10. bölüm / 13
KARANLIKTA KALANLARBİR EŞİK,İKİ YOL
Bölümler 13Şu an: BİR EŞİK,İKİ YOL
- 1 YANGININ DÜŞTÜĞÜ YER588 kelime
- 2 ZEHİRLİ SIĞINAK536 kelime
- 3 BİR RUHUN İNFAZI516 kelime
- 4 YIKINTILARIN ARASİNDAKİ OMUZ667 kelime
- 5 BAZI KAPILAR KANLA AÇILIR583 kelime
- 6 KANLI DÜĞÜM518 kelime
- 7 GEÇMİŞİN GÖLGESİ VE BÜYÜK HESAP665 kelime
- 8 KANLI HASAT660 kelime
- 9 KAN VE KOKU489 kelime
- 10 BİR EŞİK,İKİ YOL607 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 MASA VE HANÇER561 kelime
- 12 KANLA YAZILAN KADER574 kelime
- 13 ZİRVEDEKİ SOĞUK513 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
10. BÖLÜM
İkinci katın penceresinden süzülen sarı ışık, sokağın ıslak asfaltına cılız bir çizgi düşürdü. Perdenin arkasındaki Leyla’nın silüeti, hayatımın en büyük ikilemini tam tepeme astı.
Bir tarafımda; bana kardeşimin emaneti olan, çamurun ve kanın içinden çektiğim, hayatımı toparlamam için çırpınan Leyla... Diğer tarafımda ise kokusuyla zihnimi darmadağın eden, beni bu karanlığın ortasına fırlatan ama şu an belime sarılmış hüngür hüngür ağlayan Esra...
Esra hıçkırıklarının arasında yüzünü tekrar göğsüme gömdü:
— Cenk... Bir şans daha ver bize. Ne olur gidelim bu şehirden, baştan başlayalım...
Gözlerimdeki yaşı elimin tersiyle sildim. Kokusu hâlâ genzimi kavuruyordu, evet. O kokuyu unutmak için kaç gece uykusuz kaldığımı bir ben, bir de bu kalleş sokaklar bilirdi. Ama birden başımı kaldırıp pencereye baktım. Leyla pencereden çekilmişti; az sonra kapının gıcırtısını duydum.
Gerçek, soğuk bir tokat gibi yüzümde patladı.
Esra bana sığınmıyordu. Esra, arkasında bıraktığı pislikten kaçacak bir liman arıyordu. Benim gücümden, belimdeki silahtan, Sarı Kenan’ın yanındaki yerimden medet umuyordu. O benim sevgimi değil, onun için ateşe yürüyen o aptal adamın koruyuculuğunu özlemişti.
Gözlerimi kapattım. İçimdeki o son masum Cenk’e veda ettim.
İki elimle Esra’nın omuzlarını sertçe kavradım. Bu sefer kararlıydım. Parmaklarımı etine geçirecek kadar sıkıp onu göğsümden söküp attım.
— Cenk... yapma... dedi Esra, dengesini kaybedip geriye doğru sendelerken.
— Yeter, dedim. Sesim bir mezar taşı kadar soğuk ve pürüzsüz çıkmıştı. Gözlerimdeki o birkaç damla yaş kurumuş, yerini buz kaplamıştı.
— Yeter Esra. O gün o odada o adama söylediklerini unutmadım ben. "Kardeşinin yasını tutuyor hâlâ" deyişin her gece kulağımda yankılanıyor.
— Ben pişmanım Cenk, mecburdum!
— Sen mecbur değildin, sen açgözlüydün! Ben seni bu dünyadaki en temiz şey sanırken, sen benim sırtıma bu şehrin en paslı bıçağını sapladın. Şimdi gelmiş bana,sevginden bahsediyorsun.
Esra ağlayarak tekrar bir adım atmak istedi ama elimi kaldırıp onu durdurdum.
— Bir adım daha atarsan, o gece o şerefsize ne yaptıysam sana da acımam. Beni bu hale getiren sensin. Şimdi git o pisliğin içinden nasıl çıkıyorsan çık. Benden sana artık bir zerre bile merhamet yok.
Esra’nın yüzündeki o yalvaran ifade aniden değişti. Çaresizliğin yerini, tanıdık o pişkince öfke aldı.
— Sana ne oldu böyle? dedi nefretle.
— Sokağın itlerine benzedin sen! Sarı Kenan’ın tetikçisi mi oldun başımıza?! Sanma ki o herif seni kurtaracak! Sen de bu çamurda gebereceksin Cenk!
Gülümsedim.
— Ben zaten öldüm Esra.
Arkasını dönüp ayakkabılarının tıkırtılarıyla sokağın karanlığına doğru koşarak uzaklaştı. Arkasından bakmadım bile.
Binanın kapısı açıldı. Leyla omzuna attığı hırkasına sarınmış halde merdivenlerden indi. Sokağın ortasında duran bana, yerdeki ıslaklığa ve uzaklaşan Esra’nın gölgesine baktı.
— O muydu? dedi Leyla, sesi titreyerek.
— Oydu, dedim. Yanına doğru yürüdüm.
— Geçmişin çöpüydü. Rüzgâr getirdi, ben de ait olduğu çöplüğe geri süpürdüm.
Leyla gözlerindeki endişeyle yüzüme baktı, sonra elimi tuttu. Ellrim buz gibiydi ama onun avucu sıcacıktı.
— Yüzün... Gözlerin ağlamışsın, dedi alçak sesle.
— Ağlayan ben değildim Leyla, dedim gökyüzüne bakarak. Yağmur yine ince ince atıştırmaya başlamıştı.
— İçimdeki o saf çocuk öldü. Ağlaması da bitti, sızlaması da.
Birlikte içeri girdik. Leyla’nın yaptığı sıcak çorbanın buharı masadaydı. O küçük mutfakta oturduk. Dışarıda İstanbul, bütün kirliliğiyle, günahlarıyla ve tehlikeleriyle gürlemeye devam ediyordu.
Telefonum masanın üzerinde titredi. Ekranda "Sarı Kenan" yazıyordu.
Açtım.
— Cenk, dedi Kenan Abi, sesi gergindi.
— Şehrin sefiri dedikleri o büyük patron, bizim dükkanları basan itlerin arkasındaki adam... Seninle görüşmek istiyor. Yarın akşam mekanına davet etti. Tek gelmeni söyledi.
— Tek mi? dedim, çay kaşığını bardağın içinde çevirirken.
— Tek... Bu bir tuzak da olabilir, masaya oturtup seni yanına çekmek de. Ne diyorsun?
Gözlerimi Leyla’ya çevirdim. O masumca bana bakıyordu.
— Giderim abi, dedim buz gibi bir sesle.
İki yol vardı önümde; ya bu sokakların kölesi olacaktım ya da o masaları devirip bu şehrin en tepesine tırmanacaktım. Ve benim artık kaybedecek hiçbir şeyim yoktu..
Bölüm etkileşimi
