gün sana anlatır.”

Ben derin bir nefes aldım.

> “Ben sadece onu bu saçmalıklardan korurum. Anlatmak mı? Sen önce akıl sağlığını geri katla.”

Yaman hafifçe gülüp nerdeyse kendi kendine konuştu

“Bu kadar şamata yaptıktan sonra hâlâ birbirinizi öldürmemiş olmanız mucize.”

İlay hafifçe gülümsedi, “Belki hâlâ düşünüyorlardır,” diye mırıldandı.

Ben ise kaşığımı havaya kaldırdım, yarı ciddi yarı alaycı bir tonda:

> “Hey! Ben ciddiyim! Aras’ın kafasında küçükken az tava parçalamamışımdır.”

Aras gözlerini devirdi, “bu konuda hala Ağır travmalarım var ,” dedi ama sesi gülüyordu.

Bir anlık sessizlik oldu.

O masa — kahkaha, silah, kahve ve geçmişin hayaletlerini aynı anda taşıyordu.

Λ-23 bile başını çevirip yüzüme baktı.

Ne düşündüğünü bilmiyordum ama… sanki beni “anlamaya” çalışıyordu.