KAN VE TAHT kitap kapağı

4. bölüm / 6

KAN VE TAHT

BÖLÜM 4 - YABANCI

Vaveyla Yazarı: damlanur gürsoy

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 4 - YABANCI

Çocukken Lilly ile babamın katı, boğucu derslerinden fırsat bulduğumuz an sınıra doğru kaçardık. Parmaklarımız çalılıklara dolanır, neşeyle yaban böğürtlenleri toplardık. Üzerimizdeki o sade kıyafetlerin yerinde krallığın en görkemli, renkli elbiseleri varmış gibi hayal kurar, gelecekte bizi bekleyen özgür günlerin fısıltısıyla avunurduk. Bize sunulan hayatı biz seçmemiştik; avuçlarımıza ne bırakıldıysa onunla idare etmek zorundaydık.
Lilly’nin payına düşense benimkinden çok daha karanlık bir kaderdi. Ailesini bir gecede kaybetmiş, kökleri elinden sökülüp alınmıştı. O yıkımın ardından evimize sığındı; bizimle yaşadı, yabancı olduğu bu düzenin ritmine ayak uydurmak için sessizce çabaladı. Babam ve annem onu öz kızlarından ayırmamış, çatımızın altında kol kanat germişti. Fakat zaman geçtikçe Lilly hiçbir yere sığamaz oldu; bastığı her toprak parçasında göğsüne sığınan o eğreti, derme çatma hisle yaşadı. Babam, kılıç tutmaktan zihnini bilemeye kadar bana verdiği o acımasız eğitimi aynı disiplinle Lilly’ye de aktarmıştı. Lilly on sekizine bastığı gün, kanatlarının altındaki koruyucu duvarları terk edip kendi yolunu çizdi. Akademiye girdi ve zekasıyla kısa sürede saygın bir eğitmen konumuna yükseldi. Sarsılmaz bir iradesi, kimsenin çiğnemesine izin vermediği bir özsaygısı vardı. Adım attığı her salonda başlar ona saygıyla eğilirdi.
Ta ki o gün, Ford Akademiye adımını atana kadar…
Ford geldiğinde henüz yirmi altısında, krallığın en genç ve en hırslı Ordu Komutanıydı. Yeni nesil askerleri bizzat demir disiplinle yetiştirmek üzere buraya atanmıştı. Sert hatlı yüzü, keskin zekası ve karizmasıyla varlığı bile atmosferi değiştirmeye yeterdi; bastığı yer sarsılır, bakışlar istemsizce ona kayardı. Bekar olmasının da etkisiyle Akademi binası her gün ona yazılmış aşk mektuplarıyla dolar taşardı. Ford ise bu mektupların hiçbirini okumaz, hepsini soğukkanlılıkla yok ederdi. Tek bir kadına bile umut verdiğini görmemiştim.
Ford dürüst bir adamdı. Kimsenin gururuyla oynamaz, kendi ruhundaki kırıkları başkalarının kalbini basamak yaparak onarmaya çalışmazdı. Nitekim bir gün Akademi çıkışında pusuda bekleyen bir grubun saldırısına uğradığımda, ortalık ana baba gününe dönmüşken hiç tereddüt etmeden araya girip arkamı kollamıştı. O kanlı günden sonra aramızdaki mesafe eridi; mesafeli arkadaşlığımız, sarsılmaz bir dostluğun temellerine dönüştü.
Ta ki düne kadar…
Lilly’yi Akademinin o soğuk taş kapısının önünde öyle savunmasız, öyle dağılmış görmek içimdeki uykuda olan canavarı uyandırmıştı. Zaten zihnimin derinliklerinde sinsi sinsi tüten o öfke yangınını harlandırmış, damarlarımdaki hırsı zehirli bir sarmaşık gibi beslemişti.
Lilly benim çocukluğum, çocukluğumdan kalan tek lekesiz hatıramdı. Benim öz kardeşimdi. Ve onun tek bir gözyaşı için, gerekirse bütün krallığı karşıma alırdım.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyanırken başımda zonklayan ağır bir ağrı vardı; boynumdan başlayıp tüm omurgama yayılan sızı, sanki günlerdir hiç uyumamışım ya da fazla yatmaktan kemiklerim çürümüş gibi hissettiriyordu. Zar zor yataktan doğrulup üzerimdeki kasveti sıyırdım ve üzerimi değiştirdim. Sokaktan yükselen gürültülere bakılırsa kasabada panayır telaşı çoktan başlamıştı. Şu an zihnimin en son kaldıracağı şey çığırtkanların ve kalabalığın patırtısıydı. Çantamı omzuma asıp sessizce evden çıktım. Babamın evde olmaması büyük bir şanstı; en azından kendi zihnimin labirentlerinde tek başıma kaybolacak birkaç saat kazanmış oluyordum.
Taş döşeli kaldırımda ilerlerken meydanı kaplayan insan seli gözüme çarptı. Çalgıcıların neşeli ritimleri, renkli kumaşlara bürünüp kahkahalarla dans eden insanlar… Eskiden olsa bu cıvıltının arasına karışmak, hayatın aktığı o neşeli ritme kapılmak isterdim. Fakat ömrüm ağır eğitimlerle, kılıç kabzası tutmaktan nasır tutmuş ellerle ve savaş stratejileriyle geçtiği için, içimdeki o çocuksu heves çoktan ölmüştü.
Sokağın başındaki fırının önünde durup fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde tarçınlı bir çörek aldım. Paketine rağmen avucumu yakan sıcaklığı hissedebiliyordum. Meydanın gürültüsünü arkamda bırakarak sağa saptım ve kendimi doğrudan ormanın koyu gölgelerine bıraktım. Attığım her adımda altımda ezilen kuru çalıların ve kırılan dal parçalarının çıtırtısı ormanın derinliğinde yankılanıyordu. Göğsüm nihayet rahat bir nefes aldı. Uzun zamandır ilk defa bu kadar yalnız ve bu kadar huzurlu hissediyordum.
Nihayet sık ağaçların arasından sıyrılıp hedefime vardım. Suyun gürültüyle kayalara vurup döküldüğü, sisten bir perdeyle örtülü o saklı cennetteydim:
Sarıel Şelalesi.Efsaneye göre Sarıel, gökyüzünden yeryüzüne inen ilk ışık huzmesinin taşa dönüşmesiyle oluşmuştu. Şelalenin suyu o kadar berrak ve büyüleyiciydi ki, sadece güneş ışınlarının suya tam dik açıyla vurduğu öğle vaktinde, gururlu bir perde gibi inen suların arkasındaki gizli mağaranın kapısı görünür hale gelirdi. Köylüler, bu şelalenin suyundan içenlerin gözlerinin kısa bir süreliğine parıldadığını ve karşısındakinin kalbindeki niyetini —kötülük mü yoksa iyilik mi beslediğini— görebildiğini fısıldarlardı.
Tabii bunlar basit bir halk efsanesinden ibaretti. Yıllardır zihnimi dinlemek için buraya kaçan biri olarak, şahsen henüz böyle bir mucizeye tanık olmamıştım.
Hızlı adımlarla kıyıdaki devasa çınarın gölgesine doğru ilerleyip eşyalarımı bıraktım. Eylül sonlarında olmamıza rağmen hava, kavurucu bir yaz gününü aratmayacak kadar sıcaktı. Ağaçların arasını sakince kolaçan edip etrafın tamamen tenha olduğuna karar verdikten sonra üzerimdeki ağır kaskatı kıyafetlerden kurtuldum. Pantolonumu ve tişörtümü çıkartıp dökülen yaprakların üzerine serdim.
Ağır, kararlı adımlarla serin suya doğru yürüdüm. Tenime değen ilk dalga göğsümü sıkıştıran soğuk bir ürperti getirse de, saniyeler içinde içimdeki yangını söndüren o huzur yayıldı. Yaşadığımı, hala bir bedenimin ve ruhumun olduğunu hissediyordum.
Ayaklarımın dibi görmeyeceği kadar derinlere açılıp kendimi suyun koyu mavi kucağına bıraktım. Yüzmeyi çocukluğumdan beri severdim; eskiden saatlerce suyun içinde kalır, kıyıya çıkıp hayal gücümün yettiğince resimler çizerdim. Suyun altında nefesimi tutup gözlerimi kapattım. Zaman yavaşlıyor, zihnimdeki Ford, Lilly ve krallığın ağır yükleri suyun dibine doğru süzülüp gidiyordu.
Ancak suyun altında geçen o dingin saniyeler, belime aniden dolan güçlü ve sıcak bir kolla paramparça oldu.
Büyük bir panikle suyun yüzeyine fırladım. Akciğerlerime hücum eden havayla birlikte gözlerim tam karşımda duran surata kilitlendi.
Daha önce bu topraklarda hiç görmediğim bir adamdı. Beni kollarının arasında sıkıca tutmuş, yüzümden süzülen damlalara bakıyordu. Yaşadığım şokun etkisiyle bir hışımla omuzlarına yüklenip onu geri doğru ittirdim ve kendimi geriye attım.
"Ne yaptığını zannediyorsun sen?!" Suda fazla kalmaktan ve aniden boğazıma oturan telaştan dolayı sesim gereğinden fazla kısık, ama bir o kadar da öfkeyle çıkmıştı. "Ne hakla bana dokunursun?!"
Karşımdaki adam şaşkınlıkla ellerini havaya kaldırdı. "Ben... boğulduğunu sandım," dedi.
Sesi, suyun şırıltısını bile bastıran derin, pürüzsüz bir tona sahipti. Buralı olsaydı onu mutlaka tanırdım; zira gözden kaçırılacak bir siluete sahip değildi. Gece kadar siyah saçlarına tezat oluşturan, adeta ormanın tüm gizemini taşıyan keskin yeşil gözleri vardı. İnsanı ilk bakışta büyüleyen kusursuz yüz hatları ve geniş, kaslı omuzlarıyla "ben buradayım" diye bağıran bir heybet taşıyordu.
"Yüzeyde o kadar uzun süre hareketsiz kaldın ki," diye devam etti, dudaklarında beliren hafif, sorgulayıcı bir tebessümle. "Bir an bilincini kaybettiğini düşündüm. Buradaki şelalelerin akıntısı tehlikeli olabilir."
"Ben bu şelaleyle büyüdüm!" diye kestirip attım, yüzümden akan suları geriye doğru iterken. "Kimin ne zaman boğulduğunu anlayamayacak kadar körsen, kurtarıcılığa soyunma!"
"Kurtarıcılığa soyunmadım," dedi tek bir adım bile gerilemeden. Yeşil gözleri yüzümde dolaşırken sesi sakindi. "Sadece birini suyun dibinde öylece süzülürken görünce insani bir refleks gösterdim. Bilesin diye söylüyorum, teşekkür etmen gereken bir durumdu."
O an durduğumuz pozisyonun ve içinde bulunduğum gerçekliğin farkına tam anlamıyla vardım. Su seviyesi göğsümün altındaydı, üzerimde sadece iç çamaşırlarım vardı ve karşımda daha önce hiç görmediğim yabancı bir adam duruyordu! Utançtan yanaklarımın alev aldığını, hatta morardığımı hissettim.
"Arkana dön!" diye bağırdım. Sesimdeki emredici ton bu kez koridorları çınlatacak kadar sertti.
Adam hafifçe kaşlarını kaldırdı ama ısrar etmeden arkasını döndü. Islak saçlarım yüzüme yapışmış halde hızla kıyıya doğru yüzmeye başladım. Ancak sanki normalde birkaç kulaçta çıktığım su, beni dibine çekmek ister gibi ağırlaşmıştı.
Kaya parçalarına tutunup sudan karaya çıktığım gibi kıyafetlerime sarındım. Titreyen ellerimle tişörtümü ve pantolonumu üzerime geçirip arkama bile bakmadan uzaklaşmaya başladım.
"Çöreklerini unuttun!" dedi arkamdan gelen ses. "Ve... rica ederim!"
Yabancının ses tonundaki o hafif, ukala alaycılığı hissedince sinirle topuklarımın üzerinde döndüm. O da sudan çıkmış, ıslak siyah saçlarından süzülen sularla kıyıda dikiliyordu. Elinde fırından aldığım sıcak paket duruyordu.
"Teşekkür olarak kabul edersen eğer, senin olsunlar!" dedim sesimi soğuk tutmaya çalışarak.
Arkamı dönüp tek bir kelime daha etmesini beklemeden adımlarımı hızlandırdım. Ormanın derinliklerine doğru kaçarken, göğsümün tam ortasında beliren o tuhaf kıpırtının ne olduğunu çok iyi tahmin ediyordum... Ama adını koymak bile istemiyordum.
Bunca derdin, akademi fırtınalarının ve yaklaşan tehlikelerin arasında, bir de bu gizemli yabancının yarattığı hislerle uğraşamazdım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

26okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.